NETİZ TV
geleceğin net portalı

TERRA İNCOGNİTA*

Yazar:Yiğit Tuncay
Negatif bir gelişme gösteren sınıflı toplumun oluşumunda ve Batı Uygarlığının temeli olan klasik köleci Yunan toplumu ile, tarihsel olarak ona ön gelen “Asyagil” aşama arasında ciddi bir çelişki vardır. Bu da, Doğu ve Batı’nın evrimine ilişkin araştırılması gereken farklılıklar göstermiştir. Sınıflı toplum geleneğine karşılık olarak kendini gösteren Asya tarzı toplum anlayışı, yani bireyin cemaat karşısında özel mülkiyete ve ona dayalı özerk bir iradeye sahip olmayan tüm toplum biçimlerini incelemek Batıda öncelikle Hegel’de başlamış bir tavırdır.(1)
Hegel’den sonra, kendini dünyayı sırtında taşıyan emekçi halkların mücadelesine adamış olan Marks’ın çok farklı bir açıdan incelediği bu toplum biçimi, Çin, Hindistan ve Türkiye’de kendini göstermiştir. Henüz devlet ve sınıf olgularını tanımayan Slav, Romen, Moğol vb. kabileler gibi “ilkel” toplumları içeren bir üretim tarzına denk düşmektedir.
Üzerinde tartışmalar süren bu üretim biçimine ilişkin olarak, -özellikle Rus komününe değinerek- Marks şunları söylemiştir: “… Eğer kurtuluş anında tarım komünleri ilk önlem olarak normal refah koşullarına kavuşturulsaydı, eğer, bundan sonra, büyük kesimi köylülerin sırtından olmak üzere ödenen o muazzam borçlar, kapitalist biçimine bürünmüş olan “toplumun yeni temel direkleri”ne devlet eliyle verilen (ve gene köylünün sırtından çıkan) öteki büyük paralarla birlikte -eğer bütün bu masraflar komünün gelişmesine harcansaydı, bugün kimse, komünün yıkılışının “tarihsel kaçınılmazlığı”nın rüyasını görmezdi; herkes bunun Rus toplumunun yeniden doğuşunun unsuru olduğunu ve hala kapitalist düzenin köleleştirdiği ülkelere kıyasla bir üstünlük olduğunu teslim ederdi… (Rus komününe gelişme unsurları katabilen sadece kapitalist üretimin çağdaşlığı değildir.)
… Böylece, son tahlilde, bir mülkiyet biçimi, başka bir özel mülkiyet biçimine sokulmuş olmaktadır (Batı hareketi). Rus köylüsünün elindeki toprak hiçbir zaman özel mülkiyet olmadığına göre, bu gelişme nasıl uygulanacaktır?..
… Kapitalist üretimin çağdaşlığından ötürüdür ki, Rus tarım komünü, kapitalizmin (korkunç) iğrenç serüvenlerinden geçmeden, bu üretimin tüm olumlu yanlarını benimseyebilir. Rusya, modern dünyadan tecrit edilmiş değildir; Doğu Hindistan gibi bir yabancı fatihin kurbanı da olmamıştır…
… Rus komününün hayatını tehdit eden şey, ne tarihsel yazgıdır, ne de bir teori: bunu yapan devletin baskısıdır ve aynı devlet tarafından komünün sırtından güçlü kılınan kapitalist türedilerin sömürüsüdür…
… Demek ki, kapitalist sistemin temelinde, üretici ile üretim araçlarının köklü biçimde birbirinden ayrılması vardır… Bütün bu evrimin temeli, tarımsal üreticinin mülksüzleştirilmesidir. Bu, şimdiye kadar, köklü biçimde, ancak İngiltere’de oldu… Ama Batı Avrupa’nın bütün öteki ülkeleri aynı hareketi geçirmektedirler…
… Demek ki, bu hareketin “tarihsel yazgı” oluşu kesin olarak Batı Avrupa ülkelerine özgüdür…
… Demek ki, Batıya özgü bu harekette sözkonusu olan bir özel mülkiyet biçiminin bir başka özel mülkiyet biçimine dönüşmesidir. Rus köylülerinde ise, tersine, onların ortak mülkiyetini özel mülkiyet biçimine sokmak gerekecektir. Bu biçim değiştirmenin kaçınılmazlığı kabul edilsin edilmesin, bundan yana ve buna karşı gerekçelerin benim kapitalist düzenin doğuşu tahlilimle hiçbir ilgisi yoktur. Olsa olsa Rus köylülerinin büyük çoğunluğunun bugünkü durumu gözönünde tutularak bunların hızlı mülksüzleştirilmesinin ilk adımı olabileceği sonucu çıkabilir…
Rus komününe karşı ileri sürülen ciddiye alınabilecek sav özetle şudur:
Batı toplumlarınının kökenlerine doğru geriye gidin ve her yerde toprağın ortaklaşa mülkiyetini bulursunuz; toplumsal ilerlemeyle bu ortak mülkiyet her yerde özel mülkiyet karşısında yok olmuştur; demek ki, bir tek Rusya’da aynı yazgıdan kurtulmanın olanağı yoktur.
Bu savı ancak Avrupa deneylerine dayandığı (Avrupa’yı ilgilendirdiği) ölçüde dikkate alacağım. Örneğin Doğu Hindistan’ın durumunda, Sir H. Maine ve onun hamurundan olanlar dışında herkes bilir ki, orada toprağın komünel mülkiyetinin ortadan kaldırılması yerli halkı ileri değil, gerilere götüren İngiliz vandallığının eseridir.”(2)
Marks’ın burada kastettiği, bu üretim biçiminin kendi öz dinamiğine dayanan bir gelişime, yani evrim-devrim içiçeliğine ihtiyacı olduğudur. Marks’ın 1881’de yazdığı bu incelemelerin öncesinde, yani 1875’te yazdığı yazıda Engels, Tkaçev’in yazdığı yazıdaki; “Bundan çıkan sonuç şudur ki, bizim halkımız, bilgisiz olmasına karşın, sosyalizme, eğitim görmüş olsa da, Batı Avrupa halklarından daha yakındır.” sözlerine karşılık şunları yazıyordu: “Bay Tkaçev, Rus köylülerinin “mülk sahibi” oldukları halde, mülksüz olan Batı Avrupa işçilerinden “komünizme daha yakın” olduklarını iddia ederken saçmalamıştır. Bunun tam tersi doğrudur. Eğer Rus komünal mülkiyetini kurtaracak ve ona yeni, capcanlı bir biçime dönüşme olanağını sağlayacak olan bir şey varsa, o da Batı Avrupa’daki proleterya devrimidir.”(3)
Engels’in bu yaklaşımı, Marks’ın bilimsel incelemelerinin yanında daha çok tepkisel bir nitelik taşıyordu. Engels’in 1875’te kabul etmediği bu farklılığa, yani Doğu Uygarlığı ile Batı Uygarlığı arasındaki ayrımın sadece coğrafi bir ayrım değil, ama iki ayrı sınıflı toplum tipine ait olduğuna dair yine bir örnek verecek olursak; toprak üzerindeki kollektif devlet mülkiyetine dayanan sınıflı toplumlar üzerine kurulu uygarlıklar, örneğin Kolomb – öncesi eski Meksika ve Orta Amerika Uygarlıkları Doğu uygarlığı içinde yer alırlarken (Batı’daki Doğu), toprak üzerindeki özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlar üzerine kurulu uygarlıklar, örneğin prekapitalist Japon uygarlığı, Batı Uygarlığı (Doğu’daki Batı) içinde yer aldığını söyleyebiliriz.(4)
Yine Engels, 1890’da yayınladığı makalesinde şöyle diyordu: “Gerçekten de, tıpkı bütün doğu egemenlikleri gibi, Türk egemenliği de, kapitalist bir toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artık – değeri zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkansızdır; burada, burjuva mülkiyetinin ilk temel şartını, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunması halini görmüyoruz.”(5) Gerçi bu yaklaşım bir doğu despotizmi olmaktan çıkmaya başlamış III. Selim ve Tanzimat sonrasında da sözünü ettiğimiz bir üretim tarzına ne kadar denk düştüğüne ilişkin üzerinde tartışılabilir bir konudur.
Marks’ın İstanbul’un fethinde de yaptığı teorik bir çıkarsama daha vardır ki, o da merkeziyetçiliktir. Farklı bir üretim biçimi olarak ele alınan bu tarz, Marks’ın ilgisini çekmiş ve evrimini merak ettiği Asyagil tipin sıçratılabilme imkanlarının yanı sıra merkezi yapılanmasına dair önemli soyutlamalar da yapmıştır.
Marks’ın komün deneyine yaptığı vurgunun yanında, özellikle Asyagil tarzı da içeren, yanlış anlaşılması tehlikesine rağmen merkeziyetçiliğe ilişkin yaptığı bu soyutlamalar sürekli tahrip edilmek istenmiştir. Öncelikle ulusal birliği sağlayan merkeziyetçiliği tarihsel açıdan önemli olduğu tespitine karşılık eski sistemin devletini savunduğu sanılmıştır. Ardından da eski sistemin modern devletinin yıkılıp atılması üzerine söyledikleri “federalist”likle suçlanmıştır.
Oysa ki Marks’ta : “… Komün’ün, geliştirmek için zaman bulamadığı, kısa bir milli örgütlenme denemesinde, hatta en küçük köylerin bile politik biçiminin komün olması gerektiği açıkça ifade edilmiştir… ”
“… Henüz merkezi bir hükümete kalmış bulunan, sayıca az, ama önemli görevler, yanlışlığı biline biline söylendiği gibi, ortadan kaldırılmamalı, ama komün memurlarına, yani sıkı sıkıya sorumlu memurlara tevdi edilmeliydi…”
“… Ulusun birliği parçalanmamalı, tersine, komün kuruluşuyla örgütlendirilmeliydi; ulus birliği, bu birliğin tecessümü olduğunu iddia eden, ama asalak bir urdan başka bir şey olmadığı halde, ulustan bağımsız ve ondan üstün olmak isteyen devlet gücünün parçalanması yoluyla, bir gerçek haline sırf baskıcı nitelikteki organlarının budanması, kesilip atılmasıydı; bu iktidarın meşru görevleri, toplumun üstünde yer aldığını iddia eden bir otoriteden sökülüp alınmalı ve toplumun sorumlu görevlilerine verilmeliydi…”(6)
Marks’ın bu yaklaşımına eleştiri getiren dönemin meşhur çağdaş sosyal-demokrasi Erostrat’larına** karşı “… Marks merkeziyetçidir…” diyen Lenin sözlerine şöyle devam ediyor: ” Ama proleterya ve yoksul köylüler, eğer devlet gücünü ellerine alır, komünler içinde tamamen özgür bir biçimde örgütlenir ve sermayeyi vurmak, kapitalistlerin direncini kırmak, demiryollarının, fabrikaların, toprağın vb. özel mülkiyetini ulusun tümüne, toplumun tümüne devretmek için, bütün komünlerin eylemini birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olmayacak mıdır? Bu, en tutarlı demokratik merkeziyetçilik, üstelik de proleter bir merkeziyetçilik olmayacak mıdır?..
Marks, doktrinin bu tahrifat imkanını sanki önceden görmüş gibi, Komün’ü ulusun birliğini tahrip ve merkezi iktidarı ortadan kaldırmak istemiş olmakla suçlamanın, bile bile bir yanlışlık yapmak olduğunu özellikle belirtir. Marks, askeri, bürokratik burjuva merkeziyetçiliğine karşı, bilinçli, demokratik proleter merkeziyetçiliğini koymak için, “ulus birliğini örgütleme” terimini isteye isteye kullanır…”(7) (O dönemin çağdaş sosyal-demokrasi oportünistleri Bernstein ve Kaustkist’leri birden bire merkeziyetçiliğe böylesine sahip çıkmışlardır. Günümüzde ise o şahsiyetlerin teorik tilmizleri olan post-modernist oportünistler, merkeziyetçiliğe karşı ademi merkeziyetçiliği, yerelciliği, toplum yerine bireyi, kısacası baştan aşağıya atomize edilmek istenen toplum “projeleri” gibi ithal teorileri savunmaktadırlar.)
Görülüyor ki, komünün, merkeziyetçiliğin anlamları gibi, Asyagil üretim tarzının da köleci üretim tarzını önceleyen bir gelişme aşaması olmadığı üstüne yapılması gereken ciddi bir bilimsel inceleme ihtiyacı ortadadır.
Ancak, Batı’nın kendi üretim biçimlerinin evrimine ait bir “gelişme”yi dayatması -yani Emperyalizm ve onun işbirlikçilerinin-, Doğu’nun kendi öz dinamiğine dayanan bir gelişmeyi yaşamasının önünde en büyük engel olmuştur. “Bilinmeyen topraklar”da siyasal, iktisadi ve tüm bunlara paralel olarak kültür hayatının Batı eksenine girmesi, sömürge durumuna düşürülen Doğu’yu adeta özel mülkiyete dayalı merkezi bir devlet baskısının etkisine sokmuştur. Tümüyle tarihe bakış yöntemini de altüst eden bu negatif evrim, Doğulu düşünce insanlarını da etkisi altına almasıyla içinden çıkılamaz bir durum yaratmıştır.
Büyük halk yığınlarına bir kadermiş gibi dayatılan sömürgeciliğe baktığımızda karşımıza komik rakamlar çıkmaktadır. Örneğin; 19. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan önemli sömürgeci ülkelerden biri olan Belçika’nın 1890’larda nüfusu 8 milyon iken, Belçika sömürgelerinde yaşayan insanların sayısı 14 milyonu bulmaktadır.
Emperyalizmin, sömürülen ülkelere Ôuygarlık’ götürmek, onları içinde yaşamakta oldukları “vahşi” ve “ilkel” durumdan kurtarmak gibi, sözde insancıl ve liberal bir ideolojik maske takarak gittiği, herkesin bildiği tarihsel gerçekliklerdir.
Emperyalistlerin sinsi oyunlarını gerçekleştirmek için kullandığı yöntemlere bir örnek olarak Lev Leontiev’in yazdığı incelemeden aktaralım: “Sömürgelerin fethi için kapitalist ülkeler tarafından kullanılan yöntem, bir burjuva siyaset adamı tarafından özlü bir biçimde şöyle betimlenmiştir: önce misyoner, sonra tecimen, en sonra da topçeker… Ve, gerçekten, kapitalist “uygarlık”ın ilk görevlisi, genellikle misyonerdi. O, yerli halkın, sözde “ruhlarını kurtarmak” için geliyordu. Az sonra, aç gözlü tecimenler, üç beş kuruşluk incik boncuk karşılığı ülke değerlerini (değerli madenler, fildişi, kürk, pamuk, kahve) ellerine geçiriyorlardı. Bir süre sonra, sıra askerlere geliyordu. Askerler, demir ve ateş aracıyla, ülkeyi yeni hükümdarlarına; yabancı sermayeye boyun eğdiriyorlardı.”(8)
Bu askerleri izleyen işbirlikçiler, o ülkenin “entelecensiyası” oluyor ve halkı bağımlı kılmaya yarayacak olan, halkı kendi özgürlük tutkusuna yabancılaştıran tüm kirli düşüncelerini yaymaya başlıyorlardı. Özgürlüğüne yabancılaşan halkın kendi öz dinamiğine dayanarak gelişmesi nasıl mümkün olabilirdi? Ayrıca, bu pozitif gelişmenin geçireceği evrim-devrim içiçeliğiyle tüm dünya halklarının kültürlerini bir potada eritebileceği bir evrensel kültüre ulaşmak da mümkün değildir.
Sözü geçen halklar için “ruhlarına sinsice korku ve dehşet salınmış, aşağılık kompleksi, küçüklük, kölelik duygusu ve kopkoyu umutsuzluk yerleştirilmiş milyonlarca insandan sözediyorum” diyordu Aime Cesaire.(9) Bu korkuya, aşağılık kompleksine, umutsuzluğa dair İnsan psikolojisinin diyalektiği, toplumsal psikiyatri ve yabancılaşma konusunda incelemeler yapan Frantz Fanon, Afrika insanına ilişkin şunları söylüyordu: “Siyah insan beyaz olmak istiyor. Beyaz insansa köleleştirici düzeneklerini habire çalıştırırken daha yüksek bir insanlık düzeyine ulaşmanın peşinde…
Bir başka gerçek de şu: Siyahlar, her ne pahasına olursa olsun düşünce zenginliklerini göstermek istiyorlar beyazlara; akıl ve zekaca onlardan geri kalmadıklarını ispat etmeye heves ediyorlar…
Kabul edilmesi benim için son derece acı veren bir gerçek olsa da, ifade etmek zorundayım ki: Siyah insan için bir tek alınyazısı var; ona, peşinden kendini tüketircesine koşma çoşkusu veren bir tek kader; Beyaz olmak.
Beyaz damgalı medeniyetle Avrupa kültürü bir varoluşsal sapmaya sürüklemiştir Zenciyi. Bir başka yerde göstereceğiz ki, çok zaman zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta-kukladan, bir pinokyodan başka bir şey değildir.”(10)
Bir kuklaya dönmüş, söylenmiş bir yalanı tekrar etmeye koşullanmış orientalist entelecensiyanın burnu uzamıştır. Bakın marangozların atölyesinden bir ses ne diyor: “… Avrupa gerçekten de kendi misyonuna inanabilirdi; Asyalıları Helenleştirmişti; yeni bir tür, Greko-Latin Negrolar yaratmıştı. Biz bizeyken şunu da ekleyebilirdik: “Eh içlerini döksünler bakalım, bu onları rahatlatır; havlayan köpek ısırmaz.”
Ortaya çıkan yeni bir kuşak durumu değiştirdi. Bu kuşağın yazar ve şairleri, inanılmaz bir sabırla, bize değerlerimizin ve yaşam gerçeklerimizin birbiriyle uyuşmadığını ve onları tam olarak ne reddettiğini ne de asimile edebildiğini anlatmaya çalıştılar. Asıl olarak söyledikleri şuydu: “Siz bizi canavar haline getiriyorsunuz; hümanizmanız insanlığın geri kalanıyla eşit olduğumuzu iddia ediyor, fakat ırkçı yöntemleriniz bizi ayırıyor.” Onları rahat rahat dinledik; sömürge yöneticilerine Hegel okumaları için para verilmiyor ve bu nedenle de pek okumamışlar, fakat onlara rahatsız vicdanların kendi çelişkilerini doğuracağını söyleyecek bir filozofa gereksinimleri var aslında…
… Siyah Goncourt’lar ve sarı Nobel’ler bitti; sömürgeleştirilenlerin boyunlarına madalya asma günleri sona erdi…
… Karanlıkta bir kaç adım attıktan sonra bir ateş çevresinde toplanmış yabancıları göreceksiniz; yaklaşıp dinleyin, çünkü onlar ticaret merkezlerinize ve onları savunan kiralık askerlere hazırladıkları yazgıyı konuşuyorlar… bir ateş onları ısıtıyor ve aydınlatıyor, ateşi yakansa siz değilsiniz… Oradan oraya dönüp durun, yeni şafak bu gölgelerden çıkacak, zombi olan sizsiniz…
… Sömürgecilerin onlara yük hayvanı muamelesi etmesini haklı göstermek için, ilhak edilmiş ülkenin insanlarını gelişmiş maymunlar düzeyine indirgeme emri verilmiştir. Sömürgelerdeki şiddet bu köleleştirilmiş halkı el altında tutmayı amaçlamakla kalmaz, aynı zamanda onları insanlıktan çıkarmayı da amaçlar. Onların geleneklerini yok etmek, onların dilleri yerine kendi dilimizi yerleştirmek ve kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yerle bir etmek için herşey yapılır. Aşırı yorgunluk onları aptallaştıracaktır…
… Bir insanı hayvanlaştırmanın olanaksız olduğunu söylemiyorum, yalnızca onu tam anlamıyla zayıf kılmadan hiçbir yere varılamayacağını söylüyorum. Dayak hiçbir zaman yeterli değildir; açlığı daha da artırmak gerekir, köleciliğin çıkmazı da budur…
… Onların şiddetten başka hiçbir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Elbette; birincisi, tek şiddet sömürgecininkidir; fakat çok geçmeden onlar da kendi şiddetlerini yaratırlar; yani şiddet, aynaya bakınca yansımızı görmemiz gibi, geri teper…
… bu çılgınca öfkeyle, bu acımasızlık ve kinle, bu sürekli bizi öldürme isteğiyle, gevşemekten korkan güçlü kasların bu sürekli gerginleşmesiyle insanlaşır onlar: insanlaşır, onları yük hayvanı yapmak isteyen sömürgeci sayesinde ve ona karşı. Henüz soyutlama halindeki nefret, bu kör nefret onların tek zenginliğidir; efendileri bunu davet etmiştir, çünkü onları hayvanlaştırmak ister, fakat çıkarlarına ters düştüğü için yarı yolda durur… Bu noktada kalmaz; silahların önüne silahsız olarak atılarak kendilerini kanıtlayanlar vardır aralarında; bu kişiler onların kahramanlarıdır. Diğerleri Avrupalıları öldürerek insanlaşırlar, bunlar vurulur; haydut ya da şehit, onların çektikleri acı korku içindeki kitlelerin ruh halini yükseltir…
… Sömürgeci olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz. Pençelerimizi önce altın ve madenlere, sonra “yeni kıtaların” petrolüne geçirdiğimizi ve onları eski ülkelere geri getirdiğimizi de biliyorsunuz. Bunun müthiş sonuçlarına tanık olarak saraylarımız, katedrallerimiz ve büyük sanayi kentlerimiz yeter; fiyatların birdenbire düşmesi tehlikesi olduğu zamansa sömürge pazarları hemen bu darbeyi yumuşatır ya da başka yere yöneltirdi. Zenginliğin kaymağını yiyen Avrupa insanlık konumunu yurttaşlarına de jure (doğal hak -çn.) olarak verdi. Bizim için insan olmak demek, sömürgeciliğin suç ortağı olmak demektir, çünkü istisnasız hepimiz sömürge talanından yararlandık…”(11)
Emperyalistlerin kendi “gelişim” aşamasının son hali olan kapitalizmi bir dünya sistemi haline dönüştürmeye çalışması ve bu burjuva imparatorluğunun yoz kültürünle insan beynine kadar nüfuz etmesi yabancılaşmanın boyutlarını hastalık derecesine kadar getirmiştir. Hastalığın belirtileri özdeşleşmenin yaygınlaşmasıdır. Emperyalist kültürle özdeşleşenler kanser hücreleri gibi etrafımızı sarmış ve kendi yaşadıkları toplumdaki canlı, dipdiri duran unsurlara maymunlara bakar gibi bakmaktadırlar.
Hepimizin bildiği gibi tarihi insanlar yapar. Hasta hücreler değil. Bugün bile, Batı’dan gelen yeni bir barbar akınının, yani neo-liberal dalganın önünde yine insanlar duracaktır. Bu insanlar ki, en eski değerlerine bile sahip çıkarak durucaklardır. Ki bu değerler de marangozların yeni bir oyununa dönüşene kadar işe belki de yarayacaktır. Bakınız Collodi, Pinokyo’nun Serüvenleri’nde ne diyor: ” ‘Ölüler ağladıkları zaman, iyileşmeye başlamışlar demektir,’ dedi Karga ciddi ciddi.
‘Ünlü dostum ve meslektaşımla aynı görüşte olmadığım için üzgünüm,’ dedi Baykuş, ‘ama kanımca, ölüler ağladığında, bu onların ölmek istemediğini gösterir.’ ”
Başlangıçta sözünü ettiğim Gürcü edebiyatında “gerileme” dönemi olarak vurgulanan yüzyıllara ilişkin ithal tarih (orientalist) kabalaştırmasına, yine Gürcüstan’la tarihsel bağı olan bir örnek daha verebiliriz.
Bakınız kaynak ne diyor: “Batu Han’ın soyundan gelenler Altınordu Hanlığı’nı kurdular. Hanlık, Türk boylarını (Kama Bulgarları, Oğuzlar, Polovenler) çerçeveleyen birçok Moğolla Polonya’dan İrtiş’e kadar uzanan bütün topraklara hakim oldu. XIII. yy. sonunda İslamiyeti kabul eden az sayıda göçebenin yaşadığı bozkır, Hıristiyan komşularının veya Müslüman Doğu’nun medeniyetlerinden hiç bir şey almayarak yeniden barbarlaştı ve uzun yıllar öyle kaldı. Böyle çağ dışı bir devletin komşusu olmak Rus devletinin XII. yy. da başlayan gerilemesini hızlandırdı: Bizans’tan hemen bütünüyle kopan, Akdeniz kıyılarından uzağa püskürtülen, yalnız tarımla uğraşılan Rusya’da bir kültür gerilemesi başladı.”(12)
Bu örnekte, daha önce sözünü ettiğim Rus prensliklerini merkezi bir yapılanmaya götüren, Ruslarla önemli derecede kültürel bir kaynaşmaya giden ve Marks’ın ilgisini çeken komünlerin kökeninde Moğol Tatarlarının soyundan gelenleri görüyoruz.
Rusların “Büyük Rus” ünvanını aldıkları ve 1552’de Rusların fethettiği ve sömürgeleştirdikleri bu hanlık, Müslüman dünyasının geri kalan bölümünden elli yıl önce, Üçüncü dünyanın sömürgeci ülkelere karşı mücadele etmesi gerektiğini ileri süren teoriler geliştiren ilk Müslüman ülkedir. Türkler’den, İranlılardan veya Araplardan yıllar önce ilk defa Marksizmi keşfeden ve ona ilgi duyan Rusya’daki Müslümanlar olmuştur. Volga Tatarları ve Azeriler bunlara yol gösterirler. Bu halkın içinden çıkan önderler, sonra, Mustafa Suphi gibi Türkiye devriminin önderleriyle 1920’de Bakü Doğu Halkları Kurultayını toplarlar. Aynı sene Bakü’de Türkiye Komünist Partisi kurulur.
Bakü Kongresi, Batı’ya karşı “ezilen Doğu halklarının” büyük kurtuluş mücadelesinin başlangıcına işaret etmiştir. Doğuya yapılan bu çağrı, Batılı sömürgeci devletleri ve herşeyden önce de İngiltere ve Fransa’yı zayıflatarak, Batı sanayi proleteryasına burjuvaziye karşı yürüttüğü mücadelede geçici bir destek sağlama amacını hedeflemiştir.
Bir Sömürgeler Enternasyonali fikrine kadar giden bu görüşlerin öncülerinden olan Mir Sultan Galiyev şunları söylüyor: “Fakat Batı proleteryasının tek başına Batı Avrupa Burjuvazisini ezebilecek güçte olduğundan emin değiliz, çünkü bu burjuvazi uluslararası, dünya çapında bir burjuvazidir ve bunu yıkmak için, Doğu proleteryası da dahil, tüm uluslararası proleteryanın devrimci irade ve enerjisine ihtiyaç vardır.”
Bu önder, hem Troçkizmin bir türevi olarak görülmüş ve kendisine “Müslüman Troçki” denilmiş, hem de “milliyetçi sapma” içinde olduğu söylenmiştir (tuhaf bir çelişki!). 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin önde gelen profesörlerindendir Galiyev. Bu saygın öğretim kurumu, III. Enternasyonal yöneticilerinin randevu yeri olmuştur. Bir yanda Buharin, zinovyev, Pavloviç gibi son derece ortodoks teorisyenler, diğer yanda Turar Rıskulov, Neriman Nerimanov, Ahmed Baytursun, Hintli Mobendra-Nath Roy, Hollandalı Sneevliet, İranlı Sultanzade gibi Sultan Galiyev’in görüşlerinden etkinlenmiş güçlü Doğulu muhalifler vardır. Bu üniversite öğrencileri arasında, Asya’nın dört bir köşesinden gelmiş genç devrimciler yer alıyordu. Bunlardan bir bölümü ülkelerine dönüşte çok önemli önderler haline geleceklerdi, tıpkı Endonezyalı Tan Mala, Japon Sen Katayama, Çinli Liu Şao-Çi, Vietnamlı Ho Şi Minh gibi.
Ayrıca “Sultan Galiyevciler, “enerjetik maddecilik” diye adlandırdıkları diyalektik materyalizmin, aslında, Avrupa düşüncesinin bir ürünü olmayıp ilk kez Doğu’da biçimlendirildiğini, hatta tam olarak Cengiz Han’ın Moğollarında görüldüğünü ileri sürmekteydiler. Bu nedenle de, diyalektik, Türk-Moğol halklarının ortak kültür miraslarının bir parçasını oluşturmaktaydı.”(13)
Rus Çarlığı’nın Asya’daki yayılmacılığının önündeki en büyük engel olan Tatar halkının içinden gelen bu insanlar, sürekli Marksizme sadakatlerini ifade ediyorlar ve Ekim Devrimi’ne katkılarıyla da görülmek istenmeyen tarihe geçiyorlardı. 1943’te Kırım civarına uçağı düşen bir Nazi pilotunun*** hayatını kurtaran ve bu pilotun hayat akışının değişmesine neden olan Tatar halkı da dahil tüm Doğu halklarının tarihinin yazılması artık zorunlu bir ihtiyaç halini almıştır.
“Gerçekte, yakıcı yıkıcılıklar, barbar akını madalyasının bir yüzüdür. Kopan her “kıyamet” veya “Tufan” belirli bir medeniyetin sonudur, ama, anlatılmak istendiği gibi: Dünyanın sonu, insanlığın sonu, medeniyetin sonu değildir. Barbarlıktan yeni çıkan Araplar, çürümüş Pers medeniyetini yıktılar, taze İslam Medeniyetini kurdular. Batı Avrupa’nın “Ulu göç” veya “Ulusların göçü: Muhacereti akvam” dediği barbarlar akını, can çekişen Roma medeniyetini yıktı; şimdiki Avrupa medeniyeti denilen konak için, modern milletlerin temellerini attı. Moğol ve Türk akınları, Uzakdoğu’da Çin, Hint köhne medeniyetlerini, Yakındoğu’da yatalak İslam topluluklarını çiğnediler; yerlerine Sarı ırmaktan Tuna’ya dek yeni çığırlar ve devletler açtılar… Yalnız en çok bilinen şu birkaç örnek, medeniyetler Tarihinin gelişiminde barbarlıkların oynadığı olumlu rolü belirtmeye yeterdi.” diyen Dr. H. Kıvılcımlı sözlerine şöyle devam ediyor: “Medeniyetler yükselirken, çevrelerini sarmış masum barbarları kılıçtan geçirip köleleştirdikçe, Tarih bu olayı “medenileştirici” bir “ilerleme” diye şenlikle kutlar. Aynı medeniyet zamanla yatalak düşer, kendi kendini yer. Barbar akını gelip, onu ortadan kaldırdı mı, bu “yırtıcılık, kan içicilik” olur… Doğrusu, medeniyetler koparıp almakta en az barbarlar kadar vurucu, kırıcıdırlar; barbarlar da, başkalarını soymakta, ezmekte medenilerden hiç aşağı kalmazlar. Yakıp yıkmanın önüne geçilmez bir toplum kuralı olduğu çağlarda, neden medeniyetin kanlı savaşları “zafer” sayılıyor da, barbarlığın zaferlerine “vahşet” deniyor?..”(14)
Vahşet deniliyor, çünkü kimse vahşetin safında olmaz. Hatta vahşeti yaratanlar bile. Bölgenin tarihini yazanlar neden hep Batılılar olmuştur? Emperyalist yayılmanın halkları tarihsizleştirmek istemesi,gerilemenin gerçek yüzü değil midir? Doğu halklarının tarihini, o halkların kendisine de kabul ettirebilen bu tarih yazımı neden belirmiştir?
Alt yapısı doğrudan yayılmacılıkta olan bu örnekler, gerek genel anlamda bölgeye, gerekse özel anlamda Gürcüstan’ın ve Gürcü edebiyatının yazımına da etki etmiştir. Bölgemizde yaşayan araştırmacılar ya da çevirmenler doğrudan bu tarih yazımlarına sadık kalmak konusunda “şüphe”ye yer vermeyen bir tutum içinde olmuşlardır. Dolasıyla “gerileme”nin dinamiklerini belirleme konusunda moda olmuş “barbar akınları” her şeyin nedeni olarak görülmüştür.
Burada önemli olan, bu tarih bakışının temellerinin nereye dayandığıdır? Batı’da gelişen “doğubilimciliğin” (orientalizm-şarkiyatçılık) tipik bir örneği olan bu tarih bakışı, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Savary de Breves, Petis de la Croix, William Jones, Anguetil-Duperron gibi filologların öncülüğünde uzmanlaşmış bir uğraş alanı olarak gelişmeye başlamıştır.(15)
“Doğubilimciliğin” doğuşu, doğrudan sömürgeciliğin çıkışına bağlı olarak ve sömügeciliğin yayılmaya başladığı yöreler ile “doğubilim”in büyüteç altına aldığı kültürler arasındaki bir ilişkinin sonucudur. Çünkü “doğubilim”in öncüleri olarak saydığımız bu isimlerin hepsi de Doğu’yu kendi ülkelerinin görevlisi olarak gittikleri yerlerden tanımışlardır. Örneğin William Jones, İngiliz sömürgesi Hindistan’a “başhakim”, Savary de Breves İstanbul’a, IV. Henry’nin “Büyükelçi”si, Petis de la Croix da Levant’a siyasi ve ticari görevlerle atanmışlardır. Bir tarih yüzyılı XIX. yüzyılda Avrupa düşüncesi ve edebiyatının ve Doğu’ya ilişkin konuları işleyen yapıtların bir “Doğu Rönesansı”**** etkisine kapıldığı gözlemlenmektedir.
Özellikle XIX. y.y.’da Türkiye’ye ilişkin yapıtlarıyla en iyi bilinen Lord Byron’un Türk düşmanı, Alphonse de Lamartine’in ise Türk dostu olarak tanınması, iki farklı bakış açısı olsa da, orientalizmin mantığına ilişkin. bir elmanın iki yarısının bütünlüğüne dair önemli örneklerdir. Övmelerinde ve yermelerinde kendi ideolojilerini güçlendirme eğilimlerinin olduğuna dikkat etmek lazımdır. Her ne kadar Batı’dan Doğu’ya dönüş salt bir kültürel arayış gibi gösterilmek istenmişse de bu arayışın siyasal egemenlik ve iktisadi temellere dayanan sömürgecilikten soyutlanması olanaksızdır. Edward Said’in dediği gibi: “XIX. yüzyıl yazarları Doğu hakkında değil, Doğu’nun yerine konuşmuşlardır. Doğu ise kendisi konuşamazdı, çünkü tümüyle susturulmuş bir dünyaydı.”(17)
Uzunca bir süre, oturmuş statükonun sarsılması anlamında ve bir üretim biçiminden başka bir üretim biçimine geçişte tarihsel bir rol oynayan “barbar akınları”na ilişkin Konstantin Kavafis’in ilginç bir şiiri vardır:
Barbarları Beklerken
Neden toplanmış bekleşiyoruz pazar yerinde?
Barbarlar gelecek bugün.
Neden böyle hareketsiz senato?
Boş oturuyor Senatörler, yasalarla
uğraşacaklarına?
Çünkü barbarlar gelecek bugün.
Senatörler neden uğraşıp dursun yasalarla?
Barbarlar gelince yapacak nasıl olsa.
İmparatorumuz neden sabahın köründe kalkmış,
tacıyla tahtıyla kurulmuş oturuyor,
kentin ana kapısında?
Çünkü barbarlar gelecek bugün.
İmparator şeflerini karşılamak için bekliyor.
Bir de ferman hazırlattı sunmak için.
Şan şerefle dolu adlar, ünvanlar yazılı üzerinde.
İki konsülümüz ve yargıçlarımız neden
kırmızı, işlemeli harmanileriyle gelmişler;
ya taktıkları mor taşlı bilezikler,
ışıl ışıl zümrüt yüzükler;
neden yanlarına almışlar bugün, paha biçilmez,
altın ve gümüş kakmalı asalarını?
Çünkü barbarlar gelecek bugün;
söylevler, ince sözler canlarını sıkar onların.
Ne oluyor, nedir bu huzursuzluk, bu kaynaşma?
(Yüzler nasıl da asıldı birdenbire.)
Hızla boşalıyor sokaklar, alanlar,
evinin yolunu tutuyor herkes düşünceler içinde?
Çünkü karanlık bastı, barbarlar hala görünmedi.
Sınır boylarından gelenlerin dediğine bakılırsa
barbarlardan bir iz yokmuş ortalıkta.
Peki, şimdi halimiz ne olacak barbarlarsız?
Onlar bir çeşit çözümdü bizim için.”*****
NOTLAR
“Terra incognita; bilinmeyen toprak.” Engels’in 19 Nisan 1853 tarihli New-York Daily Tribune gazetesinde yayınlanan “Türkiye Sorunu” başlıklı makalesinde Batılı diplomatların Doğu’ya bakışına alaycı bir dille yaklaşmış ve bu kavramı o yazıda kullanmıştır. Engels yazısında şöyle diyor: “Batı Avrupa ve Amerika halkının, Türkiye olayları konusunda doğruya yakın bir yargıya varmaları olanağı ancak son zamanlarda doğmuştur. Yunan isyanına kadar Türkiye, niyet ve amaç ne olursa olsun, bir terra incognita idi ve halk arasındaki alelade bilgiler, tarihsel gerçeklerden çok, Arap usulü gece eğlentilerine dayanmaktaydı… Kaldı ki, bu aylak diplomatların, zamanlarını dolduracakları her türlü entrika vardı. Aralarında saygıdeğer tek istisna Alman tarihçi Joseph von Hammer’di. Öteki centilmenler, halkla, kurumlarla, ülkenin toplumsal durumuyla ilgilenmiyordu: sadece sarayla ve özellikle, hasmının gerçek durumunu, gücünü ve yardım kaynaklarını bilmeyen iki taraf arasında aracılık eden düzenbaz Fener Rumlarıyla ilgileniyorlardı…” Engels yazısının devamında bu açığı Rus ajanlarının nasıl kapattığına değinmektedir. (Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), Çev: Y. Fincancı, s. 35-36, 1. Baskı, Sol Yay., 1977.)
Erostrat : Ün kazanmak için, M. Ö. 356’da, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Efes’teki Diana tapınağını yakan kişinin adıdır. İslam tarihinde, ün kazanmak için zemzem kuyusuna işeyen kişi, Ebu Bevvab da, bu türden ünlüler arasında sayılır.
Sözü geçen bu Nazi pilotu Joseph Beuys’dur. Beuys uçağın düşüşünü şöyle anlatıyor: “1943 yılıydı. Junker 87 uçağım Rus savaş uçağı tarafından isabet aldı ve ben kar fırtınasında Kırım üzerinde Alman ve Rus cephesi arasında hiç kimseye ait olmayan bir bölgeye düştüm. Birkaç gün sonra göçmen Tatarlar grubu beni uçak enkazı içinde buldu. O arada tümüyle kar içine gömülü kalmıştım. Kendi dillerinde su anlamına gelen ‘Voda’ sözcüğüyle bana seslenişlerini hatırlıyorum. Sonra çadırlarının keçesini, peynirin, yağın ve sütün, yoğurdun ısıran kokusunu anımsıyorum. Yeniden normal ısısına kavuşsun diye vücudumu iç yağıyla ovdular ve ısıyı tutarak yalıtıcı görevi yapan keçe içine sardılar.” Donmak üzere olan ve Korkunç bir kafa travması geçiren (Sonra ülkesine döndüğünde kafasına, kafatası görevi görecek olan bir demir plaka takılır.) Beuys’un hem vücut ısısını muhafaza edip yalıtmak için, hem de tedavi etmek için, Tatarlar kendi tedavi metodlarıyla hayata döndürürler. Ülkesine dönen Beuys, tıpla uğraşmak ister önce, ama bunu başaramayacağını anlayınca sanatla uğrşmaya başlar. 2. Dünya savaşının getirdiği suçluluk duyguları ve sanatta kendine bir yol arayan bir insanın çektiği acılarla depresyon geçiriyor. Tatarlarla yaşadığı macera, ona sanatta kendini malzeme olarak kullanma fikrini veriyor. Artık tüm gerçekleriyle bir sanat objesi olan Beuys, tüm performanslarında yağ ve keçeyi de malzeme olarak kullanıyor. Sanatın kusursuzlaşmış yanını kışkırtıcı bir biçimde eleştirme ve sanatın ticari yanını sıfıra indirmek amacıyla geliştirilen Fluxus akımının içinde yer alan Beuys, Düseldorf Üniversitesinde hoca olur. Bir dönem Yeşiller hareketinin de içinde olan Beuys, üniversitedeki başında olduğu atölyenin kısıtlı kontenjanına karşı gelen üniversite yönetimine karşılık herkesi atölyesine almak istemesiyle ünviresitenin kapanmasına neden oluyor. “Herkes sanatçı olabilir” diyen Beuys için; atölyesine hangi ülkeden olursa olsun, ihtiyaçları ne olursa olsun, kim istiyorsa gelebilirdi.
**** “Pierre Leroux, “De l’influence Philosophigue des etudes orientales,” Revue enceyclopedique, avril-mai 1832, s. 69’da “Rönesansa benzeyen yeni bir çağın ortasındayız” diye yazar. Doğu Rönesansı (La Renaissance orientale) terimini ilk kez 1842’de Edgar Quinet kullanmış ve terim Felix Neve’in Introduction a l’historie generale des litteratures orientales (1848) adlı yapıtında da benimsenmiştir. Doğu’nun Avrupa yazarları üzerindeki etkisini en ayrıntılı biçimde inceleyen yapıt ise Raymond Schwab’ın La Renaissence orientale (Paris: Payot, 1950)dır.”(16)
***** Konstantin Kavafis, “Barbarları Beklerken”, Çev: E. Alova-B. Pirhasan, S.17-18, Yazko, 1981.
KAYNAKLAR
1. K. Marks, Grundrisse, S. 521, Bkz. Dipnot, Çev: Sevan Nişanyan, Birikim Yay., I. Baskı.
2. K. Marks-F. Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, “Vera Zasuliçe Mektup”, S. 254-255-273-274, Çev: Mihri Belli, Sol Yay., III. Baskı.
3. K. Marks-F. Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, “Rus Tarım Komünü Üzerine Düşünceler”, S. 292-295-296, Çev: Mihri Belli, Sol Yay., III. Baskı.
4. İlk Sınıflı Toplumlar-Asyagil Üretim Tarzı Ve Doğu Despotizmi, Sunuş; “İlk Sınıflı Toplumlar, Asyagil Üretim Tarzı Ve Doğu Despotizmi”, Kenan Somer, S. 7, Birey Ve Toplum Yay.
5 .İlk Sınıflı Toplumlar-Asyagil Üretim Tarzı Ve Doğu Despotizmi, Sunuş; “İlk Sınıflı Toplumlar, Asyagil Üretim Tarzı Ve Doğu Despotizmi”, Kenan Somer, S. 5, Birey Ve Toplum Yay.
6. Aktaran: Lenin, Devlet Ve İhtilal, S. 67-68, Çev: Gaybi Köylü, Bilim Ve Sosyalizm Yay., 1969.
7. Aktaran: Lenin, Devlet Ve ihtilal, Çev: Gaybiköylü, S. 71, Bilim Ve Sosyalizm Yay., 1969.
8. Lev Leontiev, Marksist Ekonomi Politiğin ilkeleri, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., Akt: H. Yavuz, Roman Kavramı Ve Türk Romanı, S. 45, Bilgi Yay., 1977.
9. Aime Cesaire, Discours Sur Le Colonialisme, Akt: Frantz Fanon, “Siyah Deri Beyaz Maskeler”, S. 9, Çev: Mustafa Haksöz, Sosyalist Yay.
10. Frantz Fanon, “Siyah Deri Beyaz Maskeler”, S. 12-13-17, Çev: Mustafa Haksöz, Sosyalist Yay.
11. Frantz Fanon, “Yeryüzünün Lanetlileri”, Jean Paul Sartre’ın Önsözü, S. 7-8-9-12-14-15-16-22, Çev: Şen Süer Kaya, Sosyalist Yay.
12. Meydan Larousse-Büyük Lugat Ve Ansiklopedi, C. 17, S. 126.
13. A. Bennigsen-C.L.Quelquejay, Sultan Galiyev-Üçüncü Dünyacı Devrimin Babası, Çevirenler: E. Akbulut-T.A. Şensılay, S. 17-38-108-114-123-167, Sosyalist Yay.
14. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, Tarih-Devrim Sosyalizm, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, S. 224-226., Diyalektik Yay.
15. Jale Parla, Byron-Lamartine Ve Doğu, Toplum Ve Bilim Dergisi, Kış-1978, Sayı: 4, S. 78-85.
16. Aktaran: Jale Parla, Byron-Lamartine Ve Doğu, Toplum Ve Bilim Dergisi, Kış-1978, Sayı: 4, S. 78, Bkz. Dipnot.
17. “Edward Said’le Bir Söyleşi”, Diacritical, Fall (1977), S. 44, Aktaran: Jale Parla, Byron-Lamartine Ve Doğu, Toplum Ve Bilim Dergisi, Kış-1978, Sayı: 4, S. 85, Bkz. Dipnot.
[ilk olarak halksahnesi.org yayınlanmıştır.]

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar