NETİZ TV
net portal

PARTİ + GRUPLAR + HALK BÜTÜNLEŞMESİ

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı – Vatan Postası   

artemisYaklaşık 40 yıl önce yazılmış bu değerlendirmeyi; anlam bütünlüğünü bozmadan bazı güncelleştirmeler, değişiklikler ve yazım hatası düzeltmeleri yaparak yayınlıyoruz. (Vatan Postası)

“Kimin kime gideceği” derebeği artığı küçükburjuva ölçüleriyle soysuzlaştırılmamalı. Tersleşmeyelim, teresleşmeyelim. Elbet “efendi” deyimine sosyalizmde bir karşılık aranırsa; efendi; yığındır. Parti yığınların ve örgütlerinin “ayağına giderse” şeref ve anlam kazanır. Bütün yığın örgütlerinin “partileşmesi” hem olanaksız, hem gereksizdir. Halk yedi bin yıl zorbalıktan yanıktır. Halkın sevgisi ve ilgisi ne aldatmacayla, ne zorbalıkla olmaz; halkın dişine vurması yolunda iknâyla (güvençli inançla) olur…

Bütün “sosyal” ülkücüler, kendi açılarından olayları işleyip, değerlendirerek, karşılıklı saygıve eleştiri yönünde buluşabilirler. Öyle bir toleranslı buluşma yurt ve ulus yararına olur. Çünkü, finans-kapital kalesi önünde milleti çil yavrusu gibi dağınıklıktan ancak böyle bir davranış ve düşünüş kurtarabilir. “Milli Birlik”; Tekelci ve vurguncu sermaye metodu ile, yâni zorbaca, polis zılgıtı ile yapma bir gösteri gibi kalacağına; halkın sevgisi, ilgisi, katılışı sağlanarak gerçekleştirilmiş olur…
Parti dışı devrimci güçler, şu darmadağınık Ortaçağ artığı topraklar ve insanlar ortasında bulunduklarını unutamazlar. Karşılarında finans-kapital’in inhisarcı – imtiyazlı (tekelci-ayrıcalıklı) sömürü ve ezi cephesi en son sistem çelik zırhlarla silâhlıdır. Ona karşı devrimci güçler; çırılçıplak, tek başına bırakılmış halkın eşit-tekelsiz-sınırsız özlemlerini ve girişimlerini birleştirici-derleyip toplayıcı “câmiler” olmalıdır.
Bugünkü ve epey uzak görünen yarınki ufuklarda TİP’in, millet çoğunluğunu derleyip toparlayabileceğini gösterecek izlere pek rastlanmıyor. Görünen köy bu; kılavuz istemiyor. Finans-kapitalin dişlerine tırnaklarına dek örgütlediğitefeci-bezirgân partileri her şeye egemen olmakta direniyorlar.
Finans dayanaklı bezirgân partiler, milletimizin beynini yüz yıllar boyudur, bin bir dereden getirdikleri en kirli sularla yıkıyor, karantinada tutabiliyorlar. Halkın ekonomik – sosyal yaşantısını, Bâbil çağı düzeyinde bırakıyorlar. Millet, zımparalanmış cam kapaklı melez kapitalizm şişesi içinde, o şişenin bulanık rengi ardından sinekli dünyasını gördüğüne inanıyor…
Yanlışlardan korkmayalım! Yanlışların üzerlerine yürüyelim! Bütün gerçek devrimci ustaların her zaman kendi kendilerine yaptıkları davranış ve başkalarına verdikleri öğüt budur. İnsan ruhunda bütün yaratıcı davranışlar, diyalektik oluşumla, denilebilir ki yanılgıların yayı ile işler. Bunu her serinkanlı insan gibi, her prensipli örgüt de her günkü pratiğinde sık sık denemeleriyle öğrenir…
Moral inandırmanın yolu, davranışta yürekten el ve işbirliği, prensiplere uygun karşılıklı eleştiri, otokritik, toleranslı ve arkadaşça fikir tartışması; devrimci cephe müttefikleri ve dostları arasında, zorbalığa kaçmayan telkin ve ikna yoludur. Yoksa ultimatom yorumunu taşıyan, hotzotçu pozlara kaçan, hiç bir objektif ve somut pratikle bağdaşmayan düşünce ve davranışlar, yalnız cepheyi finans-kapitalin özlediği dağınıklığa, paniğe uğratır.
 Böylelikle… Yığınlardan kopuşmuşluk azalır. Heterojen elemanlara doğru sosyalizm bilimi kardeş alçakgönüllülüğü ile duyurulur. ‘Sol’un; milletçe, en ilgisiz işçi ve köylülerce dinlenilen, anlaşılan, gitgide benimsenilen forumu yaratılır. Bugünkü gibi finans-kapitalin en azgın ölüm dirim kararı ileişsizlik ve pahalılık savaşına kalktığı keskin bunalım günlerinde yad kalmaktan, yabancılaşmaktan kurtulunur…

******* 
TİP ve DEVRİMCİ ORTAM

27 Mayıs ertesi Türkiye sol olayları içinde en ilginçlerinden birisi TİP olayıdır. TİP ABA’cılığı (M. A. Aybar, B. Boran, S. Aren) ile TİP dışı sosyalizmler arasındaki çıngar kopuşu, yer yer belirdiği gibi; strateji kılığında silâhlanmış kimi devrim şövalyelerinin, taktik özde düellolarına dayanır. Yâni TİP’te “elebaşı” geçinen ABA’cıların asıl kaçamakları: TİP’in taktik problemlerini hasıraltı etmek için, karşılarındakilerle yapma (TİP programı ötesi) birstrateji cengine düşmelerinde toplanır.
TİP’te, ABA’cı toyların bilime ve bilince tepeden bakarak işledikleri bin bir taktik yanlışın bir tek özü vardır. ABA’cılar, yürekleri veya beyinleri, yahut çapları gereği, Türkiye’nin devrimci ortamını değerlendirmeyi becerememişlerdir. O yanlış değerlendirme, TİP içinde ve TİP dışında bir takım çabaları bilerek bilmeyerek körlerin yahut sağırların dövüşüne doğru itelemiştir.
TİP’in sendikalist ve parlamentarist zümreler tekelinde kuruluşunda toplanan “doğuştan günahlı” durumu o yüzden zamanla törpülenememiştir. O yüzden meseleler doğru konulamamış, gereğince tartışılamamış, işçi ve emekçi yığınlarca çözümüne kavuşamamıştır.
Onun için burada, başka bütün halka halka birbirine bağlı konular içinden, yalnız TİP’in Türkiye’deki devrimci ortamla ilişkileri konusunu, biraz ayrıntıları ile incelemeye çalıştık.

ÖRGÜT HALKI HİÇ İKEN HEP YAPAR (PARTİ MOTORU – YIĞIN AYGITI)
Halkın örgütlenmesinde işçi ya da halk partisi motor, yığın örgütleri makine-aygıt olmalıdır.

Bütün buraya dek anlatılanlar bir tek noktada toplanıyor. Türkiye’de en zayıf nokta özellikle işçi sınıfının, genellikle halkın örgütsüz, çil yavrusu gibi dağınık bırakılmış olmasıdır. Modern dünyada örgütsüz millet köle milletir. Onun için, 1954’de kurulan Vatan Partisi Programı’nın “l. Hürriyet”bölümünde 7. madde şöyle diyordu:
“HÜRRİYETİN İNSANI: Teşkilâtlı Millet”

“HALK TEŞEKKÜLLERİ; bugün devletin sırtına fuzulî olarak yükletilmiş hadsiz hesapsız vazifeleri kendi üzerine alacak. Öyle tam teşkilâtlı millet haline girebilmemiz için, yalnız şehir ve köy ahalisi değil, öğretmen, adliyeci ve memurlar da hür sendikalar, serbest birlikler, cemiyetler, kulüpler ile cihazlandırılacaklar. O sayede en cılız fert bile teşkilâtına arkasını dayayarak, hakkını yorulmadan arayacak. Dağınık millet, en tabii haklarını arayamayan mazlum millet mefhumu (ezilen ulus kavramı) kalkacak” (VP Tüzüğü ve Programı, s. 14)

Bu satırlar yazıldığı zaman Türkiye’de finans oligarşisi DP zılgıtı biçiminde milletin maddesini de, ruhunu da azrailce kabzetmişti. Memurun, öğretmenin, adliyenin sendikası mı? Böyle şeyler düpedüz komünistlikti! Kapıkullarını isyana teşvikti. Vatan Partisi seçim alanlarından Harbiye işkence hücreleri zindanında ebedi geceler mezarına gömüldü. 27 Mayıs geldi. Bir vuruşta hiçliğini gören finans-kapital, kapıkuluna bile dün komünistlik diye kovuşturduğu sendika hakkını tanımadıkça devlet dizginlerini yeniden ele alamayacağını 61 Anayasası ile itiraf etti.
Bu memur vb. “sendikaları” Vatan Partisi’nin önerdiği örgütlenme hürriyeti miydi? Elbet hayır. Gerçek hürriyetin karikatürü bile değildi. Deveye hendek atlatmak için bir tutam ot gösterilmişti. “Başsız deve” hendeği atlamıştı. Şimdi bu deveye bir baş gerekiyor. O baş devrimci teorili bir işçi ya da halk Partisi‘nden başkası olamaz. Çünkü yalnız modern işçi sınıfı modern köleliğin her biçimini, her millet bölümünün alnından en modernörgütlü plânla sonuna dek silmekte son derece çıkarlıdır. Çıkarlı olduğu için bir tutam otla, hürriyetin karikatürü bile olamayan göstermelik otla sonuna dek aldatılamayacak tek sınıf işçi sınıfıdır, tek örgüt o sınıfın gerçekten sosyalist siyasi partisi olabilir.
Ancak böyle bir işçi ya da halk partisi halk yığınlarımızın yalnız motorudur. Hiç bir otomobil, hiç bir fabrika yalnız motordan ibaret olamaz. Otomobil, motora bağlı direksiyonlar, şanzımanlar, frenler, tekerlekler, karoseri vb. bir sürü başka mekanizmalar, âletler, cihazlar, teşkilâtlar, tesisatlarla işler. Fabrika, gene motora bağlı sayısız kayışlar, zincirler, çarklar, manivelâlar ve makine-aygıtlarla işler. Ne motorsuz otomobil ve fabrika olur, ne otomobilsiz ve fabrikasız motorun bir anlamı ve yararlığı bulunur. Motor olmadı mı bütün otomobilin ve fabrikanın geri kalan her şeyi, hiçbir iş görmeyen yedek parçalar yığınından öteye geçmez. Ama o parçalar da belirlice monte edilip motor fayrap edilmedikçe, motor bir köşeye atılıp kalmaya mahkûm bulunur.
İşçi ya da halk partisi ile halk örgütleri arasındaki ilişkiler böyledir. Motor mu (parti mi) daha önemlidir, yoksa makine-aygıt mı (yığın örgütü mü)? Böyle bir soruyu açmak bile saçmadır. Elbet bütün bir otomobil ve fabrika sistemi için her şey, bir tek vida bile önemlidir. Çünkü bir çivinin eksikliği bütün bir otomobili yahut fabrikayı zıngadak durdurabilir. Burada önem sistemindir. Sistem içinde aranan, önem değil, her bölümün görevi ve âhengidir: Yalnız bir tek şey hiç unutulmaya gelmez: Parti de, yığın örgütü de tek başlarına HİÇtirler, birleşerek âhenklice işlerlerse HEPtirler.
İşçi ya da halk partisi ile yığın örgütleri arasındaki karşılıklı candan ilişki ve çelişkiler göz önünde tutulmak şartıyla özel örgüt konuları ele alınabilir. Özel konunun birincisi ortada her yandan sarsıntı geçiren TİP’in (Türkiye İşçi Partisi’nin) gerçekten bir işçi ve halk partisi haline getirilmesi problemidir. Bu problem üzerine 30 Ocak 1966’dan beri yayınlanmış: “İşçi Partisi Nedir? Ne Olmalıdır?” etüdü ile yine 1966’da yayınlanmış; “Uyarmak için Uyanmalı; Uyanmak için Uyarmalı: İşçi Partisi’ne Teklif” broşürünü, bütün iş yapmak isteyen sosyalistlerin, lütfen, ne kadar zahmetse, bir daha eleştirici gözle incelemelerini ve geliştirecek yönde tartışmalarını öneriyoruz.
Türkiye’de bir işçi ya da halk partisinin minima (asgarî) programı ve tüzüğü üzerine, örgüt taktiği üzerine oralarda yapılmış öneriler, 4 yıldır sağlı, sollu (ama özellikle sollu) sözde “devrimciler” tarafından inanılmaz bir umursamazlıkla sansür edildi, susuş kumkuması ile karantinaya alındı, her türlü küçükburjuva monomanileri ile tersine tahrikâtlar yolundan baltalandı. Tek yanlı, soyut, kariyerist “devrim loncacılığı” yapıldı. Ajitasyonların ve propagandaların otofaji (kendi kendini yeme) basamağına çıktığı şu günlerde olsun, birinci problem üzerine daha ciddice ve daha dürüstçe düşünmek ve davranmak her namuslu sosyalistin veya devrimcinin birinci görevi olmalıdır.
TİP, 10 bin üyesi bulunduğu söylenen, bunun yüzde biri gerçekten üye ise bile, finans-kapital çakallarının demagojisine dövüşsüz teslim edilmemesi gereken şu anda başlıca somut örgüt problemlerinden biridir. TİP örgütünün ağları içinde kaynak suyu kadar temiz, iyi dilekli, düşünme ve davranmaya kendilerini adamış insanlar var. Onlar yalnız bırakılmamalıdırlar. Kurt masalları ile oyalanmamalıdırlar. Şimdilik daha fazla söze yer kalmamıştır.
Halkın örgütlenmesine gelince. O noktada kimi küçükburjuva “tekel bâyi”lerinin “beyinsiz işgüzarlık”larına, yahut kaçık atmasyonlarına metelik verip halkı örgütlendirme ve harekete geçirme görevleri aksatılamaz. Kendini beğenmiş: [yuvar (mahfil) – fraksiyon – provokasyon] zincirine kellesini yahut gövdesini kaptırmış olanlar, saman altından su yürütme sevdâlarıyla baş başa bırakılabilirler. Her ne pahasına olursa olsun, hangi biçimlere girerse girsin, yığın örgütlendirmeleri samimiyetle, ayıklıkla, sebatla, azimle geliştirilmelidir.
GANGSTER SENDİKACI – SÖMÜREN KAPİTALİST

Yığın örgütlerinin en gangsterce maksatlarla kurulanları bile, motor-parti sağlamsa, er geç olumlulaşırlar.

Halkın örgütleri, gerçekten yığınları kapladığı zaman, ister istemez halk bilincini ardından getirirler. Bunun örnekleri her gün gözümüz önünde gelişip duruyor. Vatan Partisi programında önerilen hürriyetlerin ve örgütlerin binde biri, ucundan köşesinden az çok gerçekleşmeye başlayalı beri görülen olaylar onu pekiştiriyor.
Son yıllar, Türkiye ekonomisinde eskiye oranla arpa boyu bir hareketlilik varsa, onun nedeni, şu veya bu bezirgân parti değil, özellikle işçi sınıfına tekparti zamanından daha genişçe örgütlenme hakkının verilmiş bulunmasına bağlıdır. İşçi örgütlendikçe, direnme gücü artmış. İşveren, mutlak artı-değer (çok çalıştırıp az ücret verme) yerine izafi artı-değer (daha iyi teknik ve metotla maliyeti düşürerek) sömürme yoluna yönelmiştir. Bu yol kalkınmayı kaplumbağa çabukluğuna olsun götürmüştür.
İşçi sınıfımız gangster sendikacılığın tekelindedir. Uluslararası emperyalist ajanlarının parayla satın aldığı kimseler, bakanlarla özel uçaklarda kongrelere “şeref” veriyorlar. O sendika bütçeleri ve bilânçoları belli casus örgütlerinden alınmış milyonları çekinmeksizin sergiliyor. Satılıklık, arttıranın değil, eksiltenin üzerinde kalıyor.
Türkiye işçi sınıfı içinde, onun adına kurulmuş örgütler bir tek amaç güderler. Onlar sırf işçi sınıfını örgütlenmekten tiksindirip kaçırtmak için kurulmuş birer kurtkapanı, it tuzağıdırlar. Bunda en ufak ikircilik ve kuşku yoktur. Öyleyken, gene de o it tuzağı, kurtkapanı sendika ve benzeriörgütlenmeler, Türkiye işçi sınıfının sayısını da (neçeliğini de), bilincini de (niteliğini de) arttırmaktan geri kalmamıştır.
Dikkat edelim. Bütün o en iyisi ipten kazıktan kurtulma, çoğu bilinçli bilinçsiz burjuva ajanı “sendikacı” etiketli yaratıkların teker teker kişi olarak bir tek amaçları vardır. Ömürlerinde sıradan işçi kaldıkça aylık üçyüz lira sağlamayan ücret tutarı ile günde 10-12-14 saat geberesiye çalışmaktan öteye geçememişlerdir. “Sendikacı” olur olmaz gelirleri 1000 liradan aşağı düşmez. Azıcık polise veya patrona hizmet etti mi, 3000 lirası garantileşir. Yaşama ülküsü para kazanmak olan bu adam; oturduğu yerde, meyhanede, kerhanede 10 kat fazla para kazanmak için anasını, babasını ve daha nelerini satmaz?
İşte bu tip sendikacılar, yalnız soygun, vurgun yapacağız diye işçi sınıfına saldırıyorlar. Bir kapitalist nasıl milletin içine kendi çıkarını ve üstünlüğünü herkes zararına sağlamak üzere bir “özel girişim” (şahsi teşebbüs) canavarı gibi atılır ve bunu en büyük sosyal meziyet gibi över, biliyoruz. Sendikacılar da tıpkı öyle “meziyetli”dirler. Hattâ kapitalistten de fazla ikiyüzlülükle girişirler.
İşçi sınıfının sırtında, birbirleriyle tabancalı bıçaklı “serbest rekabet” katekullilerine kalkışırlar. O bakımdan en bireycil “özel teşebbüsçü” bin kuduzlar çetesi kesilirler. Kurdun sürüyü daladığından daha beyinsizce yırtıcı ve utanmaz olurlar. Üstelik idrâki çatlatan bir vatan, millet, Sakarya benzeri“sosyal adalet”, “insan hakları” palavra demagojileri ortasında işçi sınıfımızı diri diri, çimçiy “yemeye” atılırlar. Egemen sınıflardan görmedikleri saygı, ödül kalmaz.
Ama, yerken bile, kendileri de farkına varmaksızın, kimi sonuçları önleyemezler. Bilseler, dokuz tövbe istiğfarla, sermaye mihrabına yüzüstü kapanıp günah çıkartırlardı. Bilmeyerek bir şey yaparlar. Yaptıkları, tıpkı kapitalist efendilerinin yaptıklarıdır. İşveren sınıfı, toplum gibi yüce insancıl birliği ve bütünlüğü paramparça eden, her parçayı birbirine düşman eden bir kişicil çapul düzeni kurar. Ama o düzen ister istemez kapitalist sistem geliştikçe artıcı biçimde sosyal üretim yordamını ve sosyalist işçi sınıfını yaratır.
Sendikacılar da tıpkı öyledirler. Sendika düzenini kendi aşağılık vurguncu çapulları için savunurlar. Başka her düşünceleri ve davranışları yapmadır, sahtedir. Ama, o kalpazanlıklarına rağmen, işçi sınıfını örgütlemek zorunda kalırlar. Bu örgütlerde baltalamaya çalıştıkları işçi sınıfının bilincini bir türlü yok edemezler, istemeye istemeye geliştirmekten yakalarını kurtaramazlar. Bu kaçınılmaz bir modern prose, gidiştir.
Sendikacı güruhu, devlet içinde bir devlet kuruyorlar. İşçi sınıfından kapitalistin çaldığı artı-değeri kapitaliste bırakıp, işgücü ücretini, kapitaliste kestirterek paylaşıyor. İşveren sınıfının banker zümresi faiz, tüccar zümresi kâr alıyor. Sendikacı da kapitalistten bir haraç, işçiden aidat alıp geçim sağlıyor. O haracı arttırmaya çabalarken; iş süresini azalttırmaya, dolaylı yoldan kapitalisti daha çok işçi, daha mükemmel makine kullanmaya itiyor. Bir araya gelen işçilerin, küçük rekabet buzları eriyerek, sınıf bilinçlenmesine doğru önlenilmek istenen heyelân (dağların kayması) artıyor.
Bir başka som örnek: Türkiye Öğretmen Sendikaları ve örgütleridir. Öğretmenlerimiz yeni proleterleşenler kadar acemi ve ilgisiz olmadıkları için o denli fâhiş gangsterliklere yer vermediler. Daha kurulur kurulmaz, örgütlerini birer yemlenme yaslası haline sokmak isteyenlere karşı, az çok direnmeyi denediler. Öğretmen örgütlerini; ekonomide, politikada, idarede sivrilmek için atlama tahtası gibi kullanmak isteyenler çok olabilir. O gibi eğilimlerle bilerek, anlayarak savaşmak hiç bir zaman sona eremez.
Öğretmen örgütlerinin ellerinde en basit ve kuşa çevrilmiş bir grev silâhı, yahut toplu sözleşme mekanizması bile yok. Ama sadece kişilerin sayı(neçelik; kantite) bakımından bir araya gelebilmiş olmaları, hemen ülke ölçüsünde bir nitelik (kalite) atlaması yaptı.
Düne dek öğretmen; adsız kurbandı. Ortaçağ marabası gibi “tailleble et corveable” (kesilip biçilmeye, kısıtlanmaya, angaryalanmaya elverişli), ara sıra piyazlanan, bir ikisi satın alınan, çoğunluğu mutsuz, kimsesiz kuru kalabalığı andırırdı. Tek tek yanan kör, kara ışık kandilcikleri yığını gibiydi. Örgütlenir örgütlenmez o çağların içine sindirdiği çekingen çelebilik, ürkek sürünceme içgüdüsü durdu. Öğretmen topluluğu doğdu. Türkiye çapında bilinçlice ileri ve devrimci ağırlığını duyurdu ve duyuracaktır.
Demek Türkiye’de yalnız “işçi sınıfı” yahut “sosyalizm” ile ilgili olan kimseler değil, yurdunu ve milletini gerçekten seven (görünen olsa bile), her kişi ve her örgüt; halk için, halk tarafından kurulmuş her örgütü desteklemekle görevlidir. Bu milli görevin her hangi neden veya bahane ile önemsenmemesi, benimsenmemesi affedilir suçlardan sayılamaz. Çünkü o ilgisizlik; bilerek bilmeyerek finans-kapital düzeni önünde tarafsızlık taslamak olur. Böyle tarafsızlıklar; ne sosyalizm bilincine, ne vatan, millet sevgi – saygısına ve ne de bayağı insanlık prensiplerine sığmayan insansızlığın kaba maskesidir.
AMAÇ PARTİLERDEN BİR PARTİ DEĞİLDİR

Bütün bezirgân partiler bu yol “gaflet” içinde değiller; finans-kapitalin uyanık ve sinsi “ihaneti” içindedirler. Nerede o gâfil Osmanlı gericileri? Halka bile onları arattılar. İşçi Partisi’nin onlardan biri olması, olmamasından çok kötüdür. Milleti aldatarak sömürmek, zorla soymaktan daha tehlikelidir.

1965 yıllarında sürüyle “sağduyulu” devrim yanlısı şöyle diyorlardı: “Ne çıkar? Maksat bir an önce bir sosyalist veya işçi örgütü, siyasi parti kurmak değil mi? İster ameleci, ister sendikalist, ister aydıncı olsun, parti ortada ve kuvvetlenmişse daha ne istenebilir?”
Önümüze çıkan en “iyi dilekli”lerin açıkça veya dolaylıca demek istedikleri bu idi. Ve yapılan prensip eleştirisi ile pratik uyarı; ya “zamansız”, ya “aşırı”, yahut “kişicil” bulunuyordu. O tip anlayışlar, sahiplerine belki pek “yeni” geliyordu. Türkiye sosyalizminin 50 yılı için; o düşünceler pek eski ve yavan, domuzuna prensip – pratik kaçağı küçükburjuvaca burnunun ucunu görmemek ve sâde suya ukalâlıktı.
Çünkü o tip anlayış, meseleyi yanlış koymak yahut hiç koymamak oluyordu. Bir işçi partisinin gerçek prensip ve pratik kaygısızlığı yolundan kurulup kurulmayışı, kuvvetlenip kuvvetlenemeyeceği ayrı bir dâvâ idi.
Eğer maksat TİP adlı bir parti kurmak ve ona partiler içinde (ünlü yakıştırması ile “partiler yelpazesinde”), sıcak havada besili insanlara serinlik getirecek bir yellenme aracı yapmaksa niçin? Sırf işçilerin, köylülerin “nasırlı elli” olduklarını ve bu ellerin de sıkılabileceğini gösteriş yapmak uğruna adı duyulur, sanı övülür bir “büyük adamlar” partisi yapmaksa, zahmetine değmez. Türkiye’de, “Demirkırat”tanberi öyle nasırlı el sıkar, adlı, sanlı, ünlü, şanlı partilerden bol hiç bir şey yoktur. Bir eksik, bir fazla, niye?
Kurdunu dökmek isteyen siyasî aydınlar, sendikacılar ve hattâ işçiler, köylüler, esnaflar “deşarj” yapmak için, o bol keseli partilerden herhangi birisine de girebilirler. Nitekim girdiler ve giriyorlar da… “Tâlihleri yâver” giderse “seçim” tombalasında “başarı” da kazanabiliyorlar. Kazanır kazanmaz ne oldukları besbelli. Ya, Filipin yahut Stolipin tipi parlamentarizmin mantar tabancasıyla adam avlamaya kalkışıyorlar; yahut yalnız işçi dâvâsından değil, işçilikten bile çıkıyorlar.
İşte en aşağısından YTP ve CKMP ve MP ve BP ve MHP ve işte en yukarısından CHP, DP, AP’ler… Bunlardan en kötüsü TİP kadar oy toplamıştır. En ünlüleri Türkiye halk oylarının yarısından çoğunu tekeline geçirmiştir. Netice, sonuç nereye varmıştır? Kırk yıldır yerinde sayan bu kara toprak, dünya milletleri yarışında her gün izafî olarak biraz daha geri kalmıştır. Bir adım ileri iki adım geri atmıştır. Yani ilerleme var. Ama öteki ülkelerin aldıkları yola bakınca, bizimki yerinde saymaya dönüyor.
Maksat, siyasi bir parti kurmak, millet çoğunluğunun oylarını kurnazca avlamak, kimi parlak vaat ve formülleri yutturmak ve gününü gün edip şan, şöhret, hattâ milyonlar kazanmak değildir ve olmamalıdır. Şu yeryüzünün en saf, en uslu, en içten ve en bezgin milletini, Türkiye toplumunu artık Osmanlı çöküntüsünden daha gerilere doğru, hep “ilerici” veya “devrimci” lâflarla dahi olsa, itelememek, oyalamamak gerekir. Nurcu – süleymancı – ırkçı – turancı – pilâvcı – ülkücü ve ilh., ve ilh. kalabalıklarına ve kurslarına ve medreselerine bakılırsa, Türk milleti o korkunç yere itelenmiş ve oyalanmıştır.
Maksat, bütün partilerin ve ukalâ ulemaların ağızlarına pelesenk ettikleri “kalkınma” mıdır? Öteki bezirgân partilerin o “millî kalkınma”dan ne anladıklarını kırk yıldan beri azıcık aklını başına toplayanlar epey anlamış olmalıdırlar. Onlarca, “kalkınma”; finans-kapital tekelciliği altında, tefeci-bezirgân sınıfların şahsî teşebbüsçü (özel girişkinlikçi) yoldan semirmeleridir. Onların hepsine göre Türkiye’de birkaç bin toprak ağası ile birkaç bin sermaye beyi, yerli-yabancı finans-kapital beylerbeğiliğini, milyarderliğini yükseltebilirlerse, kalkınma olmuştur.
Geriye kalan, o çıkar ve durumları şu veya bu politika oyunu yahut demagojisiyle sağlama bağlamaktır. O sayede sermaye (kapital) birikecek, sermaye biriktikçe iş alanı genişleyecek, “işsizlere iş, işçi istiyenlere işçi” bulma kurumları açılacak. Memleket aydınlaşacak, bütün sermaye gücü inşaat iratçılığını azdıracak. Yarım milyon işsiz Almanya’ya ihraç edilecek. Oradan gelen dövizle holdingler kurulacak. Ve bir buçuk milyon işsiz, dışarıda (Avustralya’dan Amerika’ya dek) iş bulmak için Tophane’de sıraya girecek.

BİR İŞÇİ YA DA HALK PARTİSİNİN BÜYÜK MİSYONU
Gerçek işçi ya da halk partisinin misyonu (kutsal tarihcil görevi); halkı finans-kapital tahakkümünden ve devletçiliğimiz adlı devlet kapitalizminin dayanılmaz sömürüsünden kurtarmaktır. Bunsuz kalkınma yem borusudur. TİP gerçek işçi partisi olmak istiyorsa, önce kendine (program tüzüğüne) çekidüzen vermeli ve ilk iş olarak halk yığınlarımızla bağ kuracak ortama girmelidir.

Gerçek bir işçi ya da halk partisi, bezirgân partilerinin tersini tutacaktı. Ne oldu? Yüzlerce yıldır “devletçiliğimiz”: kendi yağmacı, haramcı, israfçı ılık seraları içinde, yalınayak fukaranın boğazına basılarak toplanmış vergilerle yapma kapitalist zehirli çiçekleri yetiştiriyor. Bin bir masraf ve israf yüzünden (rüşvetçi – irtikapçı – vurguncu) sistem bin misli pahalıya mal olan sermayeci fideleri yaratıyor. Bu cılız ve soysuz bitkiler, cihan pazarının yeliyle çarpılır çarpılmaz, Sam yeli vurulmuşça kavrulup kuruyor. Millete yararlık, iş ve bayındırlık sağlamak şöyle dursun, kendi çıkarlarını ve durumlarını bile kurtarmaktan âciz, yabancı sermayeye hem kendilerini, hem milleti ve memleketi teslim ve kul köle ediyorlar. O zaman, önce devlet zoruyla; milletin son damla kanını dahi kurutmak için ağır vergiler, cunta tehditli sıkı yönetimler koyuyorlar. Sonra, bu suikastlarını daha emniyetlebaşarmak ister istemez, yabancı sermaye ardında eli silâhlı Nato-Cento-Seato tuzaklı yabancı devlet yardımını 6. Filo biçiminde tapınç konusu ediyorlar. Ülkenin bütün zenginlik kaynaklarını millet düşmanlarına sızıltısız kaptırtmak için, kavuklu mezar taşından iri gelenekcil “başbuğlu” “Ülkü Ocakları” denilen aylıklı asker çetelerini uluorta kızıştırıyorlar.
Demek, devletçiliğimiz bile az geliyor onlara. Her gün tâze bir Türk çocuğunun sağda solda kanını içerek sarhoş oluyorlar. Yarattıkları kanlı, ölümlü yırtınışların duman perdesi ardında, serinkanlıca bilmem kaçıncı kotanın milyarlarını paylaşıyorlar. Döviz, altın ve mal kaçakçılığını; silâh, zehir ve beyaz kadın haydutluğunu günlük kârlı eğlence modası olarak yayıyorlar. Birkaç milyon dolar “dış yardım” karşılığı, Türkiye ekonomisini inmeli ve yatalak eden yüz milyonlarca dolarlık görünür veya görünmez, “meşru” veya “önlenemez” sayılan transfer batakçılığını kanunlaştırıyorlar.
Bezirgân partiler okudukları edebiyat mavallarında ne denli çok milliyetçi ve vatanperver, yurtsever görünürlerse, yaptıkları batakçı vurgunpratiklerinde o denli çok ve utanmazca milleti, vatanı, yurdu, insanı hiçe sayıyorlar. Bu durumlarıyla hepsi anayasa dışına fırlamış, gayrimeşru oyunbazlardır. Türkiye halkına ve yurduna bu “hayasızca akın”dan kurtuluş yolunu ister istemez Türkiye işçi sınıfının ve halkının siyasi partisinden başkası gösteremez ve açamaz. Demek dünyanın pek az yerinde olduğu kadar Türkiye’de, milletin ve vatanın kalkınması ve kurtulması için işçi sınıfından ve halktan başka sosyal güç bulunamaz.
İşçi sınıfımız ve halkımız o büyük millet ve vatan görevini nasıl gerçekleştirebilir? Ancak gerçekten kendisinin olan bir aygıtla; işçi ve halk partisi ile… O büyük tarihcil kutsal görevi hangi parti üzerine alarak başarabilir?
TİP, tam bu en kritik anda, sanki tarihcil büyük misyonundan kaçmak için, ansızın sendeleyip tökezledi. “Başa güreş” numaraları yapan ABA’cı yalancı-pehlivanları, kartondan kuklalar gibi devrildiler. Ayakta kalıp, öteye beriye koşuşanlar, sapkınlıklarını provokasyona kardırmaktan başka “beceri” gösteremiyorlar. Onların sırtlarında yumurta küfesi yoktu!
Bu şartlar altında, TİP içinde son mevzilere sarılmış bulunan gerçekten samimi TİP üyelerine büyük görevler ve sorumluluklar düşüyor. Yükü onlar taşıyorlar. Finans-kapital saldırılarını onlar göğüslüyorlar. TİP’in kurtarılması ve geliştirilmesi de onların çabasını bekliyor. TİP tabanının işçi-köylü-aydınları, birbirini karşılıklı etki-tepki ile bütünleyecek iki yönde çaba harcamalıdırlar:
1 – TİP tüzük ve programına köklü çekidüzen verme.
2 – Millet yığınlarıyla (işçi-köylülerle) bağları sıkılaştırma.
Birinci çaba kongre meselesidir. Bu yolda kendilerinin Vatan Partisi Tüzük ve Programı’nı bir daha gözden geçirmeleri yararlı olur. Yığınlarla bağları güçlendirmenin yolu devrimci ortamdan geçer. ABA’cılar en çok devrimci ortamda kırdıkları taktik potların kurbanı oldular. Onun için TİP ile devrimci ortam ilişkileri üzerinde duralım.

TİP ve DEVRİMCİ ORTAM
TİP bir güç, hattâ biricik etken olmak için, yüksekten buyurmalarla değil, dövüşün ateşi içinde yığınlarla ve yığın örgütleriyle kaynaşabilir. O zaman hem kendisi, hem memleket ve yığın kazanır.

Türkiye İşçi Partisi siyasi iktidar savaşı yapma durumunda olan bir örgüttür. Bu örgütün açıktan açığa bir “burjuva işçi partisi” olarak güdülemeyeceği en inatçı ajanlarca dahi az çok anlaşılmış olsa gerektir.
Bir ara, ABA’cı güdücülerin karakteristiği bakımından TİP “Burjuva Sosyalizmi”ne aşırıca eğgindi. O zaman bile örgütlenme “yelpazesindeki” yerine çağrılı bulunuyordu. İstese de oradaydı, istemese de. O zaman bile insana yaraşan: “Kaçınılmazlıkları (zaruretleri) bilince çıkarıp” hür düşünmekten ve hür davranmaktan korkmamaktı. TİP’in böyle bir hürriyetten bugün kaçması büsbütün akıl almaz olur.
Burada TİP’in Programı’nı: Minima Program olarak işlemek, Tüzüğünü: Gerçek bir İşçi ya da Halk Partisi yasası olarak değerlendirmek konu değildir. O, ayrı zaman, insan, çaba ve metot isteyen ileriki gelişimin sonucu olabilir. Burada nasılsa öylece TİP’in, kaçınmaması gereken tutumu üzerine birkaç söz edilmek isteniyor.
TİP kendisini, hâlâ, Türkiye’nin “biricik sosyalist örgütü” mü sayıyor? Bu sayışında ne denli samimi, içten ve yürekten ise, en az o denli karar ve direnişle:
1) Üzerinde kaşarlanmış bulunan eylemsizlik kabuğunu çatlatıp atmalıdır.
2) Çevresinde sempatik veya antipatik bulduğu bütün devrimci güçlerin ortamına boylu boyunca girmelidir.
TİP ancak bu kararını verebildiği ve uygulayabildiği gün, hem kendi özel gücünü geliştirebilir, hem devrimci güçler cephesine bu yoldan enerjikatabilir.
Kimse TİP’in kendince üstün gördüğü prensiplerini peşin peşin bırakmasını istemiyor. Bu değişme şeylerin doğasına aykırı olurdu. TİP üyelerinin toptan bir sıra otomatlar bulundukları gibi yersiz bir sanıya kapı açardı. Zâten, o denli kişiliksiz çıksaydı, öyle bir örgütten herhangi bir hayır da beklenemezdi.
Tam tersine, TİP’ten daha sağda gözükenler, -hattâ azıcık yurt ve ulus severlikleri varsa tüm “sağcı” kişilerin ve örgütlerin bile,- İkinci Kuvayimilliye Seferberliğ’ine (İkinci Milli Kurtuluş Savaşı’na) katılmaları özleniyor. Bu özlem, TİP’in, epey aşırıca abartılan “kişiliğini” yitirtmez. Daha doğrusu TİP kendi “kişiliğine” güveniyorsa, kendisini devrimci güçler ortamında öteki üye güçlere en büyük bağımsızlıkla tanıtabilir. Kendine güvenmiyorsa o başka.
Çünkü ancak öyle bir ortamda, ancak devrimci yarışma içindedir ki, TİP; dilediği propaganda ve ajitasyonlarını, hattâ uygun bildiği dövüş ve örgüt parolaları ile biçimlerini daha iyi başarabilir. Yalnız o yoldan; ilkin ortama girilir, insanlara yaklaşılır; ondan sonra, savunulacak prensipler ve davranışlarla TİP’çilerin her zaman önerdikleri “başa geçme” ülküsü gerçekleştirilir, hiç değilse kolaylaştırılır.
“Başa Geçmek” tarihte hiç kimseye, hiçbir örgüte, hiçbir zaman sırf kendisi “arzu ettiği” için verilmemiştir, ve verilemez. Mustafa Kemal’in Saltanat kaldırıldığı, Cumhuriyet ilân edildiği günler; Meclis sıraları üstüne fırlayıp tartışan derin bilgin hocalara attığı çığlık henüz kulaklardadır. İktidar “Şer’i şerif icabıdır” diye şuna buna bağışlanamaz. Yetki kuvvetle alınır. Kuvvet ise durduğu yerde büyümez. Tersine, işlemeyen iğne gibi paslanır, çalışmayan organ gibi dumura uğrar. TİP’in uğratıldığı dert bu durgunluk ve kabuğuna kapanmaktır. Güç kullanmakla gelişir. Aşk gibi, gücün de saklanması hastalıktan ileri gelir ve hastalanmak getirir. Hem eğer kuvvet kuvvetse, bir yanda gücü denenmelidir ki, tanınsın. Ekonomi alanında olduğu gibi, politik güç için de üretimsiz tüketim olmayacağı kadar, tüketimsiz de üretim olamaz.
TİP’in özellikle “siyaset” örgütü oluşu, hattâ “biricik legal siyasi örgüt” oluşu, kendinden menkul kerametiyle değil, herkesin gözleri önünde açılacakaksiyonlarıyla belirir. O aksiyonlar gereği ve icâbı dahi olgunluk kertesini bekler. Hemen devrimci güçlerin başına geçilemez. Önce içlerine girilir. Onlarla ak günde, kara günde kahramanca dövüşülür. Alınyazısı birliği kendiliğinden olmaz.
Ortamın ateşinde yanılır. Orada tavına gelinip örsle çekiç arasında dövülünür. Yaradana sığınılarak hep birden plânlıca güreşilir, savaşılır. TİP, bıçağının hakkına öncülüğünü yaparsa yapar. Olur. Yapamazsa, herkese darılacağına, tâlihine küsmemeye uğraşır. İnançları yönünde savaşına eskisinden daha hızla ve daha candan sarılır.
Bütün o konaklarda TİP’in hiç unutmaması gereken bir şaşmaz hakikat vardır. Kimse (ajan olmadıkça) kişicil çıkar ve durum sağlamak içindevrimci ortama giremez. Ülkücü devrim güçlerinden hiçbir er ve örgüt, sırf “devrimci” olduğu için imtiyaz, ayrıcalık güdemez. Devrimci ortama kendisini getirmiş bulunan hüviyetini ve kişiliğini, yanılgılı bile olsa; hiç nedensiz, hiç yorumsuz, hiç güreşsiz bırakamaz.
Öyle bir şeyi beklemek yalnız saçma değil, tehlikeli de olur. (Antiemperyalist + Antifeodal) savaş cephesinde her şey tartışılabilir. Yeter ki tartışma demagojiye kaymasın. Lâf tiryakiliği yüzünden “devrimci gevezeliğe” sapılmasın. Devrimci ortamın özü sözüne uygun arkadaşlık çerçevesi, metodu, biçimleri herkes için işler. Hiç bir şey zorla dayatılamaz.
Devrimci ortam içinde her temiz havaya açık olan ciğer rahatlıkla ve dostça solur. Kimse kimsenin ağzını, burnunu tıkayacak değildir. Herkes yurt ve ulus ölçülerini yitirmeksizin (Antiemperyalist + Antifeodal) cephe uğruna gönüllüdür. Hiç değilse kural olarak, hiç kimse “aylıklı asker” değildir. Cephe birliği uğruna birbirini uyarma, aydınlatma, biribiriyle kaynaşma olağandır.
Bu uyarı ve aydınlatı ve kaynaşmalar; ne formel (mutlak kalıplı), ne transandantal (samedânî) buyrultularla gerçekleştirilemez. İnsancıl eleştiri, kavgalı da olsa, çizgiyi bozmayan kardeşçe tartışmalar pişirilip kotarılır. Buna her devrimci kişi, grup ve örgüt gibi TİP de alışacaktır. Alıştıkça başarı kazanabilir.
Ne var ki, belirli cephenin insanları arasında başarının bütün şartları hotzotçuluk değil; (İnandırma + Güvendirme) yolunu tutmakta toplanır. Devrimci güçlerin her örgütüne olduğu gibi, TİP’e de yaraşan; (İnanç + Güvenç) yaratmaktır. Hele TİP’in “siyasi” iktidar savaşı yapan bir örgüt olmak haysiyeti, onu (İnanç + Güvenç) alanında herkesten daha bilinçli-özenli ve her şeyden daha içten-etkili olmaya götürmelidir.

ÖRGÜTLENMEDE TOPLAYICILIK, BİRLEŞTİRİCİLİK
“Kimin kime gideceği” derebeği artığı küçükburjuva ölçüleriyle soysuzlaştırılmamalı. Tersleşmeyelim, teresleşmeyelim. Elbet “efendi”deyimine sosyalizmde bir karşılık aranırsa; efendi; yığındır. Parti yığınların ve örgütlerinin “ayağına giderse” şeref ve anlam kazanır. Bütün yığın örgütlerinin “partileşmesi” hem olanaksız, hem gereksizdir. Halk yedi bin yıl zorbalıktan yanıktır. Halkın sevgisi ve ilgisi ne aldatmacayla, ne zorbalıkla olmaz; halkın dişine vurması yolunda iknâyla (güvençli inançla) olur.

Şimdilik, devrimci güçlerin çoğunluğu “siyasi örgüt” bile değildirler. Dolayısı ile devrimci örgütler seçim ve benzeri “günlük politika”ya birinci önemi vermiyorlar. Daha uzun vâdeli çalışmaları öneriyorlar. O bakımdan: “Kimin kime gideceği” gibi sorular pek de pratik bulunmasalar gerektir. Hattâ kuru küçük burjuva katırlığı olur: “Ayağıma gel” yahut “ayağına gitmek” böbürlenmeleri.
Bütün “sosyal” ülkücüler, kendi açılarından olayları işleyip, değerlendirerek, karşılıklı saygı ve eleştiri yönünde buluşabilirler. Öyle bir toleranslı buluşma yurt ve ulus yararına olur. Çünkü, finans-kapital kalesi önünde milleti çil yavrusu gibi dağınıklıktan ancak böyle bir davranış ve düşünüş kurtarabilir. “Milli Birlik”: Tekelci ve vurguncu sermaye metodu ile, yâni zorbaca, polis zılgıtı ile yapma bir gösteri gibi kalacağına; halkın sevgisi, ilgisi, katılışı sağlanarak gerçekleştirilmiş olur.
Böyle bir ortamda, devrimci güçlerin, birer kongre kararı ile kendilerini feshedip, TİP saflarına katılmaları, hipotez olarak bile ne olanaklıdır ve ne de gereklidir.
Olanaklı değildir: çünkü, devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu iktidar savaşı güden siyasetle uğraşmazlar. Elden geldiğince en geniş yığınları içlerine almaya çalışırlar. Üye seçiminde son derece titiz davranması ve çelik çekirdek olması gereken siyasi parti için belki de boşuna “izdiham” (birbirini ezen kalabalıklar) yaratabilirler.
Her devrimci örgütün TİP’e katılması gerekli hiç değildir. Çünkü siyasi partiler, yapıları gereği sosyal sınıf, tabaka ve zümreler arasındaki karşıt sınırları çizgileştirirler ve temsil ederler. Tüzükleri ve programları ile ister istemez sınırlı, az çok ayırıcı, bir bakıma “bölücü” olurlar.
Parti dışı devrimci güçler, şu darmadağınık Ortaçağ artığı topraklar ve insanlar ortasında bulunduklarını unutamazlar. Karşılarında finans-kapital’ininhisarcı – imtiyazlı (tekelci-ayrıcalıklı) sömürü ve ezi cephesi en son sistem çelik zırhlarla silâhlıdır. Ona karşı devrimci güçler; çırılçıplak, tek başına bırakılmış halkın eşit-tekelsiz-sınırsız özlemlerini ve girişimlerini birleştirici-derleyip toplayıcı “câmiler” olmalıdır.
Bugünkü ve epey uzak görünen yarınki ufuklarda TİP’in, Millet çoğunluğunu derleyip toparlayabileceğini gösterecek izlere pek rastlanmıyor. Görünen köy bu: kılavuz istemiyor. Finans-kapitalin dişlerine tırnaklarına dek örgütlediği tefeci-bezirgân partileri her şeye egemen olmakta direniyorlar.
Finans dayanaklı bezirgân partiler, milletimizin beynini yüz yıllar boyudur, bin bir dereden getirdikleri en kirli sularla yıkıyor, karantinada tutabiliyorlar. Halkın ekonomik – sosyal yaşantısını, Bâbil çağı düzeyinde bırakıyorlar. Millet, zımparalanmış cam kapaklı melez kapitalizm şişesi içinde, o şişenin bulanık rengi ardından sinekli dünyasını gördüğüne inanıyor.
O şişeyi açmasını veya kırmasını tek başına TİP’ten beklemek hayallerin en yanıltıcısı olur. Toplum ortamımızda halkın gözünü açabilecek başka sayısız uyarıcılar gereklidir. Onlara “yığın örgütleri” bile yetersiz kalıyor. Ayrıca “devrimci örgütler” ve çeşitli vurucu güçler bulunabilir ve bulunmalıdır.

TİP, DİSK ve GENÇLİK
TİP DİSK’i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu) kurmadan önce, DİSK TİP’i kurmuştu. Ancak DİSK de, TİP de işçi sınıfını benimsedikçe, işçi sınıfınca benimsenilecektir. TİP ABA’cılığı hattâ TİP gençliğini şamar oğlanına, çevirmek istediği için tepki gördü. ABA’cı“haysiyet” anlayışı, TİP’i çelikleştireceğine paslandırdı.

TİP’in “yığın örgütleri” ve başka “devrimci örgütler” önündeki düşünceleri ABA’cı münafıklığı ile şaşılaştırıldı. Davranışlar, onlara “yan örgüt” etiketini yapıştırıp, yukarıdan bakmakla yetindi. Bunu söylerken TİP’in DİSK ve başka birkaç gençlik örgütlerindeki girişimlerini küçültmek istemiyoruz. Ancak gerçekçi olmak burada büsbütün önemleşir. Çünkü, ortada duran örnekler: eksikler, kuşkular, kararsızlıklar, hattâ son zamanlar gittikçe artan kaydırmalar ve tepkilerle doludurlar.
DİSK; esasen TİP’i kurmuş bulunan sendikacıların bile hepsini değil, bir bölüğünü zor içine almıştır. DİSK’in adından daha yakışıklı çok şeyi görülemedi. DİSK kurucularının işçi yığınları ile ilişkileri ayrıca sanıldığından aşırıca daha ilginçtir.
TİP’ci gençlik örgütlerinde henüz kuruluş anlarında estirilmiş bir hava vardı. Baston yutmuş ABA’cıların çalımı, gençlere de bulaştırılmıştı. Bir avuç genç, ilk karşılaşmada gençlik yığınlarını sürü gören çobancıklara benziyorlardı. O nedenle bu gençlik liderleri halka yakın göründükleri zaman çarçabuk tepelendiler. Lider pozlarından caymadıkları zaman ise, gençlik hareketi içinde “yüzüktaşı” gibi açıkta kalmaktan kurtulamadılar.
Bereket, gençliğin derin içtenliği ve keskin potansiyeli o “pekliğe” daha uzun süre dayanamadı. Yüzeyde amorfluğa (biçim yokluğuna) ve ölü tarikatçılığa karşı en sonra tapayı attı. Daha ilk günden, gençlerin sosyalist kişiliklerini savunacakları, TİP dışında yaptıkları yoklamalardan anlaşılıyordu. ABA’cılar gençlerde “sosyalizmin” iffetini korumak için çarşafla horozdan kaçma içgüdüsünü yaratamadılar. Ve çıban deşildi.
TİP’e ABA’cıların oynatmak istedikleri trajedi o kadarla kalmadı. TİP, kendi dışında kurulu örgütlerin yahut üyelerinin TİP statüsü içine girmelerini: “düşmanın kutsal tapınak sınırlarını çiğnemesi” ve yabancı yatırımların “sızması” gibi gördü. Her ilgiyi “lese majeste” (Haşmetpenâh’ı zedeler) sayarak, çılgın ABA’cı alerjisi ile karşılamaktan kurtulamadı. Böylece TİP kendisi Türkiye’nin geniş yığınlarını örgütleyememekle kalmadı. Bezirgân – finans partilerinin dişleri arasından geniş yığın örgütünü kurtaramadı. Öyle konuları; seçim söylevleri dışında denemedi. Yığın örgütleriyle bağlaşmayı birinci görev sayamadı. DİSK denemesi ağzını yakmış gibi oldu. Sendikacı efelerin partiye ağa, ABA’cılara efendi kesilişleri, TİP’i sanki yığın örgütlerinden ürküttü.
Hepsinden daha ilginci de şu oldu: Birçok TİP üyeleri, boş durmaktansa, devrimci örgütlere üye yazıldılar. ABA’cıları ateş bastı. Haysiyet Divanlarını sıkıştırıp, TİP’ten başka örgütlere girenleri Parti’den attırdılar. Sonra, “ablar ve dolablar” döndü. Kongre, atılanları partiye geri alma kararını verdi. ABA’cılar o kararı bile hasıraltı ettirdiler. TİP’in kendi kanunlarını çiğner duruma sokulması, parti dışı ve parti için devrimcilerin saygı ve güvenlerini sarstı.
TİP’ten atılanlar içinde sosyalist olanlar da, olmayanlar da, daha ilerici, daha gerici olanlar da bulunmuş olabilir. ABA’cıların hoşuna gidip gitmemekten başka ölçüler bulunabildi mi? İşitmedik. TİP üyelerinin acıklı ayıklanışı, çelikleşmeye değil, paslanmıya götürünce, Devrimci ortamda TİP’in derleyip toparlayıcılık görevi aksadı.

ÖRGÜTLENMEDE GÜÇ, SAVAŞILDIKÇA GELİR
TİP, üyelerini, başka örgütlere girerlerse kandırırlar, diye korkuyorsa, özrü kabahatinden büyük olur. TİP kaplumbağa kabuğuna çekildikçe dumurlaşır, halkın gözünden düşer. Yığın örgütlerini engellemek değil, kendi girişimiyle yaratmak görevidir.

TİP’in devrimci güçler ortamına katılmayışında hiç mi haklı yan yoktur? Teknik hakları bir yana bırakalım: Parti’den habersiz üye davranışları normal bir partice hoş karşılanmayabilir, ve ilh., ve ilh. Ama bu teknik aksamalar konumuz dışıdır. ABA’cıların hiçbir zaman açıklamadıkları başka organik bir nokta var.
TİP’in kadroları “tâze” ve küçükburjuva bir ülkede hayli “akıcı” görünüyor. Devrimci güç örgütlerinde “eski kurtlar” vardır. Ya bu kurtlar, TİP’in sınangısız kuzu üyelerini çıtır çıtır yerlerse? Formasyonları bütünlenmeksizin, bir çok TİP üyelerinin raylarından çıkmaları tehlikeli olmaz mı? Hele TİP kodamanlarından pek çoğunca yüzde yüz onaylanmayan saflara üye kayışlarından korkulmalı değil midir? TİP kendi surlarını pekiştirmeden açılırsa, kalesini içinden fethedenler çıkamaz mı?
Bu soruyu, ABA’cıların TİP’te mutlak bir dikta yürüttükleri günlerde içtenlikle sormuştuk. Ve o zaman başka birçok “teknik” soruları ağza almamıştık. Örneğin “eski kurtlar” şâyet varsalar, neden TİP’e karşıt tutulmuşlardır? Hele TİP üyelerini, sosyalizme “sâdık” tutmanın tek yolu, onları kurtlara “namahrem” kılmak mıdır? En sonra TİP üyeleri o denli “çürük” veya “dayanıksız” iseler, gitmeleri mi, yoksa kalmaları mı hayırlı olur? Ve akacak kan damarda durur mu?
Asıl organik, örgütçül mesele ise başkadır. Üyeleri “işi olmayanın içeriye girmesi yasaktır” levhasını asmış bir patronun işyerindeki emek köleleri saymak yanlış olur. Üye çocukları nazar boncuğu takarak kem gözlerden sakındırmak gibi; ayartılmamaları için göz hapsine almak da modernkorunma metotları değildir. Siyasi partide görünüşe aldanmak kadar korkuncu olamaz. Nitekim, ABA’cıların korktukları başlarına gelmedi mi?
Her sosyal örgüt gibi, özellikle siyasi parti için de, asıl en öldürücü tehlike: Kendi surlarının içine kapanıp kalmaktır. Antika Çin Fağfur’larınınSeddiçîn‘lerinden, ultramodern Fransızların “Majino Hattı”na dek uygulanmış en yaman kaplumbağa kabuğunun içine çekilmeler her zaman saklananın başına çorap örmüştür. Hayat her zaman harekettir. En basit askercil alan da bile kesin sonuç; harekât harbi ister.
TİP eğer güçlenmek dileğinde samimi ise, gücün yolu eksersiz ve manevradır. Kışla oturganlığı içinde ordular da, kurmaylar da toy ve küt kalırlar. Bu hakikati TİP de kısa deneyleriyle öğrenecek kadar yaşamış sayılabilir. Zaferin birinci şartı savaştan kaçmamaktır. Hiç savaşsız zafer ne demektir?.. Hele sosyal savaş hiç bir zaman peşin hükümlerle, önyargılarla yürütülemez. İnisiyatifi, yâni her organın ve üyenin girişim gücünü engelleyen formüller kaldırılmalıdır.
Her şeyden ve herkesten önce TİP devrimci ve halkçı yığın örgütleriyle gerçek ve candan ilişki kurmalıdır. Yalnız “ilişki” mi? Bütün gerekli geniş yığın örgütlerini Türkiye çapında bilinçli plânlarla zekice örgütlemeli, yoktan var etmelidir; yeniden ve çarçabuk kurmalıdır. Bugünkü şartlar içinde itikâfa çekilmek, tekke gayreti, dükkân rekabeti yalnız finans-kapitalin her an teşvik ettiği, her araçla gizli açık tahrik ettiği (provokasyon yaptığı) öldürücü sapıtmadır.
Yığın örgütleri henüz devrimci güçler içinde yeterince derlenmemiş midir? Derlenmemiştir. Ancak o derlenme için önce en kolay anlaşabilecek biçimde örgütlerin elbirliği etmeleri şarttır. Türkiye’nin özelliklerine göre; yığınlara siyasi partiler üstünden köprüler kurabilecek tutum önem taşıyor. Çünkü yığınlar bezirgân partilerin borularıyla sağır edilmişlerdir. Devrimci örgütler o köprüleri kuramamışlarsa ve kuramıyorlarsa; bunu yaptırmak için gerekli çabayı ayıkça başarmak TİP’e düşen görevlerin başında gelir. Engellemek değil…

ÖRGÜTLENMEDE KARŞLIKLI ELEŞTİRİ ve ÇELİŞKİLER
TİP başka, ABA’cılar başkadır. Eleştiri; yanlışsa düzeltilir, doğru ise; yanlış düzeltilir. Her gelişme, yanlışı düzeltme yaratıcılığından doğar. Kişisürtüşmeleri en iyi örgütle ve karşılıklı eleştiri ile giderilir. Ancak TİP de, başka devrimci örgütleri yok etmemeli, kendi eleştirilerinden ve sorumluluğundan kaçmamalıdır.

Devrimci güçler içinde kimi kişiler TİP’teki ABA’cı eğilimi acı, ekşi eleştirmişlerdir. Hattâ daha açık konuşup TİP’in bir burjuva sosyalizmi yaratmak için kurulduğunu öne sürenler olmuştur. Böyle kimselerin bulundukları ortamda TİP kendisini aşındıramaz mı? Bu soru, her şeyden önce meseleyi yanlış koyuyor.
ABA’cıların eleştirilmesi neden mutlaka TİP’in omzuna yüklensin? Ayrıca TİP’e oportünizmin, burjuva sosyalizminin uçurumu gösteriliyorsa, bu, partiyi kötülüklerden korumak sayılır. Bir hükümete, devrileceğini vaktiyle haber vermek, en büyük hizmette bulunmak olur. TİP bunu nasıl anlamaz?
Sonra, yukarıki soru önümüze iki rahmetten birini koyuyor:
1- TİP’e yapılmış eleştiriler haksızdır: Haksızlığı gidermek TİP’in yararına olmaz mı? Haksızlığı gidermenin başlıca yolu ise, küsüp dünyadan el etek çekmek değildir. Tam tersine; haksızlığı yapanlara önce doğruyu açıklamak ve bu aydınlıkta yanlışı düzeltmektir. Herhalde, devrimci ortamdaki birkaç eğilimin veya kişinin haksızlığını ispatlamak, devrimci ortamın dışında kalmakla sağlanamaz.
O çeşit yanlışlarla uğraşmaya değmez, denecek. Halkımız, hasmın karınca olsa küçümseme, der. Toplum diyalektiğinde her açının iki kolu, bir zerrecikten daha küçük olan tek noktadan yola çıkar. Sonra kollar kendi yönlerinde düz ilerledikçe birbirlerinden uzaklaşırlar. Açıları daha nokta kadar küçükken çözmek, sonra büyük ve komplike biçimlere soysuzlaştı, organikleşti, kaşarlandı mı yapılacak çözümlemeden daha kolay olur. Her ne olursa olsun, halk örgütlenmelerini birbirlerini yer duruma sokmak, finans-kapitalin ekmeğinden başkasına yağ sürmez.
Burada devrimcilerin, gerici cepheyi unutmamaları, iyi dilekleri, sağduyuları kadar basit zekâlarını da hırslarından daha öne geçirmeleri gerekir.
2- TİP’e yapılmış eleştiriler haklı ise: O zaman iş daha çok sarpa sarar. Yanlışın en öldürücüsü açıklanamayanıdır. Hekimlikte bile kanser, hastadan gizlenir. Tersine, her yanlış; açıklandığı anda, yenilip aşılmaya başlanmış olur. TİP’te oportünizm ve burjuva sosyalizmi varken yok demek, o sapıtmaları savunmaktan başka sonuç vermez.
Yanlış ortaya çıktı mı, sırf yanılmış olmak bile ortada bir iş yapılmış olduğunu daha iyi belirtir. Yanılanı aşındırmaz. Yanlışını kabul ederek tepeleyebilecek kadar güçlendirir. Lenin’in dediği gibi, bir yanılgıyı açıkça kabul edebilmek, başlı başına bir “politika akti”dir. Onu her babayiğit göze alamaz. Göze alabilen de sahici ve cevherli babayiğit demektir.
Yanlışlardan korkmayalım! Yanlışların üzerlerine yürüyelim! Bütün gerçek devrimci ustaların her zaman kendi kendilerine yaptıkları davranış ve başkalarına verdikleri öğüt budur. İnsan ruhunda bütün yaratıcı davranışlar, diyalektik oluşumla, denilebilir ki yanılgıların yayı ile işler. Bunu her serinkanlı insan gibi, her prensipli örgüt de her günkü pratiğinde sık sık denemeleriyle öğrenir.
O bakımdan TİP, yanlışlar işlediğine, yeri gelince, şükür bile edebilir. İlk defa oradan doğrunun doğrultusuna yönelmek yiğitliğini ve sağlamlığını kendisinde bulabilir. O zaman hiç kimse, TİP’te yanlışların doğrulara gebe olmadığını öne süremez. Sürerse, skolastikten, softa sapıklıktan başka bir şey yapmamış olur. Yaratıcı çabayı hiçe sayarak kendi yenilgisini ve gülünçlüğünü eliyle omuzlarına alır.
Devrimciler ortamı, bir Ulusal Cephe kanevasıdır. O kanevada şu veya bu rengin, öteki yahut beriki ipliğin rolü, tablo ustalıkla çizilirse, milli âhenk getirir. Falsolu renkler ve iplikler eleştirilerek, hattâ kendiliklerinden zamanla hizaya getirilirler. Yahut gergeften düşerler. Bütün mesele, gergefin başına oturmayı bilmekte ve tabloyu, biricik finans-kapital cinayetleri önünde elbirliği ile bilinç aydınlığında işlemekte toplanır.
Hele devrimci ortam, hiçbir kişinin veya eğilimin tekelci ürünü, özel mülkiyeti, babasının malı değildir. Türkiye’de özellikle 27 Mayıs ortamının en kaçınılmaz mayalanışı ve Anayasa hamurunun ekmekleşip fırına verilişi devrimci ortamdır.
Maya hamur ve ekmeğin yoğruluşunda kimi elle, kimi ayakla, kimi kafa ile, kimi göz ile, kimi dişle, tırnakla çalışacaktır. Bütün çalışanların ortak emekleri esere katkı olacaktır. Yüzlerce, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca kişinin katıldığı ortamın yarattığı sıcaklık, yeni ve ileri sentezleri doğuracaktır; nice inkârları ve inkârların inkârlarını kaçınılmaz kılacaktır. Hepsi ister istemez sosyal birer tip olan, bir olumlu yahut olumsuz örnek veren kişiler veya eğilimler, ağızlarıyla yalım saçan “yularsız aslan” olsalar, ister istemez, bütünün devrimci lâv yığını içinde eriyip gideceklerdir.
Devrimci ortam; ne denli hamarat olunursa olunsun, devrimciler, nasıl bütün eylemlere açıkgözce sahip çıkmış bulunurlarsa bulunsunlar, kişilerin değil, her zaman ve ancak örgütlerin emeği ve eseri olabilir. Her örgütün çerçevesi içinde görevlenen normal üye, ne denli ayrıcalı “kişilik” taslarsa veya taşırsa taşısın genel çizilere ve toplumcul gidişe adım uydurmak zorunda kalır.
Böylece, devrimci ortam içinde TİP’in “istemediği” kişiler bulunsa, onları bile dolaylı yoldan olsun denetleme olanağına kavuşabilir. Herhalde bu kadarcık bir denetleme bile, hiç denetlememekten olumlu sayılmalıdır. Ama ava giden avlanır. Denetleyen de denetlenir. Bundan doğalı yoktur.
TİP, ülke ölçüsünde bir siyasî örgüt olduğuna göre belirli bir tutum almak zorundadır. Kişiler üstü birlikler demek olan örgütler arasında ne yapacaktır? Devrimci örgütleri pusturup zehirlemek mi, yoksa durultup filizlendirmek mi Türkiye halkının çıkarına olur? Her türlü devrimci halk örgütünü bilince ve güce kavuşturmak görev oldu mu, herkes gibi TİP de sorumluluğunu teori ve pratik alanında göğüslemelidir.

BAŞA GEÇME: (GÜÇ + DENEM) İLE OLUR
TİP teorice devrimci olmadan pratikte baş olamaz. Henüz sınıfına ve sosyalizm mirasına bağlanamamıştır. Kaldı ki istemekle değil, olmakla ve denenmekle devrimci ya da sosyalist baş olunur. Yoksa her örgüt ve kişi başlık iddiası ile cepheyi çatlatır. Çelik çekirdek doğuncaya dek, devrimci güçlerin düzen birliği (koordinasyonu) için ortak kurmaya katılınır.

Buraya dek TİP üzerine söylenenlerin özünü madde madde özetleyelim.
1- TİP, devrimci hareket cephesini, devrimci güçleri ve örgütleri teorice reddedemez. Başında “Türkiye İşçi Partisi” levhası var. Tersine, gerçektenİşçi ve Halk Partisi olmak için, devrimci cephe ve güçler birliğine herkesten önce ve herkesten çok kendisi çığır açmalıdır.
2- TİP, devrimcilik alanında pratikçe ne istiyor? Kendisi siyasi iktidar savaşı yapan bir örgüt olduğu için, devrim cephesinin lideri gibi kabul edilmesini mantık gereği doğru buluyor.
Burada şu noktalar unutuluyor:
a) Politika mantığının, Aristo mantığı olmaması için, işçi ya da halk partisinin ön şartları ve Türkiye’nin tarihçil gerçeklikleri göz önünde tutulmalıdır. TİP gerçekten Türkiye işçi sınıfını ve halkını temsil edebiliyor mu? Henüz bu uğurda savaşa başlamıştır. TİP, Türkiye sosyalist hareketini temsil edebiliyor mu? ABA’cılar o geleneğin göreneğin mirasını reddetmekle uğraşıyorlar.
b) Devrimcilik ortamında, yalnız TİP yok, başka siyasî kişiler, eğilimler, akımlar, örgütler, hattâ partiler de vardır, olmalıdır ve olacaktır. Sırf siyasi olması TİP’in formel mantıkça baş olmasını gerektirse, başka bir siyasi örgütün de kendi hesabına başa geçmesi formel mantıkla önlenemez. Ve öylece, devrimci ortamda, daha derleniş başlangıcı gerçekleşmeden, sırf biçimcil kısır öncelik çatışmaları, çatlaklar patlak verir.
Birlik adına formel bakımdan öyle bir başlık önerisi yapılmamalıdır. Ancak, olayların zorlamasız ve zortlatmasızca gelişimi içinde, billûrlaşmalar yaratılır. Daha doğrusu, devrimci kişiler, akımlar ve örgütler istekleri ve kimesnecil (sübjektif) iddialarıyla değil, teorik ve pratik çapları ile etken ve başkan olabilirler. Hak ve görev verilmek için alınır olmalıdır.
3- TİP, kendisini sosyalist bulduğu için başa geçme önerisini yapmakta haklı görebilir. Ancak bu da subjektif iddia olur. Devrimci ortamda herkesin onu gerçekten biricik sosyalist örgüt sayması gerekir. Bunun sözle sağlanabileceğine güvenilemez.
Ayrıca, devrimci ortamda sosyalist de bulunur, sosyalist olmayan da… Sosyalist olmayanlara, daha yanımıza gelirlerken sosyalist olmayı, yahut sosyalizmin önderliğini kabul etmeleri şartını koşmak neye benzer? “Merhaba; senin başını kesip, sırtına bineceğim!..” demeye benzer.
Öyle bir teklif, en az yapanın karşısındakilere de aynı düşünce ve davranışı aşılamak olur. Onlar da sosyalistlere, doktrinlerinden cayarlarsa daha iyi anlaşılabileceğini önerebilirler. Görünüşte haksız da pek düşmezler. O zaman, daha başlanırken, bölücü fikircil çatışmalar ve çatlaklar patlak verir.
Birlik adına öyle önyargılı peşin davranış ve düşünceler yapılamaz. Acele, birliği bozar.
4- Kaldı ki, devrimci ortam, bir zaman çok önemsenen “Dev-Güç” kadar olsun bir cephe birliği kurmuş olmaktan uzaktır. Cephe kurulsa, denenmiş küçükburjuva çekimserlikleri, her zaman formel bir “baş” önünde, finans-kapitalin bin bir provokasyonu yüzünden, alerji duyacaklardır. Cephede herkes tuttuğu sığınaktan, kendi yordamınca savaşacaktır.
Bu objektif kaçınılmazlık devrimin kesin yıldırımlarından başka hiç bir şeyle önlenemez. Hiç değilse bugün onu önleyebilecek çelik çekirdek olmaya TİP’in gücü yetmez. O nedenle şimdilik ancak birlikler arası bir koordinasyon (yönetimi ahenkleştirme) sağlamak üzere ortak kurmay merkezlerikurulabilir.
O merkezlerde kollektif kararlar oybirliği ile alınmaya çalışılır. Böyle bir ortamda TİP’in katalizör, maya rolünü oynaması istenir ve olağan olabilir. Öyle bir cephede TİP’e hemen denemesiz başlık vermek, bir daha cephe birliğini, daha uzun süre, bozmaya varır.
5- Devrimci ortam içinde her örgüt; gericiliğe ve emperyalizme karşıdır. Bu karşıtlık prensibini herkes kendi özel düşünce ve davranışlarına en uygun biçimler, araçlar ve parolalarla yürütür. Sosyalist örgütlerin sosyalizme uygun düşünce ve davranışlarına da kısıtlama ve sınırlamakonulamaz. Tam tersine, yakın sınırlar arasında dayanışma ve tanışma olanakları artar.
TİP de bütün o şartlardan ve olanaklardan yararlanır. Yararlanma hakkına kimse karışmaz. Ancak bu hakkın kullanılma yeri, devrimci ortamın içidir. TİP devrimci ortamın içine içtenlikle kendisini verince, bütün görev ve hak hürriyetlerini yerli yerinde kullanabilir. Kendisinin en doğru bildiği düşüncelerini, davranışlarını; öteki devrimci örgütlere öğütleyebilir.
Savaş yoldaşlığının verdiği içtenlik, milli ve insancıl alınyazısı birliği, en temiz propaganda-ajitasyon-örgüt olanaklarını önerme ve gerçekleştirme fırsatlarını sunar. Yeter ki TİP strateji ve taktik anlayışında mekaniklikten kurtulsun, en somut ve pratik çözümler bulsun ve göstersin.
Moral inandırmanın yolu, davranışta yürekten el ve işbirliği, prensiplere uygun karşılıklı eleştiri, otokritik, toleranslı ve arkadaşça fikir tartışması; devrimci cephe müttefikleri ve dostları arasında, zorbalığa kaçmayan telkin ve ikna yoludur. Yoksa ultimatom yorumunu taşıyan, hotzotçu pozlara kaçan, hiç bir objektif ve somut pratikle bağdaşmayan düşünce ve davranışlar, yalnız cepheyi finans-kapitalin özlediği dağınıklığa, paniğe uğratır.
Böylelikle, devrimci ortam, TİP’in; başta işçi sınıfı ve halk gelmek üzere; köylü, şehirli, bilgin, cahil, kadın, erkek, genç, yaşlı; tüm Türkiye, bağ kuracağı alan olur. Yığınlardan kopuşmuşluk azalır, Türkiye halkıyla bağ kuracağı alan olur. Yığınlardan kopuşmuşluk azalır. Heterojen elemanlara doğru sosyalizm bilimi kardeş alçakgönüllülüğü ile duyurulur. ‘Sol’un; milletçe, en ilgisiz işçi ve köylülerce dinlenilen, anlaşılan, gitgide benimsenilen forumu yaratılır. Bugünkü gibi finans-kapitalin en azgın ölüm dirim kararı ile işsizlik ve pahalılık savaşına kalktığı keskin bunalımgünlerinde yad kalmaktan, yabancılaşmaktan kurtulunur.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar