NETİZ TV
geleceğin net portalı

SURİYE VE BAAS HAREKETİ

Yazar Ahmet Erdal Aksungur 
ahmet erdal aksungurBugün emperyalizm Ortadoğu’da uzun süreden beri düşlediği bir “hayalini” gerçekleştirmek için, en sinsi oyunlarla iç savaşa sürükleyip modern çağın KERBELA’sına çevirdiği Suriye’de kan içmeye devam ediyor. Kan içmeye doymayan emperyalizmin maksadı belli: en az 70 yıllık bir geçmişe sahipBAAS Hareketi’nin beşiği ve aynı zamanda en sağlam ve son mirası olan “Suriye Cumhuriyeti”ni de, tıpkı Irak’ta yaptığı gibi parçalayıp, yeni “kukla devletler” kurmak istiyor. Böylece 1990’lardan beri uygulanan “emperyalizmin hegemonyasını küreselleştirme” politikaları doğrultusunda, tıpkı son örneği Libya gibi Suriye de fethedilip, geçmişteki Sovyetler Birliği ve Kızıl Çin varlığından miras kalmış olan Rus ve Çin  “hamiliğinden kurtarılmış” ve sadece Amerika-Avrupa emperyalist oligarşisinin serbest pazarı ve askeri üssü haline getirilmiş olacak. Bu hayal gerçekleştirilirse, en azından 2040 yıllarına dek ekonomi ve politika bakımından “rahat nefes alma hayali” için fethedilmesi gereken İran kalesinin düşürülme operasyonu üzerinde odaklanılacak…

Bugün varlığını sürdürmek için emperyalist oligarşiye karşı direnen Suriye’deki BAAS rejiminin temeli, 1970’lerde sıçrama yapan “BAAS Sosyalizmi”nin Suriye kolunun başına Hafız Esat’ı geçirmesiyle başlayan dönemde atıldı. Aradan 40 yıl geçti. Köprülerin altından da çok sular akıp gitti. Buna rağmen, bugünkü Suriye BAAS rejimini değerlendirebilmek için, bu 40 yıl içinde neler olup bittiğini en azından ana hatlarıyla kavramak şarttır. 
Aslında böyle sosyal-tarihsel olaylarda, yaşanan kuru “cahillik” değil de, esas Bilimsel Sosyalizm prensiplerine göre söz konusu mesele üzerinde, yani burada “Devlet” ve “Devlet Yönetimi” konusunda ve “Devletler Politikası” hakkında duru bilinçten yoksun olmak, anlayış imkânını sıfıra indirecek kadar etkilidir. Üstelik hayatın ve olayların diyalektik gidişini ve içyüzlerini kavramaya yarayan Bilimsel Sosyalizm prensiplerini de, softa medrese anlayışıyla “Kutsal Ayetler” gibi bilmek yahut ezberlemiş olmak da yetmiyor.
O yüzden, geçmişte Sovyet yöneticileri dahi, o zamanlar birçok ülkede ve dünyada büyük bir rol oynayan hareketler içinde,  ne “Bağlantısız Ülkeler”yahut “Tarafsız Üçüncü Dünya” adı verilen eğilimleri, ne de sarraf hassasiyetiyle değerlendirilmesi gereken benzeri başka potansiyelleri boyuna ıskalama hatasından kurtulamadılar. Tıpkı Yugoslavya’daki “Tito Sosyalizmi” yahut Arap dünyasındaki “BAAS Sosyalizmi” gibi hareketleri kavrama çabası şöyle dursun, kendi aralarında bile karşılıklı kurulmuş Moskova ve Pekin saraylarından birbirlerini soyut ve yüzeysel yargılarla topa tutmayı“liderliğin şanından” büyük bir “marifet” sanıp, gelip geçtiler.
Aynı hatalı tutum bugün de sürüp gidiyor. Suriye BAAS rejimi hakkında da, hiçbir somut ve objektif veriye dayanmadan, ezbere formüllertekrarlamakla “sınıf tahlili” yapan “akıl danelere” bol bol rastlanıyor.
Bunlardan hiç kimse ne objektif olaylarla, ne de somut rakamlarla konuşmuyor. Fakat herkesin kulağına hoş gelecek ve hiç düşünmeden ruhuna bir yılan gibi süzülerek sokulacak şekilde “ince edebiyat” üslubuyla şöyle döktürüyorlar:
“Toplumsal piramidin imrenilen ve öfke duyulan doruğunda, zar-zor geçinen kitlelerden, hatta epey zengin özel meslek sahipleri, özel sanayiciler ve tacirlerden oluşan orta sınıftan apayrı bir dünyada yaşayan ve göze batan küçük bir süper zenginler grubu bulunuyordu… (…) …bazıları, bir ‘ticarî-askerî kompleks’in hatta binlerce kişiden oluşan bir yeni egemen sınıfın ortaya çıkışından söz ediyorlardı.”
Ne yazık ki, bugün de devrimci ortamda hemen herkes Bilimsel Sosyalizm’e göre “sınıf tahlili” böyle olur sanıyor. O yüzden, genel olarak Suriye hakkında olduğu gibi, bugün orada var olan işçi sınıfınınköylü üreticilerin, tarımdaki ve sanayideki şirketlerin sayısı ve durumu; devletinekonomideki rolü yahut kamu işletmelerinin payı ve durumu gibi objektif ve somut hiçbir veriye hiçbir yerde rastlamak mümkün olmuyor.
Bugün Suriye’nin ekonomi-politik yapısı “devlet kapitalizmi” değil “burjuva sosyalizmi” karakterinde olsa bile, ister istemez halk yığınlarından daha iyi şartlarda yaşayan “bir azınlık zümrenin” varlığından söz edilebilir. Fakat bu burjuva azınlığın, tıpkı Dolar milyarderi Koçlar veya Sabancılar gibi ölçüsüz bir zenginlik içinde yüzen,  “apayrı bir dünyada” zevk ve safa içinde “cennet hayatı” yaşayan “küçük bir süper zenginler grubu” olduğunu, hiçbir objektif ve somut veriye dayanmadan ileri sürebilmek için, zıvanadan çıkmış olmak gerekir. Yani ya “kasıtlı” olarak gerçekleri çarpıtanlar, ya da haddini bilmez derecede “ukala cahiller” sürüsünden birine dâhil olmak gerekir.   
Zaten Suriye’deki ekonomi-politika yapısında rol oynayan yönetici yahut egemen zümrenin durumu gerçekten böyle olsaydı, bugüne kadar çoktanemperyalist burjuva medyasında tefe konulup, kuyruklarına takılacak tenekelerin sesinden kulaklarımız sağır olurdu. Onların marifetiyle, Çin’deki ejderha gibi devleşmiş Yecüc-Mecüc parababalarını anlatan tefrikalar bir yana, Dünya’nın en kozmopolit yozlaşmasına uğramış Ortadoğu kenti Beyrut’ta Dolar milyarderleri olduğunu Mısır’daki sağır sultan bile duydu da, Şam’dan böyle birini bulup çıkaramadılar. Suriye, petrol ve doğalgaz kaynakları bakımından zaten fakir olduğu için, kıçıkırık petrol devletlerinin petrol milyarderleri gibi dillerine dolayacak kıçıkırık bir Şeyh yahut Sultanda bulamıyorlar.
Suriye, bugüne kadar burjuva sosyalizmi ile devlet kapitalizmi karşımı bir ekonomi-politik yapıdan öteye geçememiş fakir bir tarım ülkesidurumundadır. Bu yapıya uygun, bu yapının sunduğu imkânlar ölçüsünde bir burjuva sınıfının gelişmesi de kaçınılmazdır. Fakat nüfusun büyük bir bölümü, kırlarda yaşayan köylülerden; kasaba ve kentlerde esnaflık yapan yahut ticaretle uğraşan zümrelerden ve memurlardan oluşan küçükburjuvaağırlıklıdır. Bunların bir üstünde de dolgun maaş alan az çok hali vakti yerinde bürokratlar zümresi bulunur. O yüzden Suriye’deki egemen sınıf gerçekliği, bizdeki emperyalist tekellere göbekten bağlanmış finans-kapital+tefeci-bezirgân saltanatına hiç benzemez.
I
BAAS Hareketi ve Tarihçesi (OLAYLAR)
“BAAS” sözcüğü kavram olarak kısaca “Yeniden Diriliş” anlamına geliyor. Esas murat edilen hedef:  “bir tek Arap Ulusu” olarak ayağa kalkmak ve“Arap Sosyalist Cumhuriyetler Birliği”ni kurmaktır. Siyasi hareket olarak bu kavramın kökü 1940 yılında Mişel Eflâk’ın kurduğu “Arap Sosyalist Diriliş Partisi”ne dayanır. BAAS Hareketi, Eflâk’ın kurduğu partinin, 1952’de Ekrem Havranî’nin “Arap Sosyalist Partisi” ile birleşmesinden sonra daha da güçlendi.
1940 tarihinde ortaya çıkan BAAS kavramı, özellikle 1900’den beri İngiliz ve Fransız devletlerinin dünya ölçüsünde uyguladığı emperyalist politikalar doğrultusunda, Arap dünyasını küçük “devletçikler” halinde sayısız parçaya bölme stratejisine karşı, Arap halkını sömürgecilikten kurtarmak ve “bir tek Arap ulusu” olarak birleştirmek için mücadele eden siyasi eğilimlerin “ortak adı” oldu.
BAAS Hareketi’ni gerçekten doğru değerlendirmek ve kavrayabilmek için, onu tarihsel bütünlüğü içinde ele almak gerekir. Onun kökleri, doğuşu, doğduktan sonraki gelişim aşamaları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan karakteristik çizgileri gibi, bugünkü geldiği yer de yeterince anlaşılamaz.
O yüzden BAAS hareketini derinden etkileyen gelişmeleri, Haziran 1967’de İsrail’in “Yıldırım Baskın” usulüyle başlattığı İşgal Savaşı’ndan önceki ve sonraki birtakım olayları ana hatlarıyla hatırlamak gerekiyor.
BAAS Hareketini Yaratan Ortam
Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist kasap masasına son olarak yatırıldığı Birinci Emperyalist Evren Savaşı’ndan sonra, sırf “Arap Yarımadası”topraklarında bile, satın alınmış derebeyi şeyhler ve tefeci-bezirgân eşraflar adına, ne kurumları, ne sınırları dahi kesinlikle belli olmayan derme çatma birkaç düzine “devletçik” doğurtuldu. Suudi, Yemen, Umman ve Maskat Sultanlığı bunların en irileriydi. Bunlarla birlikte Katar, Bahreyn, Kuveyt yanında Vafra, Ukuba gibi sürüyle “Emirlik” yahut “Sultanlık” etiketi yapıştırılan, emperyalist petrol şirketleri eliyle “güvenlik karakolu” gibi kurulmuş, sayısını ancak ve yalnız onların bildiği “kukla devlet”lerle Arap halkı ve Ortadoğu toprakları birbirine düşman 77 parçaya bölünmüştü. Antika Tarih’te tefeci-bezirgân sınıfların 7 bin yıldır sömürü ve soygun düzenini sürdürmek için uyguladığı: halkları “böl”, toprakları “parçala”, sonra da küçük koyun sürüleri gibi kolayca “güt” taktiğini, emperyalizm de Modern Çağ’da halkları köleleştirmek için pek yararlı bir yol olarak benimseyip uyguluyordu. İşte BAAS Hareketi bu emperyalist politikalara karşı bir “anti-tez” olarak doğdu.
O yıllarda bu oyunun ustalaşmış uzmanı ve baş manacısı emperyalizmin İngiliz kurtları idi. Onun için, İngiliz emperyalist kurtların bu tür “devletçik”yaratma oyunlarına büyük ışık tutan, fakat pek bilinmeyen ilginç bir örneği anmadan geçmeyelim.
Arap yarımadasının bütün kilit derecede önemli bölgelerini Birinci Emperyalist Evren Savaşı’ndan beri “kendi toprağı” imiş gibi elinde tutan ve her mahallede “bakkal” dükkânı açar gibi “devlet” kuran İngiliz emperyalist kurtları, İlk Paylaşım Savaşı’ndan 40 yıl sonra, bu yönde yeni bir projeye girişti. 1962 yılında, dünya ticaret yolu olarak Kızıldeniz’in güneydeki stratejik öneme sahip giriş-çıkış yöresini egemenlik altına almak içim bir“Güney Arabistan Federasyonu” (İttihad el Cenup el Arabî) kurduğunu ilan etti. Aslında bu işin ilk adımı, daha önce 1959’da, “6 Güney İslâm Devleti”nin bir “Federasyon” içinde toplandığını belirten bir açıklama yapılarak atılmıştı.
Bu federasyon 1966’ya gelindiğinde, Güney Arabistan’da İngiliz himayesinde bulunan tam yirmi (20) devletten, 16’sını içine alıyordu. İngilizlerin kurduğu “Güney Himaye İdaresi” altında bulunan topraklar yaklaşık 290 bin km2 ve nüfusu da 1.100.000 civarındaydı. Geride kalan dört “İslâm Devleti” ise bu federasyona girmemek için sonuna kadar direndiler. 16 tane “kukla devleti” içine alan bu İngiliz Federasyonu’nun o zamanki toplam nüfusu ancak 771.000 idi.
Arap dünyasında bu İngiliz oyununa karşı tepkiler de hızla büyümüştü. 1960’larda dünyada yükselen devrimci hareketlerle beraber, Arap yarımadasının güneyinde de, İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele eden güçler epeyi gelişmişti. 1965’de İngiliz sömürge kuvvetleri ile satılık sultanlar terör estirmeye başlayınca İngiliz sömürgeciliğine karşı başkaldıranlar da birleşerek “İşgal Altındaki Güney Yemen Kurtuluş Cephesi”adında bir savaş örgütü kurdular. Daha önce kurulmuş olan Ulusal Kurtuluş Cephesi (National Front Liberation: NFL) aynı amaç için mücadelede etmesine rağmen bu birliğe katılmadı, fakat her iki örgütün mücadelesiyle 1968 Ocak ayında “Güney Yemen Federasyonu” bağımsızlığını İngilizlere kabul ettirdi.
BAAS eğilimi, işte böyle bir ortamda, emperyalizmin 1900’den beri sistemli hale soktuğu “böl ve hükmet” taktiğine dayanan “millet kasaplığı”politikasına karşı bir antitez olarak 1940’larda Suriye’de doğdu. Suriye’den sonra Mısır’da, Ürdün’de, Irak’ta, Libya’da,Aden’de harman yangını gibi yayılarak hızla örgütlendi. Bütün Arap topraklarında BAAS çatısı altında “yöresel partiler” kuruldu. Suriye dışındaki BAAS düşüncesine ve örgütlenmesine bağlı yöresel parti teşkilatları uzun süre gizli çalışmak zorunda kaldı.
BAAS Hareketi’ni Etkileyen Olaylar
BAAS hareketi doğduğu günden beri, genel olarak “Bağlantısız Ülkeler Bloğu” ile Nasır Sosyalizmi’ni destekledi. Ayrıca nerede bir Arap Kurtuluş Hareketi filizlenmişse içinde yer aldı ve Irak’ta krallığın yıkılması yahut Ürdün’deki Abdullah Rimavî hareketi gibi bütün yöresel ayaklanmalara vedirenişlere yardım etti.
BAAS Hareketi’nin temel karakteri budur. Başına musallat olan onca sorunla, başından atamadığı onca hastalıklı eğilimle sürekli boğuşmasına rağmen, BAAS hareketi bu temel karakterini en zayıf düştüğü zaman dahi hiç yitirmedi.
1967’de Siyonist İsrail saldırısından önceki yıllarda olduğu gibi sonraki yıllarda da BAAS Partisi’nin en başarılı olduğu yer, doğduğu Suriye’dir. Doğduğu günden beri BAAS Hareketi Suriye’yi, Suriye’deki gelişmeler de BAAS Hareketi’ni hep derinden etkilemiştir. Onun için BAAS Hareketi’nin sık sık iktidara gelip gittiği Suriye’nin Tarihi bilinmeden BAAS Hareketi’ni kavramak da pek kolay olmaz.
1- 1967’de Siyonist Yahudi Devleti’nin Saldırısıyla Başlayan Haziran Savaşı’ndan ÖNCEKİ Olaylar
İşgalci Fransız askerlerinin 16 Nisan 1946’da Şam’ı terk etmesinden ve Suriye Cumhuriyeti’nin ilanından iki yıl sonra Mayıs 1948’de, Suriye’nin tam da “yumuşak karnına” tıpkı bir kama gibi Siyonist Yahudi Devleti sokuldu. Suriye o zamandan beri, günlük yaşantıda dahi bugüne kadar genel olarak“sefer-savaş” halinde yaşayan bir ülke olmaktan çıkamadı ve “hazer-barış” halinde yaşayan bir ülke durumuna geçemedi.
Üstelik genç Suriye’ye karşı azgın düşmanlık besleyen yalnız Siyonist Yahudi Devleti değildi.
O yıllarda Irak’ta iktidarda bulunan Haşimiler sülalesi de, doğrudan Londra’daki İngiliz kurtlarından destek alarak, İran sınırından Akdeniz’e kadar uzanan topraklarda “Verimli Hilal” saltanatı kurma çabalarıyla yanıp tutuşuyor ve Suriye’ye karşı Irak ordusuyla müdahale tehditleri yanında birçok komplo ve provokasyon yapıyordu.
Bu nedenle Suriye ile Irak devletçikleri, daha yeni kurulmuş olmalarına rağmen, Siyonist Yahudi Devleti tehlikesi yetmezmiş gibi, birbirleriyle de kedi-köpek halinde boyuna pençeleşerek kendi kuyularını kazıyorlardı. O yıllarda İngiliz desteğiyle Irak devlet koltuklarında oturan Haşimiler, sık sık giriştikleri komplolar ve provokasyonlar ile Suriye’de peş peşe gelen darbelere yol açtılar. Bu yüzden Suriye’de 1949 yılı “darbeler yılı” oldu. 1949 yılı, önce 30 Mart, ardından 14 Ağustos, daha sonra 19 Aralık’ta karşılıklı yapılan darbelerle geçti.  Haşimi Cunta’ya karşı 19 Aralık 1949’da darbe yapan Albay Edip Çiçekli, işi sıkı tutarak Suriye’de devlet iktidarını yeni kurduğu “Arap Kurtuluş Hareketi” adındaki parti güdümüne soktu.
Ülke yönetiminde yeni reformlara girişmesine ve Haşimilerin yeni darbe girişimlerini boşa çıkarmasına rağmen, o da ancak 1954 Şubat’ına kadar dayanabildi. Bu tarihte, arkasından İngilizlerin ittiği Irak ordusunun müdahale tehdidini önlemek için, iktidarı bırakıp, sürgüne gitmeyi kabul etti. Suriye siyasi hayatında yeniden başlayan çalkantılara rağmen, 14 Eylül 1954’te yapılan seçimlerde Haşimiler’in Suriye’deki kolu büyük bozguna uğradı. Bu arada Suriye ile Siyonist İsrail Devleti arasında çelişkiler ve düşmanlık sık sık sınır çatışmaları biçiminde sürüp gidiyordu.
Şubat 1954’de İngiliz emperyalizminin o sıralar elinde tuttuğu Irak ordusunu kullanarak Suriye’yi işgal etme tehdidi ve çevrilen dalaverelerle Çiçeklihükümeti düşürüldükten sonra, seçimlerin tehdit ve baskı altında yapılmasına rağmen, BAAS Partisi üyelerinden 18’ini Millet Meclisi’ne soktu. Suriye’de İngiliz güdümündeki Haşimiler’den devşirilmiş “Truva Atları” bu seçim bozgunundan sonra etkilerini giderek yitirdiler. Seçilenler arasında BAAS üyesi olan Ekrem Havranî, 1955’de Meclis Başkanı seçildi ve yeni kurulan hükümete katıldı.
O sıralar emperyalist dünya politikasının Ortadoğu’da en önemli gündemlerinden biri, “Arap dünyasını komünizme karşı birleştirme” mavalıyla İngiltere’den organize edilen “Bağdat Paktı” adında bir “Askeri Birlik Paktı” kurmak idi. O günlerde Türkiye’de başbakan olan Menderes, 1955 Şubat’ında Suriye yönetimini bu işe ikna etmek için Şam’a gönderildi. Fakat Suriye yönetimi bu pakta katılmayı reddetti. Üstelik Menderes hükümetinin protestolarına rağmen, Ekim 1955’te Mısır ve Suudi Arabistan ile birlikte ayrı bir “Askeri Pakt” kurdular. Daha sonra patlak veren“Süveyş Buhranı”nda Mısır’ı destekleyen Suriye yönetimi, Kasım 1956’da Fransa ve İngiltere ile diplomatik ilişkilerini de kesti. “Tesadüf (!)” bu ya, hemen o günlerde Haşimiler’in tezgâhladığı bir “darbe komplosu” daha bertaraf edildi. O sıralar Suriye BAAS yönetiminde komünistlerin ağırlığı epeyi artmıştı. Ağustos 1957’de Haşimiler’in bir “darbe komplosu” daha boşa çıkarıldı.
Bütün bu gelişmelerin etkisiyle emperyalizmin birçok devletçik halinde parçaladığı Arapları birleştirme çabaları da yoğunlaştı. Bunun ilk somut adımı olarak Suriye ile Nasır yönetimindeki Mısır’ın “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adı altında birleşme girişimi, 1 Şubat 1958 antlaşma taslağının iki ülkedeki halk oylamasında kabul edilmesiyle hayata geçirildi. Suriye halkı, bu birleşme tasarısı için yapılan oylamada %99,98’lik bir oranla birleşme lehinde oy verdi. Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanlığı’na Albay Nasır seçildi. Suriyeli Ekrem Havrani ile Sabri Asali de Devlet Başkanı Yardımcılığı’na seçildiler.
BAAS Suriye kolu, o yıllarda Mısır ile Suriye’nin “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adıyla bir “Federasyon” çatısı altında birleşmesi ve bu yönde atılan adımların uzun ömürlü olması için çok çalıştı. Ne var ki, 1958’de atılan bu birleşme adımı, daha sonra Yemen’i de içine alarak genişlese de, Nasır’ın genellikle hep “kendi tarafına yontma” eğiliminden dolayı başarılı ve uzun ömürlü olamadı. Nasır’ın hep “kaş yapayım derken göz çıkarma” eğilimi,“Birleşik Arap Toplumu” yaratma mücadelesinin başarısız kalmasında, yazık ki çok büyük rol oynadı.
Irak BAAS Partisi’nin 1958’deki ayaklanması da, Irak’taki Kasım ile Nasırcılar arasındaki çatışmalardan dolayı başarılı olamadı. Bu tür iç problemler, daha sonraki yıllarda da devam etti.
Birleşmenin ardından yeni devlet biçiminin yapılandırılmasına girişildi. Buna paralel olarak, her iki ülkede de, bir yandan Toprak Reformugerçekleştirilirken, öte yandan bankalar ve sanayi kuruluşları kamulaştırıldı.
Bu durum Suriye’deki hâkim zengin sınıfların karşı atağa geçmesine yol açtı. Ve 28 Eylül 1961’de yapılan bir askeri darbeyle, Modern Arap ülkeleri tarihinde bir ilk olan “Birleşik Arap Cumhuriyeti” girişimi de boğularak sona erdirildi. Hemen ardından 23 Aralık 1961’de de bankaların ve sanayi kuruluşlarının kamulaştırılma kararı kaldırıldı.
Bütün bu olumsuzluklar üzerine Suriyeli BAAS grubu Aralık 1959’da Nasır ile ilişkileri kopardılar. Eylül 1961’de Suriye yeni yönetiminin Mısır ile ayrılmasına karşı etken rol oynamadılar.
Irak’taki BAAS grubu 1962’de bir Halk milisi kurmak isteyince Mareşal Arif’in muhalefetiyle karşılaştılar ve Arif, Nasır karşıtlarını iktidardan uzaklaştırdı. Fakat bu durum çok sürmedi. Aynı yıl Suriye’de karşıdevrimci darbe tehlikesine karşı Halk Milisleri kuruldu. Bu güç sayesinde Temmuz 1963’de girişilen karşı darbe tehlikesi bertaraf edildi.
Bu ve benzeri tutarlı politikalar sayesinde BAAS Partisi’nin kolları Suriye ve Irak’ta daha da güçlendiler. 8 Şubat 1963 günü Irak’ta BAAS Hükümeti lehine Kasım’ı tasfiye eden bir hükümet darbesi gerçekleştirildi.
Suriye’de 28 Eylül 1961’deki darbeyle başlayan karşıdevrimci gidişe karşı, çok geçmeden yeni bir askeri darbe girişimi gerçekleştirilmişti. Fakat iktidar çok kısa sürede tekrar sivillere devredildiği için, eski gerici zengin sınıf darbecileri bir süre daha etkilerini sürdürdüler. Buna rağmen çok geçmeden 8 Mart 1963’te BAAS Partisi iktidarı yeniden ele geçirdi ve Mayıs ayında da bankalar ve sanayi kuruluşları yeniden millileştirildi.
Salah el Bitar başkanlığında kurulan yeni hükümet zamanında,“Birleşik Arap Cumhuriyeti” kurma fikrini hayata geçirme yönünde ikinci girişim olarak, Nisan 1963’de, “Mısır- Suriye-Irak” arasında kurulan “Üçlü Birliği” ilan ettiler. Bu tarihten sonra Suriyeli BAAS güçleri, yeni kurulan“Federasyon prensipleri” doğrultusunda, hem kurulan Federatif Birliği geliştirmek, hem de Federasyon kurumları içinde Suriye ve Irak’ın hakkı olanbağımsızlık çizgisini Mısır’ın dayatmalarına karşı korumak için uğraştılar. Öte yandan da BAAS Programı’nda belirtilen “sosyalist reformları”gerçekleştirmek için mücadele ettiler.
13 Kasım 1963’te de İhtilal Konseyi’nin başına Emin el-Hafız getirildi. Toprak Reformu da, daha keskinleştirilerek hızlandırıldı.
Bu adımlardan zarar gören zengin mülk sahiplerinin yanı sıra dini çevrelerin de düşmanca kışkırtmalarıyla birçok şehirde büyük kargaşalıklar meydana geldi. İhtilal Konseyi kısa sürede duruma hâkim oldu ve “ülkenin sanayi sermayesinin %85’ini temsil eden 115 işletmenin millileştirilmesi(Ocak 1965ve dış ticaretin devlet tekeline alınması” kararını uygulamaya geçirdi. Bu tedbirlerden zarar gören zengin mülk sahiplerinin, din istismarında ustalaşmış tefeci-bezirgân ve toprak ağalarının kışkırtmasıyla tekrar kargaşalıklar baş gösterdi. Toptancı tacirler, maliyeci ve serbest meslek sahibi zümreleri grev hareketine giriştiler. “Halk Milisleriyle desteklenen ordu bu grevi kırdı”. Bu zengin zümrelerden birçoğu Suriye’yi terk ederek Avrupa ülkelerine göçtü. Diğerleri de geri çekilip sinerek yönetim karşıtı gizli faaliyetlerine ve komplolarına devam ettiler.
Ne var ki, BAAS iktidarı içinde farklı görüşler taşıyan çeşitli güçler arasında sağlam bir birlik kurulamadığı için, bu tür gerici provokasyonlar ve darbe komploları da uzun süre devam edip gitti.
Çünkü önlerine engel olarak çıkan yalnız BAAS dışındaki Nasır eğilimi değil, kendi aralarında da aynı engelin içerdeki yansıması olarak 1962’den beri iki karşıt eğilim halinde keskinleşen bir görüş ayrılığı da giderek çalışmaları engelleyici rol oynamaya başlamıştı. Ekrem Havranî, Nasır aleyhtarı ve sosyalist eğilimin başını çekiyordu.  Mişel Eflâki’nin başını çektiği eğilim ise “Mısır ile imtiyazlı bir anlaşma yapılmasını” ve milliyetçiliğisavunuyordu.
1951’de Eflâki tarafından hazırlanan “Anayasa”da şu ilkeler yer alıyordu:
– Sosyal sınıf farklarını azaltmak;
– Toprak, gayrimenkul ve sanayi mülkiyetinin sınırlandırılması ve büyük üretim araçlarının millileştirilmesi;
– Bununla birlikte sermaye, özel teşebbüs, mülkiyet ve miras hakkı muhafaza edilecek;
– Din konusunda Laiklik. Yapılan tanıma göre: hem devlet işlerine din karıştırılmayacak, hem de insanların dini yaşantısına devlet karıştırılmayacaktı.
Daha sonraki yıllarda bu programın uygulanmaya konulması, toplumda çıkarları zedelenen zengin zümre ve tabakalar arasında hoşnutsuzluk yarattı. “Toprak reformuyla mülkleri ellerinden alınan toprak sahipleri” ve “uzun süren karışıklıklar yüzünden işleri iyi gitmeyen tacirler” arasında BAAS yönetimine karşı muhalif sesler yükselmeye başladı. Bunlar işsiz kalmış işçileri de, henüz toprak reformundan tam yararlanamamış köylüleri de etkilediler. Atılan her ileri adımı boğmak için, halkı kışkırtarak karışıklık çıkarmaktan geri kalmadılar.
Bu ve benzeri güçlükler yüzünden BAAS yönetimi, Meclisteki gerici burjuva muhalefete karşı “Bağımsız” grupla birleştiler. Salâh el Bitar,14 Mayıs 1964’de koalisyon hükümeti kurdu. Aynı zamanda BAAS içinde, BAAS kolu olarak “bölgesel ayırımlarının bile temsil edildiği bir prezidyum kurdular”.
Fakat “siyasi denge kurma kaygısı” ile atılan bu adımlar, muhalefetin Meclis’ten Parti içine kayması gibi başka sorunlar doğurdu. Bir yanda “taviz vermeyen sosyalistler” ile “ılımlı sosyalistler”; öte yanda Eski BAAS kuşağı ile Yeni BAAS kuşağı; ayrıca “Nasırcılar ”ile “Nasır karşıtları” arasında sürüp gelen çelişkilerin artmasına yol açtı.
Ayrıca BAAS Partisi’nin, biri “Pan-Arap merkezi” olan, diğeri de“Jön Türkler” grubu ve ilkelerden taviz vermeyen sosyalistlerin desteklediği bölgesel“Suriye merkezi” olan iki kol halinde çalışması da Parti içindeki bu bölünmeleri pekiştirdi…
Daha sonraki yıllarda BAAS Partisini etkileyen başlıca kritik olaylar şunlar oldu:
-) Kasım 1965’de Havranî’nin tutuklanması;
-) Aralık 1965’de Parti’nin Uluslararası Merkezi tarafından, Suriye Bölgesel Yönetimi’nin dağıtılması;
-) Ocak 1966’da Parti Genel Sekreteri Mişel Eflâkî’nin uzaklaştırılıp yerine Münif el Razza’ın getirilmesi:
-) 22-23 Şubat 1966’daki askeri karşı-darbe…
Bu arada Nisan 1966’da SSCB ile imzalanan ekonomik anlaşma gereği Fırat üzerinde yapılan barajın kapasitesini artırma ve ülkedeki petrol yataklarının araştırılıp işletilmesi işlerine girişildi. Bundan rahatsız olan İngiliz güdümündeki Irak Petrol Kumpanyası (IPC), Suriye’nin petrole karşılık aldığı paranın artırılması isteğini reddetti. Fakat bu şirket 1967 Mart’ında Suriye’nin isteğini kabul etmek zorunda kaldı.
Suriye, gene o günlerde El-Fetih teşkilatı komandolarının ülkede üslenmelerine izin verdiği için Kasım 1966’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından suçlandı…
BAAS Hareketi içinde bütün birleştirici çabalara rağmen, bu tür ve benzeri sorunlar arttıkça, görüş ayrılıkları da arttı.  Kızışan çelişkiler nedeniyle giderek Parti içindeki “sağ kanat” karşısında, içeride “işçi milislerine”, dışarıda Sovyetler Birliği’ne dayanan bir “sol kanat” iyice belirginleşti.
Bununla birlikte BAAS, hemen her dönemde İsrail karşısında, Parti’deki görüş ayrılıklarını geri planda tutmaya özen gösterdi.
Görüş ayrılıklarını alevlendirip keskinleştiren en önemli olaylardan biri de Haziran 1967’de İsrail’in “Yıldırım Baskın” usulü giriştiği savaş ve uğranılan bozgun oldu. Bozgundan sonra Parti’nin bir kanadının, BAAS hareketine karşı olsa bile tüm sol gruplara yaklaşmak gerektiğini; diğer kanadın ise gerçek Marksist çizgiyi daha da güçlendirmek gerektiğini savunduğu tartışmalar yaşandı.
İsrail’i her zaman can düşmanı bilen BAAS Hareketi, 17 Eylül 1967’de yaptıkları açıklamada: Ağustos 1967’deki Arap Zirve toplantısında ve Hartum Konferansı’nda İsrail’in işine yarayacak şekilde alınan bütün kararları mahkûm ettiler ve tüm Arap dünyasında İsrail ile Batılı devletlerin çıkarlarına yarayan her şeye karşı bir boykot siyaseti uygulamak gerektiğini savundular.
2- 1967’de Siyonist Yahudi Devleti’nin saldırısıyla başlayan Haziran Savaşı’ndan SONRAKİ olaylar
Bu gelişmeler sırasında, BAAS içindeki Marksçı kanat, İslamiyetçi kanat, siyasi yönetimi bırakmak istemeyen Milliyetçi Askerler ve rejimi işçi sendikalarına dayandırmak isteyen Devrimci Askerler arasındaki çelişkiler ve sürtüşmeler de giderek arttı. Öte yandan, yalnız Siyonist İsrail devletiyle değil, öteki Arap devletleriyle de müzminleşmiş çelişkiler yüzünden durum, dış ilişkiler bakımından da bundan farklı değildi…
İşte tam o günlerde “tesadüfî (!)” bir olay daha patlak verdi. İsrail ile gerginliğin hat safhaya çıktığı sırada, bir provokasyon, başka bir provokasyonu doğurdu. Mayıs 1967’de, “Müslüman Kardeşler”, bir askeri derginin “dinsizlik” propagandası yaptığını iddia ederek geniş çaplı bir greve giriştiler.
Haziran 1967’de patlak veren İsrail-Arap Savaşı Suriye yönetimini birçok iç ve dış sorunla boğuşurken yakaladı. Buna rağmen Siyonist İsrail ordusunun saldırısı karşısında BAAS içindeki güçler arasında hemen belli bir birlik sağlandı, fakat buna rağmen İsrail bu savaştan kârlı çıktı.
Suriye BAAS yönetimi, bu savaştan çıkardığı derslerle, Sovyetlerden aldığı yardım sayesinde askeri gücünü daha modern bir şekilde yeniden yapılandırdı.
Bu sırada Ekim 1968’de yeni kurulan hükümette Savunma Bakanı olarak göreve getirilen Hafız El-Esat, BAAS rejiminin yeni “kuvvetli adamı” olarak öne çıkmaya başlamıştı.
Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasından beri, ancak 20 yıl geçmişti. Fakat geçen bu 20 yıl, işte yukarda kısaca özetlediğimiz şekilde geçmişti. Bu 20 yıl içinde, Suriye’nin başı beladan hiç kurtulmadı. Neredeyse hemen her yıl yeniden kurulup-yıkılan hükümetler, gelip-giden darbeciler, ikide bir patlak veren iç ve dış komplolar, savaşlar, çatışmalar, kargaşalar ve provokasyonlar hiç eksik olmadı.
Ürdün’de Eylül 1970’de çıkan iç savaş ve çatışmalar Suriye’yi de büyük ölçüde ve doğrudan etkiledi. Gelişmeler sonunda 13 Kasım 1970’de Cumhurbaşkanlığı’na Ahmet Hatip getirildi,  21 Kasım’da da Esat yeni hükümeti kurdu. O dönemde iktidara Esat’ın gelişi Moskova tarafından da iyi karşılandı. Esat’ın ilk dış gezisi de 1-3 Şubat 1971 günlerinde Sovyetler Birliği’ne oldu. Sovyetler ile ilişkiler her geçen gün daha da sağlamlaştırıldı.
Bu gezinin ardından Suriye’de, 13 Şubat’ta Yeni Geçici Anayasa ilan edildi. Bu Anayasa, referandum yoluyla yetkileri genişletilecek birCumhurbaşkanı seçilmesini ve 173 üyeli bir Halk Meclisi kurulmasını öngörüyordu. Atılan bu adımlarla Suriye’de devlet yönetimi yeniden yapılandırıldı. Anayasa’nın yürürlüğe girmesiyle Esat, Mart 1971’de Cumhurbaşkanı seçildi. O tarihten sonra, Suriye, Mısır, Libya arasında “Arap Cumhuriyetleri Federasyonu” kurulması için yapılan görüşmeler, bu görüşmelerle hazırlanan Anayasa taslağının üç ülkede yapılan referandumdakabul edilmesiyle sonuçlandırıldı.
Suriye’de, bütün olumlulukları ve olumsuzluklarıyla bir şeylerin yapılabildiği kertede “uzun” sayılabilecek “istikrarlı” bir dönem, ancak Hafız el-Esatdöneminde görüldü. Aslında Suriye’nin esas kuruluşu, Esat döneminde gerçekleşti.
II
BAAS Hareketi ve Tarihçesi (ANALİZ)
Tarihin diyalektik gidişi içinde binlerce yıllık Arap tarihi göz önüne getirilince, Suriye’nin “Tüm Arap Dünyası’nı gözetlemek için en uygun rasathaneye” benzediği daha iyi anlaşılır. Kısaca: Arap insanını, “bütün ilişkileri ve çelişkileriyle” özellikle Suriye’de, “açıkça görmek ve kavramak epey olağanlaşıyor”.
BAAS hareketinin, Suriye’de doğması “bir tesadüf eseri” değildir. BAAS hareketi yalnız Suriye Araplarını değil, bütünüyle Arap dünyasını kapsayan bir harekettir. Fakat Suriye’de doğmuştur ve bu da bir “tesadüf” değildir.
BAAS hareketi, beşiği olduğu Suriye’deki BAAS koluna göre, her zaman tüm Arap Dünyası’nı kapsayan ve tümüyle Arap halkının bütünlüğünün“alınyazısını” açıkça “VAHDETHÜRRİYETİŞTİRAKİYYE” (Birlik-Özgürlük-Sosyalizm) parolası doğrultusunda çizmeyi hedef alan bir harekettir. Onun için 1967’deki Siyonist İsrail saldırısına kadar olduğu gibi, daha sonraki yıllarda da BAAS hareketinin gerçek merkezi her zaman Suriye olmuştur.
“BAAS Partisi’nin V. Rejonal Kongresi”, 8-14 Mayıs 1971 günleri Şam’da toplanmıştır. Bu toplantıda, hareketin yeni şefi olarak Hafız Esat seçiliyor. Böylece “Askerlerin (Tümgeneral) diye ürpertisi saklı bir saygı ile andıkları, en kıtıpiyos sivil istihbarat memurcuğunun Allah değil ya, o da bizim gibi insan diye andığı Hafız Esat” ile yeni bir dönem başlıyor. Aynı toplantıda BAAS içinde sürüp gelen “daha önceki yığından kopuk, zılgıtçı, kendini beğenmiş eğilim” temizleniyor.
Aynı zamanda Suriye’de “1970 Kasım 16 Hareketi” adı verilen bir “siyasî devrim” hareketi başlatılıyor.
Bu atılımın ilk adımı olarak “daha önceki BAAS kliği” eleştirisi üç noktada özetleniyor:
1-  “Manevracı zihniyet”, Saltanat Bizantizmi…
2-  “Hâkimiyet dayatma ruhu”, Saltanat Megalomanlığı ve Terörü…
3-  “Partiyi halktan ayıran engel”… Oligarşi Saltanatı…
Bunlar bir sosyal hareketin, özellikle de bir devrimci hareketin ve teşkilatın başının belası olan, belini kıran, giderek yozlaştırıp kısırlaştıran en can alıcı hastalıklardır. Bu eğilimler, “büyük tehlike” olarak “damgalanıp ortadan kaldırılıyor”.
Bu adımla birlikte, “Parti’nin karakteristiği”, tam “diyalektik tez ve antitez” gidişini simgeleyen biçimde, “Aslına en uygun (otantik) Birlikçi”karakteriyle biçimlendiriliyor.
“Burada hareketle üç şey birleştiriliyor: 1- Yığın, 2- Parti, 3- Şef…”
Hafız Esat adı etrafında ortaya çıkan “16 Kasım Hareketi”nin prensipleri bu denli net ve kesindi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı “Yol Anıları”nda, Şam’da yakından gördüklerinin ışığı altında “O prensiplerden, 6 ayda çıkarılan ve sistemlice uygulanan pratik politika ve örgüt sonuçlarını” şu üç başlık altında ele alıp değerlendiriyor.
1- “Halk Meclisi’nin Biçimlendirilmesi”;
2- “Hâfız’al Esad’ın Oybirliği İle Başkanlığa Seçilmesi”;
3- “Arap Cumhuriyetleri Birliği”nin Kurulması…
1- “Halk Meclisi’nin Biçimlendirilmesi”;
BAAS hareketi yeni kurulan “Halk Meclisi” sayesinde, “en soysuz parababalarının bir sıra otorite fosilleriyle perde ardında kurdukları” ve işlettikleri “en pisipisine vurguncu burjuva parlamentarizmi” bataklığına giden yolu kapatıyor. Bu bakımdan o günlerde atılan adımlarla BAAS hareketi, bizdeki 27 Mayıs’tan sonra 27 Mayısçıların içine düşürüldüğü “palavra-mantarizm” bataklığından sakındırılıyor.
Bu önemli ve köklü bir adımdır. Çünkü bu adımla “İktidar”:  Hem “Parababalarına memleketi ucuz pahalı satmak için, Milleti yalan dolanla kandırma aracı” olmaktan çıkarılıyor. Hem de “kendilerini halktan, hatta kendi parti militanlarından üstün sayan kokuşmuş küçükburjuva ne oldum delilerinin zart zurt etme, politikayı soysuzlaştırıcı Şark kurnazlıkları cambazlığına girişme gerizi”nden uzaklaştırıyor. Ve “Açık yürekle, Suriye halkına güven vermek, başlıca amaç” oluyor.
Bu şekilde BAAS Sosyalistleri Suriye’de ileriye bir adım daha atmışlardı. İlerleyen yıllarda Suriye halkının güvenini kazanmışlardı. Aradan 40 yıl geçti. Ekonomik olarak çok gelişkin olmamasına rağmen Suriye’deki BAAS kolunun bugüne kadar Emperyalizmin gizli-açık tüm saldırılarına direnebilmelerinin altındaki sebep, bu kerte sağlam bir temele dayanmalarıdır. Bununla birlikte “Ortadoğu’nun Küba’sı” da olabilirlerdi. Ne yazık ki, “konjonktür” dedikleri iç ve dış şartlar buna el vermedi.
2- “Hâfız’al Esad’ın Oybirliği ile Başkanlığa Seçilmesi”:
Sınıflı toplumda “kapıkulu eğilimleriyle” çarpılmış küçükburjuvalar ve kalantor bürokratlar yahut burjuvalaşmış aydınlar, ne zaman bir “güçlü iktidar zoru” hatta küçük de olsa korkutucu, rahatlarını bozucu bir “zor” ile karşılaşsalar, “gidene ağam, gelene paşam” deyip, alıştıkları  “selamet kapısı”nın yolunu tutmayı, ar değil kâr olarak bilirler.
Fakat Suriye’de “16 Kasım” askercil vuruşunu yapan ve iktidarı ele geçiren BAAS militanları, “modern örgüt demek; modern lider ve şef güveni demektir” bilinciyle hareket ediyorlar. Ve “ne otorite düşmanı, ne otorite megalomanı olmayacak bir şef” olarak gördükleri Hafız Esat’ı hiç tereddütsüz“güvenilir lider” kabul edip canla başla harekete sarılıyorlar.
Sınıflı Toplumda halk kitlelerinin “derlenip toplanması” ve bir “örgüt çatısı altında harekete geçmesi” için, ne yazık ki hâlâ, önde “bir soğan başı, bir at kellesi aranıyor”, yani herkes bir “şef” gerektiğini düşünüyor. Bu gerçeklik Suriye için de geçerlidir. Fakat BAAS hareketinin başına geçirmek için aradığı şef, “ısmarlama” yahut “rasgele” veya nereden geldiği belli olmayan bir “zıpçıktı lider” taslağı değildir. Rahatlıkla güvenebileceği kertede tanıdığı, mücadelede omuz omuza birlikte olduğu, ateş hattında “sınadığı”, hakkıyla liderlik yapabileceğine ve “iktidarını garantiye alır almaz, herkesi silkerek, dilediği vurgun ve vur patlasın çal oynasın havasına kayamayacağına” inandığı bir insanı kendine “şef” seçiyor.
Hafız Esat, “Bir kritik anda, bir ahbap çavuşlar kliği içinde başa fırlamış değil; karşılıklı güvenle, enikonu ölçüle tartıla atanmış” ve “İdare’nin kararları ile; idare ile birlikte etki tepki göstererek işe sokulmuştur”.
O nedenle Esat da, BAAS hareketi içinde gelip geçen liderlerin en etkilisi oluyor. BAAS Kongresinde “Rejyonal Direksiyon” bu konuda şu açıklamayı yapıyor:
“Onun otoritesi altında yığınların derlenip toparlanışı demek, Parti Direksiyonu çevresinde derlenip toparlanması demektir. Onun için Kongre, bir yanda Hâfiz’al Essad yoldaşa karşı beslediği güvenden ve öte yanda, onun otoritesi altında derlenip toparlanışın, Parti çevresinde derlenip toparlanış olduğundan yola çıkarak, şef prensibini kabul eder.”
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi “Bu deyim, diktatör kişi fırlamalarının önünü keser yönde, ne yaptığını biliş dilini andırıyor…”
3- “Arap Cumhuriyetleri Birliği”nin Kurulması:
Açıklanan bu “üçüncü sonuç”, aynı zamanda tutulan “ana hedef” ile varılacak yere de işaret eder:
“Burada artık şefin de rolü kendiliğinden, kendi sonunu belirlendirmiş olur. Ezelî şef, kılına dokunulmaz tabu adam tapıncı yok. İşçi sınıfı tarihte, kapitalist ve emlâk sahibi sınıflarını kaldırdığı gibi, kendi kendisini de yüce sosyalizm konağında kaldıracaktır. BAAS şefleri, o denli şarta şurta ve uzun vadeye kalmıyorlar. Daha başlarken sonlarını somutça hazırlıyorlar. Amaç, değişmez şef tapınıcı yaratmak değil, Arap Kollektifi‘ni bugünden yarına yaratmaktır. Her şey, en namuslu sosyalist prensip ve ahlâkınca, Arap Birliği denizine dökülüp orada eriyecektir. Arap Birliği, Arap Kollektifi ise, gelmez ayın son çarşambasına atılmış bir sembolik taş kaçamağı ve ikiyüzlülüğü değildir. Kişi olarak her gerçek sosyalist kişiliğin özlediği bütün içinde erime mutluluğu, günü belli girişilmiş aksiyondur.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı)
Aslında bu satırlar, “kollektif aksiyon” bakımından ne kadar ibret almaya “muhtaç” olduğumuzu göze batırdığı için de önemlidir. Çünkü bu gerçekliği bütünüyle ve duru bir şekilde bilince çıkaramamış ve hayata sokamamış hareketler, kör bir gidişle hem teorik yaratıcılıkta, hem pratik savaşta çarçabuk yozlaşma ve kısırlaşma batağına düşüyorlar. Amaç, “kollektif dövüş” olmaktan çıkıp “değişmez şef tapınıcı yaratmak” haline dönüşünce, kaçınılmaz olarak teori ve pratik: “Ahbap çavuşlar meclisi” yarenliğine, örgüt de: “sivrilmiş” üç-beş kişinin “saltanat arabasına” dönüşüyor. Aynı gerçeklik devlet yönetimi ve kadroları bakımından da en az o kertede geçerlidir.
Bu kahredici sapıtma, daha önce ne kadar zafer kazanılmış olursa olsun, bir yol hareket, “Ebedi Şef-Tabu Adam” tapıncı yaratma havasına kapılıp bir avuç “elit” veya “seçkin” denen zümrelerin çıkarlarına hizmet eden “azınlık saltanatı” sürme biçiminde soysuzlaştı mı, “Toplumcul hareket” de, hareketin anlı şanlı“kahraman liderleri” de mumyalanıp mezara gömülmüş cesetler haline dönüşürler…
O nedenle bizdeki Kurtuluş Savaşı Kahramanları gibi  “Sosyalist Arap BAAS Partisi”nin de tarihi misyonunu neden yerine getiremediğini tüm yönleriyle araştırmak, işçi sınıfı hareketi için de epeyi yararlı olur.
“Sosyalist Arap BAAS Partisi”nin Tarihi Misyonu
“Sosyalist Arap BAAS Partisi”nin misyonu, birbirine yan bakan 77 devlete bölünmüş Arap halkı için “Arap Cumhuriyetleri Birliğini Biçimlendirme”zaruretine dayanır ve “Arap Birleşik Sosyalist Toplumu”nu kurmak, bunun biricik adımıdır. Hedef bellidir. Bu hedefe ulaşmak, yani “Sosyalist Arap BAAS Partisi”nin tarihi misyonu, 3 basamaklı düşünce ve davranış görevlerini yerine getirmekle başarılacaktır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı “Yol Anıları”nda bu üç basamağı ele alıp aydınlatır.
1. Basamak: “Arap Cumhuriyetleri Birliği”;
2. Basamak: “İşgal edilmiş Arap topraklarını kurtarmak”;
3. Basamak: “Sosyalist Arap Birleşik Toplumu” veya “Birleşik Arap Sosyalist Toplumu” (B.A.S.T veya S.A.B.T.).
Bu üç basamağın her üçü de birbiriyle doğrudan bağlantılı hatta iç içe geçmiş haldedir. Her üç basamaktan herhangi biri için atılan bir adım ne kadar sağlam olursa, diğer basamağın görevleri ve hedeflerine ulaşmak da en az o kadar kolaylaşır.
1. BASAMAK:
“Arap Cumhuriyetleri Birliği”
Arap dünyasında en soysuzlaşmış biçimiyle sürüp gelen tefeci-bezirgân ekonomi ve toplum ilişkileri varlığını ve hükmünü sürdürdüğü sürece, atılan ileri adımların başarısızlığa mahkûm olma ihtimali artar. Bu görevleri yerine getirirken, tefeci-bezirgân soysuzluğundan kaynaklanan ve her biri ayrı baş çeken derebeyi katırlıkları yanında,“bölgeci dar kafalılık” eğiliminden kurtulamamış küçükburjuva katırlığı, atılan her ileri adımın önüne en büyük engel olarak dikilecektir. Nitekim Arap dünyasında atılan her ileri adımı içerden ve dışarıdan sürekli baltalayan, bu iki katırlık eğilimiolmuştur.
Bu yüzden BAAS hareketi de, ileri yürürken ikide bir önüne dikilen bu iki katırlık eğilimine karşı, kendini sürekli “esnek olmak” zorunda hissediyor. Bu gerçeklik kavrandığı zaman, mevcut Arap devletleri yöneticileri arasında sık sık tanık olunan “diplomatik cilveleşmeleri” anlamak kolaylaşır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, tanık olduğu olaylara dayanarak bu durumu da ele alıp aydınlatıyor.
BAAS Hareketi “üç basamaklı” programı doğrultusunda yürürken:“Petrol parababalarının emperyalist casus ağlarına ve zorbalıklarına yerli beşinci kollar kurabilmiş kimi sözümona “bağımsız” Şeyh-Kral-Emir adlı düzenlerin katır tekmelerini kışkırtmamak için suples gösterir.”
Hatta: “Onları da geri bırakılmış, hor görülen büyük yoksul Arap yığınları adına insafa ve anlayışa çağırır.”
Bu kadarla da kalınmaz, Arap topraklarında zengin petrol denizi üzerine post kurmuş emperyalizme hizmet eden Arap petrol derebeyleriniürkütmeden onların tebaası olarak yaşayan Arapları kazanmak için uğraşırlar:
“Petrol milyarderleriyle, İslâm Sosyalizmi’nin yumuşak ülkü çekiciliğinden yararlanarak, ekonomi ve kültür bağlarından hem kendi yığınlarına dayanak arıyorlar, hem o kutsal heybetler ardına saklanan gerçeklerden habersiz, şartlanmış derebeylik mahkûmu öteki Arap yığınlarıyla köprüler kurmak, sıcak İslâm kardeşliği kaynaşmalarını buzlaştırmadan, kutuplaştırmadan uyarmak, kazanmak eğilimlerini geliştiriyorlar…”
Bunları gerçekleştirebilmek için “taktikte (pratikte) saz gibi esnek” olmak gerekiyor. Buna karşılık, “prensipte meşe gibi sağlam” olmak her şeyin özüdür. Bu bakımdan en küçük bir zaaf bile büyük yıkımlara yol açar. Herhangi bir taktik konuda “saz gibi esnek” olmak dahi, eğer sağlam prensibe dayanırsa başarılı olur.
BAAS hareketinin bu “üç basamaklı” programı, daha doğarken 1952’de açıkça ortaya atılıyor. Mişel Eflak liderliğindeki Arap Sosyalist Diriliş Partisiile Ekrem Havranî liderliğindeki Arap Sosyalist Partisi 1952’de BAAS-DİRİLİŞ adı altında birleştikleri günden beri benimsenen program budur. Hafız Esat’ın şef seçildiği Suriye BAAS Kongresinde bir kere daha “Stratejik Program” olarak ortaya konuyor.
“Bu strateji ile, şimdilik ve hiç değilseemperyalizme ve derebeyliğe karşı az çok direnerek isyanla doğmuş, her biri kendisine göre az çok ‘sosyalizm’sözcüğünden henüz ürkmez görünen taze “Arap Cumhuriyetleri” arasında, derhal Birlik kurmayı pratik ve olağan buluyorlar. Hemen giriştikleri Arap Cumhuriyetleri Birliği’ni, ‘Tüm Arap birliği’ yüksek aşamasının çelik ‘çekirdeği’ olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar.”
1970’lerdeki Arap dünyasında bu hedefi gerçekleştirebilecek bir potansiyel ve eğilim bulunuyordu. Ne var ki, bu yöndeki her hareketi, her girişimiemperyalizm sürekli baltaladı. Sovyet yöneticileri de, bu zarureti ancak kavrayabildikleri kadar ve kavrayabildikleri zamanda olumlu bir rol oynayabildiler. Sovyet yöneticilerinin Arap-Müslüman dünyayı sosyalizme kazanma yönünde sergiledikleri tutumlardaki yanlışlar, tutarsızlıklar ve zaaflar, ister istemez Araplar arasında da olumsuzluklara yol açtı.
2. BASAMAK:
“İşgal Edilmiş Arap Topraklarını Kurtarmak”
Siyonist istilâcıların işgal ettiği Arap toprakları nasıl kurtulur? Bunun için askeri yahut ekonomik olduğu kadar, her alanda, her bakımdan güçlü ve sağlam araçlara ve olanaklara sahip olmak şarttır. Özellikle 77 parçaya bölünmüş Arap dünyası, kendi arasında sağlam bir “Tüm Arap Birliği”sağlayamadıkça, siyonist istilâcıları önünde çil yavruları gibi dağınık “av hayvanları” durumuna düşmeye mahkûm bulunurlar. Oysa:
“Aslında, açıktan açığa ‘Arap Cumhuriyetleri Birliği’ de, hatta ‘Tüm Arap Birliği’ de, olsa olsa emperyalist maşası ‘SAHYANİ’lerin, (siyonist) istilâcıların zorla, hileyle, parayla ele geçirdikleri yerleri ‘halâs’ etmek [işgalden kurtarmak] amacı için en muhakkak ve emin bir ‘araç’tır.”
Suriye BAAS kolu da, sürekli bu bilinçle hareket ediyordu. Fakat Siyonist İsrail tehdidinden daha uzakta bulunan Arap yönetimlerine bunu anlatmak pek kolay olmuyordu.  Oysa  “İşgal Edilmiş Arap Toprakları” deyince, söz konusu olan sırf Filistin toprakları değildi. Kıvılcımlı “Yol Anıları”nda bu konuyu da ele alıp aydınlatır.
“Kuşku yok, bu deyim içinde iki tip ‘Arap Toprağı’ var”:
a) Filistin ve 67’den sonraki işgal edilen yerler;
“Filistin çevresinde Mısır’ın Sinâ ve Gazâ toprakları, Ürdün’ün Yordan ötesi toprakları; Suriye’nin Golan Tepeleri de İsrail işgali altındadır. Bu yerlerden ‘bir parmak toprak’ bırakılırsa, ardından nelerin geleceği bilinmektedir.”
b) Sömürgeleştirilmiş Arap-İslâm toprakları;
“Hatay’dan Umman’a; Acemistan’dan Atlas Okyanusu denizine dek, kapanın elinde kalmış Arap-İslâm toprakları. Bu sonuncu durum üzerine açık bir formülasyon olmamakla birlikte, derin bir eğilim göze batıyor.”
Bununla birlikte 1948’de kurulan Siyonist İsrail Devleti ile korkunç derecede kanlı bir trajediye çevrilen Filistin meselesi, tüm Arapların kurtuluş meselesini can evinden ilgilendirir. Onun için,  BAAS Sosyalizmi, “Filistin davasını, bütün işgal edilmiş Arap toprakları” meselesinden hiçbir zaman ayırmamış ve “Arap dünyasının savaş bayrağı Filistin olmuştur”.
Kıvılcımlı bunları belirttikten sonra, Suriye’deki BAAS Kongresi’nde alınan kararı da aktarır.
“Son Kongre Filistin Davası’nı çözümlemeye girişmek için tek asgarî ön şart ortaya koyar”:
“İşgal edilmiş toprakların bütünüyle boşaltılması. Çünkü: Şimdiki aşamanın dolaysız hedefi toprakların kurtuluşudur ve şurası teyit edilir: Barış yok, müzakere yok, tanıma yok, işgal edilmiş Arap topraklarından bir parmak yeri bile bırakmak yok.”
Bu şart yerine gelmedikçe BAAS Suriye‘si: “Güvenlik Konseyi kararının ve Filistin davasını bertaraf etmeye eğilen her projenin reddedilmesini tavsiye eder.”
Gerek Birinci Basamak (“Tüm Arap Birliği’ni” sağlamak), gerekse İkinci Basamak (“İşgal Edilmiş Arap Topraklarını Kurtarmak”) bakımından BAAS Hareketi’nin ve Arap dünyasının durumu 1970’lerde şöyleydi:
“1. ve 2. basamaklar öyle birbirinden ayrılmaz, en yakıcı acele günün meselesidir ki, daha şimdiden birincisine girilmiştir bile.”
“Nasır’ın, bir hayli kişicil kabadayılık kokan ilk ‘Arap Cumhuriyetleri Birliği’ (1958’de kuruldu 1961’de bozuldu) Mısır hegemonyası tasladığı için ömürlü olamamıştı. İçten sosyalist için, ‘Arap’ da olsa: kimse kimseye yukarıdan niçin baksın? O bakışların altında her zaman maddî, mânevi bir sömürü veya ezi pusu kurar. Arap bunu sezmeyeceklerden değildir. Çalım: Bir kofluğun saldırgan blöfüdür.”
“Çok sürmedi, çabuk kararlaştırılan Nâsırcı Arap Cumhuriyetler Birliği çabuk gevşedi ve dağıldı. O çözülüşte haklı olarak Suriye başrolü oynadı. Bir Nâsır ve Mısır tekelciliğine katlanamamıştı.”
Bu ilk A.C.B. girişiminin başarısızlığa uğramasında bu iç nedenler yanında, SSCB yönetiminin “Enternasyonalist Maya” olma rolünü oynama görevindeki acizliğinin, ihmalkârlığının ya da umursamazlığının da büyük payı olmuştur. Oysa 1970’lerde değerlendirilmesi gereken gerçek bir potansiyel mevcuttu.
“Şimdi tersine, girişim, yeniden A.C.B. kuruluşu; doğruca Suriye’den geldi. En önde Farıyk Hâfiz’al Esad iddiasız yürüyor. O kadar ki, 8-14 Mayıs Kongresi, sırf ‘Arap Cumhuriyetleri Birliği’ni gerçekleşme rayına oturtan ‘Trablus Paktı’na yetiştirilmek için öncelendi: SURİYE BAASÇILARI, yeni birliğe, kişicil bir hava ve heves biçimi vermek istemiyorlardı. Irkçı siyonistleri her türlü ‘Arap Toprakları’ndan atmak için, başka çıkar yol yoktu.”
Arap dünyasındaki bu tür heyecanlı çabaları Sovyet yöneticileri yeterince ciddiye almadıkları halde, emperyalizm tam tersine, SURİYE BAASÇILARINDAN, sırf “Arap Cumhuriyetleri Birliği”ni gerçekleşme çabalarında sürekli ısrarcı ve öncü oluşları nedeniyle dahi büyük rahatsızlık duymuş, en tehlikeli “düşmanlardan” sayıp hedef tahtasına koymuştur.
Bununla birlikte “Ne var ki, 1. ve 2. Basamaklar kendi başlarına yeterli değildir. Asıl amaç 3. Basamaktır”. Çünkü esas düşman emperyalist sistemdir. BAAS Sosyalistleri de az çok bu gerçekliğin farkındaydılar.
3. BASAMAK:
“Birleşik Arap Sosyalist Toplumu”
BAAS Programı da asıl amacın, “Sosyalist Arap Birleşik Toplumu” (S.A.B.T.) veya “Birleşik Arap Sosyalist Toplumu”(B.A.S.T) kurmak olduğunu açıkça belirtiyordu.
“Bu aşamada bütün Arap dünyası cumhuriyet olsun, derebeylik olsun:
         a) Önce BİRLEŞİK olacak.
         b) Sonra SOSYALİST olacak…”
Kendini “solda” görenler tarafından bile küçümsenen BAAS hareketinin prensipleri bu denli kesin ve açıktı.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar