NETİZ TV
geleceğin net portalı

SİYASET MİLYONLARIN OLDUĞU YERDE BAŞLAR

Yazar Haluk Yurtsever
“Türkiye, bütün sınıf ve siyaset güçlerinin sınandığı bir dönemden geçiyor. Sermayenin daha yoğun sömürü ve yeniden genişletilmiş üretim mekanizmalarıyla ileri derecede yoğunlaşıp merkezileşmesi; küresel sermaye egemenliğinin tam ve kesin biçimler kazanması; devletin “kamu hizmeti” işlevi budanır, kamu varlıkları haraç mezat elden çıkarılırken baskıcı temel işlevler ekseninde yeniden örgütlenmesi; Kürt hareketinin içeriden ve dışarıdan ABD, AB ve
liberal-sivil toplumcu akım tarafından kuşatılması; sol ve sosyalist hareketin sağlı sollu liberal/ulusalcı çevirmelerle etkisizleştirilmesi; emperyalist-kapitalist sistemle daha tam bütünleşmek, paylaşım sofrasından kırıntılar kapmak, emperyalist hiyerarşide yükselmek üzere AB üyeliği ve ABD taşeronluğunun ikisine birden talip olunması 12 Eylül’den bu yana yaşadığımız sürecin belli başlı çizgileridir.”
Lenin; “Siyaset milyonlarca erkek ve kadının olduğu yerde başlar, binlerin değil milyonların bulunduğu yer, ciddi siyasetin başladığı yerdir” diyor. Rus devriminin açıkça doğruladığı Marksist dersin, “siyaset güçlerini on milyonlarla hesaplamak gerektiği” olduğunu yazıyor ve ekliyor: “Daha azı siyasette hesaba katılmaz, siyaset bundan daha az önemdeki büyüklükleri ıskartaya çıkarır.”…
Sosyalist sol uzunca zamandır milyonların bulunduğu yerden kendini var edip çoğaltamıyor.“Ciddi” siyaset yapamıyor. Ciddi siyasetin başlangıç noktası olan programı, görüşleri ve sınıfsal aidiyeti ile bağımsız, toplumsal olarak meşru, algılanabilir bir varlık ve güce erişemiyor.
Bu durumun böyle sürüp gitmesinin yalnız Türkiye ile de ilgili olmayan birçok nedeni var. Kanımca en önemli nedenlerden biri, “çare” ya da “çıkış” sanılan bir yolun sorunun kendisi, ağırlaştırıcı nedeni olmasıdır.
Siyasetin bir güç ilişkisi olması ve büyük siyasetin büyük güçleri gerektirdiği gerçeğinin yararcı ve kolaycı yorumu kısaca şöyledir: “O halde siyaseten etkili olabilmek için mücadele eden büyük güçlerden biriyle (daha yakın ya da ehveni şer olanıyla) birlikte ötekine karşı saf tutmak gerekir.” Siyasal güç sorununa güncel ve düzeniçi dengelerden başka bir şeyi görmeyen “güncel” bir miyoplukla bakmak sorunun kendisidir. Devrimcilik, tanımı gereği durumları, var olan ilişki ve dengeleri değiştirme etkinliğidir. Düzen dışı toplumsallaşmanın amacı, verili bilinç ve eğilimleriyle kitlenin kuyruğuna takılmak, ya da makyavelist bir güdüyle kitle gücünü kullanmak, manipüle etmek değildir. Tersine, amaç hiçbir düzeniçi güç tarafından karşılanamayan gereksinmelerini öne ve bilince çıkararak milyonların özgücünü harekete geçirmek, başka bir deyişle güçlü kılmaktır. Bağımsız yol bunun için gereklidir. Bağımsız yol yoksa, niyetlerden bağımsız olarak “büyük” güçlerden birinin yedeği olmak ya da dümen suyunda kalmak kaçınılmazdır.
İkincisi, güncel siyasetin o ortamda yaşayan herkesi etkileyen gerilimleri, pratik sorunlara “hemen şimdi” yanıt verme telaşını, bu telaş yalnız ve yalıtık kalma korkusunu besliyor.
Sürüden ayrılanı kurt kapar misali, sol hareket farklı kamplarıyla egemen özelliği klişecilik ve ortalamacılık olan bir statükoya teslim olma eğilimi gösteriyor.
Dinci gericiliğin toplumsal gücünün, Kemalist hareketliliğin, Kürt direnişinin ayrı ayrı ve birlikte yarattıkları basınç Türkiye solu üzerinde bunaltıcı bir etki yaratıyor. Sol, yalnız bağımsız var oluş ve duruşta değil, siyasete daha uzun erimli, güncelliği aşan tarihsel bir perspektiften yaklaşma ve müdahale etme etkinliğinde de eksik kalıyor. Her şey bir yana, tüm işaretler AKP’nin son seçimde aldığı yüzde 46,5 oyun, Türkiye solunun bilinçaltında yarattığı kuşku ve güvensizliğin çok önemli bir sorunumuz olduğunu gösteriyor.


Türkiye, bütün sınıf ve siyaset güçlerinin sınandığı bir dönemden geçiyor.
Sermayenin daha yoğun sömürü ve yeniden genişletilmiş üretim mekanizmalarıyla ileri derecede yoğunlaşıp merkezileşmesi; küresel sermaye egemenliğinin tam ve kesin biçimler kazanması; devletin “kamu hizmeti” işlevi budanır, kamu varlıkları haraç mezat elden çıkarılırken baskıcı temel işlevler ekseninde yeniden örgütlenmesi; Kürt hareketinin içeriden ve dışarıdan ABD, AB ve liberal-sivil toplumcu akım tarafından kuşatılması; sol ve sosyalist hareketin sağlı sollu liberal/ulusalcı çevirmelerle etkisizleştirilmesi; emperyalist-kapitalist sistemle daha tam bütünleşmek, paylaşım sofrasından kırıntılar kapmak, emperyalist hiyerarşide yükselmek üzere AB üyeliği ve ABD taşeronluğunun ikisine birden talip olunması 12 Eylül’den bu yana yaşadığımız sürecin belli başlı çizgileridir.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve 22 Temmuz 2007 seçimleriyle AKP’nin ikinci kez iktidara gelmesiyle bu çok kısaca özetlemeye çalıştığım sürecin bugün içinde bulunduğumuz kritik evresine girildi.
AKP iktidarının iki temel önceliği, Türkiye’yi emperyalizme tümüyle eklemlemek ve yalnız iktidarı değil devleti de almak olarak özetlenebilir. Emperyalizme, ABD ve AB’ye tam teslimiyet, IMF ve DB’nın “yapısal uyum” programlarını harfiyen uygulamak ve kapitalist Türkiye Cumhuriyeti’nin laik/üniter kuruluş ilkelerini likide etmek bugün yürütmekte oldukları stratejinin yakın hedefleridir. Bunların hiçbiri, kolay, sancısız, sarsıntısız, karşıt direnç yaratmadan gerçekleşecek hedefler değildir.
AKP, yerel yönetimlerin, tarikatların ve kendi parti birimlerinin oluşturduğu örgütler ağını devlet örgütlenmesinin önemli noktalarına doğru genişletmek üzere planlı bir etkinlik yürütüyor. Çekirdeğinde ve merkezinde AKP’nin bulunduğu bu örgütlülük, devletten topluma, toplumdan devlete iki yanlı işleviyle, korporatif, cemaatçi/lonca tipi bir nitelik, faşizan bir eğilim taşıyor. Önümüzdeki dönemin, keskinleşeceği kesin olan sınıf mücadelesi ortamında AKP’nin otoriter-faşizan yüzü çıplak biçimde öne gelecektir.
AKP iktidarıyla “cumhuriyet kurumları” arasındaki çatışma bu korporatist örgütlenmenin gelip bu kurumlara dayanmasından kaynaklanıyor. AKP, bir yandan bu kurumlara nüfuz etmek, kendisine benzetmek, buralarda güçlenmek için elinden gelen her şeyi yaptığı, ama aynı zamanda bu kurum ve odakların sistem içindeki işlev ve yaptırım gücünü azaltmaya yöneldiği için çatışma yoğunlaşıyor.
Bu “anayasal” kurumlar ve genel olarak “ulusalcı hareket” tek tek ele alındığında AKP karşısında “haklı” ve “güçlü” sayılabileceği konularda bile sürekli olarak konum ve inisiyatif yitiriyor. Kaleler bir bir düşüyor. Ulusalcı hareket, kendisinden medet ummaya devam edenler de içinde olmak üzere milyonların özlemlerine yanıt verecek kapasiteden de, düzen içi seçenek olacak maddi temelden de yoksundur. Ulusalcı hareketin birinci sorunu, küresel sermayenin tercihli desteğini yitirmiş olmasıdır. Küresel sermayenin tercihini “has” partisinden yana yaptığı, “ulusal sermaye”nin ise olmadığı bir nesnellikte ulusalcı hareketin olağanüstü durumlar dışında düzen içi seçenek olması olanaksızdır. İkincisi, ulusalcı hareket seçkinci, bürokrat, otoriter, emekçi sınıflardan, halktan kopuk, milliyetçi ve baskıcı bir eğilimin sürdürücüsüdür. Bu durumda ulusalcıların elde tutmaya çalıştıkları tek “çare” ordu müdahalesidir. Bu “seçenek”in gerçekçiliği bir yana, gerçekleşmesinin bağlı olduğu ABD desteği, fiili iç savaş vb. koşullar düşünüldüğünde, AKP‘nin dayattığı dinci otoriter-faşizan Türkiye’nin “seçeneği” yarı laik askeri-faşizan rejim olmaktadır.
Türkiye’nin ve emekçi halkımızın geleceği, kırk katırla kırt satır arasında tercih dayatan bu ikilemin aşılmasına bağlıdır.
Öyleyse, somut duruma bu açıdan bakmaya, ikilemi aşma yönündeki olanakları araştırmaya çalışalım.


AKP iktidarının emperyalizme tam bağımlı niteliğinden ve dinci gerici kimliğinden hoşnutsuz, tepkili, giderek eylemli geniş bir toplum kesiminin bağımsızlık ve laiklik isteği ile başta silahlı kuvvetler olmak üzere rejimin geleneksel “kale”leri sayılan kurumların konum ve inisiyatif yitirdiği ortamda büyük bir boşluk doğuyor.
Bu boşluğu dolduracak tek güç sosyalist soldur.
Türkiye’nin yakın tarihi ve verili durum, toplumda aklın, bilimin ve halk yığınlarının yararına olanın doğrunun ölçütü sayıldığı, din ve din kurallarının yalnız biçimsel devlet işleyişinin değil, kamusal yaşamın dışına çıkartıldığı, tıkız burjuva aydınlanmacılığını aşan bir aydınlanma hareketine yalnızca sosyalist solun önderlik edebileceğini gösteriyor. Emek düşmanlığı ve emperyalizm uşaklığıyla iç içe geçmiş dinci gericilikle mücadeleyi ileriye taşıyacak birleştirici bayrak emek ve sosyalizm bayrağıdır.
Duru bir bilinç ve tanıyla olmasa da, AKP’ye oy verenler de içinde geniş halk kesimlerinin özlemi olan emperyalist merkezlere bağımlılığı sona erdirecek, Türkiye’nin BOP “eş” faili olarak emperyalist savaşa çekilmesini önleyecek bir toplumsal direnç de ancak işçi sınıfından, soldan gelebilir. Düzen güçleri arasında bu konuda ortaya çıkan sürtüşmeler yol ve hedefe değil, pazarlık koşullarına ilişkindir.
Türkiye’yi yönetenler, ABD ve AB ayrı ayrı ve kimi zaman da birlikte Türkiye’deki Kürt hareketini denetim altına almaya çalışıyorlar. Sürecin zaman içinde hangi yönde ilerleyeceği birçok etmene ve siyasal güç ilişkilerine bağlı. Ancak, hangi yönde ilerlerse ilerlesin, hareketin yoksul köylü-emekçi sınıf karakteri, ona nesnel olarak kapitalist düzenin “siyasal çözüm”leriyle emilemeyecek bir toplumsal güç potansiyeli kazandırıyor… Burada da, güncelin gel-gitlerinin ötesinde sınıfsal ve tarihsel bir bakış gerekiyor. Ulusal harekette bile sınıfsal yönün belirleyici biçimde öne çıktığı bir tarih döneminde işçi hareketinin ve sosyalist solun bu çizgideki eylem ve söyleminin karşılığı olduğuna güvenmek gerekiyor.


Türkiye’nin tüm temel sorunlarında, gerçek kalıcı ve halkçı çözüm öznesi işçi sınıfı ve soldur.
Türkiye sol, sosyalist hareketinin, tarihin çağrısına yanıt vermesi, döneme sözünü söylemesi gerekiyor.
Devrim, bir yanıyla milyonların özlemleri doğrultusunda rejimi ya da düzeni değiştirmek demektir. Yeni bir düzen hedefi ile işçi-emekçi sınıfların ivedi ve yaşamsal sorunları arasında bağ kuran bir siyaset tarzı işin ruhudur. Milyonların çözüm bekleyen sorunlarını kağıt üzerinde sosyalizme havale etme kolaycılığından da, temel tutumları reel siyaset adına sulandırma yararcılığından da uzak durmak gerekiyor.
Kitleleri harekete geçiren her zaman büyük ekonomik, toplumsal ve siyasal gereksinmeler olmuştur. Milyonlar, önsel ideolojik siyasal tercihleri nedeniyle değil, mücadele ile kazanım arasındaki bağı gördükleri için ve gördükleri oranda ileri atılırlar. Devrimci siyaset, mücadele–kazanım bağının milyonlarca emekçinin gerçek ve uzun erimli çıkarları ekseninde ve toplumsal bir kuvvet olarak yeniden üretilmesi sanatıdır.
Devrimci bir açılım, tarihsel ve toplumsal olarak devrimci nitelikteki istemleri bir tek mücadeleyle kazanmaktan değil, milyonları bu istemler için yürütülecek mücadeleye kazanarak verili tüm dengeleri değiştirecek özgücü, milyonların özne olacağı, inisiyatif alacağı durumları oluşturmaktan geçiyor.
Hep olduğu gibi, tehlikelerle birlikte olanaklar da artıyor. Siyaset en çok böyle dönemlerde cebire benziyor.
Denklemi doğru kurmanın, devrimci çözümlere yürümenin ilk adımı olduğunu hiç unutmamak gerekiyor.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar