NETİZ TV
geleceğin net portalı

PORNO YAŞAMA "MALZEME" EDİLENLER

Yazar İleti: Reyhan Dağ  

Sevda’nın evine yaklaştıkça heyecanı artmaya başlamıştı Nazım’ın..
Aynı şehirde yaşamalarına rağmen pek görüşmezlerdi.
Dünyaları ilk tanıştıkları yıllarda hemen hemen aynıydı..
Ama artık çok farklıydı…
Sevmiş miydi Sevda’yı?
Sevmişti..
Sevda sevmiş miydi?
Yıllar önce evet, sevmişti hem de nasıl
Sevmişti!
En çok da ”YOL”’larını sevmişti.
Yolları ayrılalı da çok uzun zaman olmuştu…

55’ine merdiven dayamıştı Nazım. Ama yaşını hiç göstermezdi. Kendisine çok dikkat ederdi; bedenine çok iyi bakar, İçki sigara içmez düzenli beslenirdi.
İyi, çok iyi giyinirdi. pedikür, manikür envai çeşit bitki kürleri yaptırır; en pahalısından kırışık önleyici, derisini gerdirip besleyici kremler kullanırdı. Yaşlanmayı önleyici maskeler uygulatır, yüzüne türlü türlü“MASKELER” takardı…
Tek kelimeyle O artık “METROSEKSÜEL” tiplerden herhangi biriydi.

Tertipliydi.. bu alışkanlığı da hapishanede geçirdiği yıllarda edinmişti.
DAĞINIK olan tek şeyi yatağıydı.
Sevda’nın evine giderken de olabildiğince ”Metroseksüel” postuna girmek için gereken hazırlığını özene bezene yaptı.

Bir hafta önce yolda karşılaşmışlardı. Şaşırmıştı Nazım.
Sevda çok bitkin, yorgun, kafası dalgın, düşünceli görünüyordu. Nazım ona:
-Saçların beyazlamış “dünkü çocuk”.. Boyatsana bu güzel saçları! demişti.
Sevda öteden beri ağzına geleni hiç çekinmeden söyleyen bir kadındı. Sözünü esirgemezdi. Dostlarının gerçekler önündeki “aykırılıklarına karşı” daha da zehir-zemberekti:
-Ulan burjuva kokanalarının yaydığı kuaför kültürümün bende de yer edebileceğini mi sanmaya başladın? Say ki var! Peki bende gidip yavşak bir kuaföre yedirilecek para mı var? Say ki param da var; gidip kokanaların içinde geçirecek, heba edilecek zamanım mı var?
-Değişmeyeceksin değil mi?
Sizler değişşştiiiniz ya “ESKİ DEVRİMCİ” ağabeyler, hanımablalar!
Hey gidi hey!
Hem ağa hem de “BEY-BEYEFENDİ”ler,
”HANIM-HANIMCIK” sayın ”ESKİTÜFEK”ler!
Sevsinler!
-Başlama yine.. Neyse gel hadi seni gideceğin yere kadar bırakayım.
-BMW bize gelmez , sen güle-oynaya seke seke bin arabana, git yoluna!..
-İnat etme, sürünme şimdi şu saatte otobüslerde. Ne o yoksa mahalleli laf eder diye mi korkuyorsun? Demişti Nazım
Ve bu son cümleyi de kasten söylemişti. Biliyordu Sevda’nın damarına nasıl basacağını.
-Mahalleli mi bana laf edecekmiş?. Sür ulan eski “devrimci abi” arabayı mahallenin en işlek yerine! Beyni ütülenmiş kadınların “dedikodu” mekanı, ağızların en gevşek olduğu yere sürrr!..

Yol boyunca Sevda hiç susmamıştı. Duyduğu hıncı çıkarmak ister gibiydi. Arabaya biner binmez de:
-Bak aklıma Vedat Türkali’nin kitabındaki bir paragrafı geldi.
-Neymiş o? dedi Nazım.
-“Ulan bu zenginlerin malına bile saygı duymak zorundayız” diyor, dedi. Ve ardından:
“İzin ver de arabana tüküreyim” deyip koskoca bir kahkaha attı…
Sonra az alaycı bir tonla:
-İzninle Arabanda sigara içebilir miyim? diye sordu.
Nazım:
-İçemezsin, koku yapıyor.
-Hay ben senin arabanın!..
-Benden hıncını mı çıkarmaya çalışıyorsun?
-Ne yani DEV-YOLLARDAN geçmiş DEVE gibi DEV-İŞADAMI olmuş sana mı eyvallah edeceğiz?
İyi ki “sengiller” kargamız-kılavuzumuz olmamış haaa! Yoksa burnumuz pislikten kurtulmazdı!
-Ne oldu şimdi?
-Ne olacaktı? Siz yataklarınızda yellene yellene yatarken biz yaşamın içinde acının da, çilenin de, kederin de, derdin de en ağırını yaşıyoruz. Ülkenin,ülke insanının satılmadık neyi kaldı? Herşeyi, hepimizi toptan satıyorlar.
Sen, senin gibi olanlar, sizler “küçüldükçe”, bizler ”büyümeye” gayret ediyoruz. Ne yani, sana mı özenip peşinden gideceğiz büyük “Dev-İşadamı”?

-Tamam Sevda sus!
Sevda içinden ”damara öyle basılmaz böyle basılır” diye geçirmişti.
Her şeye rağmen seviyorlardı birbirlerini ve Sevda artık bu adama eskilerde kalan, terk ettiği “devrimci”liğinin yüzü-suyu hürmetine katlanıyordu ve biliyordu ki Nazım’ın yanında büyük bir değeri vardı, nedense acıyordu bu ”yitik insana”.

Nazım kendini binbir ısrarla akşam yemeğine davet ettirdiği Sevda’nın evine yaklaştıkça telaşı artıyor, kabaran heyecanıyla birlikte düşünceleri de artıyordu:
Doğa tepiniyordu yıllardır bedeninde
Doğa her teptikçe şeytan da tepiyor
İşin içine hormonları da giriyordu…
Suç kendisinin miydi?
İçerden çıktığı ilk andan itibaren küplerle “Hürriyet Rakısı” içmiş gibi sarhoş olmuştu.
Dünya ışıl-ışıldı
Dünya rengarenkti
Cıvıl-cıvıl kadınlar
Vıcık-vıcık kızlar
Hey gidi hey!..

İlk gençlik yıllarında en büyük savaşını verip de galip geldiği NEFS’i hele şimdi artık “ÖZGÜR” olaydı,
“İNSANCIL” değerleri,
İlkeleri, inançları, Halkı…
”YOL”u yolda kalaydı
Kaldı!

Dünya güzeldi!
Parası olaydı
Oldu!
İşadamı olaydı!
Kısa sürede onu da oldu!

Önüne gelenden “piç”i olaydı
Oldu!
“Eeehhh tedbirini alaydı” almadıysa da Kürtaj olaydı!
Milyonlarca kez “erkek” olaydı
Oldu!
O yatak hep “dağınık kalaydı”
Kaldı!

Çıtır-çıtır kızlar
Vay vay vay!
Suç benim miydi?
Dünya güzeldi!
Kızlar ah kızlar! En fazla da bu 55’li yaşlarda mümkünse “bıcır-bıcır” olaydı!
Olmaz mıydı hiçççç?
Oldu!
Ah kızlar ah
Sizi ellemeyenin anası ölsündü!..

Yolda Sevda’ya telefon etti Nazım:
-Gelirken bir şey getirmemi ister misin?
Sevda:
-Gerçi senin “MEMLEKETİ KURTARACAK” halin kalmamış ama olur ya, “eski yaraların” depreşir, bana şirinlik olsun diye “DÜNYAYI KURTARMAYA” kalkarsın. Eee, o zaman adettendir içki ziftenmeniz. Gerekirse, hatta senin için evimde bir “masabaşı” da ayarlarım “nostalji” yaparsın…
Demişti.
-Sen içer misin peki?
-Sanırım bu akşam sana katlanmak için benim de bir-iki tek atmam gerekecek.. Bende içkiye verilecek para yok, alamam. İçmek istiyorsan içkini getir, başka bir şey getirmene gerek yok.
-Ne biçim ev sahibisin sen ya..
-Evet biraz biçimsiz düştü, ikramda kusur oldu ama sen “zenginsin” ben de “gerçekçi”
-Uzatma Sevda az sonra ordayım.
-Buyur gel…

Kapı çaldı, kalktı geleni bilmenin rahtlığıyla açtı kapısını.
-Gel.. Hoşgeldin!
Sevda “insancıl” olan her şeye sahip çıktığı gibi “misafiri başının tacı etme” geleneğine her zaman ve sonuna kadar bağlıydı. Misafirine içten, samimi ve sıcak davrandı.
En hoşuna gitmeyen şeylerden biri de evine gelenin her kim olursa olsun kendini yabancı hissetmesiydi.Kapısından adımın atan evi kendi evi gibi görmeliydi, görmeyen olursa da kendini suçlardı.
“Hiç ama hiç kimse kıytırık eve, eşyalara bakarak kendisine saygı duymamalıydı.”
Yıllar önce PİR SULTAN ABDAL Kültürü ile yetişmiş bir dede çok iyi bir nasihat etmişti:
“Çocuklar, gençler: hiçbir eşya insandan kıymetli değildir.”
Bu söz kulağına hep küpeydi…

İlk kez Sevda’nın evine gelen Nazım önce şaşırdı. Yıllar olmuştu ki, bu kadar içten, sevecenlikle karşılanmamıştı misafir gittiği hiçbir yerde. Tuhaf oldu, garip hissetti.
-Az önce telefonda demediğini bırakmadın şimdi neden böyle sıcak ve yakın davranıyorsun?
-Kapıdan girdin ve e
v senindir artık. Sen anlamazsın ya da anladığın zamanları çöpe attın diyelim…
Sevda bilirdi, bu içten ve dostça tavır her kim ve ne olursa olsun kendisinin her şeyden önce “kadın” olarak görülmesine engel bir durum yaratırdı. İlk adım buydu. Azıcık “insan” kalan herhangi biri de, artık Sevda’ya başka türlü bakamazdı.
Zaten bakan olsa da Sevda anında anlar alfabesinin bitmek tükenmek bilmez herhangi bir “planını” uygulamaya koyardı.
“Z”ye hiç ulaşmamıştı,
O düzeye de zaten gelmezdi!
Ülkesinin kadınını da erkeğini de bilirdi,tanırdı…

Yemeklerini yediler. Sevda masayı topladı boşalan rakı bardaklarını doldurup geldi ve Nazım’a:
-Senin de okumanı istediğim birkaç yazı var dedi ve az sonra bu kutunun “pandora kutusu”olacağını bilmeden açtı bilgisayarı.
Geçtiler teknoloji’nin başına!
Sevda “Kitapsızdı”!
Okurdu elbette, “basmakalıp” formülcülükten uzak çok uzaktı…
Zaten, 5-10 kitapdan birkaç formül ezberleyip de orta yerde, en çok da “kendi inlerinde” cart-curt edip halka tepeden bakanları, yaşamdan bilinçlenme zahmetinde olmayanları hiç mi hiç anlamazdı!
İşte ya uzun süredir tanıdığı Nazım, “en canlı, en güzel, en diri ” örnekti! Ezberlediği pek az kitabın pasajlarını da kullansa kullansa PRİM yapmak için kullanırdı…

Sevda okuma konusunda da çok dikkatliydi, seçiciydi. Her önüne sürüleni; gazetelerde, televizyonlarda sistemli “reklamlar” yoluyla şişirilen hiçbir yazarı “moda” oldu diye okumazdı.
Onun değer verdiği ülkesinin, ülke insanın ve dünyanın gerçeğine, topraklarına ayakları basan ancak üç-beş yazarı vardı. O fikirler hayata geçirildiği gün, yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada İnsanlık, kendi alınyazısını kendi eline alıp başındaki sürü sürü belayı defedip atacaktı.
Nazım her ne kadar “değişmiş” olsa da onunla bu değerli yazıları paylaşmak istemişti…Yazıları tek tek okudular. Her okunan yazı sonrası Sevda Nazım’ın yüzündeki hüznün arttığını fark etti, ya da öyle sandı.
-Bak şimdi sana bir yazı okutacağım, bazen zamanım olunca ben de kendimce bir şeyler karalıyorum dedi Sevda.
Nazım okudu. Gözleri doldu, anlamıştı yazı kendisini ve akıbeti kendisi gibi olanları anlatıyordu.
Hüznü dağıtmak için Sevda komiklik yapmaya başladı, “acımıştı”.

Daha bir çok yararlı siteden yazılar okudular birlikte.
-Sevda, bu İnternet teknolojisini ne kadar doğru kullanıyorsun sen, dedi Nazım.
-Evet ama ben teknolojinin “internet” ortamına ulaşana kadar ne yazık ki bir çok insanın elinde bu “Dev-Bilgi-Deposu”nun oyuncak edildiğini ya da insanların eline “yeni bir oyuncak” olarak verildiğini, kendi rezil ihtiyaçları için kullanıldığını, kirletildiğini fark ettim. Kullanırken çok dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Değilse tehlikeli bir alet olacaktır bilgisayar yakın zamanda…
-Haklısın.. hadi benim MSN’me bakalım dedi Nazım ve ekledi, “dostluğa” dair bir e-mail göndermişti bir arkadaşım, okumanı isterim.
-Olur dedi Sevda.
Adresini, şifresini söyleyen Nazım’ın MSN’sini açtı.
MSN’sindeki resim bölümünde
“DENİZ GEZMİŞ”in resmi vardı!
Anlık iletisi vardı:
“Müge1989” adlı bir arkadaşı yazmıştı Nazım’a:
“seninle sohbet çok güzeldi tatlım,
Yanımda olmasam da içimdesin
Bir an önce gelll canım!
Bak senin için ben de MSN resmimi değiştirdim yaaaa”
CİCİ-KIZ MÜGE’nin Resim bölümünde
“CHE” vardı!

Sevda şok oldu, “yanlış mı okuyorum acaba” diye geçirdi aklından. Tam o sırada yeni bir e-mail geldi bilmem hangi “arkadaşlık” sitesinden:
“Yanıyorum 1983, Seninle 5 dakikada 1986, Kızgınkız 1989, kontör karşılığı seks 1985, gencim güzelim 1988, her şeye varım 1965…”
Gibi kullanıcılardan zibil gibi mesajınız birikmiştir, sitemizi ziyaret edin”
Diyordu. Ve şifresini de konduruyordu gayet resmi “SANAL-PEZEVENKLİK” Sitesi iletinin sonuna..

Nazım sızmıştı koltukta. Okudukça gördükçe beyninden vurulan Sevda Nazım’ın arkadaşlık sitesine de girdi, gelen mesajlarda, “çocuklar” Nazım’dan seks talep ediyorlardı! Midesi kalktı daha fazla okuyamadı…
Gözü Nazım’ın sitedeki profiline takıldı:
Niki: “Türkiye’nin DEVRİMİ” idi.
Yaşı: 35’di.
İşi: İşadamıydı.
Kişisel özellikleri: “DEVRİMCİLİK ZOR ZANAAT”tı!
Aradığı kişinin özellikleri: dünya güzeldi, çıtır-çıtır kızlar yazaydı, karşılığı fazlasıyla verilirdi!
Resmi: NAZIM HİKMET’di…

Bir ileti daha geldi Nazım’ın MSN’sine:
Bir erkek arkadaşındandı:
“YOLDAŞ, cillop gibi bir hatun düştü netten inanmayacaksın ama arkadaşı var tam senlik bişe yaaa.. taptaze kımıl-kımıl onu da sana yaparız beni ara ok? bayyy”

Sevda’nın eli ayağı zangır zangır titremeye durdu.
Kapattı bilgisayarı.
“Devrimci değerleri kullanarak Devrimciliği kirleten bu yoz yaratıkları ne yapmalı, bunları nereye kapatmalı peki?” diye düşündü…
Artık sinirlerine hakim olabilmesi mümkün değildi. Koltukta sızan Nazım’ı tekmelercesine uyandırdı ve bir çift söz haykırdı:
“Karı-kız tavlamak için illa “Devrimcilik oyunu”oynayacaksan ilk başta benden uzak durmalısın!
Defol evimden!
DEFOLUN YAŞAMLARIMIZDAN!”
Öyle ya…

HAVVA ANA

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar