NETİZ TV
net portal

SİYONYALI MAŞRIK-I ÂZAM İLE VEZİRİ

Yazar Şamanist

nostr-adamus’dan bir öykü

Maşrık’ı Azam kızmıştı. Kulakları kızarmıştı. O kızgınlıkla, önündeki kızartmaya uzanıp “Orası dingonun ahırı mı?!” diye söylendi Vezir’e.

Aslında Vezir de kızmak istiyordu. Ama yazık ki, ona kızartma yasaktı! “Haşlama ile yetineyim” diye düşünüp sustu. Ve önündeki haşlama tabağına eğilerek, havalanmaya başladı…

Vezir, bazan böyle havalanırdı. Dara düşünce, öğretmeninden azar işiten çocuklar gibi, orada öylece durup, bıyıklarını çekiştirerek; düşünüyormuş ya da hak veriyormuş gibi yapar; ama aslında havalanırdı. Şöyle bir gezer, hava alır gelirdi. Dönüşte, -oradan, buradan- defterine not ettiği hikmetlerden birini ortaya atardı ki; havalanmaya çıktığı anlaşılmasın.

Gerçi son zamanlarda havalanmanın da eski tadı kalmamıştı. Çünkü sözümona rahat etmek için hava almaya çıkarken; bazı düşünceler kafasına hücum eder olmuştu. Oysa eskiden böyle olmazdı. Bir gezip gelir, defterden baktığı hikmetini ortaya atıverirdi. Ama son zamanlarda ortaya çıkan bu düşünceler ve düşünmeler, hiç hoş bir şey değildi. İnsanın aklını karıştırıyordu.

“Maşrık’ı Azam kızarmış. Kulakları da kızgın” diye düşündü.

E, haklıydı tabii…

Çünkü orası bir ahır olmasa da, çok düzensizdi. Kimse onları beğenmiyor, onlara gereken saygıyı göstermiyor, kimse denetim altına girmiyordu. Gerçi ‘ahır’ sözcüğü ağırdı belki ama, ‘Dingo’ sözcüğü, ifadeyi biraz yumuşatıyordu. Sahi, Dingo neydi? Konuşan eşek miydi, neydi, ona benzer bir şeydi. Hazreti Ali’nin atı? Yok olamaz. O bir attı. Ama Dingo başka bir şeydi. Ha sahi, öyle uzak ülkelerde yaşayan, yabani bir köpek miydi ne? İyi ama köpeğin ahırı olmaz ki. Olsa olsa kulübesi olur.

‘Dingo’nun ahırı’ yerine, ‘Dingo’nun kulübesi’ demek, daha bilimsel olmaz mıydı acaba? Olabilirdi belki ama, şimdi bunu bir hikmet olarak öne sürmek için uygun bir zaman değil. Çünkü adam kızgın.

Üstelik öyle deyince, ‘köpek’ demiş gibi oluyor ki; bu da iyi değil. Gerçi ‘ahır’ deyince de ‘davar, sığır’ filan konusuna girilmiş oluyor ama; ne yapalım?

Hem zaten bunlar da sürü gibi değil mi? Aykırılık edenleri arada bir nodüllemek gerekiyor ki sıraya girsinler. Nodüllemek mi? Nodül! O, şarkıcıların ses telinde oluşan şey değil miydi? Canım onlar da sigara içmesinler! Peki ama, hani o çift sürerken öküzleri dürtmek için kullanılan ucu çivili sopaya ne deniyordu? Nodül mü, nodul mu? Nodül olur mu canım, sözcük çok kibar. Nodul olsa gerek. Evet, evet, bunları ancak nodullamak gerekir. Ama tabii çivi paslı olursa, tetanoz yapabilir!

İyi de şimdi nodullamak kavramına nasıl varılmıştı?

Bu düşünmeler hiç iyi değildi. Çünkü insan düşününce, düşünceler birbirine karışıyordu. Bu düşünceleri bir sıraya, hizaya sokmak gerekiyordu. Hani uykumuz gelsin diye, çitin üzerinden sırayla atlayan koyunlar gibi. Aslında herkes, koyunlar gibi sıralı hizalı gelip geçseler, her şey ne kadar kolay olurdu! Koyunlar ne tatlıdır. Yumuşacık melecik. Bir dakika! Koyunlara nereden geldik?

Ha, evet, Maşrık’ı Azam kızmıştı da ‘Burası Dingo’nun ahırı mı?!’ demişti…

İyi ama koyun ahırı olmaz ki! Ağılı olur.

Dingo’nun ahırı demesek de, Dingo’nun ağılı desek şeklinde yumuşak bir itirazı dile getirmeyi düşündü. İyi ama köpek ağılı da olmazdı. Hem zaten ağıl da nereden çıkmıştı şimdi? Dingo’nun ahırı meselesini düşünecektik; ağıla nerden geldik?

Aslında konuyu bağlamak çok basit: Ağılda bile bir düzen olur. Bir kapı olur, bir yalak olur filan. Sonra merinosu olur, kıvırcığı olur, toklusu olur… Sonra efendime söyleyeyim, koyun kırkımının mevsimi olur, kurbanlık seçimi olur… Bütün bunların bir disiplini olur… Yani burada da olayın özü düzen meselesidir. Yoksa bu işler böyle düzensiz yürümez ki! Tabii ki bir çeki düzen verecek adam.

‘Hah, işte bunu söyleyeyim’ diye düşündü: Çeki-düzen meselesi. Düzene bir çeki-düzen verelim. Hattâ iki çeki düzen verelim… Odunu halâ çeki ile mi satıyorlar acaba?…

Yok canım, şimdi ‘düzen’ falan gibi sözler uygun kaçmaz. Adam kızgın. Kulaklara baksana… Kızar tabii! Haklı! Her kafadan bir ses çıkıyor. Yok düzenmiş, yok ulusalmış, yok halkçılıkmış, etik, estetik, demokrasik! (Aman o da neymiş?) Bir çöplükte on tane horoz olmaz ki! Eskiden saygı diye terbiye diye birşey vardı. Ah nerde o günler. Büyüklerimizi görünce korkudan titrerdik. Keşke o zamana dönebilsek. Nitekim, bak nasıl hepsinin tepesine binerdim! Gık diyen çıkar mıydı bakalım! O tavuklar, tünek-pinek olaylarını falan rüyalarında görürlerdi.

Sahi geçende rüyamda hindi gördüm. Rüyada hindi görmek, ya Fatmadır, ya batmadır derler… Hayırdır inşallah…

Hay Allah, hindiye nereden geldik şimdi? Ha, tavuktan. Öyle ya, tavuğa da horozdan geldik. Horoza nereden gelmiştik? Kümesten. Yok kümesten değil, başka bir yerden… Mandıradan! Yok, o da değil. Bu yoğurt da ekşi! Ama kimse yoğurdum ekşi demez ki…

Off, bu düşünce! Bu düşünceler nereden kafama hücum ediyor bilmem ki! Eskiden ne kadar iyiydi. Şöyle bir havalanır gelir, ‘laiklik, anayasa’ falan derdim olur biterdi. Daha olmazsa ‘%99’u müslüman olan, bu nasıl sosyal demokrasi, neyin demokratik solu’ filan da idare ederdi. Ama en güçlü müsekkinim bir tutam ‘Atatürk’, iki ölçü ‘hukuk’ ve yeterince ‘çağdaş’ sözcüklerini, üç sağ yanıma, üç sol yanıma üfledim mi kafam salim olurdu, hiçbir şeyciğim kalmaz, düşünmezdim. Hatta, ‘laf ola’ diye beri gelenler de rahat eder, huzura kavuşurlardı. ‘Beni daha fazla konuşturmayın’ dediğimde herkes ne demediğimi anlar, üstüme gelmezlerdi. Anasını, danasını … alan giderdi… Bayan hayranlarım kuyruklarda yaşlanırdı. Offf Of! Şimdi ağılın, şey, Dingonun şeysinin bekçisi gibi olduk; şu ‘düşünce’ belası çıktı başımıza. Yalnızca düşünmek olsa neyse, bir de düşünceleri, düşünenleri sıraya koyma meselesi var ki, asıl o zor!

Ama bunlar neden oldu? İnsanlar düşünmeye başladılar da ondan. Onlar düşünmezken, biz onların yerine de güzel güzel düşünüyorduk. Oysa şimdi düzen karşıtları var. Şimdi sırayı, sürüyü, sarayı falan bozmak isteyenler var… İşimiz zor. Hem idareyi sıraya sokacaksın, hem düşünceleri sürüye sokacaksın, hem de sürüyü saraya sokacaksın!

Adam kızar, haklı! Adam gibi adam yok ki! Herkes her yerde hakkımızda istediğini söylüyor, herkes istediğini yazıyor, herkes her şeyden şikayet ediyor, eleştiriyor, herkes istediğiyle kalkıyor, istediğiyle yatıyor. Nedir bu be? Koç katımının bile bir düzeni vardır! Ne yani, biz celep miyiz burada?..

Maşrık’ı Azam elindeki kemiği servis tabağına atınca, Vezir irkildi. Yine havalanmaya çıkmış, yine hava bile alamadan, marifetsiz ve hikmetsiz dönüp gelmişti. İşte kızartma orada duruyordu ve Maşrık’ı Azam çok kızgındı.

Vezir, haşlamadan vazgeçip kızartmaya uzanırken son bir gayretle; “Evet, burası Dingo’nun ahırı değil! Bizim ahırımız!” dedi demesine ama, yaktığı enerjiyle karaciğerindeki tüm şekeri tüketti…

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar