NETİZ TV
geleceğin net portalı

ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI BAŞKANI GÖKHAN GÜNAYDIN İLE SÖYLEŞİ

Yazar: Oktay Güney

USİAD Bildiren dergisi editörü
gokhan_gunaydin_01Oktay Güney’in TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı
Dr. Gökhan Günaydın ile yaptığı söyleşi:
“Tarımda cumhuriyet tarihinin en sorunlu yıllarını yaşıyoruz!”

Bugün Türk tarımının genel durumunu kısaca özetler misiniz?
Tarım, ekonomik-siyasal–sosyal–iklimsel değişimlerin biçimlendirdiği Yeni Dünya Düzeni’nde, gıda güvenliğine yönelik olarak artan duyarlılığa koşut biçimde, tüm dünyada önemini korumakta ve artırmaktadır. 

Türkiye’de tarım, sosyo–ekonomik açıdan önemli bir sektördür. 2007 yılı itibariyle GSMH’ya yüzde 11,2 oranında katkı koyan sektör, istihdamın yüzde 28,5’ine kaynaklık etmektedir. Türkiye’de nüfusun yüzde 35’i, sayıları 80 binin üzerindeki kasaba, köy ve köy altı yerleşmede yaşamaktadır. Kırsal nüfusun hemen tek ekonomik getiri kaynağı tarım sektörüdür.
Buna karşılık, tarım sektöründe yaşanan gelişmeler yalnızca kırsal alan ve kırsal nüfus ile sınırlı bir etkiye sahip değildir. Kent alanı ve kent insanı da, tarım sektöründeki gelişmelerin etki alanı içindedir.
Türkiye’de tarım sektörü, 1980’li yıllardan bu yana uygulanan neoliberal politikalardan olumsuz biçimde etkilenmiş; orta vade hedefleri konulamamış bir politikasızlık evreninde gerekli gelişimi gösterememiştir. 1999 yılından bu yana IMF ve Dünya Bankası ile imzalanan anlaşmaların doğrudan – dolaylı etkileri ise, sektörü Cumhuriyet tarihinin en sorunlu yıllarına taşımıştır.
1999 – 2002 döneminde, tarımsal GSMH 27 milyar dolardan 22 milyar dolara gerilemiş, üretici yılda 4 milyar dolar kaybetmiş, tarımsal girdi kullanımı % 25 – 30 oranında azalmıştır. 2002 seçimlerinden sonra da aynı politikaların sürdürülmesi, iç ticaret hadlerini hızla tarım aleyhine geliştirmiş, tarımsal çıktıların fiyatlarının reel olarak gerilediği yıllarda girdi fiyatları enflasyonun üzerinde artmış ve tarım sektörünün sürdürülebilirliğinde önemli kırılmalar yaşanmıştır.
Sözü edilen yıllar, kırsal nüfusun çözülerek kentlere akını ve bitkisel – hayvansal üretimde nüfus artış hızının gerisinde gelişme ve/veya reel gerileme ile kendisini göstermiştir. Sonuçta, Türkiye tarımda kendine yeterliliği kaybeden bir çizgiye oturmuştur.   
1999 yılında uygulanmaya başlayan “tarım reformu”nu ve sonuçlarını değerlendirir misiniz?
1999 sonundan bu yana uygulanan Dünya Bankası – IMF odaklı politikalar, ülke tarımına ve tarımcısına büyük zararlar vermiştir. Bu politikaların ülkemizin tarım yapısı üzerinde doğurduğu sonuçlar, politika yapıcılarından birisi olan Dünya Bankası tarafından şöyle ortaya konulmaktadır:
                      1999 – 2002 aralığında, tarımsal sübvansiyonlar 6 milyar US $ azalarak 1.1 milyar US $’a inmiştir. Başka bir deyişle, tarımsal sübvansiyonların GSMH’ya oranı % 3.2’den % 0.5’e düşmüştür.
                      ­Aynı dönemde, tarımsal GSMH 27 milyar US $’dan 22 milyar US $’a inmiştir.
                      ­Çiftçiler üzerindeki net etki, yaklaşık 4 milyar US $ tutarında yıllık zarar olmuştur.
                      ­2002 – 2003 reform döneminde gübre ve ilaç kullanımı % 25 – 30 azalmıştır.
                      ­Tarım kredisi faiz oranları negatiften pozitife dönmüştür.
                      ­Kredi alan çiftçiler, borçlarını, tarımsal gelirdeki azalmalar ve yüksek reel faiz oranları nedeniyle ödeyememişlerdir.
                      ­1999 – 2001 arasında, Türkiye’de üretilen başlıca tarım ürünlerinin brüt değeri, reel olarak % 16 azalmıştır.
                      ­1997 – 2002 döneminde, ihracat ve ithalat bütün ürün çeşitlerinde artış gösterirken, tarım ve gıda ürünlerinin toplam ihracat ve ithalattaki payı düşmüştür.
                      ­1999 – 2001 arasında hektar başına üretimin dolar eşdeğeri 864 US $’dan 621 US $’a olmak üzere % 28 azalmıştır. Bu azalış – % 13 ile bakliyatta en az oranda, – % 38 ile tütün, şeker pancarı ve pamuğu da içeren bir kategori olan “öteki tarla ürünlerinde” en yüksek oranda gerçekleşmiştir. Hektar başına meyve değeri % 29 azalırken, hububat ve sebze değeri sırası ile % 22 ve % 23 düşmüştür. Bu dönemde hektar başına katma değer dolar bazında yaklaşık % 40 düşüş kaydetmiştir.
                      ­Türk çiftçisi, 450 bin hektar alanı ekmekten vazgeçmiştir. Bu alanın 300.000 hektarı, Orta Anadolu Bölgesinde bulunmaktadır.
                      ­1999 ve 2001 arasında tarım ürünleri fiyatları % 40 düşmüştür.
                      ­Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük destekleme oranlarına sahip olan ülke haline gelmiştir.
                      ­Doğrudan Gelir Desteği programı, çiftçilerin maruz kaldığı net gelir kaybının ancak % 35 – 45’ini karşılayabilmiştir. DGD Programından fiilen yararlanamayanlar için, bu durum dahi söz konusu değildir.
Bu tablonun, sürdürülen politikaların yıkıcı etkisini olanca çıplaklığı ile saptadığına yönelik kuşku yoktur.
DTÖ kararlarının Türk tarımına etkileri nedir?
Gelişmiş ülkelerin tarım alanındaki üretim fazlasına yeni pazarlar bulmak ve pazarı garanti edebilmek için uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde oluşturdukları DTÖ, ilk olarak 1995 yılında yürürlüğe giren Uruguay Round ile tarım ürünleri ticaretindeki engelleri kurallara bağlamıştır. Bu kapsamda, tarımsal ürün ticareti önündeki engeller gümrük tarifelerine dönüştürülmüştür. DTÖ Tarım Anlaşması ile tarımsal üretim ve ticaret; Pazara Giriş, İhracat Sübvansiyonları ve İç Destekler olmak üzere 3 ana başlıkta toplanmıştır.
İç destek ve ihracat sübvansiyonları, bütçe yetersizlikleri nedeniyle, içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu birçok azgelişmiş ülkenin etkinlikle kullanamadığı destek biçimleridir. Bu nedenle de Türkiye, “de minimis” kuralı uyarınca iç destek indiriminden tümüyle muaf, dışsatım sübvansiyonları alanında ise miktar ve tutar açısından kısıtlı indirgeme taahhüdü altına girmiş ve taahhütlerini de yerine getirmiştir. Ancak önümüzdeki süreçte, “de minimis” oranının % 5’e inmesi söz konusu olup, bu durum Türkiye’yi zorlayabilecektir.
Ancak daha önemlisi, gümrük vergilerinde yaşanabilecek radikal bir indirim süreci, Türkiye iç piyasasını tümüyle korumasız durumda bırakabilecektir. Bu bağlamda, DTÖ tarım turlarında, “adil ticaret” söylemi altında kendi fazla tarım üretimlerini dünya ülkelerine sokmak için “pazara giriş” koşullarını kolaylaştırmak isteyen ABD – AB kaynaklı politika değişimi taleplerinin karşısında; önce iç destek ve dışsatım sübvansiyonlarının sıfırlanmasını talep eden tarafla birlikte hareket etmek, tarım sektörü için temel politika önceliklerindendir.
AB- Türkiye ilişkileri sürecinde tarımda Türkiye’den beklenenler nedir? Buna bağlı olarak Türkiye’de neler yapıldı, yapılıyor?
AB-Türkiye müzakerelerinde, “tarım ve kırsal kalkınma”, “gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı” ile “balıkçılık” olmak üzere üç müzakere başlığı, tarım sektörünü doğrudan ilgilendiren konular olarak öne çıkmaktadır. Ancak, “AB’nin Türkiye’ye yönelik çeşitli belgelerinde, tarım sektörünün sosyo-ekonomik özelliklerine ilişkin olarak ortaya koyduğu belirlemeler; Ortak Tarım Politikası’nın (OTP) güncel yönelimleri ile Türkiye’nin kendi  tarım sektöründen beklentilerinin örtüşmemesi ve bu alanda görülen “açığın” giderek artması; Türkiye’nin sektöre aktardığı destek miktarı ile AB’nin destekleme düzey ve çeşitleri arasında görülen önemli farklılıklar ve görüşmeleri yürütecek olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın idari kapasitesinde ortaya çıkan aşınım” unsurları, bu alanda yaşanabilecek sorunlara işaret etmektedir.
Müzakere Çerçeve Belgesi’nin tarım – kişilerin serbest dolaşımı – yapısal politikalara kalıcı derogasyonlar koyan içeriği, süreci tarım açısından olumlu sonuç üretmesi mümkün olmayan bir zemine taşımıştır. Türkiye tarım sektörünün Topluluğa getireceği yük ve sorunlardan uzak kalma konusunda açık bir çaba sergileyen ve bu alanda bir sorumluluk almaktan kaçınan AB, mali alanda da benzer bir tutum sergilemektedir. “Bütçe dengeleyiciler” politikaları çerçevesinde, ileriye yönelik olarak, genişleme politikalarının Birliğe maliyetini sürekli olarak kontrol etme ve indirgeme eğilimi içinde olan AB’nin, ne bugün ne de 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nde sözü edilen ve 2014’ten itibaren başlayacak olan döneme ilişkin olarak oluşturulacak Mali Çerçeve’de, Türkiye’nin tarım müktesebatına yönelik olarak ortaya çıkacak maliyeti karşılamaya istekli olmadığı açıktır.
Nitekim, 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu ve Etki Değerlendirme Raporu’nda, halen AB’de uygulanan OTP’nin Türkiye’de uygulanması halinde, Doğrudan Gelir Desteği için 8 milyar Euro, Pazar önlemleri için 1 milyar Euro, Kırsal Kalkınma önlemleri için de 2.3 milyar euro olmak üzere toplam 11.3 milyar Euro kaynak gerektiği belirtilmekte, geçiş süresinin 2025’i aşması durumunda, hesabın değişeceği de ayrıca ifade edilmektedir. Batı kaynaklı hesaplamalar, Türk tarımının AB’ye uyumu için yılda 20 milyar Euro’nun üzerinde bir kaynağa gereksinim duyulduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşılık, böyle bir kaynağın tarıma ayrılması konusunda ne AB, ne de mevcut Hükümet’in bir planı yoktur.
Adaylık sürecinde Türkiye’den imzalaması istenilecek olan “Çift Taraflı Sıfırlama” Anlaşması da büyük önem taşımaktadır. ÇTS Anlaşması ile, AB ile Türkiye arasındaki gümrük vergilerinin karşılıklı sıfırlanması söz konusu olacaktır. Bu durum, rekabet avantajına sahip olan AB tarafına olumlu, yalnızca fındık-koyun eti-bakliyat-yaş meyve sebzede rekabetçi olabilen Türkiye’ye ise olumsuz etki yapacaktır. Bitkisel ve hayvansal temel tarım ürünlerinin tümünde iç piyasayı % 150’nin üstündeki gümrük vergileri ile korumasına karşın yılda 6.5 milyar dolara yakın tarım ürünü dışalımı yapan Türkiye’nin, 27 AB ülkesine karşı gümrüklerini sıfırlaması durumunda karşı karşıya kalacağı dışalım baskısını öngörmek zor değildir.
AB tarım müzakerelerinin ulusal yararlara uyarlı bir şekilde yürütülmemesi ve AB hesaplamalarına göre yılda 11.3 milyar euro kaynakla desteklenen doğru tarım politikaları uygulanarak yatırım eksikliğinin giderilmemesi ve rekabet düzeyinin yükseltilmemesi halinde, ülkemiz tarım sektörü açısından yıkıcı sonuçlar üreteceği gerçeği ortadadır.
Gelişmiş ülkelerde çiftçiliğin nitelik değiştirerek tarımsal faaliyetlerin büyük işletmeler tarafından yürütüldüğünü görüyoruz. Türkiye’nin koşullarına baktığımızda bu konuda sizin görüşünüz nedir
Türkiye’de sivil istihdamın % 28.5’i olan 6.5 milyon işgücünün tarım sektöründe konumlandığı, bunların aileleri ile birlikte 25 milyona yakın nüfusu oluşturdukları, sanayi ve hizmetler sektörünün yeni istihdam çağırmadığı ve Türkiye’deki işsizlik oranının % 9 ila % 10 arasında değiştiği bilinmektedir.
Sanayi ve hizmetler sektörlerinin istihdam olanakları genişletilmeden, küçük köylünün tasfiye edilmesi, kırsal kesimden büyük kentlerin varoşlarına göçü hızlandıracaktır. Ayrıca mülkiyet sorunları ortaya çıkacaktır. Tarım sektöründen diğer sektörlere emek ve sermaye aktarımı, Türkiye’nin gerçekleri ve ulusal yararlarına uygun – planlı bir süreç içinde gerçekleştirilmelidir.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar