NETİZ TV
net portal

OPORTÜNİZM NEDİR?

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye’de, ilgili, ilgisiz, bilgili, bilgisiz çoğu kimsenin ağzında sakız misali çiğnediği DEVRİM, EVRİM, OPORTUNİZM gibi kavram ve süreçleri, en çok çorba edilen STRATEJİ, en çok atlanan TAKTİK gibi konuları öncelikle ve ivedilikle ele alarak YOLUN AYDINLANMASINA KATKIDA BULUNMAYI UMUYORUZ… Orta karar, vasat çoğunluğun her şeyi bildiğinden emin bir kabalık ve cesaretle kavramlara, olaylara, ilişkilere ve süreçlere abanmasının; psikolojik, sosyal ve
siyasal taciz-tecavüz boyutlarına vardığı toplumumuzda işimiz kolay değil. Biliyoruz… Bu üç kitabı birlikte okumaya, tartışmaya ve güncel sonuçlar çıkarmaya çalışmak, en azından zaman ve güç kaybı ile sonuçlanmayacak bir uğraş olabilir… (Vatan Postası Genel Yayın Yönetmeni Nezih Gençler)engelliler
I. KİTAP: OPORTÜNİZM NEDİR?

I. AYRIM: Oportünizm Nedir?

II. AYRIM: Strateji – Stalin – II. Enternasyonal

III. AYRIM: Sosyal Anlamlı Askercil Taktik

IV. AYRIM: TİP ve Devrimci Ortam

OPORTÜNİZM NEDİR?
SUNUŞ
Türkiye işçi sınıfı hepimizden er davrandı: Kılıcını ortaya attı. Her türlü “Devrimci” aydın gevezeliğine en kestirmeden keskin karşılığını bir vuruşta verdi. Artık sözün yeri kaldı mı?
Aşağıdaki eleştiriyi beş-altı ay önceden beri yazmış, yayınlama olanağını bekliyorduk… Türkiye işçi sınıfı üstüne, bilir bilmez çok spekülasyonlar (düşünce hava oyunları) yapıldı. Biz Türkiye’nin en eski sosyalistleri, körün değneği gıbi tek bir şey bellemiştik: “Başta işçi sınıfımız gelmek üzere”: İkinci Kurtuluş Savaşı (İkinci Kuvayı Milliyecilik) olacaktı. Yeni sosyalistlerimiz mutlak “Yeni” hele “Öztürkçe” söz etmek için “Hızlı” gitmeyi pek beğendiler: 27 Mayıs hepsinin gözlerini kamaştırmıştı. Soyut tartışmalar buradan doğdu.
Türkiye işçi sınıfının subjektif şartları mı, yoksa objektif şartları mı, tam mı değildi, eksik mi idi? Yahut Türkiye’de bir proletarya partisi değil, küçük burjuva partisi için bile önce Filipincil Demokrasi icazet verir miydi, yoksa ilkin Demokratik Devrim savaşı mı kazanılmalıydı? gibi sürü sepet ulemalıklar almış yürümüştü. Kimi aydın gençler arasında neredeyse kan gövdeyi götürecekti.
Bu kitabın birinci ayrımında: Oportünizm konusunu inceledik:
OPORTÜNİZM: Hem aşırı yalın, hem aşırı karmaşık, “kıldan ince kılıçtan keskin” bir sırat köprüsüdür. İnsan Oportünizmin sağından çokça kaçayım derken, bakarsınız solundan yakasını ve paçasını kurtaramaz. Oportünizmi bütün momentleriyle anlarıyla her yanından kavramak, ona göre uyanık yatmak şart- tır. Yoksa aşırıca sağdan sakınayım çabası farkına varılmaksızın insanı soldan “Kör Kuyu” içine kaydırıverir.
Stalin’i mezarında niçin rahat bırakmamalı… Şunun için ki, yarım yüzyıldır Türkiye’de: “Bıyığını takan başımıza Stalin kesilmek” aktörlüğüne bayıldı ve bayılıyor. Bu gibiler, acıklı yahut gülünç komedyalarında hep bir şeyi unuttular, unutuyorlar. Birinci kitapçığın ikinci ayrımında ilkin o unutulanı anıyoruz. Sonra, şu lahmacun kadar meşhur edilen “Strateji” deyimini (ama taktik bütünlemesiyle) Sosyalist Literatüre sistemlice sokan kimse Stalin’dir. Niçin soktu” Nasıl soktu?.. Oraları kavranılmadıkça, Strateji adına anlaşılır olmak epey güçleşir.
Ayrıca 2 mart 1923 günlü: “Az olsun, öz olsun” yazısından sonra Lenin sustu. Kaç devrimci kuşağın Lenin Partisi ve Proletarya İktidarı üzerine Stalin bir oturdu, pir oturdu. Deliksiz otuz yıl, Abdülhamit tahtından indirildi, Stalin ölünceye değin kılına dokunmayı aklından geçireni cehenneme yolladı. Praletarya Diktatörlüğü demek sanki o yumuşak çizmeli, sert alaboz saçlı çiçek bozuğu Gürcü demek oldu.
Doğru muydu, yanlış mıydı? Konumuz o değil… Ne var ki biz, Bilimcil Sosyalizmi kuran ve önceden görüşlerin en yanılmazlarını veren Marx-Engels’lerin kaç kez aldandıklarını kıyasıya yazılarında sık sık okuduk. Emperyalizm çağının her karakteristiğini kendi ülkesinin orijinalitesiyle dünyanın alt-üstlükleri içinde şaşmaksızın çizen “Devrimler Kartalı” Lenin, her gün kendi kendisinde ve partisinde birçok yanlışları yakalar ve satranç tiryakiliğiyle göze batırmakta ısrar ederdi… Stalin ömür boyu beş yaşındaki çocuklara dek yanılmaz papalığını ezberletti. Kimin haddine düşmüş Stalin’in burnundan kıl koparmak?
İşte bizim Bâbil artığı küçük burjuva sosyalisti; “Altı Kulaç Bebe Runi’lerimiz” Stalin’in o hep en küçültücü yanına yani yanılmaz Rin Papa paranoidliğine tutkundular ve tutkunlaşıyorlar.Oysa bir insan yanılmazlık kuruntusuna düştümüydü artık ondan korkulurdu. Aslına bakılırsa Stalin’in yanılmaz görünüşü ancak ve yalnız Lenin’in metinlerini harfi harfine izleyebildiği ölçüde gerçeğe uygundu. Lenin olmasa, Stalin diye bir yaratık bulunamazdı. Jozif Visaryonaviç Çıkvaşvili adında bir Tiflis eskicisi kalırdı. Stalin olmasa, Lenin’in şahikalığından zerre eksilmezdi.
Lenin ise yanılgı için şöyle der:
“Çoğunlukla öyledirler, kabul edilmiş politika çizgisinin yanlış karakterde olduğuna kanı besleyen politika adamları, dönüşlerini gizlemeye, kütleştirmeye, falan veya filan gerekçeyi az çok kaçınılmaz “tasavvur” etmeye çabalarlar. İnsanın kendi siyasi yanılgısını mertçe ve dürüstçe itiraf etmesi bile kendi başına politik bir büyük eylemdir.” Lenin: Pitirim Sarokin’in kıymetli itirafları 20 Kasım 1918.
Yanılgısını itiraf etmek “Mertliğine ve dürüstlüğüne” katlanamamak nerelere varır? En pisi pisine kişicil horoz döğüşlerine varır. Her sosyal olayın ekonomik temelden sınıf çelişkilerine çıktığı prensibine dayanan Bilimcil Sosyalizm düşüncesinde kişicil politika dövüşü olur mu? Olur.
Hele kişiler herşeyi küçük dükkân temeline dayanan küçük burjuvaziden iseler: Kişi keçilikleri ve kişi domuzlukları Marxizm kadar güçlü bir sosyal düşünce ve davranış alanını bile yangın yerine çevirebilir hatta bu alan, yeryüzünün en büyük sosyal devrimini başarmış bir“Demir Disiplinli” parti, Lenin’in partisi de olsa domuzlukların ve hırlaşmaların sonu gelmeyebilir.
Bunun en korkunç örneğini Lenin anlatır. 24 Kasım 1922 notIarında şöyle der:
“Yakın bir gelecekte ayrılışmaya karşı garantileşmek üzere kenetleşmekten söz etmek istiyorum, ve burada sırf kişicil düzende bir sıra mülâhazaları incelemeyi öneriyorum.”
“Bu bakımdan, kenetleşme probleminde esas nokta, Merkez Komite üyeleri arasında Stalin ve Trokski gibilerin bulunuşunda toplanıyor kanısındayım. Stalin’le Trokski arasında bulunan ilişkiler, bence önlenilmesi mümkün (sakınılabilecek) olan o ayrılışma tehlikesinin belli başlısıdır”.
Yukarıki mektup kongreye yazılırken: Stalin henüz adı işitilmedik bir çömezdi; Trokski, merkez komiteye karşı ikide bir idareci zart zurtları çıkaran bir kendini beğenmişti. Sonra ,giderek o kişicil çekişmenin hangi trajedilere vardığını bugün bilmeyen kalmasa gerektir. O trajedilerin baş aktörü daha yuvasını yapınırken, Lenin onu kulağından yakalamış ve şöyle teşhir etmişti:
“Stalin yoldaş genel sekreter olur olmaz, elleri arasına sınırsız bir iktidar yoğunlaştırdı ve ben onun bu iktidarı her zaman yeterli bir itina ve ihtiyatla (önünü ardını düşünerek). kullanabileceğinden emin değilim.” (24 Kasım 1922.)
“Stalin çok hoyrattır, ve bu kusur bizim ortamımızda ve biz Bilimcil Sosyalistler arasında pekâlâ tahammül edilebilir olan bu kusur, genel sekreterlik görevleri içinde artık dayanılır olmaktan çıkmıştır.” (25 Kasım 1922.)
Demek kişinin mevki hırsı ve hoyratlığı: Sorumluluk durumu arttıkça tehlikesi de artan bir felâketli aykırılıktır. Çünkü burjuvazi en çok o kanaldan sosyalizmin içine en yangıncı kundaklarını sokar.
“Merkez komitesinin kenetleşmesinden söz ettiğim zaman.,kafamda hep ayrılışmaya (nifaka) karşı alınacak tedbirleri geçiriyorum. Çünkü, iyi anlaşılan, Ruskaya Misl’in ak bekçisi (Gort Blanı) (Sanırım C.C. Oldenburg), bu adamların Sovyetler Birliği’ne karşı giriştikleri savaşta, o ak bekçi birincil olarak,Partimiz içinde ayrılışma çıkarmayı kezliyordu, ve bu ayrılışmayı elde etmek için, ikincil olarak, Parti içindeki ağır ihtilafları kezliyordu (fırsat kolluyordu).” (Lenin).
“Ak bekçi” sözünün yerine CIA ajanı ile onun Ergenekon aslanı komandosunu geçirelim: Türkiye’de sosyalizmi kundaklayanların ne istedikleri ve nasıl adam kışkırttıkları kendiliğinden anlaşılır. Bu küçük burjuva kişicil hot-zotçu zortlamaları önlemenin yolu ne olabilir.?
1 – Örgütte işçi sınıfı üyelerini sayıca ağır bastırtmak.
2 – Hoyrat kişilerin yerine: “Daha toleranslı, daha luvaysall (içtenlikli, açık yürekli, dürüst, doğru, sadık, hakyemez), daha uslu edepli, arkadaşlarına karşı daha dikkat ve itina gösteren, daha az kaprisli ve ilh.” olanını geçirmek.
Onun için “Büyük Stratej” sayılan Stalin’in tezeği bile olmamış bizdeki taklitçilerine karşı Stalin’in kimi düşünce ve davranışları üzerine bir açıklama yapmak yerinde olurdu.
Oportünizm ve Stalin araştırmasına Taktik açıdan “Kimi Askercil Elemanlar” ile “TİP ve Devrimci Ortam” ayrımlarını katıyoruz. Taktikkonusunu da yeryüzünün en geri “Prusya kafalı” Alman militarizminden örnek vermeyi ibrete değer bulduk. Militarizmde bile Şef ile Örgütyığını arasındaki ilişkiler gözden geçirilirse, Sosyalistler arasında ilişkiler ile “Demir Disiplin” konuları biraz daha aydınlanmış olacaktır sanıyoruz. Aynı Taktik açıdan “TİP ve Devrimci Ortam” ayrımı ile daha çok pratik yönelişleri tartışmaya ve teklifleştirneye çalıştık.
“Tarafsızlık” bizim harcımız değil. İşçi çocuğuyuz. Olduk olası: “Başta İşçi Sınıfımız”dan yana düşünüp davranmayı öğrendik. İnsanoğlunun ancak ve yalnız İşçi Sınıfı yanından gerçek İNSAN olacağına inanıyoruz. O noktada en ufak ikircilik geçirenler, “Stalin” olsalar, bizi bağlayamamışlardır ve bağlayamazlar. Bu yazımızda acı da konuşsak, “hak” yemeyiz. Acı sözümüzden ancak “Tatlısu Devrimcileri” alınabilirler. Onlarla ise bir sayımız suyumuz olamaz. Azıyan yara gibi, aşırı et fırlaması da cehennem taşıyla dağlanır. Hekimcesi, hiçbir hastalık kayrılamaz.
Görev başında ömür merdiveninin son basamaklarına geldik. Kimsenin kara yahut mavi. yahut yeşil, elâ gözü için yaşamadık. KimsedenProletarya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında hiç birşey beklemedik. Kimsenin de bizden başka şey istemesine göz yummadık. Görev yapıyorduk, muhallebi değil… Görev yapmada çok iyi biliyoruz; vurmak ta vardır, vurulmak ta. Hepsi vız gelir, ve de gelmelidir.
Hikmet KIVILCIMLI – 1/8/1970 Göztepe
AYRIM I
OPORTUNİZM NEDİR?
“Oportunizm”: son yıllarda Türkiye “Sol” unun en çok kullanılan “sözcük”lerinden biri oldu.
“Türkiye” de bir şey “Çok kullanıldı” mı, mutlak en az anlaşılan ve en çok adam korkutan umacı olmuştur. Saltanat zamanı “Gâvur”, Cumhuriyet zamanı “Komünist” ne idiyse, bugün, büyük çoğunluğumuz için gene odur. Daha doğrusu Komünist sözcüğü Finans – Kapitalist için ne ise, Gâvur sözcüğü Tefeci – Bezirgân için odur. Solcular için de Oportunist sözcüğü aynı şey oldu.
Gençler gördük. En içerledikleri kişiyi bir vuruşta yerin dibine batırmak için kullanabildiği en müthiş sıfat “Oportunist” oluyordu. Dedesinin“Gâvur”, babasının “Komünist” sözcüklerini kullandıkları yerde, genç “Oportunist”i kullanıyordu. O tür gençlerin kendilerine yahut “Oportunist” yıldırımı ile yere serdiklerine sırası düşüp içtenlikle, ne demek istendiğini sorduğumuzda düşmanlık duygusundan başka bir yorumla karşılaşmadık.
Hemen hepsince: “Oportunist”: “beğenilmiyen adam” dı! Çoğu kez, adamın beğenilmeyişi bile, onu “Oportunizm”le damgalıyanın kendi öz kanısı değildi. İşitmişti bir yerden. Ve inanmıştı ki, o “Oportunist” sayılan kişi, iflâh olmaz bir “Oportunist” idi. Tıpkı, köylümüzün “Gâvur”; esnafımızın “Komünist” (son zamanlar “Anarşist”) dediği şey önündeki tepkisi idi bu. Nedenini, içyüzünü bilmeden, araştırmayı ise Ulu günah: “Günah’ı Kebiyr” sayarak kullanılıyordu bu sövgü…
Biraz da haklıydı gençler. Kimse onlara “Oportunizm”in ne olduğunu aydınlatmıyordu. Herkes onlara parmakla bir sürü “Oportunist”gösteriyordu. Örnek gösterilen kişi olunca, başka derinlemesine çabaya hâcet kalmıyordu. Aslında hepsi aydın gençlerin bir bölüğü idiler. Günlük derslerinden, sınavlarından, hele son zamanlardaki heyecanlı “eylem” lerinden vakit bulup ta şu Oportunizmin ne olduğunu araştıramıyorlardı. İçlerinden en dürüstleri, haklı olarak Oportunizmin herkesçe kolay anlaşılacak bir tanımlamasını vicdan azabıyla kıvranarak rastgeldiklerine soruyorlardı.
Böylesine yaygın bir ihtiyaca toptan karşılık araştırmak yerinde olacaktı. Ona çalışalım.
GENEL OLARAK OPORTUNİZM: OBJEKTİF (Nesnecil) – SUBJEKTİF (Kimesnecil)
Oportunizm nedir? Toplumda kaç türlü sınıf, zümre, tabaka, eğilim varsa, en az o denli çok çeşitli Oportunizm olur. Bütün Oportunizmlerin bir listesini yapmak, telefon rehberinden büyük ciltleri doldurur. Tek sözle Oportunizm: Sınıf yerine Zümre çıkarınasapıştır.
Genel olarak Oportunizmin bir Objektif (Sınıfcıl) anlamı vardır, bir de Sübjektif (söz yerinde ise: Kişicil) anlamı vardır. Sınıflı toplumda herKişicil görüntülü davranış ve düşünce mutlak Sınıfcıl olur; en azından bir zümre, bir grup, bir ahbapçavuş eğilimidir. Ancak, sosyal bölümler kökünden kaynak almış eğilimlerin kişi‘lerde somutlaştığı da bir gerçektir.
1. – Objektif Oportunizm: Sosyalizmde Proletarya (İşçi Sınıfı) dışı düşünce ve davranıştır. Proletarya dışı kalışı iki türü olur:
a) İşçi Sınıfı dışındaki sosyal sınıf, tabaka ve zümrelerin eğiliminde düşünmek ve davranmaktır. Derebeyi, Büyük Emlâk Sahipliği, Burjuva, ve bütün dalbudaklarıyla Küçükburjuva eğilimleri o çeşit sapıtmalara yol açar.
b) İşçi Sınıfı Tümlüğü dışındaki sapıtmalardır. Eğilim, “işçi” (Proleter) etiketini veya sıfatını taşır. Ama, İşçi (Proleter) başka, “İşçi Sınıfı”(Proletarya) başkadır. İşçi: tek kişidir; Proletarya: İşçi sınıfıdır. İşçi sınıfı içinde çeşitli zümreler vardır. Bunlar Burjuva, yahut Küçükburjuva, yahut öteki Derebeyi ve kalıntıları ile etkilenebilirler. Yahut, İşçi Sınıfı içinde ayrıcalı bir zümre çıkarına uyarlar. Proletaryanın tümlüğüne aykırı düşerler. Bir bölük işçiler, bütünü ile İşçi Sınıfına yad veya karşı kalabilirler.
2. – Sübjektif Oportunizm: kıcasa Sözün İşe Uymaması diye tanımlanabilir.
“Hakikî sosyalist demek, sözleriyle değil eylemleriyle sosyalist demektir…” (Lenin: “Ortak Oturumda Söylev”, 29 Temmuz 1918)
” …Şimdi kendilerine Komünist ünvanını verenler de, Enternasyonalizm prensibini lâfla tanırlar, iş’te onun yerine Nasyonalizm ve Pasifizmi geçirirler.” (Lenin: “Milliyet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tez Taslağı”, 4 Temmuz 1920)
Subjektif Oportunizmin de genel olarak iki türlüsü olur:
a) Geriye kaçan Açık Oportunizmler: Bakınca sapıtmasını sırıttırır. Bunların başlıca çeşitlerini şöyle sıralayabiliriz:
1 – Felsefesizlik – Problemi dikine soyut koymak.
2 – İkircilik (Tereddüt) – Eleştiriden sonuç çıkaramayış.
3 -Ütopi (Kuruntu duygu) Hayalperestliği – Zafer sarhoşluğu.
4 -Geriye bakma (gözü arkada) – Panikçi (kolayca ödü patlayış ve dağılış.)
Ve ilh… ve ilh…
b) İleriye kaçan Üstü Kapalı Oportunizmler: İlk bakışta insanı şaşırtır. Bunların başlıca çeşitlerini şöyle sıralayabiliriz:
1- En önemliyi seçemeyiş – Slogan atmakla iş biter sanış.
2.- Problemleri kişicil (şahsî) koyuş – Yanılmaz otoriter poz alış.
3 – Eleştirilince küplere biniş – Kanıtlama (iknâ) yerine zorlama (“Cilâlı Çarlık” L.) yapış.
4 -Yanlışını itiraf etmemek – Eklemeci düzeltmelerle zırhlanmak.
Ve ilh… ve ilh…
Oportunizmin Objektif ve Subjektif sonsuz çeşitlerine genel olarak kısaca değdikten sonra, özel olarak her gün karşımıza çıkan örneklerini, hatırda kolay kalması için başlıca üç kümede toplıyabiliriz.

AÇIK OPORTUNİZM
Açık Oportunizm: doğrudan doğruya İşçi Sınıfını, yahut onun Özgüç oluşunu red veya inkâr yolunda demagoji yapar, Oportunizm adını alışı da ondan ileri gelir: açıkça sömürücü sınıfı veya sistemi savunduğunu maskeler, Gene de, Proletarya’ya karşı düşmanlığını,“güvensizlik” kılıfı içinde saklasa bile, kolay seçilir, apaçık Oportunizmi bellidir. Türkiye’de hâlâ hortlatılmak istenen Kadrizm ile onun “ateşine yanmış” “Yönizm”, o Açık Oportunizmlerin Mahmutpaşa kaldırım satıcılarına dek düşmüş eski, yeni örnekleridir.
Çerez olsun diye, çoktan unutulmuş bir Kadrizm “felsefesi”nden üç beş satır okuyalım:
“Grev nihayet bizde de başgösterdi… Sebepler bizzat muasır (çağdaş) cemiyetlerin bünyesindedir. Bu Cemiyetlerde sâ’yın (emeğin) bir türlü lâzım geldiği gibi “organize” edilememesi daha doğrusu sâ’yin ifrat (aşırı) dereceye vardırılması, amele hayatında arada bir böyle buhranların patlak vermesine sebep olur.
“FAKAT acaba, bizde (İşçinin 12-14 saat çalıştırıldığı 1928’ler Türkiye’ sinde! HK) herhangi bir sâiy ifratinden bahsetmek zamanı gelmiş midir? Hattâ, acaba bu memlekette Avrupaî manasıyle büyük sermayeler lehine çalışan sınıfı gayrı insanî bir tarzda kullanmak, yâni., mâruf tâbiri üzre amele sınıfını ekspluate (exploiter) etmek âdeti başlamış mıdır? Buna evet diyebilmek için, Türkiye’de büyük sanayi hayatının mevcut olduğunu kabul etmek lâzımdır. Bizde Avrupalıların anladığı şekilde bir AMELE TABAKASI OLMADIĞI gibi, Patron sınıfı namını verebileceğimiz SERMAYE ERBABINDAN mürekkep bellibaşlı bir zümre dahi YOKTUR. Tramvay Kumpanyası da dahil olmak üzere İstanbul’da mevcut bazı monopol vs sanayi müesseselerinde çalışanlara, Müdîr’i Umumîlerinden kapıcılarına kadar, ancak bir isim verilebilir: MEMUR…” (Y.K.. “Grev Münasebetiyle” ) (Majüskülleyen: H.K.)
Gazetenin günü kopmuş. Yalnız bir yanı hâlâ Arapça harfleriyle basıldığına ve Tramvay “Kumpanya” elinde bulunduğuna göre, “Harf İnkılâbı” günlerindeyiz. Yazarın kendisi gibi, satırlarındaki ana tez de. “Kadroculuk” denilen cılk “İdeolog”luğun protipi olacaktır. Üzerinde durmıyalım.
İKİ YÜZLÜ OPORTUNİZM
İkiyüzlü Oportunizm: Artık “Amele yok” diyemez. Tam tersine: “İşçi sınıfı demek, ben demekim!” pozuyla ortalıkta kuş uçurtmaz, adam gezdirmez. Adım başında en keskin “Tatlısu Sosyalizmi” (L) üzerine ton bon lâfebelikleri saçarak, kendisinden daha ağırbaşlı bilimcil Devrimci olanın alnını karışlar. Gerekirse, Marks’tan, Engels’ten değme pasajlar kırparak, karşı tezleri “çürütür” ve yalnız kendisinin Ortadoks (sütbesüt) “Bilimcil Sosyalist” olduğunu “saptar”.
İkiyüzlü Oportunizme bizde “Tipizm” diyenler var. Daha somut ABAİZM’dir: (Aybarizm – Boranizm – Arenizm) ve benzerleri. Bunların“ideolojik” örnekleri öylesine her elde bol ve dillere destan ki, ciltlere sığmaz oldu. O soyut sosyalizm çeşitlerindense, TİP içindeki patlama gibi son somut olayı çerez niyetine vermek yeter.
ABAizm’in (Aybar – Boran – Aren Oportunizminin) en “dokt” ideoloğu B.B, hanımdır. Sayın Bâyan 30 Kasım 1968 günlü Akşam gazetesinin “Düşünceye Saygı” sütunlarına verdiği “eleştiri”sine şu başlığı koydu: “TİP’deki Olayların İçyüzü”! Bu sansasyonel yazı, ABAizm’in şifa bulmaz “İlk defa” olmak tutkusu ile başlıyor:
“İlk defa olarak, Tüzüğe ve Parti disiplinine uygun bir şekilde Genel Başkana karşı bir eleştiri ve muhalefet başlamıştı”, diyor.
İnsanın tüyleri diken diken olmaz mı? Maazallah! “Genel Başkana” 7 yıl itaatten sonra, hem de “karşı”: “bir eleştiri” yapılmış! Ne imiş o yaman eleştiri? Dört sütunluk yazıda, kişicil kulis heyecanı ile harcıâlem lâflardan başka bir tek düşünce adını alacak düşünce çelişkisi yok. “Aybar’ın kişisel çıkarları, kişisel yönetim eğilimi” tek şikâyet konusudur. Bn. B.B. diyor ki: “Ama Genel Başkan, bir Parti Liderinden bekleneceği üzere ihtilâfın giderilmesini, hiç değilse ortak bir takcım noktalara varılmasını mümkün kılacak yerde, bizlere derhal Komplo yapma, Partiyi bölme suçlamaları yönetilmiş ve bizimle sonuna kadar mücadele edeceğini söylemiştir.”
Bu hâl nedir? Takma kelle ile Gövde arasındaki uyuşmazlıktır. TİP’in “Doğuştan günahı”: Proletarya ideolojisi yerine, “hot sosyete”de“Protokola dahil” olabilecek bir “Patentli kelle” geçirmesidir. Kelle, dört yanında “derhal Komplo” gören “Suçlama” semptomları gösteriyorsa, ve ortada “Komplo” yoksa: öyle basit bir paranoid hasta önünde gereken yapılır. Hekim veya deligömleğiyle “Eleştirilir”. Sinir hastalığı birPrensip çelişkisi gibi ele alınmaz.
Ancak, Çaltı dergisinde çıkan: “İşçi Partisi nedir? Ne olmalıdır?” yazısından 2-3 yıl kadar sonra, 1967 Mayısında TİP -adı Menderesinkine benziyen- “Tahkikat Komisyonu” ile üyelerine tam 72 âhiret sorusu açtı. Bunlardan düşünce ile ilgili 29, 46, 47, 48, 72 vb. maddeler: “İşçi Partisi nedir?” ile “Uyarmak için, ilh.” yazılarına Engizisyon suçlamaları yapar.
66, 67, 68 vb. maddeleri de hep: “Genel Başkanın… sızmalarla mücadelesi alanında ne gayret gösterdiniz?”. Genel Başkan “.. Kapılanlar varsa hevesleri kursaklarında kalacaktır” demiş. Genel Başkanın direktif mahiyetindeki bu görüş ve yargısına uyuyor musunuz?” “… Genel Başkan en yüce Parti Otoritesi.. sadık mısınız?” çapında. Yahut, 34. İstanbul İl Kongresinde.. Sadun Aren gibi TANINMIŞ, MUKTEDİR bir yöneticiye karşı Boran’ın bu kadar çok oy almış olmasını ne ile izah edersiniz” gibi incilerle dolu, bir “zehir hafiye” vesveseleri…
Demek Ali, Veli, hep bir deli. Genel Başkanın “yüce paranoid hezeyanını 1967 Mayısında hep birlikte azıttıranlar da paylaşmışlar. 1968 Kasımında ansızın bütün “akıllılar” Şarlo’nun “Altınâ Hücum” u gibi Genel Başkana saldırı “Teori” sindeler. “Hasta adamcağız” şaşırıp“Komplo” aramaz olur mu? Dün kuldunuz. Bugün âsi olunur mu?
“Manzara”: İkiyüzlü Oportunizmin alaturka çeşididir artık. 1966 Kasım Malatya Kongresinde, bir Tüzük Tadili görevlisi: “Genel Başkan, Genel Yönetim Kurulu ve Merkez Yürütme Kurulunun kararları çerçevesi içinde hareket eder.” “Kadro yetersizliği EĞİTİM ve teşkilât görevleri aksamaktadır” tekliflerini yaptığı için, kürsüde iki saat boyu: Eğitimin pratikle olacağı için Eğitim kararı alınmaması gerektiğini savunan Bn. B.B., ilk ağızda, o teklifi yapanı partiden attırıyor. Ve 1968 Kasımında: “Parti teşkilâtının EĞİTİMİNE, bilinçlendirilmesine, militan bir Kadro haline getirilmesine en çok önem vermek lâzım” (ANT, 19 Kasım 1968) diyor. “Aybar’ın kişicil çıkışları”ndan yakınıyor. “Evet öyledir, hele Sosyal bilimlerde mutlak doğruluk daha azdır” buyuruyor.
Aynı görüş ve işlemleri ve kişi kelleleşmelerini Bay S.A. da, profesörce onaylıyor, uyguluyor. Ancak:
“Bunlar benim altmış seneye yakın ömrümün tecrübelerinin sonuçlarıdır” diyerek, “Hürriyetçi Sosyalizm deyimini Partiye resmen tanıtmak”istiyen “Haşmetlû Deli Hazretleri” en sonra:
“- Beni arkamdan hançerliyorsunuz!” çığlığını koyverince, Prof. Bay S.A. irkiliyor. Ve Olağanüstü Kongrede şu cevherleri tekerliyor:
“Bizim gibi emekçi halkın büyük ağırlığını Partiye koymadığı bir memlekette Sosyalist Partinin SOLA SAPMASI tehlikesi vardır.
Mesele, üretim araçlarının şahısların elinde mi, yoksa KANUNUN elinde mi olacağı meselesidir.” (ANT, a.y.)
Sola barajı ve “şahıs”ları anladık: “Kanunun” sayfalardan fırlayıp “üretim araçlarını” hangi eline alacağı, ne yazık ki, “Bilimsel Sosyalizmin temel ilkelerinden esinlenerek yazılmış” Program ve Tüzük gibi “Şâir Profesörün karnında” kalıyor.
En sonra “Nâzımizm” çiçekleri parlak renkli yapraklarını dökerek bütün mat meyvalarını buram buram veriyor.
TUTARSIZ DEVRİMCİLİK OPORTUNİZMİ
Devrimci geçinmek, hattâ Devrimci olmak, Oportunist olmamak için yeterli değildir. Tam tersine, Oportunizmin. üçüncü ve her gün başa geldiği için en tehlikeli bir biçimi de: TUTARSIZ DEVRİMCİLİK kılığında insanı aldatanıdır. Tutarsız Devrimcilik Oportunizmi klâsik anlamı ile başlıca iki. yönde belirir:
1- Teorik Tutarsızlık; 2- Pratik Tutarsızlık…
1 – TEORİK TUTARSIZ DEVRİMCİLİK: Yalnız Teoride kara cahil olmak değildir. Bilmediğini bilmemek en korkunç Teorik Tutarsızlığı yaratır. Bunun en çok rastlanan gene başlıca iki eğilimi sonsuz Oportunizmin çeşitlerine kapı açar: A- Teori Skolastiği; B- TeoriUydurmacılığı
TEORİ SKOLASTİĞİ
A- Teori Skolastiği: Skolastik devrimciye göre: Bilimcil Sosyalizm en büyük ustalarca en mükemmel anıtemekler biçiminde verilmiştir. Bu dörtbaşı mamur “tastamam” doktrin önümüzde kale gibi yükselirken, bizim ayrıca uğraşmamız boşuna olur. “Sosyalizmin bilimi” çoktan tamamlanmıştır. Bizim yapacağımız en akıllıca devrimcilik, o hazır doktrinin formüllerini bellemektir.
Marksizmi böylesine “bitmiş” bir teori saymak, Bektaşi dedesinin: “Bizim namaz kılındı” demesine benzer. Teori Skolastiğinin iki ucu: yaDevrimci Somutluğu, yahut Devrimci Bütünlüğü zedelemek biçimlerine soysuzlaşır.
1) Somut Olamayış: Devrimci, Bilimcil Sosyalizmin şu veya bu düşünce ve davranışını bellemiştir. Yalnız bellediği soyut formülün nerede, ne zaman ve niçin geçerli olduğunu aramamıştır. O yüzden bildiğini gereği gibi değerlendiremez. Olayların akışında kasılır kalır.
Örneğin prensip üzerinde pazarlık olmaz. Prensip nedir? Devrimciliktir. Öyleyse bir Devrimci devrimden başkasına bakamaz mı? Devrim sayılmıyan her Reforma karşı gelmek mi gerekir?
Reform olanaklarından yararlanmak: yığınları eğitmeyi sağlıyorsa, sömürü tehakkümünü yıpratıyorsa, işçi hareketini devrim yönünde güçlendiriyorsa: gerekli hattâ kaçınılmaz ve yararlı olur. Manevra kabiliyetine güvenen devrimci, yerinde atılış,bozgunsuz gerileyiş taktiğinigüder. Lenin’in dediği gibi: “Uzlaşma yok” parolası, “bir anarşist palavra”dır; “Sarp bir dağa çıkarken, önceden ziğzağ yapmamaya, arasıra gerilememiye, başka yönü denemek üzere saptanmış doğrultudan ayrılmamıya” yemin etmek “gülünçtür.” (L.: “Çocuk Hastalığı”).
2) Bütünsüzlük: Teoriyi bütünü ile, “alfabesinden yüce cebirine dek” sabır ve tutkunlukla deneyerek etüt etmek zahmetine katlanmıyan devrimci, derme çatma bilgisiyle sık sık sorunları birbirine karıştırır ve yarım yamalaklıktan kurtaramaz. Sözde bir problem halkasının üzerine basacağım diye o halkayı problemler zincirinden koparıp ayırır. Örneğin Demokratik Devrim ile Sosyalist Devrimin arasını açmış duruma düşer.
“Demokratik Devrimle Sosyalist Devrim arasında yapma bir engel yükseltmiye kalkışmak.. Marksizmi kalplaştırmak, Bilimcil Sosyalizmin yerine Liberalizmi geçirmektir.” (L.: “Proletarya Devrimi ve mürted K.”)
TEORİ UYDURMACILIĞI
B – Teori Uydurmacılığı: Teoride Skolastiğin karıştığı Zoraki Orijinallik‘tir ya… Tutarsız devrimcinin düştüğü bir çukur da, herkesin bildiği doğrularla yetinememektir. Uyduruk “Teori”nin sonsuz türlerinden bir ikisini alalım.
1) Eklektizm: Yarım eksik düşünce parçalarını birbirlerini çürütseler bile birbirine yapma mantık teyellemeleriyle eklemektir. Bunun klâsik örneği Lenin’in “yarım menşevizm” dediği, meşhur “Permanan (Daimî: Sürekli) Devrim” sözde doktrinidir. Marks, 1850 yılı “Sosyalist Ligi”ne bir Çağırı (Adres) yapmıştır. orada, Küçükburjuvazinin (Demokratik Devrim dilekleri) yerine gelir gelmez, hemen “Sürekli: “Permanan Devrim”e son verip azçok mülklülerin iktidardan uzaklaştırılmasını istemeyişi belirtilir. Proletaryanın iktidarı fethetmesi gereğini anlatır. Bunu gören kimi sözde keskin devrimciler, köylünün büyük bir devrimci potansiyel taşıdığı ülkede, Demokratik Burjuva Devrimine uğramaksızın, doğru proletarya iktidarı kurma kuruntularına “Permanan devrim” teorisi adını verdiler.
Bunlar, bir yanda gerçek Sosyalist Devrimcilerin: Proletarya iktidarı uğrunda Devrimci mücadele çağrılarını kendilerine mal ederlerken, ötede ikiyüzlü Sasyalistlerin (sözde sırf işçi sınıfını tutma) bahanesi ile Sosyal Devrimde köylü yığınlarının büyük yedek gücünü hiçe sayışlarını benimserler. İşçi Sınıfını en büyük yedek gücünden yoksun bırakmakla, iktidardan uzak düşürdüklerini anlamazlar.
Böyle eklemesi teyellerle, saçmalıyanlar, arasıra doğru fikirler de söyliyerek, saçmalarını örtbas edeceklerini umarlar. Bu kedilerin arada Devrimci fâre tutuşlarını Lenin şöyle karikatürleştirir: “Kautsky, bir kör köpecik gibi, burnunu oraya buraya sokarken, tesadüf, burada, farkına varmaksızın bir doğru fikir üzerine düşüyor.” (L.: “Proletarya Devrimi ve..”)
Bir doğru ile beş yanlışın bir araya gelişleri nasıl sayısız kombinezonlar yaratırsa, Eklektik Teori uydurmacılığı da öyle sonsuzdur:
2) Asılsızlık: Sayıları Eklemeci Oportunizmlerden de daha çoktur. Bunun içinde, haklı bir eleştiriyi bir sıra asılsız iddiaları bağlamaktan, illâ orijinal gözükeceğim diye düpedüz atmasyon uyduruklara dek çeşitli Oportunizm uydurukları bulunur.
İkiyüzlü (mürâî) yahut Dönek (mürtet) Oportunizmlere ateş püskürür. Derken bunun nedenini fazla “disiplin”, yahut aşırı “Teori” düşkünlüğüne bağlar (Golay gibi). Oysa Disiplin: sahici Oportunistleri temizlerse disiplin olur. Oportunistler devrimcileri temizledi mi, ona başka ad verilir. Teori: sapıtmanın biricik panzehiridir. Sapıtmanın çeşitlerine. Teori değil, Demagoji denilir. Bu, kaş yapayım derken göz çıkarmak Oportunizmidir.
Kurtuluş Savaşı yapan İtalya, dönüp Trablus’a Emperyalist salgın yapınca, onu hâlâ “Fakir Fukaraların Emperyalizmi” bir “Proleter Millet”diye “Devrimci” sayanlar çıkar (A. Labriola). Bunu profesörce “Bilimsel objektiflik” yerine kor (T. Barbani, Michels). Musolinilere “Fikir” tabanı hazırlar. İkiyüzlü Oportunizmi de aşıp Faşizme gider.
Emperyalist sistem içinde, tek tek ülkelerin “Bağımsız” olabileceği ütopyası parmağa dolanır.. Hele ülke geri ise, orada “Devrimin objektif şartları” var mıdır, yok mudur? Proletaryanın “Özörgütü” kurulur mu, kurulmaz mı gibi, “horoza kıç attıran” dedikleri sözde “Bilimsel varsayımlar” çevresinde, yumurtanın kapıya gelmesi gibi, kim bilir nereden, nasıl “Şartların” veya “Örgütün” geleceği uğruna “Devrimci eylem”ler güdülür.
Tutarsız devrimciliğin Doğuya gelindikçe azıtan örnekleri sayılmakla bitirilemez. En yaygınlarından birisi, Lenin’in: “Bir doktrini en kestirme yoldan rezil etmek, onu toyca savunmaktır” dediği çok bilmişliktir.
Onun büsbütün alaturkası, yanlışlar önündeki “otorite” tutumudur. Eleştiriye uğrayan, yanlışını yiğitçe düzeltip aşmayı, yâni işi aksamaması için saçmalamaktan kurtulmayı herkes ölümden beter sayar. Yalnız, “kimseye çaktırmadan”, belirtilmiş “doğru”nun sözü parmağa dolanır. Ve kim demiş “Devrimci” yanılır? Kırk yıldan beri bütün doğruyu kendisi icat etmişçe, doğrunun özü: tekerlenmiş yanlışa hak veren bir yedek kuyruk kavram durumuna sokulur.
O kadarla kalınsa, ne iyi! Siyahlarla beyazlar mozayiği haline sokulan doğrularla yanlışlar, “Bilimsel Sosyalizmin” Balkanlarda bir tâne son sözü ile, her suç karşısındakine yüklenerek, yavuz hırsızlıkla ev sahibi şaşırtılır.
II. PRATİK TUTARSIZ DEVRİMCİLİK
PRATİĞİN DİYALEKTİĞİ
 Pratik Devrimcilikte, Klâsik Bilimcil Sosyalizm iki uç “Çalışma Stili” bulur:
1- Uçkun Devrimcilik (Rus tipi Devrim atılganlığı);
2- Yapkın Devrimcilik (Amerikan İş adamlığı).
Gene klâsik Bilimcil Sosyalizm bu iki tip devrimciliği tatbik alanına uyguladı mı, somut örnekle anlatmak için, başka iki milletten örnek alarak, şu iki başlıca tipi ayırt eder:
1- Saldırı taktiği (Uçkun Devrimcilik): “Fransızca konuşmak”;
2- Direni taktiği (Yapkın Devrimcilik): “Almanca konuşmak”.
Daha tanımlamalarına girmeden, adlarını söylerken bile, Devrimci çalışma tip, stil, konuşma ve Taktik yahut takt uçlarının hiç te belirli ,bir millete has bir toptan eğilim ve ayrıcalık olmadığı kendiliğinden anlaşılır. Uçkun Saldırı Devrimciliği de, Yapkın, Direni Devrimciliği de: en sonunda en envrensel insancıl düşünce ve davranış tipleri, daha doğrusu momentleridir.
Bütün Varlık ve Toplum olayları gibi Devrimci düşünce ve davranış olayları da ister istemez ve ancak Diyalektiğin iki ana momenti içinde ve biçiminde işliyebilir. Bu bakımdan:
1- Uçkun Saldırı Devrimciliği: Diyalektiğin Senteze Atlayış (Devrim) momentidir.
2- Yapkın Direni Devrimciliği: Diyalektiğin Tez-Antitez Çeşitli Birikimi (Evrim) momentidir.
Problemi böyle koyduk mu, her iki çalışma ve taktik, yahut Düşünce ve Davranış biçimi de gerçek anlamının ve tanımlamasının çerçevesi içine girmiş ve daha anlaşılır ve uygulanır duruma girer.
O evrensel ve insancıl diyalektik momentlerin şu veya bu millet adıyla anılması, daha kolay anlaşılan elle tutulur, somut kılınması içindir. Yoksa her milletin belirli Tarihcil ânlarında her iki düşünce ve davranış stilinin ve taktiğinin zaman zaman ağır bastığı bilinen olaylardandır.
Rus (1917) veya Fransız (1871) milletiyle örneklenen Uçkun Saldırı Devrimciliği ile Amerikan veya Alman milletlerinde örneklenen Yapkın Direni Devrimciliği, o milletlerin anadan doğma, kökü esrarlı, kaynağı bilinmez karakterlerleri değildir. Tarih içinde o tip eylemleri en çokgöze çarpmış alduğu, hiç değilse o biçim düşünce ve davranışları ün salmış bulunduğu için, Devrimci Pratiğin zıt momentleri, öyle bir millet adıyla somutlaştırılmıştır. Didaktik, çocuğa öğretici olması bakınımdan bu örnekleme bir kolaylık ve duruluk sağlar. Tutumların hatırda kalmasına yarar.
SKOLASTİK ve METAFİZİK DÜŞÜNCE DAVRANIŞIN SOSYAL NEDENİ
İnsan kafası, en az 2500 yıldan beri egemen olan Aristo mantığı ile: Diyalektiğin iki ayrılmaz: Atlayış (Uçkun – Saldırı) ve Birikiş (Yapkın – Direni) momentini birbirinden, bir araya gelemezmişçe ayırıp koparmıştır. Bu Antika Mantık‘tır. Ama, Modern Kapitalizm de, sınıflı bir Toplum olduğu için, canlı gerçekliği zaman zaman birbirine düşman, biri mutlak ötekini yok edip ortadan kaldırır iki parçaya bölenMetafizik Mantık yolunu 500 yıldan beri işlemiştir. İşlemekle kalmamış, insanoğlunun her türlü düşünce ve davranış alanına vazgeçilmez kanun imişçe sokmayı becermiştir.
Bu 7 bin yıllık Medeniyetin yaratıp, 2500 yıldır tam bilince çıkardığı Mantık, hangi milletten alursa olsun Modern veya Antika biçimli her toplulukta insan kafasını demir pençesi ile daha doğarken yoğurup biçimlendirir, yahut yeni lâkırdısıyla: “Şartlandırır”. Ana – Baba, Aile, Sokak, Okul, İş, Kışla, Câmi, Kahve, Meydan, Meclis.. ne kadar sosyal ilişki ve yaşantı varsa hepsi hep ve her zaman: Aristo’nun Antika Mantığı, İşveren Sınıfının Modern Metafizik Mantığı baş düşünce kuralı gibi kullanmaktadır. Her davranışı dondurmaktadır.
Beşikten Mezara dek sürüp giden ve hiç kimsece yadırganması akla gelmiyen o kafa törpüsü, düşünce testeresi kimde gerçek mantık, yâni Diyalektik Mantık bırakır? İnsan her davranışından önce kafasını kullanıp, azçok bir düşünce plânı tasarladıktan sonra davrandığına göre: insanın hangi davranışı, hangi eylemi, işlemi, çalışması, yapması, etmesi Antika Skoastik Aristotalis, yahut Modern BurjuvaMetafizik Mantığının damgasında insana verdiği yönden kurtulabilir?
Realite, Sosyal Gerçeklik budur. Yarın elbet herşey değişecek. Ama, dün ve bugün hangi insan, hangi babayiğit o Sosyal gerçeklikten kolay kolay yakasını kurtarabilir? Milyonda değil, milyarda bir iki kişiyi saymazsak, hemen hiç kimse!: Bunu kavrar kavramaz, hemen, gönüllerin hoşluğu veya katlanışı ile gelin ikrar ve itiraf etmekten çekinmiyelim ve korkmayalım: “Devrimci” denilen yaratık ta en sonunda“bir insan” değil midir? İstediğimiz denli, Stalinvâri, devrimcinin “başka bir Mâdenden” yapıldığını kuralım. o “mâden”in özü, en son duruşmada Sosyal gerçekliktir, yâni insan‘dır. İnsanların hepsi azçok “Turhallı, bir hallı”dırlar.

DİYALEKTİK DÜŞÜNÜR vs DAVRANIR’IN KITLIĞI, ÇARESİ
Onun için, en keskin Devrimcinin en çetin savaşı, herşeyden önce, düşünce ve davranışını Skolastik ve Metafizik Mantık ve metottan kurtarmaktır. İslâmlık, çok yerinde bir gözlemle, Kutsal Savaşların en ulusu (Cihad’ı Ekber): insanın kendi “nefsi” (İç dünyası, Psikolojisi, Altbilinci) ile giriştiği savaştır, der. Düşünce ve Davranışta: “nefs” yalnız “eğilim” anlamına gelir; Altbilinçten kaynak alır. Bilinç mutlak: Mantık (Düşünce kuralı) ve Metot(Davranış kuralı) ile yönelir ve sonuç alır.
Devrimci, gerek eğilim-altbilincinde gerek Mantık – Metot bilincinde yatan “Ezelî Şeytan”ı, 7 bin yıllık Sınıflı Toplum Mantık ve Metodunu hiç unutmamak zorundadır. En ulu kutsal savaşı (Cihad’ı Ekberi) düşünce ve davranışının içinin içine işlemiş olan o “Lânetlenesi iblis” (İblis’i aleyhil-lân’e) Skolastik – Metafizik Mantık – Metottur. Açıkİkiyüzlü, yahut Devrimci her türlü Oportunizmin, bir başı kesilince, yedi başı birden fırlıyan en korkunç masal ejderhası, Skolastik ve Metafizik Düşünce – Davranış İblisi, Şeytanıdır.
Diyalektik Maddecilik yüzyıldanberi en anıt usta emeklerle işlenip uygulanmıştır. Doğru. Biz Diyalektik Maddeciliği en ince yollarına dek öğrenir,biliriz. O da olağan şeydir. Bırakalım “sizi-bizi”: bir ve çeyrek. yüzyıldan beri kişi olarak yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği en eksiksiz biçimiyle kaç insan uygulamıştır? 19 uncu yüzyılda ikisi bir tek vücut olmuş Marx – Engels insan, 20 nci yüzyılda o iki insanı tek anlamış bulunan Lenin İnsan… Başkaları hep ve yalnız onların öğrencileridir.
Böyle az yetiştiriyor Modern Toplum gerçek ve bütün devrimci maddeci diyalektik düşünür ve davranışı. Bugün yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği öğrenmiş kuşkusuz milyonlarca insan yaşayıp savaşıyor. O milyonlarca Bilen yahut “Bilgin” Diyalektik Maddeci düşünür – davranır içinde, Diyalektik Mantığı ve Metodu tümüyle yanlışsız uygulayabilen, – binleri, yüzleri bir yana bırakalım, -10 kişicik sayabilir mıiyiz? Sayılamaz.
Hâlâ falan seçkin ülkede filân “dahi” Diyalektik Maddeci, iskambil kâğıdının maça beyi gibi bir an en üste çıkıyor, sonra, azıcık düşünce ve davranış alanı çetrefilleşti mi, araya karışarak kaybolup gidiyor. Her uygar ülkede, aşiret reisi gibi “Lider” tipleri olmasa ne hareket ne örgüt kalabalıkları kendiliğinden adım atamıyor. Her Politika için olduğu gibi, Devrimcilik için de bu böyle. Demek, kimse peygamber doğmuyor.
Nedeni ne olursa olsun, bu “Adam kıtlığı”elbet kötümserlik bahanesi yapılamaz. Ancak Devrimcilik alanında da tutarsız ve lüzumsuz Stalin‘ler yahutRinpapa‘lar türetip, bir de onlarla uğraşmaktansa, uygar kurallı sınanmış bir Örgüt Düzeni kurulmuştur. Kişicil uyarı ve dürtü yetmez. Adamı belli kuralların çerçevesi içinde oynatmalıdır.
Bunun için “Çete”den daha oturaklı ve sürekli Örgüt Düzeninde aktif işbölümü, dinamik, kollektif ekip çalışması, Uçkun Devrimcilik ile Yapkın Devrimcilik manivelasının momentlerini en az yanlışla işletebilir ve yanıltıları eğilim ve sapıklık olmaktan en çok kurtarma şansına erişebilir. Ancak o zaman, körün değneğini bellemesi biçiminde: ya hep Uçkun Devrimcilik (Saldırı Taktiği, Fransızca Konuşma), ya hep Yapkın Devrimcilik (Direni Taktiği, Almanca Konuşma) sapıtmalarından daha iyi korunulabilir.
UÇKUN DEVRİMCİLİK
Uçkun Devrimcilik nedir? Sosyal Atlayış momentlerinde geçerli ve gerekli olan Saldırı Taktiğine uygun “Fransızca Konuşmak”tır. Ona “Rusça Konuşmak” da denilebilir. Mesele ad takmakta değil, momenti doğru ve iyi kavramaktadır.
“Uçkun devrimcilik, körün değneğini bellemesine, tutalaklığa (muhafazakârlığa), ideolojice batak durgunluğuna, atadan kalma geleneklere kulca boyun eğmiye karşı panzehirdir. O, düşünceyi uyaran, ileriye iten, geçmişi kıran, gepgeniş görüş ufukları (perspektivler) açan, ve onsuz hiçbir ilerleyiş olanağı bulunmıyan diriltici bir güçtür.” (St.)
Uçkun Devrimciliğin yerinde ve zamanında uygulanınca yarattığı olumlu yanları böylesine canlıdır. Ne var ki, biliyoruz, olayların diyalektiğinde hiçbir şey, sonuna dek gidemez. Hele sonundan sonra tersine dönmekten, en olumlu yanı ile olumsuzlaşmaktan geri kalamaz. Uçkun Devrimcilik, Fransızca konuşma için de bu genel diyalektik kural olduğu gibi yürürlüktedir.
Hele konu gelip Devrimci Kişilerin özel çalışmaları, Devrimci çabaları alanına girdi miydi, büsbütün şaşılacak uçarılıklara ve şaşkın ördekliklere kapı açabilir. Devrimin biraz yaygın uygulamalarına açılındı da, Devrimci kişiler hemen hemen “Koyunun bulunmadığı yerde Abdürrahman Çelebi” kesildiler mi, olanlar olur. Devrimci Uçarı Kahraman, çarçabuk: “Al Allah delini, zapteyle kulunu!” olur. Uçkun Devrimcilik, nice büyük denemelerde, iyidir, hoştur:
“Ama, pratikte, eğer Amerikancıl yapkınlık ile birleşmeyi bilmezseydi, “devrimcil” lâfebeiğine (frazeolajiye) soysuzlaşıverirdi. Bu soysuzlaşmaların örnekleri sayısızdır. Kaynağı plân gücü’ne, herşeyi yaratmıya ve herşeyi yoluna koymıya elverişli buyrultu’ya körü körüne inançta yatan “devırimcil” inşaat hastalığını kim tanımaz? Bir Rus yazarı, İ. Ehrenburg, “Mükemmel Komünist Adam” adlı bir yazısında, azıcık abartmayla da olsa, bu hastalığa yakalanmış bir Bolşevik tipini iyi anlatır.: Adam kendisine ülkücül (ideal) insan şemasını yapma amacını vermiştir ve…bu “iş” in içine batağa batarca boylu boyunca gömülmüştür. Ancak, hiç kimse bu tiple Lenin kadar kuvvetli alay etmemiştir. o plânların kudretine ve buyrultuların egemen sultan gücüne hastaca inanç beslemeye Lenin; “Komünist Kofluğu” sıfatını vermiştir.
Komünist Kof’luğu, bütün görevlerinin bir komünist buyrultusu ile üstesinden gelebileceğini tasavvur eden sosyalistin başına gelen şeydir.” (L.: “Siyasî Eğitim Seksiyonu Kongresine Söylev” ) (St.: “Leninizmin Esasları”).
Demek, Uçkun Devrimcilik kıldan ince kılıçtan keskindir.Tek başına biricik amaç oldu mu; görenek, tutalaklık ve durgunluk üzerindeki vurucubaşarısı, çarçabuk onu her gün, her saat başı dilediği Devrimi hemen yapabileceği dalgasına kaptırır. Sabırlı emek, kahırlı birikim göze alınmaksızın, kısa bir “plân” ve kestirme bir yukarıdan “buyuru” ile herşeyin güllük gülistanlık oluvereceğine inandırır. Gerçekte bu Uçkun Devrimciliği “Komünist Kofluğu”na kardırıp soysuzlaştıran bir hastalık olur.
Aklınca ideal Teori yaptığını sanır. Gerçeklikten kopmuş, yığınlara şaşı bakan sapık kuruntu‘dan öteye geçemez. Çok sarp yamaçlı, keskin kararlı, şâhika teorili bir Devrimcilik dağı gibi görünen şey, tekyanlı kaldı mı: “İçiboş Devrimcilik” (Révolutionnarisme creux) çukuru ve uçurumudur.
YAPKIN DEVRİMCİLİK
Yapkın Devrimcilik nedir? Sosyal Birikim momentlerinde geçerli ve gerekli olan Direni Taktiğine uygun “Almanca Konuşmak”tır. Ona “Amerikanca Konuşmak” ta denilebilir. İçiboş Devrimciliğin taban tabana zıddı olan Yapkın Devrimcilik üzerine Lenin şöyle der:
“Daha az tumturaklı, pohpohlu lâflar, ve daha çok günlük iş… daha az politika tepinmeleri, ve sosyalist kuruluşun en basit, ama en elle tutulur olaylarına daha çok dikkat…”
Sosyalizmin Kuruluşu uğruna harcanan bu söz, Kapitalizmin en gerici, en şoven, en tekelci zılgıdı altında Sosyalizmin Örgütlenişi için büsbütün doğrudur. Almanca konuşma, 19 uncu yüzyılın en zorba [Asker – Banker – Yunker (Ağa)] üçüzlü terörü altında Almanya İşçi Sınıfının canını dişine takıp en bayağı, en küçük işleri sessiz sedasızca ve hiçbir ünverme çabasına sapmaksızın günü gününe yapmasından kalmıştır. Stalin ona Amerikan praktisizmi, uygulama ruhu der.
“Amerikancıl pratik ruh, tersine, “Devrimcil” fantazinin panzehiridir. Bu öyle tutkun bir güçtür ki, onun için olanaksızlık yoktur. O bütün engellerin sabırlıca üstesinden gelir. Ve en ufacığı da olsa, başlanmış bulunan her görevi sonuna dek götürür.” (St.: a.y.)
Yapkın Devrimciliğin yerinde ve zamanında uygulanınca yarattığı olumlu yanları böylesine güçlüdür. Ne var ki, olayların Diyalektiğinde hiçbir şey, sonuna dek, hep aynı kalarak, derece derece nicelik birikimini sürdürüp götüremez. Yapkınlık, ansızın olumsuzlaşarak Uçkunluk senteziyle taçlanır.
Konu gelip Devrimci Kişilerin özel çalışma yordamlarını damgaladı mı, ipin ucu kaçırılır:
“O Yapkınlık (praktisizim) hemen hemen mukadder ve meş’um bir gidişle, Uçkun devrimcilikle ittifak etmezse, bayağı işgüzarlığa soysuzlaştır. Bu öznel biçimsizleşme, B. Pilniak’ın AÇLIK hikâyesinde tasvir edilir. Anlatılan Rus “Bolşevik” tipi iradeli, kararlı, enerjilidir, ama görüş ufku yoktur, eylemlerinin. ırak çapını görmez, ulaşâcağı hedefi görmez, ve dolayısı ile devrimci yoldan sapıtır. Bu yapkınlıkla kimse Lenin kadar çarpışmamıştır. O gibilerin niteliğine “Dar, Kafasız Pratikçilik derdi. Bu sapıtmaya karşı ilhamlı devrimciyi, en ufacık günlük görevlerde devrimci perspektivi karşı çıkarırdı; böylece o yapkınlığın, “devrimci” fantezi kadar hakikî sosyalizme karşı olduğunu kabartılandırırdı.” (St.: a.y.)
Demek Bilimcil Sosyalizmde, sırf ve yalnız, Ziya Gökalp usulü:
“Gözlerimi kaparım Vazifemi yaparım” teranesi, insanı kör otomat durumuna sokar. Bu gibiler çok iş yaptıklarını, dağları devirdiklerini sanırlar. Hayatları boyunca bütün tekerledikleri kütüklerin toplam bilânçosunu yaptınız mı, “Kafasız İşgüzarlık”tan öteye geçemedikleri acıklıca ortaya çıkar. Yazık olmuştur nasırından ölen Süleyman Efendiye.
AYRIM II.
TABU SÖZ, TABU KİŞİ YOK
(Strateji – Stalin – II. Enternasyonal)
Strateji ve Taktik terimlerini Sosyal Sınıflar mücadelesinde En açıkça uygulayan kişi Stalin’dir. Maksat, her ikisi de bir kavga olan Askercil Savaşla,Sınıfcıl Dövüş arasındaki benzerliklerden yararlanıp, kimi olayları basit öğrencilere kolayca anlatabilmekti. Yâni o Termler birer şema, kalıp idiler. Hiç bir zaman askercil olaylarla kıyaslanamıyacak kertede kompleks olan gerçek Sosyal Sınıf ilişkilerinin yerini tutamazlardı.
Bizde her işimiz gibi, bu Strateji konusu da, Medrese kafamıza uygun, mutlak birer Tabu – Kalıp haline getirildi. Türkiye’nin özel Tarih, Coğrafya, Teknik ve İnsan üretici güçlerini uzun yıllar araştırmak, her ân işlemek te ne imiş? Türkiye’nin örijinal üretim, mülkiyet, sınıf, siyaset, kültür, bilim, din ilişki ve çelişkilerini ömür boyu inceleyip vakit ve nakit yitirmek abdalların işidir. Biz açıkgöz “sosyalistler” iki çeviri kitap akuyup oradan yarımStrateji kalıbı aktardık mı, içine dilediğimiz ekonomik temel ve üstyapı olaylarını doldurabiliriz.
Ve de “Sosyalizmin Bilimi”nin neçe bilgin üstâdı kesiliveririz… gibi küçükburjuva tupe’si, zu’mu en yaygın kılıklarda kol gezmiye başladı. Her köşe başını tutan sosyalizm dükkâncısı, bir de gür bıyığını bırakıverdi de “kesinkes” Strateji kesmiye girişti miydi.. Oldu sana bir dokunulmaz “Stalin”… Artık Marksizmin “Balkanlarda bir tâne” eşsiz örneksiz Stalin’i, o zavallı manyak (çok konuşur), yahut melankolik (dilini yutmuş asık suratlı) devrim esnafının tâ kendisidir.
O biçim karasevdalı Stalin maymuncuklarına, taptıkları Stalin’in de Teori’ce son merci olamayacağını hatırlatmakta yararlılık gördük. Strateji ile Stalin’e bir Ayrım yer verdik. Böylece problemin metot (tutulan yol) bakımından bir genel yanı daha aktüalize edilmiş oldu.
STRATEJİ MUSKASI SINIF PUSULASI YERİNE GEÇER Mİ?
Marksizmde Strateji Sosyal Sınıfların objektif (nesnecil) ve somut varlığı iyice aydınlatıldıktan sonra plânlaşır. Somut sınıflar, uluslararası genel karakteri yanında her ülkenin Tarihcil gelenek-göreneklerine göre karakterlenir. Bunu tersine çevirmek: ekonomik ve tarihcil yapıları durultulmamış olan soyut sınıfları soyut bir Strateji genellemesine sokmak, Sosyal Savaşta büyücüye, Karakaplıdan Kurşun tutmaz hamaylısi yazdırmaya benzer.
“Klasik Anlamıyla Strateji ve Taktik” konusunda genel ve soyut olarak Stratejinin de, Taktiğin de ne olduğuna değdik. “Somut Strateji Plânları”konusunda: Strateji’nin hiç de öyle yüzeyden bakınca insana görünüverdiği gibi iki üç satırda yahut sayfada “çızıktırılıverecek”, sonra da bozulmaması için balmumundan kâğıtlar içine sarılıp boyunlara asılıverecek bir muska olmadığına ve olamıyacağına dokunacağız.
Ancak Bâbil artığı Küçükburjuva ortamımız, bir buçuk yıldır “bildiğini okumakta” kusur etmiyor. Kimi değişmez ve dokunulmaz formüller, karşılıklı olarak bir çeşit “Kurşun tutmaz hamaylısı” gibi kullanılıyor. Aziz genç kuşağımız belki bu deyimin ne olduğunu bilmez. Bütün Arkeoloji kalıntıları içinde en bol rastlanan eleman: “amûlet” denilen “uğur taşları” (tılısım nesneleri) dir. Antika insan “uğur”a pek önem verirdi. Osmanlı toplumunda bu Antika eğilim özellikle savaş konusuna Aktarılmıştı.Mehmetçik, köy İmamına bir “Kurşun Tutmaz Hamaylısı” yazdırıp ta boynuna taktı mıydı, artık, yeryüzünde hiç bir kurşunun etine işlemiyeceğinde kuşku beslemezdi.
İşte, o arslan atalarımızdan kalma alışkanlığımız sağ olsun. Bir buçuk yıldır sürüp giden kıyasıya “Sol” savaşlarımızda kullanılan “Strateji” formülleri, göğsüne takanları her türlü kazâdan belâdan korumaya, ve evvel Allah, her Gazâyı kazanmıya yeterli ve hattâ artarlı bilindi. Doğrusu yürek gücü (Kuvvet’i kâlb) veren güzel şeydi bu. Sırasında verdiği güvençle neçe kahramanlıklar bile yaratırdı.
Bununla birlikte, Sosyal yönelişte, soyut kavramların gerçeklikle ilgisi ve ilişkisi derinleştirilmedikçe tabulaştırılması “Sağlam ayakkabı” sayılamaz. İçinde yaşadığımız olaylarla kimi ana kaynakları değerlendirirken en çok korkacağımız şey softalığa düşmek olmalıdır. Bilimcil Sosyalizmin doğmatizm olmadığını hepimiz, şükür, biliyoruz. Yanıldığımız yan; “bilmek” ile bilineni “uygulamak” arasında derin uçurumların yattığıdır.
En şaşırtıcı örneği, son yılların en çok “gürültü” koparan Strateji tartışmalarında bulabiliriz. Strateji lâfı da, Taktik lâfı da herşeyden önce Sosyal Sınıflar problemine dayanırsa anlam taşır. Bir ülkenin Sosyal Sınıf ilişkilerindeki orijinalite kavranmadıkça Strateji veya Taktikten söz açmak, pusulasız ve dümensiz gemiyle fırtınalı engine açılmaktan farksızdır.
TAKTİKLE STRATEJİYİ KARIŞTIRMAK
Lenin’de Strateji sözcüğüne dayalı bir konu yoktur. İç Savaş yâdigârı Stalin, askerlikte öğrendiği Strateji ve Taktik deyimlerini, Sınıflar Savaşını daha basitçe anlatabilmek için kullandı. Ne var ki Devrimi Stalin değil, Lenin güttü, Strateji diye askercil bilgiçliğe hiç kalkmadı. Demek Strateji lafı, bir Devrim Tabusu ve Muskası değildir.
Türkiye’de “Leninizmin Kökleri” ile “İki Taktik” kitapları çevrildi çevrileli sosyalistlerimiz arasında epey heyecanlı tartışmalar patlak verdi. O kitapları yeni okuyan kuşaklar için heyecan kaçınılmazdı. Ne var ki, her kitap gibi, o iki çok önemli kitapçık ta oldukları gibi ele alınırsa ne görürüz?
1 – “İki Taktik” 1905 yılı yazılmıştır. Lenin yazmıştır.
2 – “Leninizmin Kökleri” ondan hemen hemen 20 yıl sonra Stalin’ce yazılmıştır.
“İki Taktik”i baştan sonuna dek üstün körü okuyan bizim keskin “stratej”lerimiz, satırlar arasında bir tek “Strateji” sözcüğünün geçmemiş bulunduğunu farketseler, kim bilir ne denli çarpılırlardı. Hele, kırk küsur cildlik bir anıt olan Lenin’in tüm eserleri içinde “Strateji” diye bir tek paragrafın ayrılamıyacağı o keskinlere hatırlatılsa, korkarız dehşetten dona kalırlar ve hatırlatanı mutlak küfretmiş bir zındık gibi iman yenilemiye çağırırlardı.
Nasıl olur? Dünyanın en yaman Sınıflar Savaşını emeklemekten kesin zafere dek bir ân aksamaksızın gütmüş bir Devrim devi, o Türkiye “Sol”unu aylar ve yıllarboyu allak bullak eden “Devrim Stratejisi” konusunda “Strateji” gibi uğrunda kelleler uçurulan bir “Terminoloji”yi ağzına almış olmasın?.. Neredeyse bu bizim “Marksist – Leninist”lere “istiskal”!.. Ne yazık ki doğrusu o.
Dahası var. “İki Taktik” adlı anıt yazıda Lenin, hep “Taktik” sözcüğünü kullanırken, yer yer bugün bizim özellikle “Taktik” adını verebileceğimiz konulara sık sık dokunmakla birlikte, ana çizileriyle, devrimi hangi Sosyal Sınıfların hangi Sosyal Sınıflara karşı nasıl yapacağı sonucu üzerinde durmuştur. Yâni, “Taktik” deyimi altında bizim özellikle “Strateji” adını verebileceğimiz konuyu temel – halka yapmış ve üzerine basmıştır … Başka deyimle, Vladimir İliç Ulyanof Lenin “Strateji ile “Taktik” terimlerini birbirine katmış. Şimdi biz ne yapacağız?
Biz bilmeyiz. Ama, o “Devrimler Kartalı”, Strateji, ve Taktik “terminolojisi”ni bir gün gelip Türkiye “Sol”larının başlıca “ideoloji” fetişi kılığına sokacaklarına metelik vermeksizin, Tarihin en büyük Devrimini başarı ile sonuçlandırmıştır! Bu hakikati işitir işitmez, biz Türk “Stratej” lerinin kahrımızdan hemen intihara kalkışmamız, ve binlerce insanımızı yıllarca o terminoloji cirit oyununda oyaladığımız için öbür dünyada Cehenneme lâyık bulmamız gerektiğine inanmıyoruz. Olur böyle şeyler. Yeter ki, sözleri işlerin yerine geçirmiyelim.
Çünkü, biliyoruz, biz “Asker milletiz!” Bayılırız, askercil yaldız mahmuz gösterilerine. Düşüncemizin en “Sivili” olan “Sosyalizmi” dahi kışla kanevası içine yerleştirip giyinirsek daha yakışıklı olmaz mıyız? Oluruz. Yalnız bir şartla. Ordu terminolojisini Sosyalizme sokacağız diye ağzımıza burnumuza bulaştırmamalıyız. “Strateji” mi diyoruz? Konu ettiğimiz olaylar, adlarına uygun ilişkilere girmeli. Taktik’ten mi söz ediyoruz Lütf en söylediklerimiz, Ordu mantığımıza sığacak gerçekten taktik olayları kapsasın. Hem bir cihangir Mareşal çalımı ile erlere “Strateji” dersi verdiğimizi boru ile çağıralım; hem verdiğimiz keskin emirlere yakından bakılınca onların “Taktik” olaylara kılıflaştırılmak istendiği sırıtsın. Buna herşeyden önce “asker damarımız ” dayanmaz.
Her terminolojinin bir haysiyeti, yeri, yordamı vardır. Lenin “Taktik” termini kullanırken askercil bilgiçlik taslamamıştı. Hele askerlik sanatı ile devrimcilik sanatını birbirine karıştırmayı aklından geçirmemişti. “Taktik” sözcüğü medenî dünyanın akar günlük politika deyimleri sırasına girmişti. Lenin sırf politika alanında geçerli anlamı ile Sınıflar Savaşının olaylarında Taktik deyimini kullanmıştı. Kullanırken, askercil bilimle sosyal bilim arasında kıyaslama yahut paralellik kurma gereğini önermemişti. Ne var ki, öyle bir öneri yapıldı mı, Taktiğin gerektiği yerde Strateji uygulamaya kalkmak, yahut Strateji derken Taktik ilişkileri ele almak, “Sosyalizmin Bilimi”ni yapmak sayılmaz.Ve Lenin de “İki Taktik” kitabında Sınıflar stratejisini taktiğinden ayırmadıydı, gibi sözde özürler, adamı kurtarmaz.
STALİN’İN LENİNİZM ŞEMA – ALÇISI
Stalin, Cephe alışkanlıklarını, Leninizmi açıklarken uyguladı. Şema olarak En eski-Sosyalizm de bu uygulama kalıplarından yararlandı. Ancak o kalıpları (Strateji ve Taktiği) sınıfların ötesinde bir “Transandantal kategori” saymadı. Asker Millet olduğumuz için bizde meraklıları çok çıktı.
Bilimcil Sosyalizme askercil Terminoloji nerede, nasıl karıştı? Adı geçen ikinci kitapçıktan. Onu yazan Stalin, V. Enternasyonal Kongresi günlerinde, Leninsiz kalmış milyonlara: Leninizmin en köklü özünü en anlaşılır biçimde vermekle görevliydi. Sınıflar Savaşını elinden geldiğince elle tutulur biçimde anlatmak için Askercil Savaş biliminde çok didaktik (çocuğa öğretici) kimi kurallara indirgemekte yarar görmüştür. Onun için 10 bölümü 88 sayfa tutan kitapçığın 8 inci bölümünde “Strateji ve Taktik” konusuna tam 13 sayfalık yer ayırmıştır.
Bu kaçınılmaz bir şeydi. Papas okulundan sonra Marksizmden başka hiç bir konuya baş vermemiş olan Stalin kimdi? 26 yaşında birinci silâhlı ihtilâle katılmış, 38 yaşında ikinci silâhlı ihtilâle katılmış, tam altı yıl, er olarak katıldığı ordular içinde, o cephe senin, bu cephe benim, en ufağı Orduolan büyük birliklere siyasal Komiserlik yapan, Strateji – Taktik plânları çizip başarıyla uygulayan en kritik kumandanlıklar etmiş bir profesyonel ihtilâl ve İç Savaşlar eri idi.
Aynı adamın, ayağının tozu ile, daha yumuşak Kafkas çizmelerini ve kaba asker kaputunu çıkarmıya vakit bulamaksızın, 42 yaşında Lenin’in yerine geçtiğini düşünelim. Altı yıllık Tarihin yazdığı en müthiş İç ve dış yıldırım savaşlarında tek öğrendiği ve uyguladığı yeni bilim Askerlik sanatıdır. Güttüğü Parti, Sovyetler Devleti, Sovyet Milletleri, yüzmilyonlarca İşçi – Köylü halk yığınları toptan henüz “Savaşçıl Sosyalizm”in ateşi içindedir. Yâni, Askercil Savaşla Sınıfcıl Savaş, Harple sosyalizm etle tırnaktan çok daha içli dışlı birbirine kaynaşıktır… Böyle bir ortamda, başka hangi insan:Orduların Cepheye yedilmesi ile Sınıfların cepheleşmeleri arasında Strateji benzerlikleri, Orduların harp cephesinde kapışmaları, ileri, geri, yandan, arddan savaşmaları ile, Sınıfların sosyal cephede tutuşmaları, saldırıları, gerilemeleri, savunmaları arasında Taktik benzerlikleri bulmaktan geri kalabilir?
Stalin ister istemez Leninizmin en canlı Sosyal Savaş düşünce ve davranışlarını, epey mekanik Askercil Strateji ve Taktik çerçeveleri içinde özetleyip şemalaştırdı. Ne denli dâhiyane özet yapılırsa yapılsın, her şema, az çok ölü kalıp‘tır. En önemlisi canlıyı gereğince kalıba vurmamak değildir: Kalıplarken öldürmemektir. Kol, kırıldı mı, alçı kalıbına vurulur: aşırıca süre kalıpta kalırsa dumurlaşır, inmelenir. Lenin ölünce, o muazzam doktrin yapısının her kafadaki ayrı yankısı, bir kırık döküklüktü. Onu, Parti başındakinin kimi şema alçı-kalıpları içinde birleştirme ve kaynaştırma çabası yerinde olurdu.
Ancak şema alçının içinde doktrinin canlı özü, kalıp – şemaya feda edilemezdi. Türkiye’de (yalnız Türkiye’de mi?) çok kez kalıpla, kalıba alınan organ arasındaki ilişki Medrese kafası ile alınabilirdi. Çünkü Ortaçağ, “Ruh”ların en orta yerine çöreklenip yerleşmiş olmaktan çıkmamıştı. Hele hiç birisi “Stalin’in Pabucu” olamıyacak insanlar türeyip, “Stalin’in tâ kendisi” kesiliverdiklerini ansızın umuverdiler mi: canlı organın yerine alçı-kalıbın geçirilmesini pek olanaklı kılmıya dek varabilirlerdi.
STALİN’İN “BİR ÜLKEDE SOSYALİZM” ŞAŞILIĞI
Ne var ki Stalin, büyük meziyetleri yanında, hattâ Diyalektik üzerine broşür yazmış olmasına rağmen kimi konularda Lenin’in okul öğrencisidir. Papas Medresesinden kalma bir kafa yanını güç saklar. Stalin Skolastiğinin en trajik örneği: “Bir ülkede Sosyalizm” kurulur mu, kurulmaz mı konusunda belirir.
Oysa, Stalin’in kendisi dahi, Strateji – Taktik şemasını pek ustaca bilmesine rağmen, Askercil alandan Sosyal alana uygularken, ilk etkilendiği Papas okulu esintisini büsbütün temizliyememişti: olayların diyalektiğini, şemaların skolastiğinden yüzde yüz kurtaramamıştı. “Leninizmin Kökleri” kitabı, Lenin’den sonra Leninizmi en iyi anlamış ve anlatmak için özetlemiş bir propaganda broşürü oldu. Ama, Leninizmin yerini tutabilir miydi?
Böyle bir soru bile bugün artık gülünç gelir. Ama, kuşaklar boyu, en kabadayı Leninistlerin o broşürü ilmühâl gibi ezberledikleri bilinir. Broşürün, son kerteye dek olumlu bütünü içinde, yer yer soru uyandıran ayrıntıları yok değildir. Bunların hepsi üzerinde durmaksızın, yalnız bir noktasına değmek ilginç olur. “Bir ülkede Sosyalizm” olur mu, olmaz mı? Bu konu yüzünden Lenin Partisinde tam anlamıyla “Kan gövdeyi götürmüştür”. Ve o kanamalarda en acımaksızca “Bir ülkede sosyalizm kurulur” tezini savunan Stalin baş tutmuştur.
1924 yılı Fransızcaya “Teorik ve Pratik Leninizm” adıyla çevrilen aynı broşürün 32. ci sayfasında ise Stalin “Teori” bölümünü şu sözlerle bitirir:
“Bir tek ülkede burjuvazinin iktidarını devirip yerine proletaryaninkini kurmak, henüz sosyalizmin tam zaferini sağlamak değildir. Başlıca yüküm: Sosyalist üretimin örgütlenmesi henüz yerine getirilecek yükümdür. Birçok ilerlemiş ülkeler proleterlerin kombine çabaları olmaksızın bir ülkede sosyalizm kesin zaferi elde edebilir mi, başedebilir mi, Elbette hayır. (Altını çizen H.K:). Burjuvaziyi devirmek için bir tek ülkenin çabaları yeter: bizim Devrimimiz Tarihinin ispatladığı şey budur. Sosyalizmin kesin zaferi, sosyalist üretimin örgütlenmesi için, bir tek ülkenin çabaları yetmez, hele Rusya gibi adamakıllı kırsal bir ülkeninki hiç yetmez; bir çok ilerlemiş ülkeler Proletaryalarının çabaları gerektir.
Böylece bir ülke muzaf fer Devrimin esas görevi öteki ülkelerde devrimi geliştirmek ve desteklemektir. Gene bir ülke Devrimi kendisini bağımsız bir büyüklük saymamalıdır, fakat,öteki ülkelerde proletarya zaferini aceleleştiren bir araç, bir yardımcı saymalıdır.” (Stalin: a.y.)
BİR ÜLKEDE SOSYALİZME İNANMIYANLARI SUÇLAYIŞ
Stalin açıkça “öteki ülkelerde devrimi” desteklemeden bir ülkede sosyalizmin kurulamıyacağını çıkarmıştı ilkin. Sonra bu kanısının tersine döndü.
Stalin, bu tezini savunmak için, Lenin’in “Proletarya Devrimi” broşüründeki şu sözü aktarmakla yetiniyor:
“Öteki ülkelerde Devrimin uyanması, desteklenmesi geliştirilmesi için bir ülkede âzamî”yi yapmak… Lenin’in bu “lapidaire” (kısacık) sözünden, Stalin’in yukarıdaki gibi tekrarlamalı üslûbu ile yaptığı açıklama çıkar mı? Besbelli iki bambaşka olay birbirine karıştırılmamalıdır:
1- Bir ülkede proletarya zaferi “öteki ülkelerde devrimi” tutar.
2- Ama bir ülkede: “Sosyalizmin kesin zaferi, sosyalist üretimin örgütlenmesi için, bir tek ülkenin (hele Rusya gibi kırsal bir ülkenin) çabaları yetmez” mi?
1924 yılı için, ikinci şık cidden çözümü çetin problemlerdendir. Dış ve İç savaşlarla Çarlık düzeyinden çok gerilere düşmüş bir çöl ülke olan Rusya umut kırıcıdır. Ancak, Lenin’de bulunmıyan: kötümser kehanet’i, Leninizm diye öne sürmek yerinde bir öngörü sayılmamalı idi. Nitekim, Lenin sağken, geri ülkede sosyalizmin kurulamıyacağını önerenler, “II. Enternasyonal Koca- karıları” idiler. Lenin’in ölümünden birkaç yıl sonra, aynı Stalin’ bir ülkede sosyalizmin kurulamıyacağını ağzına alanların kellelerini uçurur.
Hayat, çarçabuk, kötümser kehanetlerden üstün çıkar. Ondan sonraki gelişim temposu ise, bir ülkedeki çabaların “Kesin Sosyalizm zaferine” yâni“Sosyalist üretimin örgütlenmesine” yeterli olduğunu yerden göğedek ispatlamıştır. Sovyetlerin “Sosyalist Üretimi”: bütün dallarıyla, Avrupa’da birincidir. 20 üretim dalındaki Dünya üretim yarışmasına gelince, aynı Sosyalist Üretim 11 dalda gene dünya birincisidir, yalnız 9 dalda dünya ikincisidir.
Bu olay bize neyi öğretiyor? Bütün sıkı Leninci kaliteleri ile birlikte, Stalin ayarında bir kimsenin, sosyal olayları değerlendirmede nasıl yanıldığını öğretiyor. Dünya ölçüsünde bakalım. 1924 yılı, Fransızcaya çevrilen Stalin’in ,broşürüne “Fransız Partisi”: “Tam saatinde gelmiş” bir cankurtaran simiti bulmuş gibi sarılıyor. “Doğru Politika çizgisi bulup, takip etmek” uğrunda. “Her Enternasyonal üyesi için pek emin bir rehber” sayıyor Stalin’i.
Neden? Broşüre yazılan “Önsöz” ün son bendi şöyle der:
“Leninizmi, onun teorisini ve partisini tanımlamak; herkesin deneyebileceği bir konudur, ama bu işi ancak, ustanın yanı başında ilk saatin işçileri olarak bulunmuş olanlar gerektiği kadar sarahatle ele alabilirler. O gibi kimseler arasında Stalin en iyilerinden biridir.”
O 1924 yılı: “en iyilerinden biri” olan Stalin’in sonra gittikçe ne olduğunu bilmiyen kaldı mı: Tek Yanılmaz – Papa ve tüm değilse yarım – Tanrı!.. Koca Sovyetler Birliği, hâlâ: “Destalinizasyon” (Stalinleşmeyi giderme) çabasını bitiremedi. Adam o denli ağır bastı. Temel konuda bir yanıltı, sonra, Parti tepesinde olmanın verdiği güçle, o yanıltıyı başkalarında yakalama, bu sonucu kaçınılmaz kılmıştı.
TEORİ HAZİNELERİNE OTURUŞ
Stalin’in emrine geçen ideoloji hazinesi eşsizdi.
Stalin dramı bize asıl metodolojik bir gerçeği ifşâ ediyor. Problem, “Bir ülkede Sosyalizm kurulur mu?” kadar sınırlı olmaktan uzaktır. Problem, bir devrimcinin, hem Uluslararası hem kendi Ülkesi çapında Teorice ve Pratikçe Lenin kadar derinliğine, yılmaz ve alçakgönüllü bir orijinal araştırıcı veyaratıcı olup olmaması problemidir. Öyle, yâni: Lenin olunmadı mı Stalin kadar, “Ustanın yanıbaşında, ilk saatin işçisi” bulunmak bile yeterli olmuyor.
Marksizm bir “dehâ” eseri ise, dehâ: yılmaz tutkunlukta dağlar gibi yığılı “emek” demektir. Çocuk çağından beri dağlar gibi emeğini hem pratik, hemteorik alana yığan, 15 yaşında araştırmaya Marks’ın Kapital‘i ile (Diyalektik Maddecilikle) girişen ve Almanca, Fıransızca, İnigilizce dillerindeki bilim hazinelerini öz kaynaklarında tartarak izliyen kişi Lenin’dir.
Rusça bile anadili olmıyan “bir köylü” Stalin, gözünü Leninizm’le açtı. Onu gördü, onu bildi. Lenin’i kimse (o zamanki Leninciler içinde kimse) Stalin kadar anlıyamadı ve anlatamadı. Eski: Plehanof’lar, Akselrod’lar, Martof’lar vb. yeni: Trotski’ler, Buharin’ler, Zinavyef’ler vb… Leninizm’in yolunu ikide bir kesmiye çalışırlarken: Stalin, “Ustanın yanıbaşında” balta girmemiş ormanların nasıl caddeler açılarak geçildiğine, hep adsız bir “ilk saatin işçisi” olarak katıldı.
Onun için, yolu yordamı Stalin’den iyi bilen çıkmadı. Usta öldüğü gün, Stalin yolu yordamı güden biricik “işçi” oldu. Bir anda Leninizm’in bütün hazineleri, mühürleriyle, bekçileriyle birlikte onun (Stalin’in) elinde idi. O hazinelerden, en az kültürlü bir köylünün; bile dilediği anda, dilediği noktada yararlanabilmesi, doğru Lenin’le karşı karşıya gelip onu dinlerce öğrenivermesi için her hazırlık ve kolaylık yapıldı.
Bu herkese açık Hazine envanterinin en basit örneği, daha 1926 yılı 30.000 nüsha basılan ve V.V. Adaratski, N.N. Baranski, G. Kramolenikof, İ.F. Popof gibi bilginlerin derledikleri “Lenin’e yol” adlı 4 yoğun çiltlik eserdir. Orada bir tek satır yorum yoktu. Lenin’in 30 cilde sığmıyan emeğinde geçmiş bütün en özlü düşünceler oldukları gibi sınıflandırılmıştı.
Herhangi bir konuda zihinler mi karıştı? Stalin değil, yeni okuma öğrenen bir işçi, beş dakika çevireçeği herhangi bir Lenin derlemesinde, aradığı şeyi Lenin’in ağzından dinliyebilirdi. Artık , dinlediğini anlaması, biraz kendi eğilimine, denemesine, zekâsına ve bilgisine kalmıştı.
Teori, Metod, Devlet; ayrı ayrı Sınıflar, Yığın, Uzmanlar, disiplin, Kontrol, devlet Kapitalizmi, Savaşçıl Sosyalizm, Buğday, NEP, İmtiyaz, Kooperatif, Elektriklendirme, Kuruluş, Köylü, İşçi, Kızılordu, Kadın, Kültür, Basın üzerine mi? Devrim, Reform, Proletarya Hegemonyası, İsyan, Terör, Kapitalizmde ve Sovyetlerde Sendika, Gençlik üzerine mi? Ayrıca Sovyetler İktidarı ile Kollektifleşme, yahut Parti ve Örgütlenme gibi özel alanlar üzerine mi?.. Ekonominin, Sosyolojinin, Politikanın, Hareketin, Programın, Tüzüğün, kültürün, Felsefenin bütün akla gelebilir ve gelemez bütün alanları ve ayrıntıları üzerine mi? Bir düğmeye basın: Lenin size kendi sesiyle herşeyi hemen açıklıyacaktır.
STALİN’İN LENİN’LE KARŞILAŞTIRILIŞI
Stalin, Lenin’in yerini doldurabildi mi? Hazır Devlete ve Partiye kondu. İbretle bakılacak III. Enternasyonali kaldırışı ve kişi zılgıdı, onun Lenin olamadığını kendi diliyle itiraf etmesi oldu.
Her alanda sıra sıra bilginler, uzmanlar, araştırıcılar; size Lenin‘de ve Dünya‘da ne olmuş, ne oluyorsa hepsini genellikleri ve özellikleri ile en kavranılır biçimde sunmaya hazırdırlar. Yüzmilyonlarca insan içinden en seçkinleri, geceli gündüzlü bu uğurda çalışır çabalarlar. Biraz kafanızı kullansanız, önünüze yığılan veriler arasında en doğru ilişki ve çelişkileri yakalayıp ışığa çıkarmanız işten değildir.
Devlette ve Devletle çalışmanın böyle sonsuz başarı olanakları vardır. Ömründe sivil ve sosyal konuların alfabesini öğrenmesi cinayet sayılmış nice paşalar, bir gün ansızın Devlet güdücüsü olur olmaz, nasıl kâinata bütün sivil ve sosyal konuların biricik yanılmaz üstâd kaynağı gibi ahkâm keserler? İşiten kulaklarına inanamaz. Şu bilinen kişi mi bu “marifetleri” gösteriyor! Hayır. İnanılamaz. Meğer neymiş o kişi?
Stalin, hazır Leninizm hazineleri içine en yaman Partinin ve devletin şartsız kayıtsız öncüsü durumuna girince o denli erişilmez olanaklarla silâhlı idi. Ünlü İşveren “Büyük Adam”ları gibi o, Stalin: mumyalandığı bir mezarda naftalinleri silkilip başa geçirilmiş kürk de değildi. Adım adım Devrimci eylemin ve teorinin ortasında dövüşerek yetişmişti. Lenin’in ve Leninizm’in hiç bir değerine yabancı, uzak durmamıştı. Gene de onun için Doktrin, oldukça “Hazır giysi” idi. Lenin kesmiş, biçmiş, ölçmüş, dikmişti. Stalin giyiyordu.
Stalin, Ustasından en iyi makas, iğne, makine kullanmayı öğrendi. Lenin’in “patronları” üzerinden en pürüzsüz giysileri yapabilirdi. Ama, bir “orijinal model” yaratmıya sıra gelince, yeni kalıplar bulmak meseleydi. 26 Ocak 1924 günü “İkinci Bütün Rusya Sovyetler Kongresi”ne okuduğu söylev, Partili edebiyatın örneği idi. 1) “Parti Üyeliği”, 2) “Parti Birliği”, 3) “Proletarya İktidarı”, 4) “İşçi KöyLü İttifakı”, 5) “Cumhuriyetler Birliği” ve 6) “Üçüncü Enternasyonal” mirasları üzerine and içmişti Stalin o nutukta.
Stalin bu altı yeminini tutmak için olağanüstü çaba gösterdi. Sonuncu yemin şu. idi: “Üçüncü Erternasyonali güçlendirmek ve genişletmek için hayatımızı feda etmekte kusur etmiyeceğimize, önünde and içiyoruz Lenin yoldaş!” İkinci Emperyalist Evren Savaşı sonunda Üçüncü Enternasyonali kaldıran, Stalin oldu.
Gerekli. miydi? Gereksiz miydi? Onun tartışma yeri başkadır. Daha Çin problemi ile birlikte: Parti mi Üçüncü Enternasyonal’in “Şubesi”dir, yoksa Üçüncü Enternasyonal mi Parti’nin “Seksiyonudur? sorusuna karşılık bulmak düşünülmedi. Çünkü, ortada Lenin yoktu. Yalnız Stalin, Üçüncü Enternasyonali fiilen ve adıyla sanıyla, “genişletmek” şöyle dursun, ortadan kaldırdığı gün: “Hayatımızı feda” etmediğimiz görüldü.
Gene Lenin’i en yakından ve en iyi tanımlıyan kişi, dünyada Stalin oldu. O Lenin’de başlıca 5 kesin karakter seçti. Bunlardan ilk ikisi, teorik ve sübjektif olarak: 1- Mantık gücü, 2- Prensip gücü idi. Karakterlerden son ikisi, pratik ve objektif olarak 3- Yığına inanç, 4- Devrime inanç idi. Bu dört karakterde Stalin’in Lenin yolunda kalmak için elinden geleni, hattâ gelmiyeni yaptığı muhakkaktır.
Ancak Lenin’in, ayrı bir beşinci karakteri de, o ilk dört karakteri üstüne kanat açmıştı: 5- Alçakgönüllülük… Lenin doğru bildiğini savunurken, iki yüzlü“Tevazu”a metelik vermezdi. Ama, poz, çalım, atmasyon, kırıcılık, “böbürlenme, kendini beğenme” de bilmezdi. Stalin: “Bu sadeliğin ve alçakgönüllülüğün, bu göze çarpmamaya çalışmanın, veya hiç değilse göze çarpmıya çalışmamanın ve kendi yüksek mevkiini belirtmemenin… İnsanlığın “en derin katlarının” yeni tip Lideri olarak Lenin’in en güçlü yanı olduğunu ancak sonraları anlıyabildim.” der.
Ne var ki,“anlamak” başka, “uygulamak” başka şeydi. Stalin de ilkin Kremlin’deki hizmetçi odasında seyyar karyolada yattı. Git gide o “en güçlü yanı”epey unuttu. “Hişşt!.. Susun! Geliyor” dedirtti. Elinde değildi. “Muhayelemde Lenin’i bir dev olarak, hükmeden kişiliğe sahip iriyarı bir adam olarak canlandırdığım için, fizik anlamda da büyük adamı görmeyi umuyordum.” diyen Stalin di o. Lenin değildi. Lenin’i görünce “Ne büyük hayal kırıklığına uğramış” idi!
II. ENTERNASYONAL’IN EN BÜYÜK YANLIŞI
Ustaya sadık kalmak: Skolastiğe düşmeksizin, teoride gelişim sağlamakla olur, Oysa Stalin, II. Enternasyonal’in yalnız olumlu yanlarını sayarken yüzeyde kalmıştı.
Yukarıki satırlar, ne küçük ülkelerin ölü-diri Stalin taslaklarını düzeltmek içindir, ne rahmetli “Diktatör”ü Anıtkabir’den atıldığı mezarında rahatsız etmek içindir. İnsanların, insandan başka birşey olmadıklarını unutamıyacak denli içyüzlerinde tanımıya ve anlamıya alışmışızdır. Buradaki amaç, Stalin’in her dediğinin Lenin kadar gerçek olup olamıyacağını göz önünde tutmak da ikinci noktadır. Birinci nokta şudur: Stalin kendi kurmadığı,“hazır” bulduğu Leninizm önünde, didaktik olmanın da zoruyla, ister istemez az çok şematik ve kitapçıl (ustanın yazdığı gibi) kalma titizliğini göstermiştir.
“Ustaya sâdık kalma”: Marks – Engels önünde Lenin’in de birinci görevi oldu. Bu görevin başarı sağlaması: düşüncede hem anarşiyi, hem skolastiğiönlemesine bağlıdır. Daha doğrusu ana prensipleri bozmadan sistemi geliştirmek başarı sağlar. Yoksa, Ustaya sâdık kalmanın aşırı abartılması, çırağı skolastiğe kaydırabilir. Lenin, orijinal bir savaşçı ve araştırıcı olduğu için, Marksizmde her türlü skolastiği temizlemiştir. Stalin için aynı şey her zaman söylenemez. O, zaman zaman Metinlere sadâkati abartırken, skolastikten tam kurtulamamış, dolayısı ile metinleri zorlamıştır.
Bunun Strateji ve Taktik konusunda örneğine gelelim. Stalin II. Enternasyonal’ı nasıl anlatıyor? Şöyle:
“II nci Enternasyonal peryodu, izafî (görecil) bir sükûnet çağında mükemmel (par excellence: en yüksek kertede) bir biçimlenme ve öğretim peryodu olmuştu. Parlamentoculuk o zamanlar sınıf mücadelesinin başlıca biçimi idi… Proletarya ordularının biçimlenmesi ve öğretimlendirilmesi için legal olanaklardan yararlanmakla yetiniliyordu; Proletaryayı sonu gelmezce muhalefet rolüne sıkıştıran ve sıkıştırması gerekli görünen bir düzenin çerçevesi içinde parlamentarizmi kullanmakla yetiniyordu. Besbellidir ki, böyle bir peryodda, ve proletaryanın yükümlerini böyle bir anlayış ile [ele alan bir (n.g.)]ortamda ne hakiki bir Strateji, ne hakikî bir Taktik kalamazdı, belki yalnız bir takım taktik ve strateji parçaları kalırdı.” (S.: “Leninizmin Esasları” )
Stalin’in bu sözleri, bizim TİP ABA’cılarına (Aybar – Boran – Aren) epey umut verici sayılmaz mı?
Bu sözlerin ilk bakışta Ustaya sadâkati var: II. Enternasyonal eleştiriliyor. Ancak, bu eleştiri sırf Strateji ve Taktik bakımından ele alındığı yerde bile, yalnız “çağı için” olumlu yanı ile anlatılıyor. Yeter mi? II. Enternasyonal yalnız “Proletarya ordularını biçimlendirme ve öğretimlendirme” ile kalmıştır. Stalin diyor ki:
“Büyük sınıf ihtilâfları, devrimci muharebelere hazırlık, Proletarya Demokrasisini iktidara getirmenin araçları gündem içinde değildi.”
II. Enternasyonal’da bulunmıyan o şeyler Lenin’de (R.S.D.I.P.) yok muydu?
“II. Enternasyonal’in büyük yanlışı parlamento mücadelesi biçimlerini kullanmış olması değildir; o biçimlerin önemini değerinden üstün göstermesi, hemen hemen tek olağanlar sayması, ve devrimci savaşlar peryodu, parlamento dışı mücadele peryodu geldiği vakit, yeni görevlerini yerine getirmekten sıvışması ve kaçınması en büyük yanlışı[dır ll. Enternasyonali’in. (n.g.)].” (a.y.)
Bütün bu söylenenler yanlış mı? Hayır. Ustaya, Prensibe uygunsuz mu? Gene hayır. Ama, II. Enternasyonal’a yalnız olumlu yanından bakıldı mı, ki eksiklikleri sezmemek elden gelmiyor. Ustanın aynı konuda yazdıklarına ve yaptıklarına bakınca ise, epeyce yüzeyde kalındığını görmemek elden gelmiyor.
II. ENTERNASYONAL’IN DOĞUŞTAN YANILGISI
İkinci Enternasyonal, Harp’ten çok önce “mükemmel” olmaktan uzak, İsçi Sınıfını İşveren Sınıfına “evcilleştiren” bir tuzaktı. Stalin bu olumsuz yanı görmüyor muydu?
Önce: “Büyük İhtilâfla”, “Proletarya Demokrasisi” II. Enternasyonal’ın “gündem içi” problemi değil miydi? Gündem içi idi. Lenin yazıyor:
“Bilindiği gibi, Plehanof 1903 yılı (onu bir Rus Scheidemann’ı yapan acıklı din değiştirmesinden önce) bir devrimci Marksist [olarak(n.g.)] diyordu ki: Devrimde Proletarya gerekirse kapitalistlerin seçim haklarını kaldıracaktır, karşı – devrimci olduğu ortaya çıkacak olan her parlamentoyu dağıtacaktır .” (L.:“Mürted Kautsky,” s. 126)
1907 yılı Stuttgart’ta toplanan II. Enternasyonal Kongresi, Lenin ile Rosa Luxemburg’un teklif ettikleri tezleri kabul etmişti. o tezlere göre, Harp sırası patlak verecek ekonomi ve politika bunalımlarından yararlanılarak, mücadele Sosyalist Devrime götürülecekti. II. Enternasyonal’ın şefleri olan Kautsky ve Vandervelde de bu teklife oylarını vermişlerdi.
“Kautsky 1909 yılı bir İhtilâller çağının kaçınılmaz olarak, yaklaştığı üzerine, Harp ile Devrim. arasındaki bağlar üzerine bütün bir kitap yazmıştı.” (L.:“Mürted Kautsky”, s. 76)
1912 Aralık 24 ve 25. günleri toplanan Olağanüstü II. Enternasyonal Kongresi, “Bâle Manifesti”ni yayınlamıştı. Orada, büyük Emperyalist Savaşı bir haydutluk sayılıyor ve ona karşı 1907 kararlarını işçilerin uygulaması isteniyordu. “Kautsky, 1912 yılı, yarınki Savaşın Devrim yararına kııllanılmasını imzalıyordu.” (L.: “Mürted Kautsky”, s. 76)
Bütün bu kararlara, Manifestlere rağmen, Emperyalist Savaş patlar patlamaz ne oldu? .Bütün o muazzam lider putlarıyla birlikte II. Enternasyonal Partilerinin büyük çoğunluğu Emperyalizm önünde eğildiler ve İşçi Sınıfını en büyük soğukkanlılıkla Savaş salhanesine kurban edilmiye, Marksizmden ezberlenmiş sözlerle kandırmaya giriştiler. Niçin?
Bu ilân edilmiş prensiplere “ihanet” bir yanılma mıydı? Hayır ve evet: yanılmak ve yanıltmak isteniyordu. Bu nereden geliyordu? Liderlerin cahilliklerinden ve tabansızlıklarından mı? II. Enternasyonal’in iç hastalığından… Onun “Parlemento biçimlerini.. tek organ” sayması da o iç hastalıktan fışkırıyordu. II. Enternasyonal, “mükemmel” (en yüksek kertede) bir “biçimlendirme ve öğretim” aracı gibi gözüküyordu. Ama, İşçi Sınıfını İşveren Bozuk Düzenine alıştırıp “evcilleştirme” aracına dönmüştü. Hem bu dönüşme “Emperyalist Savaşını” ve “Büyük Sınıf İhtilâflarını” beklemeden çok önceleri olmuştu.
II. Enternasyonal, dümdüz bir çiziyle “biçimlendirme” ve “öğreti” yapmak sırasında, İşçi Sınıfının Hareketini ve Örgütünü en sinsice ve korkunçça:“Biçimsizleştirme” ve “Soysuzlaştırma” yolunu da açmış ve o eğilimi ağır bastırmıştı. Ne sâyede? Hiç te “mükemmel bir biçimlendirme ve öğreti”organizması olmayan yapısı sâyesinde…

II. ENTERNASYONAL’IN EN BÜYÜK YANLIŞI
Ustaya sadık kalmak: Skolastiğe düşmeksizin, teoride gelişim sağlamakla olur, Oysa Stalin, II. Enternasyonal’in yalnız olumlu yanlarını sayarken yüzeyde kalmıştı.
Yukarıki satırlar, ne küçük ülkelerin ölü-diri Stalin taslaklarını düzeltmek içindir, ne rahmetli “Diktatör”ü Anıtkabir’den atıldığı mezarında rahatsız etmek içindir. İnsanların, insandan başka birşey olmadıklarını unutamıyacak denli içyüzlerinde tanımıya ve anlamıya alışmışızdır. Buradaki amaç, Stalin’in her dediğinin Lenin kadar gerçek olup olamıyacağını göz önünde tutmak da ikinci noktadır. Birinci nokta şudur: Stalin kendi kurmadığı, “hazır” bulduğu Leninizm önünde, didaktik olmanın da zoruyla, ister istemez az çok şematik ve kitapçıl (ustanın yazdığı gibi) kalma titizliğini göstermiştir.
“Ustaya sâdık kalma”: Marks – Engels önünde Lenin’in de birinci görevi oldu. Bu görevin başarı sağlaması: düşüncede hem anarşiyi, hemskolastiği önlemesine bağlıdır. Daha doğrusu ana prensipleri bozmadan sistemi geliştirmek başarı sağlar. Yoksa, Ustaya sâdık kalmanın aşırı abartılması, çırağı skolastiğe kaydırabilir. Lenin, orijinal bir savaşçı ve araştırıcı olduğu için, Marksizmde her türlü skolastiği temizlemiştir. Stalin için aynı şey her zaman söylenemez. O, zaman zaman Metinlere sadâkati abartırken, skolastikten tam kurtulamamış, dolayısı ile metinleri zorlamıştır.
Bunun Strateji ve Taktik konusunda örneğine gelelim. Stalin II. Enternasyonal’ı nasıl anlatıyor? Şöyle:
“II nci Enternasyonal peryodu, izafî (görecil) bir sükûnet çağında mükemmel (par excellence: en yüksek kertede) bir biçimlenme ve öğretim peryodu olmuştu. Parlamentoculuk o zamanlar sınıf mücadelesinin başlıca biçimi idi… Proletarya ordularının biçimlenmesi ve öğretimlendirilmesi için legal olanaklardan yararlanmakla yetiniliyordu; Proletaryayı sonu gelmezce muhalefet rolüne sıkıştıran ve sıkıştırması gerekli görünen bir düzenin çerçevesi içinde parlamentarizmi kullanmakla yetiniyordu. Besbellidir ki, böyle bir peryodda, ve proletaryanın yükümlerini böyle bir anlayış ile [ele alan bir (n.g.)] ortamda ne hakiki bir Strateji, ne hakikî bir Taktik kalamazdı, belki yalnız bir takım taktik ve strateji parçaları kalırdı.” (S.: “Leninizmin Esasları” )
Stalin’in bu sözleri, bizim TİP ABA’cılarına (Aybar – Boran – Aren) epey umut verici sayılmaz mı?
Bu sözlerin ilk bakışta Ustaya sadâkati var: II. Enternasyonal eleştiriliyor. Ancak, bu eleştiri sırf Strateji ve Taktik bakımından ele alındığı yerde bile, yalnız “çağı için” olumlu yanı ile anlatılıyor. Yeter mi? II. Enternasyonal yalnız “Proletarya ordularını biçimlendirme ve öğretimlendirme” ile kalmıştır. Stalin diyor ki:
“Büyük sınıf ihtilâfları, devrimci muharebelere hazırlık, Proletarya Demokrasisini iktidara getirmenin araçları gündem içinde değildi.”
II. Enternasyonal’da bulunmıyan o şeyler Lenin’de (R.S.D.I.P.) yok muydu?
“II. Enternasyonal’in büyük yanlışı parlamento mücadelesi biçimlerini kullanmış olması değildir; o biçimlerin önemini değerinden üstün göstermesi, hemen hemen tek olağanlar sayması, ve devrimci savaşlar peryodu, parlamento dışı mücadele peryodu geldiği vakit, yeni görevlerini yerine getirmekten sıvışması ve kaçınması en büyük yanlışı[dır ll. Enternasyonali’in. (n.g.)].” (a.y.)
Bütün bu söylenenler yanlış mı? Hayır. Ustaya, Prensibe uygunsuz mu? Gene hayır. Ama, II. Enternasyonal’a yalnız olumlu yanından bakıldı mı, ki eksiklikleri sezmemek elden gelmiyor. Ustanın aynı konuda yazdıklarına ve yaptıklarına bakınca ise, epeyce yüzeyde kalındığını görmemek elden gelmiyor.
II. ENTERNASYONAL’IN DOĞUŞTAN YANILGISI
İkinci Enternasyonal, Harp’ten çok önce “mükemmel” olmaktan uzak, İsçi Sınıfını İşveren Sınıfına “evcilleştiren” bir tuzaktı. Stalin buolumsuz yanı görmüyor muydu?
Önce: “Büyük İhtilâfla”, “Proletarya Demokrasisi” II. Enternasyonal’ın “gündem içi” problemi değil miydi? Gündem içi idi. Lenin yazıyor:
“Bilindiği gibi, Plehanof 1903 yılı (onu bir Rus Scheidemann’ı yapan acıklı din değiştirmesinden önce) bir devrimci Marksist [olarak(n.g.)]diyordu ki: Devrimde Proletarya gerekirse kapitalistlerin seçim haklarını kaldıracaktır, karşı – devrimci olduğu ortaya çıkacak olan her parlamentoyu dağıtacaktır .” (L.: “Mürted Kautsky,” s. 126)
1907 yılı Stuttgart’ta toplanan II. Enternasyonal Kongresi, Lenin ile Rosa Luxemburg’un teklif ettikleri tezleri kabul etmişti. o tezlere göre, Harp sırası patlak verecek ekonomi ve politika bunalımlarından yararlanılarak, mücadele Sosyalist Devrime götürülecekti. II. Enternasyonal’ın şefleri olan Kautsky ve Vandervelde de bu teklife oylarını vermişlerdi.
“Kautsky 1909 yılı bir İhtilâller çağının kaçınılmaz olarak, yaklaştığı üzerine, Harp ile Devrim. arasındaki bağlar üzerine bütün bir kitap yazmıştı.”(L.: “Mürted Kautsky”, s. 76)
1912 Aralık 24 ve 25. günleri toplanan Olağanüstü II. Enternasyonal Kongresi, “Bâle Manifesti”ni yayınlamıştı. Orada, büyük Emperyalist Savaşı bir haydutluk sayılıyor ve ona karşı 1907 kararlarını işçilerin uygulaması isteniyordu. “Kautsky, 1912 yılı, yarınki Savaşın Devrim yararına kııllanılmasını imzalıyordu.” (L.: “Mürted Kautsky”, s. 76)
Bütün bu kararlara, Manifestlere rağmen, Emperyalist Savaş patlar patlamaz ne oldu? .Bütün o muazzam lider putlarıyla birlikte II. Enternasyonal Partilerinin büyük çoğunluğu Emperyalizm önünde eğildiler ve İşçi Sınıfını en büyük soğukkanlılıkla Savaş salhanesine kurban edilmiye, Marksizmden ezberlenmiş sözlerle kandırmaya giriştiler. Niçin?
Bu ilân edilmiş prensiplere “ihanet” bir yanılma mıydı? Hayır ve evet: yanılmak ve yanıltmak isteniyordu. Bu nereden geliyordu? Liderlerin cahilliklerinden ve tabansızlıklarından mı? II. Enternasyonal’in iç hastalığından… Onun “Parlemento biçimlerini.. tek organ” sayması da o iç hastalıktan fışkırıyordu. II. Enternasyonal, “mükemmel” (en yüksek kertede) bir “biçimlendirme ve öğretim” aracı gibi gözüküyordu. Ama, İşçi Sınıfını İşveren Bozuk Düzenine alıştırıp “evcilleştirme” aracına dönmüştü. Hem bu dönüşme “Emperyalist Savaşını” ve “Büyük Sınıf İhtilâflarını” beklemeden çok önceleri olmuştu.
II. Enternasyonal, dümdüz bir çiziyle “biçimlendirme” ve “öğreti” yapmak sırasında, İşçi Sınıfının Hareketini ve Örgütünü en sinsice ve korkunçça: “Biçimsizleştirme” ve “Soysuzlaştırma” yolunu da açmış ve o eğilimi ağır bastırmıştı. Ne sâyede? Hiç te “mükemmel bir biçimlendirme ve öğreti” organizması olmayan yapısı sâyesinde…
II. ENTERNASYONAL’IN ÖLDÜRÜCÜ YANILGISI
İkinci Enternasyonal, Stalin’in de bilmesi gerektiği gibi, Harpten çok önce Sendikalizm ve Parlementarizm çıkarları yüzünden Burjuvazinin yan örgütü olmuştu. Stalin’in bu örgütü “mükemmel” görmesi bize bir şeyi öğretiyor. Stalin de yüzde yüz “ihticâca sâlih”(belgelenmiye elverişli) olamaz. Onun Strateji şeması da insanları kafalarından etmemelidir.
II. Enternasyonal’ın “Doğuştan günahı” (Pêché originel’i) Marksizm Sof talığını birinci kalite gibi taslamış olmasından kaynak alır. Ama, o diyalektiği skolastiğe çeviriş sebepsiz, yahut tesadüf değildir. 1915 yılı: “Bir Fransız Sosyalistinin Namuslu sesi”ni duyurtmuştu. Namuslu ses, Fransız İsviçresinden gelmişti. Ses 11 Mart 1915 günü Lausanne’da: “Ölen Sosyalizm ve Dirilmesi gereken Sosyalizm” adlı bir Konferans veren Paul Golay’ın sesiydi. Şöyle konuşuyordu:
“Bernstein bir çeşit Demokratik Reformizmi formülleştirip onu kendisi Revizyonizm adıyla vaftiz ettiği zaman, Kautsky onu özel ve uygun metinlerle yıldırımlara çarptırdı. Görüntüler kurtarılır kurtarılmaz, Parti Realpolitka’sını daha az sürdürüp durmadı.
Sosyal – Demokrat Partisi bugün ne ise o oldu. Akılları durduran bir örgüt. Kudretli bir gövde: içinden ruhu uçup gitmiş…
Gerçi, İşçi örgütü bu kertede yüksek rakamlı aidatını ödiyenlere hiç bir zaman ulaşmamıştı; hiç bir zaman böylesine bol parlamenterler(Milletvekilleri) çıkarılmamıştı; hiç bir zaman daha iyi bir basın örgütlenmesi görülmemişti; hiç bir zaman da. karşısında isyan edilmesi gereken böylesine iğrenç bir eser ortaya çıkmamıştı.
Hem, bütün Enternasyonal Şubeleri içinde de gözlemlenen bu eğilimleri gösteren Alman sosyal demokrasisi tek başına kalmıyor.” Memurların gittikçe büyüyen sayısı” belirli sonuçlar getiriyor; “Bütün dikkat aidatların muntazaman kasaya girmesine çevrilmiştir”; grevler, İşverenlerle“yeni sözleşmeler yapılma amacını güden bir sıra gösteriler” sayılıyor. “İşçinin kaderi, Kapitalizmin kaderine boyun eğdirtiliyor”, “Yabancı sanayi zararına kendi millî sanayinin şiddetle gelişmesi dileniyor.”
Reichstag (Alman Meclisi) mensuplarından R. Schmidt, bir yazısında, Sendikaları Kapitalizme yararlı: “Ekonomi hayatına düzen ve oturaklılık” getiren, “Patron’un hesaplarını kolaylaştıran ve gayrimeşru rekabeti engelliyen” örgütler olarak tanımlıyor ve şunları sözüne katıyor:
“Böylece, Sendikacılık, patronların kârına oturaklılık getiren bir şeref sayılmalıdır!… Büyük örgütlerin sekreterleri bir sıra şahsiyetler (önemli kişiler) hâline geliyorlar. Ve Politika hareketi içinde, Milletvekilleri, Doktorlar, Edebiyatçılar, Okuryazarlar, Avukatlar, bütün o bilimleri ile birlikte azıcık kişicil ihtirası da taşıyanlar, kimi tehlikeli hâle gelen bir itibardan yararlanıyorlar.
Sendikaların kudretli örgütü ve cüzdanlarının sağlamlığı, onlara katılanlarda lonca ruhunu geliştirdi. Oysa, esasında reformist olan sendika hareketinin sakıncalarından birisi de, ücretli işçilik şartlarının üstüste konmuş “dilimler düzeltilmesidir. Bu tutum temelli birliği kırıyor ve en gözde işçilere bir ürkekli.ruhu aşılayıp, onları bazan bir “hareket” karşısında ödü patlar duruma itiyor: çünkü o gibilerin vaziyetleri, kasaları, alacaklı hesaplara hareket yüzünden herhangi bir yıkıntıya uğrıyabilir. Böylece, İşçi Sınıfının çeşitli sınıfları arasında bir çeşit ayrılık biçimleniyor: bu sınıfları sendikanın ta kendisi yapmaca yaratmış bulunuyor.”
İşte II. Enternasyonal, Tekelci Finans – Kapitalin, dünya aşırı-kâr çapulundan ayırdığı bir parça ile satın alıp beslediği Aristokrat işçiler zümresini ve onun Parti Bürokrasisi ile Sendika Ağalarını İşçi Sınıfının başına böyle belâ etmişti. “Parlemento mücadelesi biçimleri” o başbelâsının maskesi gibi kullanılıyordu. “Yeni görevleri yerine getirmekten sivişmesi” ters bir “yanılgı” değil, o yapısının kaçınılmaz sonucuoldu.
Stalin bunları bilmiyor muydu? Bu nedenlerle, ustalar dururken, çırakların anlatışlarını tabulaştırmaya gerek bulmuyoruz.
AYRIM III.
SOSYAL ANLAMLI ASKERCİL TAKTİK ELEMANLARI
Son yılların önde giden Devrimcileri, hep ve yalnız “Strateji” üzerinde tartıştılar. Bu eğilim işin kolayına kaçmaktı. Aslında birkaç cümle veya sayfa ile özetlenebilecek ve doğrusu, yanlışı epey uzun süre sonra ortaya çıkabilecek olan Strateji kesiminde söylenenleri olaylar hemen yalanlıyamazdı. Taktikse onun zıddı idi. Söylenir söylenmez uygulanması gerekirdi, uygulanır uygulanmaz, olaylarla çarpılıverirdi. Onun için bütün “Stratej”lerimiz (Sevkükeyşçilerimiz) en bilgincil titizlikle günün, her günün kaçınılmaz görevleriyle ilgili Taktiğe yan çiziyorlardı.
Bu nankör görevin hiç değilse üzerinde en az durulan, ama günün en yakıcı konusuyla ilgili bulunan birkaç problemini azıcık ayrıntılarıyla ele almak gerekti. O yakıcı ve yanıcı problemlerden biri, görebildiğimiz kadarıyla: Taktiğin biçimleri, momentleri ile onlarla insanın, özellikle şef insanın ilişkileri çevresinde toplanıyor. Bir sürü eğilim, örneğin “Disiplin”, yahut “Demir disiplin”, Kömür disiplin gibi genç ruhları trans (vecd) halinde donduran terminoloji” lerle ortalığı kasıp kavuruyorlar.
Problemi en alfabetik biçimiyle koymazsak anlatamıyacağız. Onun için, bir başka devrimcinin klâsikleşmiş koyuşuna uymaktan daha yararlı yol bulamadık. Sosyal Savaşa bakarak son derece basit ve mekanik olan askercil Taktikten yararlandık. Askerlik güzel sanatında bile vazgeçilmez sayılan elemanların, Devrimcil artistlerce ibret kaynağı olacağını düşündük.
OBJEKTİF STRATEJİ – SÜBJEKTİF TAKTİK
Strateji plânı uzun etütlerle Savaş dışında, Taktik davranış sıcak ateş içinde yapılır. Strateji: Tez (dost) – Antitez. (düşman) objektifliği statükosuna dayanır. Taktik: Sentez (zafer) uğruna her an değişen sübjektif dinamizme dayanır. Kaynak: Alman Genelkurmayının“Truppenführung” adlı Talimatname maddeleridir.
Strateji, eski deyimiyle Sevkükeyş (orduların yönetilişi) büyük önem ve öncelik taşımakla birlikte, ana çizileriyle daha çok objektif savaş şartlarının düzenlenmesidir. Daha doğrusu Ordu varsa, ve savaşa tam hazırlanmış ise, o varlığa ve hazırlığa göre sevk edilir (cepheye gönderilir).
Taktik, asıl cephede yapılan somut Savaşın, ve cephe gerisinde yapılan uzun hazırlıkların yönetilişidir. Objektif olarak varolan orduların, cephe gerisinde manevralarla hazırlanması, Strateji içinde Taktik‘tir; cephede doğrudan doğruya sıcak savaş ateşi içinde yönetilmesiTaktik içinde Taktik‘tir.
Strateji ne denli önceden az çok belirli ortamda belirli plânla güdülen objektif ve bir kerteye dek soyut sayılabilirse; Taktik en az o denli önceden hiç kestirilemiyecek, her zaman ve her yerde sık sık parola ve biçim değiştirecek, oldukça sübjektif ve son kerteye dek somutsavaş güdümüdür.
Bir ülkenin belirli ekonomik, sosyal, politik ve ilh. gibi coğrafyacil ve tarihcil şartları ortamında verili olanakları objektif olarak ne iseler, o ülke ordularının genel Strateji plânı o şartlara göre azçok soyut olarak peşin peşin çizilebilir. Bu bakımdan Strateji kalın çizili bir kanevaya benzer. O kaneva içine gerekli savaş parola ve biçimlerinin çiçeklerini, peyzajını özellikle işlemek, ateş hattına gerçekten veya taslak olarak girmiş güçlerin sübjektif düşünce ve davranışlarına bağlıdır.
Strateji, bir merkezde tepeleşmiş bir avuç azlık Genelkurmay organınca yuvarlak ve kaba çizileriyle plânlanır. Bu bakımdan Strateji plânları uzun Tarih, Coğraf ya, Ekonomi, Politika, Kültür ve ilh. etütlerinin son derece derinliğine araştırılıp incelenmesine dayanmakla birlikte, uzaktan bakanlar için: “Bunda bilemiyecek ne var?” dedirtecek kadar kolayca çiziştirilivermiş gibi görünür. Ama Strateji bir edbiyatçı esinlemesi, “Sehl’i mümteni” (ulaşılamaz kolaylık) değildir. Onun için, her önüne gelen görünüşe aldanıp, masa başına oturdu mu, dört beş çizgiyle en anıtsal Stratejiyi döktürüveririm sanır. Ve döktürür de. Rastladı ise, ne âlâ. Tutmadı mı, en güçlü orduları kaz gibi avlatır.
Taktik‘in öyle harita ve masa başında uyduruluvericek yanı hiç yoktur. Taktiğin yeri ateşin içidir. Orada her güç, kendisinin ve karşısındakinin (düşmanın) bütün olanaklarını bir anda sezip kavrıyarak, yıldırım kararlarla en etken davranışı başarmak zorundadır. Çünkü o ân içinde ya dost güçler, ya düşman güçler, ya yakacak, yahut yanacaktır. İşin akademik eleştiriye, uzun tartışmalara tahammülü yoktur.
Onun için her Ordu’da: iyi Strateji ustaları gibi, iyi Taktik uzmanları ayrılabilr. Diyalektik düşünce ve davranış için böyle mutlak “uzmanlık” ayrılıklarına gerek yoksa da; skolastik veya metafizik düşünce ve davranış metotlu derebeği yahut burjuva savaş ilgilileri arasında böyle bir “işbölümü” yapmak ve geliştirmek kaçınılmaz olmuştur.
Proletarya Politikasında öyle skolâstik “Stratej”lerin, yahut metafizik “Taktisyen” uzmanların üreyip kendi dallarında asılı kalmaları gerekmemelidir. Çünkü Strateji diyalektiğin Tez ile Antitez‘lerinin doğru konulması ise, Taktik diyalektiğin Sentez‘ine varılmasıdır. Tez(dost) Antitez (düşman) güçlerinin Stratejik – objektif gerçekliği ve statükoları ne olursa olsun, Savaşın zafere ulaşması Sentezinigerçekleştirecek olan Taktik tutumlardan zerrece ayrılması en büyük yanılgıları getirir.
Aşağıdaki açıklamalarda, bile bile hep: Alman Genelkurmayının “Truppenführung” (Askercil Birliklerin Güdümü) adlı talimatnamesinden yararlanılır. Parantez içindeki rakamlar, o Talimatname metninin oldukları gibi çevrilen madde numaralarıdır.
TAKTİK BİÇİMLERİ
Sınıflar dövüşünün Askercil Savaştan öğreneceği çok şey vardır. Sosyal Devrime Harp, Siyasi mücadeleye (Muharebe), Ekonomikmücadeleye (Müsademe) denilebilir. Her üç alanda Taktik: aslında Taarruz (saldırı) ile Ricat (gerileme) biçiminde özetlenir. Müdafaa(savunma) ya taarruz, yahut ricat için bi geçit davranış olur. Hepsi de sınıflar çelişkisinin “yamanca yorumu” sayılır.
Askercil aksiyon üç ölçüde çarpışma tanımlar:
1- Harp (la guerre: savaş): bunun eylemi Straieji ile belirlenir. Devrim gibidir.
2- Muharebe (La battlle: savaşma): önemli ordularla bir yerde yapılır.
3 – Dövüş (Le combat: müsademe): önemsiz birliklerle birçok yerlerde yapılır.
Son iki ölçüde çatışma baştanbaşa: Taktik konusuna girer. Muharebe: Siyasî mücadeleye, Dövüş: Ekonomik mücadelelere benzetilebilir.
Asker dilinde bunların hepsine: “Hasımla karşılaşma sonucu çıkan silâhlarla şiddetli izah (yamanca yorum)” (38.) denir. Sosyal dilde “izah”yahut “yorum”un anlamı ile Harp – Muharebe – Dövüş ölçüleri üzerinde durmıyalım. Yalnız, hangi anlam ve ölçüde olursa olsun, Savaşma ve Dövüşlerin ne denli oynak ve kıvrak nasıl her an çelişkili olduğunu ve çelişkilerin durmaksızın birbirine geçtiğini daha basitçe kavramak için, askercil Taktik alanda kaç türlü çatışma biçimi bulunduğunu özetlemek ilginç ve öğretici olacaktır.
Savaş Taktiğinde başlıca dövüş biçimleri:
1 – Taarruz (L’attaque: saldırı)
2 – Tâkip (la poursuite: kovalama)
3 – Müdafaa (la défensive: savunma: Verteidigung)
a) Statik müdafaa (la défensive statique)
b) Geciktirici aksiyon (l’action retardataire)
c) Dövüşün kapuşması (la rupture du combat)
4 – Ricat (la retraite: gerileme).
Bu 7 türlü Taktiğe yakından bakarsak, hepsini birden iki zıt biçim döğüşe indirgeyebiliriz:
1. Taarruz (Saldırı): hemen her zaman Tâkip‘le (kavalama ile) taçlanır. Tâkip, Taarruzun sonucudur.
Müdafaa (Savunma): genel biçim ve özel üç biçimi ile bir geçit dövüşü taktiğidir. Alınan sonuca göre: ya taarruz, yahut Ricat ile sonuçlanır.
2. Ricat (Gerileme): Müdafaa biçimlerinden hiçbirisi, Taarruza kapı açamayınca gereken dövüş biçimidir.
“Taarruzdan Müdafaaya geçiş ele geçmiş yerleri koruyarak yahut, gerekirse düşmandan uzaklaşarak yapılır. Kuvvetlerin mevzilenmeleri değiştirilir ve hazır güçler çekilir.” (44).
TAARRUZ
Taarruz (Saldırı: sayıya pek bakmadan var güç ve enerji ile zafer için yapılır. Takip (Kovuşturma) aralıksız, duralaksız, kesin sonucu az kayıpla alır. Taarruzun biçim ve yordamları (Cepheden – Kuşatıcı – Yan – Sınırlı ve ilh.) olur.
TAARRUZ (Saldırı): – “Düşmana karşı, onu yere sermek amacı ile açılan Taarruz, düşmana aksiyonun kanununu dikte eder.” (39). Belli doğrultuda: Hareket – Ateş – Vuruş, saldırıdır.
Bu tanımlamaya göre Taarruz: düşmanı toptan yok etmek için yapılır. o nedenle: “Taaruzda bir başarısızlık olanağı, Taarruzu yerine getirme enerjisini önliyeceğinden sınırlandırmaya hiçbir zaman götürmemelidir.” Taarruz, var gücile, her ne olursa olsun, olanca enerjiyle yürütülür.
Ancak: “Özel durumlarda- Taarruzun hedefi sınırlandırılabilir.”
“Baskın basanındır” diyen atasözünün anlamı şudur:
“Taarruzda sayı üstünlüğü her zaman başarının gerekli şartı değildir.”
“Taarruz sırasında Şefin ve Erbirliğinin üstünlüğü en iyi değerlendirilmiş bulunur.” (39)
Böylece, dövüşün son amacı Taarruzdur. Zafer onunla sağlanır.
Tâkip (Kovalama, Kovuşturma): “Zaferin meyvalarını toplamak için yapılır.”
Daha önceki dövüşler sırasında düşmanın yok edilişi elde edilememişse, Tâkip onu gerçekleştirmeye bakar.”
Tâkip nasıl olur? “Yalnız ardı arası kesilmez, hasma duralama olanağı vermez bir Kovalama: karar için yeni bir dövüşmeden doğacak yeni kayıpları ekonomize (tasarruf) eder.” (40).
Taarruzun: Alından (cepheden), Kuşatıcı, Yan, Sınırlı hedef li vb. biçimleri ve yordamları vardır.
SAVUNMA
Savunma (Müdâfaa) güç yetersizse, düşmanı dilenen yere çekmek ve sonunda Taarruza geçmek için yapılır. 1) Statik Savunma: en iyi tutunulacak yerde düşman taarruzunu kırar; 2) Geciktirici Savunma (Direnç): Kesin savaşa girmeksizin, düşmana çok, kendine az kayıp verdirir.
SAVUNMA.- 1) “Kendi güç yetersizliği başka alternatif bırakmadığı zaman”;
2) “Hasma dövüşülecek yeri dayatmak” için;
3) “Başka nedenlerle, savunma daha yararlı görünürse.” Savunmaya girişilir. Savunma “Hasmı bekler”. Bu bekleyiş elleri kolları kavuşturup kadere boyun eğmek değildir. Tam tersine:
1) “Komuta, savunmayı zaman içinde sınırlandırabilir.”
2) “Zafer ancak müdafaa bir taarruzla sona ererse kesin olur.”
Savunma: Hasmı ve Yeri iyi kollayıp bütün Ateş gücünü kullanmakla olur. Başlıca iki türlü Müdafaa vardır:
Statik Savunma: “Düşmanın taarruzunu kırmak için yapılır. Bu amaçla taarruz belirli bir yerde ve son haddine dek en iyi tutunulabilecek yerde kabul edilir.”
Geciktirici Savunma (veya Direnç: Widerstand): “Düşmanı geciktirmiye çalışır. Düşmana alabildiğince ağır kayıplar verdirerek, savunucu ciddî bir dövüşe kendini kaptırmıyarak, o amaçla, hasmın saldırısından ve yer bırakmaktan vaktinde kaçınmalıdır.”(41). “Gecktirici direnç”, Müdafaaya yeterli güç bulunmadı mı, yapılır. o sıra kumanda merkezîleştirilir. (475).
RİCAT
Ricat (gerileme): 1) Kopuşma (ruptür): çoğu belli yere, dövüşerek çekilme, yeni dövüşten sakınılarak çekilmedir. 2) Tam Ricat: yeni dövüşlerden ve zayiattan sakınarak çekilmedir.
RİCAT (GERİLEME).- İki derecede uygulanır. Birinci derecesi: Dövüşün Kopuşması, İkinci derecesi: doğrudan doğruya Ricat‘tır.
Dövüşün Kopuşması (ruptür): Bir savunma biçimi sayılır. Gerçekte: gerilemenin belirli bir biçimidir. Dövüşün Kopuşması, “Dövüşü şimdi bulunduğu mevzide sona erdirmeye veya fâsılalandırmıya çalışır. Maksat, daha elverişli şartlar içinde, başka bir yakın mevzide savâşı sürdürmektir. Bu son hâlde, çoğu kez, dövüşerek o mevziye geri çekilinir.” (42).
Ricat (Gerileme): “43. Erbirliklerini yeni dövüşlerden sıyrıltmak için yapılır. Bu amaçla mücadele fâsılalandırılmalı ve erbirliklerinin geri çekilmeleri sağlanmalıdır.”
Her iki davranışta gerilemedir. Ruptür: savaşarak belli mevzilere çekilmedir; Ricat: dövüşü keserek belirsiz yere doğru çekilmedir.
Görüyoruz: Taktik en şaşırtıcı kıvraklıkta zekâ, deney, enerji ister. “At, kim farkına varacak?” denemez. Yanılgı dakikasında insanı çarpar. Stratejlerimizin Taktiğe sokulmayışları ondan olsa gerektir.
TAKTİK GÜZEL SANATINDA: YARATICI HÜRLÜK ve KİŞİLİKLİ BİLİM
Savaşın güdümü demek olan Taktik güzel sanatında: (Hürriyet + Yaratıcılık + Bilim + Kişilik) bilinci her birim ve tek erdem beklenir.
Askercil Savaşın yerine Politik Mücadeleyi önerince, Strateji, plânı yanında Taktik düşünce ve davranışların ne büyük anlam ve önem kazandığı kendiliğinden anlaşılır. Çünkü Strateji, Orduda bir avuç Genelkurmay’ın bilgi – görgü – anlayış ve enerjisine kalmış bir plân iken; Taktik, Ordunun ayrı ayrı her tamcüzünün her biriminin, en büyük liderinden en küçük erine dek her kişinin bilgi – görgü – anlayış ve enerjisini son kerteye dek en rasyonel (akılcıl) biçimde kullanmasını buyurur.
Taktiğin, ne denli bilim, görü, anlayış ve enerji istediğini belirtmek için en basit bir askercil elkitabına biraz toptan bakmak yeter. Adı geçen Alman Ordu Direksiyon Şefliğinin 17 Ekim 1933 günlü emriyle yayınlanmış Truppenführung (H. Du. 300): Silâhlı kuvvetlerin güdümü eseri, 1938 yılı Fransızca tercümesinin ikinci baskısını yapmıştır. Böylesine evrenselce önemsenmiş bir Güdüm’ün Girişi şöyle başlar:
“1. Savaşın güdümü bir güzel sanattır; hür ve doğurucu bir eylemdir ve bilimcil tabanlar üzerine yaslanır. Kişiliğin en tam gelişimini pek çok ister.”
Lütfen dikkat edelim. Prusya [Yunker (Ağa) – Banker- Asker] tutuçuluğunun en azgın askercil (militarist) başı, Savaşın güdümünde, buyuru: “körü körüne itaat” prensibinden önce bilime dayanan “hür + doğurucu (bereketli)” güzelsanat sayıyor. Ve “Kişiliğin en tam gelişimini” birinci madde yapıyor. Demek: ister askercil, ister sosyal olsun savaşı yapan insan ise, orada Taktiğin özü ne aşiret veya tarikat müritliği yahut “Hasan Sabbâh” müritliği, ne de “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” diyen “beyinsiz işgüzarlık”tır.
Burjuva militarizminde “Körükörüne itaat” kimler içindir? Biliyoruz. Savaşı güdenler için değil, savaşta güdülenler içindir. “Güdülenler” . deyince, ordu hiyerarşisinde bunun anlamını bilmiyen yoktur. Öyleyken, güdücü kadronun her basamağında, “Şıh hazretlerinin kerametine” gözü kapalı boyun eğen kullar değil: önce bilimini ve bilincini temel yapmış, son derece kişiliği gelişkin, hür ve doğurucu savaş artistleri isteniyor. Böyle olmazsa, yapılacak en “dahiyâne” Strateji plânları, uygulanması havada kalmış yuvarlak ukalâlıklardan öteye geçemezler.
KİŞİLİK: STATİK – DİNAMİK KARAKTER
Kişiliğin statik karakteri: ruh ve beden direncidir. Kişiliğin dinamik karakteri: kararlı, aktif girişim, inceleme ve yararlanma yaratıcılığıdır. Kişilik sayının ve tekniğin eksiğini karşılar. Her iki karakter kıvrak (beden-irade) eğitimiyle edinilir.
Kişilik, Savaş Taktiği açısından başlıca 2 noktada toplanır: l – Karakter direnci: kişiliğin aşınmazlığını sağlar. Buna Statik karakter diyebiliriz. 2 – İnsan değeri: kişiliğin yaratıcılığını sağlar. Buna Dinamik karakter diyebiliriz.
Modern Ordular gibi Modern Partiler de bir avuç tarikat müritlerinin tekkesi değildir: en az 10-100 binlerin örgütleridir. Ve bir genel kurala uyar: Savaşçıların sayıları ne denli kalabalık ise, küçük birliklerin, hele tek tek savaşçıların kişilikleri, sonuç almada o denli büyük önem taşır.
1. STATİK KARAKTER.- Askercil savaş için şöyle özetlenir ve nedenlenir:
“5. Savaş, her tek kişinin moral (ruh) ve fizik (beden) direnci güçlerini en çetin sınava uğratır. Onun için, savaş zamanı, karakter niteliklerinin zekadan çok değeri olur. Barış zamanı hiç göze çarpmadan nice kişi vardır ki, savaş alanında kabartıyla kendini gösterir.”
Bu nedenle, elbet hem zekasını, hem beden ve ruh dayancını üstün tutan kişilik istenir. Ama, en küçük ateş sınavında bin bir ikircilik ve pısırıklık geçirip, kaçamaklı tatlısu kurnazlığı yapan kişidense, moral ve beden gücünü yitirmiyen aşınmaz karakter dirençli kişilik önerilir. Kimi “Parlak zekâ”ların, dayanıksızlıkları, savaş alanında büsbütün tavsatıcı olur.
2. DİNAMİK KARAKTER. – Gerek askercil, gerek sivil, siyasî savaş insanlar için, insanlarla ve insanlar tarafından yürütülür. O nedenle, modern mücadelelerde, teknik üstünlük tek başına yeterli sayılmaz. O tekniği değerlendirecek olan güç canlı, zeki ve yaratıcı olan insandır.
“10. Tekniğe rağmen insanın değeri kesinkes olur; dağınık düzenli kavgalarda insanın önemi artar.”
“Savaş alanının boşluğu: aktif (feâl), inisiyativi (girişim gücü) olan, her durumu inceliyen ve kararlıca, cessurca işleyip ürünlendiren, başarının her tek kişiye bağlı olduğu kanısı ile dopdolu bulunan bir savaşçı ister.”
Dinamik karakter, herşeyin tek insanda başladığına inanmış:
1 – Eylemci (Feâl),
2 – Girişimci (Teşebbüs kaabiliyetli);
3 – Uyanık (durumu her an inceliyen);
4 – Etken (netice almada kararlı ve cessur).. olmaktır.
Dinamik karakterin edinilmesi anadan doğma olmaz; eğitimle gelişir. Askerler için olduğu gibi Devrim erleri için de dinamik karakterin edinilmesi, kütüphane fâreliği, yahut muhallebici çelebilikle sağlanamaz.
1 – “Beden terbiyeleri, idmanlar alışkanlığı”: Beden- tenbelliği, ruh tenbelliğidir.
2 – “Kendi kendine karşı sert davranış”: Tatlı canına kıyamıyan, savaşçı olamaz.
3 – “İrâde gücü”: Kendisine, ve keyfine gücü yetmiyenin., düşmanına da gücü yetemez.
4 – “Kendine güvenç ve cüret”: Kendine güvenen atılganlık, frensizlik değil, iradeli yiğitliktir.
Devrim taktiğine girişen her sosyalist: 1 ve 2 nci maddeyle bedenini, 3 ve 4 üncü maddeyle ruhunu güçlendirirse, o zaman gerçekten devrimci, “en acıklı durumların üstesinden gelen insan” olur. O zaman, değer üstünlüğü sayıca azlığın eksiğini tamamlar.
“Bir değer üstünlüğü, savaşmada, bir sayıca aşağı oluşu telafi eder. Dövüşte değerlilik ne denli çoksa Savaş o denli enerji ve kıvraklıkla güdülür.” (11)

TAKTİK ÇELİŞKİLERİ VAKTİNDE YAKALAYIP KULLANMAK
Taktik en som diyalektik çelişkilerin dönüştüğü alandır. En önemsiz belirti, ansızın en kesin karar ister. Çabuk durum yargılayışıyla en esaslı olanı yakalamak gerekir. Ciddi nedensiz karardan dönmemek kadar, yanılgı olunca yeni karar almayı da bilmelidir.
Savaşın güdümü: savaş aksiyonu (eylemi) içinde taktikleşir. Aksiyon gibi Taktik de hiç durmaksızın değişen ve çelişen ilişkiler kompleksidir. Her ân değişen biçimleri vaktinde sezip, ölçmek ve kullanmak Taktiğin birinci şartıdır.
“2. Savaş aksiyonu boyuna evrim geçirir. Yeni muharebe araçları, ona daima tekrar yenilenen biçimler verir. O biçimlerin ortaya,çıkışları zamanında önceden görülmeli, etkileri elifi elifine tahmin ve takdir edilmeli ve çarçabuk kullanılmalıdır.” “44. Dövüşün iniş çıkışları, çoğu kez bir döğüş biçiminden ötekine geçişi gerektirir.”
Bununla birlikte, karşımızdaki de insanoğludur, edeceğini gizler. Onun için en ufak sezintiden en büyük sonuçlar hesaba katılmalıdır. Gene de Taktik sürtüşmesiz ve yanılgısız olunmaz.
“3. Savaş durumları sonsuz bir çeşitlilik gösterir. Bu durumlar çoğu kez ve ansızın değişiverirler ve ancak seyrek olarak öncileyinden (a priori) önceden görülebilirler. çoğu kez hiç ağırlığı olmıyan faktörler belirlendirici bir etki yaparlar. Hasmın bağımsız iradesi dost iradeye karşı çıkar. Sürtüşmeler ve yanılgılar hergünkü olaylardır.”
O yüzden kimi kuralları ezberleyip tekerlemek softalığının hiç sökmiyeceği alan Taktik alanıdır. Bu alanda hiç unutulmıyacak şey: çevre şartlarını gözden kaçırmamak ve en karışık durumda en basit eylemi mantıkla ve emniyetle uygulamaktır.
“4. Savaş güdümünün öğretimi tüzükler (Tâlimatnameler) içine tümüyle sokulamaz. Tüzüklerin verdiği prensipler, çevre şartlarına adapte edilmelidirler.”
“Mantıklıca güdülen basit bir eylem; amaca en emince vardıracaktır.”
En az yanılmak için tek yol önyargı ile davranmamak, Karşı güçlerin prensip ve metotlarını öğrenmektir.
“33. Hasmın harekâtı güdüş prensiplerini ve dövüş metodlarını tanzmak kararın alınışını etkiliyebilir ve dövüşün güdümünü kolaylaştırabilir; bu güdüm önceden edinilmiş fikirle yapılmamalıdır.” “Genel kural, durumun kararsızlığıdır.” (36).
Böylesine değişken, oynak olan Taktik alanda “karar” yok mudur? Vardır. Durum çoğu kez kararsız da olsa, yoklama üzerine karara varılır.
“37. … Karar bütün güçlerle, net bir hedef gütmelidir… Bir yol karar alındı mı, pek ciddî sebepler bulunmadıkça, karardan uzaklaşılmamalı; caymamalıdır. Bununla birlikte, Savaşın in çıkları sırasında, kararda inatçılaşmak bir yanlış haline gelebilir. Yeni bir kararı gerektiren çevre şartlarını ve ânı ölçüp biçmek, harekâtı gütmenin güzel sanatını teşkil eder.
59. Her karardan önce bir “Durumun yargılanması” (Beurteilung der Lage) yapılır. Bu yargılama ve tartma çabuk bir zihin işi, basit ve mantıkçıl gözden geçirişler ister, ve bunların hepsi esaslı olan şeyle sınırlandırılmak gerekir.”
ŞEFLİK TOPLULUĞU ve KARAKTERİ
Şeflik: “Şefler topluluğu” içinde sağlam (Bilgi + Deney + Moral + İrade + Yiğitlik) eğitmenliğidir.
Taktik “durum muhasebesinde” ve yoklayış misyonlarından sonra kararı kim alacaktır? “Şef Kişilikleri”. Dikkat edelim: askercil savaş kadar matematik de oldukça mekanik kurallı ve herşeyi tepedeki tek kişi sivriliğinde toplıyan bir alanda bile “Şef” kavramı tekşef değil, “Şef Kişilikleri” diye bir kollekt (şefler topluluğu) konulur:
“6. Orduların olduğu gibi silâhlı. birliklerin (trup) de güdümü yetenekli şefler kişiliklerini gerektirir” denir.
Askerlikte “şef” doğrudan doğruya Politikada “Militan”ın karşılığı olan “Subay”dır.
“7.. Subay, bütün alanlarda bir şef ve bir eğiticidir.”
Herşeyin “körükörüne itaat”e dayandırıldığı askerlikte bile “şef”liğin ne anlam taşıdığını, en militarist, en şoven Prusya Ağalarının Taktik prensipleri sırasında, izlemek, herhalde kimi hotzotçu “sosyalist şefler” için öğretici olur. Askercil şeflik şartlarını dağınık maddelerinden bir araya toparlarsak iki bölüme ayırabiliriz: 1 – Şef’in kendi kaliteleri, 2 – Emrindeki insanlarla ilişkileri.
ŞEFLİK KALİTELERİ. – kısaca şöyle sıralanır:
1 – “Yüksek bilgili” olmak.
2 – Derin tecrübeli olmak.
3 – Moral değer taşımak.
4 – Nefsine hâkimlik (ne yaptığını bilirlik): Düşman önünde serinkanlılık ve kararlılık.
5 – Büyük yiğitlilik: cür’etlilik.
Ancak, askerlikte bile bu meziyetler tek yanlı sayılır. Eğer şef asıl insanlarla olan ilişkilerinde gerekli karakterlerinde samimî değilse: sâdece patavatsız bir atak, hattâ yarım manyak durumuna çarçabuk düşebilir.
İNSAN İLİŞKİLERİNDE ÖRNEK ve YOLDAŞ OLMA UYANIKLIĞI
Şef: insan tanır ve dürüst olursa sürükleyici rolü iki şarta bağlanır: 1- Örnek (serinkanlı, kararlı, cüretli) olmak, 2 – Yoldaşlık: iyi kötü şartları paylaşıp yüreğe girmek.
İNSANLARLA İLİŞKİLER.- Şefin insanlarla ilişkilerinde birinci kerterde karekteri iki ana noktada derlenir:
1 – İnsanları tanımak;
2 – İnsanlara dürüst (hakgüder: doğru) davranmak…
Yâni, insanı tanımak, onun zaaflarıyla oynamak için değil, kuvvetlerini;geliştirmek için olur. Şefin insanlarla bütün öteki ilişkileri aşağı yukarı bu iki ana kaynaktan çıkar. İnsanı tanımak ve anlamak ile Dürüst davranmanın uygulamada pratikçe gerçekleşmesi iki yönde işlenerek karşılıkla güvenyaratmalıdır. Karşılıklı güvencin iki yolu vardır:
A. ÖRNEK olmak birinci yoldur:
“Subayın ve Şef katlarında yeralmış askerlerin kişicil tavırları ve emsâl oluşları, birlik ( trup) üzerinde kesin bir etkinlik taşır. Düşman karşısanda serinkanlılık, kararlılak ve cür’et eseri ve belgesi veren şef, birlik insanlarını kendisiyle birlikte sürükler.”
Ancak, bu meziyette, işaret ettiğimiz gibi, şefin kendi yönünde aranacak kaliteler arasına girer.
B. YOLDAŞ olmak ikinci ama, en az örnek olmak kadar önemli şeflik karakteridir. Bunu, Alman militarizmi bile o kısa sert gösterişli (Spartiate! ) konuşmasında anlata anlata bitiremez:
“Ama, der, şef dediğin, astlarının kalblerine giden yolu da bulmalıdır ve astlarının duygularını ve düşüncelerini anlayışla karşılayarak güvençlerini kazanmalıdır; öyleki, bu yönde harcayacağı yürekten ilgi ve titizlik hiçbir zaman uykuya dalmamalıdır.” (8)
“12. Şefler, birlik insanlarıyla bir arada yaşamalı ve tehlikeleri, yoksunlukları, şenlikleri, acıları onlarla. paylaşmalıdır. Ancak ve yalnız bu yoldan şefler kendi yargılamaları ve takdirleriyle, birlik insanlarının dövüşkenlik değerleri ve ihtiyaçları üzerinde bir kanıya varırlar.
“İnsan yalnız kendi kendisinden sorumlu olmaz, fakat arkadaşlarından da sorumludur. Kim daha güçlü yapıda ise, kim daha becerikli, kabiliyetli ise, o toy ve zayıf olanları öğretip gütmelidir.”
“İşte böyle temel esaslardandır ki, şefle insan arasında olduğu gibi, birliğin insanları arasında da bir o denli önem taşıyan hakiki yoldaşlık duygusu doğar.”
Burjuva Ordusunda ve Savaş gibi kıran kırana ateş çizgisinde bile karşılıklı güvenç‘in şartı bu, olunca, Politika, hem de Proletarya politikası alanında alaturka ağalık, paşalık, beylik, efendilik, padişahlık taslamaların nelere varacağı kendiliğinden anlaşılabilir.
KUMANDA ÜSTÜNLÜĞÜ: TEMKİNLİ SORUMLULUK GÜVENİDİR
Komuta üstünlüğünde önceden-duru görüş bağımsız-sağlam karar, enerjik-azimli yapış temkinliliği; objektif durumu hesaba katan sorumluluğu üzerine alma girişimi ile atbaşı bir yürümelidir. Ne temkin: pozdur, ne Sorumluluk: kendi başınalıktır. Güvenç yaratış üstünlügün özüdür.
Savaş “zafer” için yapılır. Zafer: (Kumandanın üstünlüğü + Erin dövüşken değeri) ile sağlanır.
Zafer için emniyetli taban: Komutan’ın üstünlüğü ile birlik insanların dövüşken değeridir.” (11)
Komuta üstünlüğü ne demektir? Herşeyden önce “yetenekli (compétente) şef kişilikleri” demektir. Şefin kişilikli ve yetenekli olduğu nereden anlaşılır? Bizim gibi derebeği artığı geri ülkelerde: poz ve çalım en yaygın “kişilik” ve “yetenek” sayılır. Gerçekte poz ve çalım, kişiliğin ve yeteneğin aldatıcı paravanası bile süreklice olamaz. Komuta üstünlüğünü sağlıyacak kişilik ve yetenek, bir sıra: Görüş – Karar – Yapış içinde gösterilen Temkinlilik veSorumlulukla belli olur.
1) Görüş‘te üstünlük:
a) Duru görenin;
b) Önceden görenindir.
2) Karar‘da üstünlük:
a) Bağımsızca karar verenin
b) Sıkıca sağlam karar verenindir.
3) Yapış‘ta (icra’da, yürürlüğe geçirişte) üstünlük:
a) Enerji gösterenin;
b) Azimlilik gösterenindir.
Askercil olsun, Sosyal olsun: savaşın kendisi bilinen kıvraklıkta, kimi düşer, kimi kalkar. Görüşte, Kararda, Yapışta yeteneğin başlıca şartı ikidir:
1 – Temkinliliği bırakmamak, 2 – Sorumluluktan korkmamaktır. Savaşın gidişi ve şansı ne olursa olsun, Temkinli oluş, aslında sorumdankorkmamaktır. Onun için, görüşü, Kararı, Yapışı doğru ve sağlam olan Komuta hiç temkinini bozmaksızın her türlü sorumluluğu gözünü kırpmadan üzerine alır.
Sorumluluk deyince ne anlaşılır? Objektif durumu ve ilişkileri hiçe sayarak aklına eseni paşa keyfi için yapıverme patavatsızlığı değildir.
“9. Her şef, her türlü durumlarda, kendisine düşen sorumluluğu üzerine almaktan korkmaksızın, her şeyi tüm kendi kişiliği ile ödemelidir. Şefin en asil kalitesi sorumluluklar duygusudur.”
“Bununla birlikte, genel durumu hesaba katmaksızın, kendi başına otoritesi ile bir takım kararlar almak, yahut emirlere harfi harfine uymamak ve itaatin yerine ayrıcalı kurumluluğu geçirmek anlamında sorumluluk taslamıya kalkışılamaz. Bağımsızlık, hoşuna gideni gelişigüzel yapmıya çevrilmemelidir. Tersine, büyük başarıların tabanı sarihçe belirli sınırlar içinde kalan girişim gücü (inisiyativ) dir.”
DÖĞÜŞKENLİK DEĞERİ
Dövüşkenlik değeri, savaş örgütünûn köşetaşı disiplin: Karşılıklı güven temeline dayanır. Disiplin uzun eğitim ve öğretimle hazırlanır; yersiz güç israfından sakınarak korunur, vakit geçirmeyen bütün gücüyle aksiyonla beslenir.
Döğüşkenlik Değeri ne demektir?
İlk bakışta, dövüşkenlik değeri denildi mi göz önüne ‘bir tek şey gelir: Disiplin.
Yalnız Disiplin nedir? İşte savaş düzenleri içinde en iyi anlaşılması gereken şey, disiplinin ne olduğudur.
“Disiplin, ordunun kubbesini tutan köşetaşıdır. Disiplin kesinkes korunması herkes için hayırlı bir şey olur.” (13).
Bunca önemi olan disiplin neye dayanır? Bütün mesele oradadır. Disiplinin neye dayandığı sorulunca iki şey akla gelir:
1 – Disiplin temeli nedir?
2 – Disiplin nasıl korunur?
I. DİSİPLİNIN TEMELİ. – Çok basitçe bir tek şeye dayanır: Karşılıklı Güven!
“Güçlükler ve tehlike içinde disiplinin en emniyetli tabanı karşılıklı güvendir.” (7).
Karşılıklı güvencin ne olduğunu ve nasıl kurulduğunu “Şef lik ve Karşılıklı Güvenç” konusunda ayrıntılarıyla gördük. O konuyu her disiplin sözünü ağzına alanın bir daha ve bir daha gözden geçirmesi gerekir.
II. DİSİPLİNİ KORUMA. – deyince başlıca 3 elemanı içine alır:
A – Disiplini kurmak (Hazırlık)
B – Disiplini aşındırmamak (Ekonomi)
C – Disiplini geliştirmek (Aksiyon)…
Disiplin karşılıklı güvenç temeli üzerinde doğmak için yukarıki üç biçime göre kurulmalı, aşındırılmamalı, geliştirilmelidir.
A. Disiplini Kurmak. – Uzun hazırlık çalışmalarıyla başarılır.
“13. Bir savaş birliği, uzun bir eğitim ve öğretim yoluyla değil de sırf yüzeyde kalan (üstünkörü) (sathice) birleştirilmiş ise, vahim ânlarda, ve beklenmedik hâdiselerin baskını altında kolayca ayağını yerden keser. Onun için, savaş başlar başlamaz, birlikte moral ahengin (manevî derli topluluğun) ve disiplinin düzeltilip korunmasına olduğu gibi öğretime de kesin önem verilmesi gerekir.
“Her şef, disiplin gevşekliğini, kaytarmaları, plaçkaları, panikleri ve başka her türlü etkileri bütün ve hattâ en enerjik araçlarla ara vermeksizin şiddetlice cezalandırmak zorundadır.”
B. Disiplini Aşındırmamak. – Kurulu disiplini olmıyacak, değmez, vakitsiz işlemlerle yokuşa vurdurmak boşuna harcar ve aşındırır.
“14. Birliğin gücü kesin ânlarda yapalıcak büyük çabalar için sapasağlam muhafaza edilmelidir.”
“Dövüş içinde güçlerin harcanışı güdülen amaçla orantılı bulunmalıdır. Gerçekleşemiyecek şeyleri ısrarla istemek, komutaya karşı olan güvence ve birliğin iyi mâneviyatına zarar verir.”
C. Disiplinin Gelişmesi. – Hareketle olur, eylemle beslenir. Durmak, herşey için olduğu gibi, Disiplin için de ölümdür. Aksiyon, insanların tümünü, güçlerinin her çeşidiyle, bütün verimleri ve sürükleyicilikleriyle akın ettirmektedir.
“15. En genç askerden beri, bütün basamaklarda, her türlü beden, ruh, zekâ güçlerinin kendiliğinden harekete geçmesi ısrarla istenmelidir. Her yanı tutarlı bir Aksiyonda birliğin veriminin tüm kapasitesini değerlendirmenin, ve tehlikeli saatlerde bile yiğitliklerini muhafaza edecek, kararlılık güçlerini koruyacak, ve cessurca eylemler içine, daha zayıf arkadaşlarını da sürükliyecek insanlar elde etmenin tek yolu ve çaresi budur.
Böylece, azimli ve kararlı Aksiyon savaş zamanı ilk aranacak şeydir. En yüksek şeften en genç ere dek her kişi, her zaman şuna inanmış olmalıdır: Aksiyonsuzluk ve zaman yitirimi, araçları seçmede yapılacak yanlışlardan daha vahim ve ağır yanılgıları teşkil eder.”
AYRIM IV
TİP ve DEVRİMCİ ORTAM
27 Mayıs ertesi Türkiye sol olayları içinde en ilginçlerinden birisi TİP olayıdır. TİP ABA’cılığı ile TİP dışı Sosyalizmler arasındaki çıngar kopuşu, yer yer belirdiği gibi: Strateji kılığında silâhlanmış kimi devrim şövalyelerinin, Taktik özde düellolarına dayanır. Yâni TİP’te “elebaşı” geçinen ABA’cıların asıl kaçamakları: TİP’in Taktik problemlerini hasıraltı etmek için, karşılarındakilerle yapma (TİP Programı ötesi) bir Strateji cengine düşmelerinde toplanır.
TİP’te, ABA’cı toyların bilime ve bilince tepeden bakarak işledikleri binbir Taktik yanlışın bir tek özü vardır. ABA’cılar, yürekleri, veya beyinleri, yahut çapları gereği, Türkiye’nin Devrimci ortamını değerlendirmeyi becerememişlerdir. O yanlış değerlendirme, TİP içinde ve TİP dışında bir takım çabaları bilerek bilmiyerek körlerin yahut sağırların dövüşüne doğru itelemiştir.
TİP’in Sendikalist ve Parlamentarist zümreler tekelinde kuruluşunda toplanan “Doğuştan günahlı” durumu o yüzden zamanla törpülenememiştir. O yüzden meseleler doğru konulamamış, gereğince tartışılamamış, Proletaryaca çözümüne kavuşamamıştır.
Onun için burada, başka bütün halka halka birbirine bağlı konular içinden, yalnız TİP’in Türkiye’deki devrimci ortamla ilişkileri konusunu, biraz ayrıntıları ile inclemeye çalıştık.
ÖRGÜT HALKI HİÇ İKEN HEP YAPAR (PARTİ MOTORU – YIĞIN AYGITI)
Halkın örgütlenmesinde: Proletarya Partisi, Motor, Yığın örgütleri Makina-aygıt olmalıdır.
Bütün buraya dek anlatılanlar bir tek noktada toplanıyor. Türkiye’de en zaif nokta özellikle Proletaryanın, genellikle Halkın örgütsüz, çilyavrusu gibi dağınık bırakılmış olmasıdır. Modern dünyada Örgütsüz millet köle milletir. Onun için, 16 yıl önce kurulan Vatan Partisi Programının “I. Hürriyet”bölümünde 7. madde şöyle diyordu:
“HÜRRİYETİN İNSANI: Teşkilâtlı Millet.”
“HALK TEŞEKKÜLLERİ: Bugün Devletin sırtına fuzulî olarak yükletilmiş hadsiz hesapsız vazifeleri kendi üzerine alacak.Oyle tam Teşkilâtlı millet haline girebilmemiz için, yalnız şehir ve köy ahalisi değil, öğretmen, adliyeci ve memurlar da Hür sendikalar, serbest birlikler, cemiyetler, kulüpler ile cihazlandırılacaklar. O sayede en cılız fert bile teşkilâtına arkasını dayayarak, hakkını yorulmadan arayacak. Dağınık millet, en tabii haklarını arıyamıyan Mazlum millet mefhumu (ezilen ulus kavramı) kalkacak.” (VP Tüzüğü ve Proğramı, s. 14)
Bu satırlar yazıldığı zaman Türkiye’de Finans Oligarşisi DP zılgıdı biçiminde Milletin maddesini de, ruhunu da azrailce kabzetmişti. Memurun, Öğretmenin, Adliyenin Sendikası mı? Böyle şeyler düpedüz Komünistlikti! Kapıkullarını İsyana teşvikti. Vatan Partisi Seçim Alanlarından Harbiye işkence hücreleri zindanında ebedi geceler mezarına gömüldü. 27 Mayıs geldi. Bir vuruşta hiçliğini gören Finans-Kapital, Kapıkuluna bile dün Komünistlik diye koğuşturduğu. Sendika hakkını tanımadıkça Devlet dizginlerini yeniden ele alamıyacağını 61 Anayasası ile itiraf etti.
Bu Memur vb. “Sendikaları” Vatan Partisi’nin önerdiği Örgütlenme Hürriyeti miydi? Elbet hayır. Gerçek hürriyetin karikatürü bile değildi. Deveye hendek atlatmakçın bir tutam ot gösterilmişti. “Başsız deve” hendeği atlamıştı. Şimdi bu deveye bir Baş gerekiyor. O baş Devrimci teorili Proletarya Partisi‘nden başkası olamaz. Çünkü yalnız Modern İşçi Sınıfı modern köleliğin her biçimini, her millet bölümünün alnından en modern örgütlü plânlasonuna dek silmekte son derece çıkarlıdır. Çıkarlı olduğu için bir tutam otla, hürriyetin karikatürü bile olamıyan göstermelik otla sonuna dek aldatılamıyacak tek sınıf İşçi Sınıfıdır, tek örgüt o sınıfın gerçekten sosyalist Siyasi Partisi olabilir.
Ancak Proletarya Partisi halk yığınlarımızın yalnız Motoru‘dur. Hiç bir otomobil, hiç bir fabrika yalnız motordan ibaret olamaz. Otomobil, motora bağlı direksiyonlar, şanzumanlar, frenler, tekerlekler, karoseri vb. bir sürü başka mekanizmalar, âletler, cihazlar,. teşkilâtlar, tesisatlarla işler. Fabrika, gene motara bağlı sayısız kayışlar, zincirler, çarklar, manivelâlar, ve makine-aygıtlarla işler. Ne motorsuz otomobil ve fabrika olur, ne otomobilsiz vo fabrikasız motorun bir anlamı ve yararlığı bulunur. Motor olmadı mı bütün otomobilin ve fabrikanın geri kalan herşeysi, hiçbir iş görmiyen yedek parçalar yığınından öteye geçmez. Ama. o parçalar da belirlice monte edilip motor fayrap edilmedikçe, motor bir köşeye atılp kalmıya mahkûm bulunur.
Proletarya Partisi ile Halk Örgütleri arasındaki ilişkiler böyledir. Motor mu (Parti mi) daha önemlidir, yoksa Makine-aygıt mı (Yığın örgütü mü)? Böyle bir soruyu açmak bile saçmadır. Elbet bütün bir Otomobil ve Fabrika sistemi için herşey, bir tek vida bile önemlidir. Çünkü bir çivinin eksikliği bütün bir otomobili yahut fabrikayı zıngadak durdurabilir. Burada önem sistemindir. Sistem içinde aranan, önem değil, her bölümün görevi ve âhengidir: Yalnız bir tek şey hiç unutulmaya gelmez: Parti de, yığın Örgütü de tek başlarına HİÇ‘tirler, birleşerek âhenklice işlerlerse HEP‘tirler.
Proletarya Partisi ile Yığın Örgütleri arasındaki karşılıklı candan ilişki ve çelişkiler göz önünde tutulmak şartıyla özel Örgüt konuları ele alınabilir. Özel konunun birincisi ortada her yandan sarsıntı geçiren TİP’in (Türkiye İşçi Partisi’nin) gerçekten bir Proletarya Partisi haline getirilmesi problemidir. Bu problemi üzerine 30 Ocak 1966 dan beri yayınlanmış: “İşçi Partisi nedir? Ne olmalıdır?” etüdü ile yine 1966 da yayınlanmış; “Uyarmak için Uyanmalı; Uyanmak için Uyarmalı: İşçi Partisine Teklif” broşürünü, bütün iş yapmak istiyen sosyalistlerin, lütfen, ne kadar zahmetse, bir daha eleştirici gözle incelemelerini ve geliştirecek yönde tartışmalarını öneriyoruz.
Türkiye’de bir Proletarya Partisi‘nin Minima (Asgarî) Proğramı ve tüzüğu üzerine, Örgüt Taktiği üzerine oralarda yapılmış öneriler, 4 yıldır sağlı, sollu (ama özellikle Sollu) sözde “Devrimciler” tarafından inanılmaz bir umursamazlıkla sansür edildi, susuş kumkuması ile karantinaya alındı, her türlü küçükburjuıva monomanileri ile tersine tahrikâtlar yolundan baltalandı. Tekyanlı, soyut, karyerist “Devrim loncacılığı” yapıldı. Ajitasyonların ve Propagandaların otofaji (kendi kendini yeme) basamağına çıktığı şu günlerde olsun, birinci problem üzerine daha ciddice ve daha dürüstçe düşünmek ve davranmak her namuslu sosyalistin veya devrimcinin birinci görevi olmalıdır.
TİP, 10 bin üyesi bulunduğu söylenen, bunun yüzde biri gerçekten üye ise bile, Finans-Kapital çakallarının demagojisine dövüşsüz teslim edilmemesi gereken şu ânda başlıca somut örgüt problemlerinden biridir. TİP örgütünün ağları içinde kaynak suyu kadar temiz, iyi dilekli, düşünme ve davranmıya kendilerini adamış insanlar var. Onlar yalnız bırakılmamalıdırlar. Kurt masalları ile oyalanmamalıdırlar. Şimdilik daha fazla söze yer kalmamıştır.
Halkın Örgütlenmesine gelince. O noktada kimi küçükburjuva “Tekel Bâyi”lerinin “beyinsiz işgüzarlık”larına, yahut kaçık atmasyonlarına metelik verip halkı örgütlendirme ve harekete geçirme görevleri aksatılamaz. Kendini beğenmiş: [Yuvar (Mah fil) – Fraksiyon – Provokasyon] zincirine kellesini yahut gövdesini kaptırmış olanlar, saman altından su yürütme sevdâlarıyla başbaşa bırakılabilirler. Her ne pahasına olursa olsun, hangi biçimlere girerse girsin, Yığın Örgütlendirmeleri samimiyetle, ayıklıkla, sebatla, azimle geliştirilmelidir.

GANGSTER SENDİKACI – SÖMÜREN KAPİTALİST
Yığın örgütlerinin en gangsterce maksatlarla kurulanları bile, Motor-Parti sağlamsa, ergeç olumlulaşırlar.
Halkın örgütleri, gerçekten yığınları kapladığı zaman, ister istemez Halk Bilincini ardından getirirler. Bunun örnekleri her gün gözümüz önünde gelişip duruyor. Vatan Partisi proğramında önerilen hürriyetlerin ve örgütlerin binde biri, ucundan köşesinden azçok gerçekleşmiye başlıyalı beri görülen olaylar onu pekiştiriyor.
Son yıllar, Türkiye ekonomisinde eskiye orantıyla arpa boyu bir hareketlilik varsa, onun nedeni, şu veya bu Bezirgân Parti değil, özellikle işçi sınıfına Tekparti zamanından daha genişçe örgütlenme hakkının verilmiş bulunmasina bağlıdır. İşçi örgütlendikçe, direnme gücü artmış. İşveren mutlak artı-değer (çok çalıştırıp az ücret verme) yerine izafi artı-değer (daha iyi teknik ve metotla maliyeti düşürerek) sömürme yolunu geçirmiştir. Bu yol kalkınmayı kaplumbağa çabukluğuna olsun götürmüştür.
İşçi Sınıfımız Gangster Sendikacılığın tekelindedir. Uluslararası Emperyalist ajanlarının parayla satın aldığı kimseler, Bakanlarla özel uçaklarda Kongrelere “şeref” veriyorlar. O Sendika bütçeleri ve bilânçoları belli casus örgütlerinden alınmış milyonları çekinmeksizin sergiliyor. Satılıklık arttıranın değil, eksiltenin üzerinde kalıyor.
Türkiye İşçi Sınıfı içinde, onun adına kurulmuş ürgütler bir tek amaç güderler. Onlar sırf işçi sınıfını örgütlenmekten tiksindirip kaçırtmak için kurulmuş birer kurtkapanı, ittuzağıdırlar. Bunda en ufak ikircilik ve kuşku yoktur. Öyleyken, gene de o ittuzağı, kurtkapanı Sendika ve benzeriÖrgütlenmeler, Türkiye İşçi Sınıfının sayısını da (neçeliğini de), bilincini de (niteliğini de) arttırmaktan geri kalmamıştır.
Dikkat edelim. Bütün o en iyisi ipten kazıktan kurtulma, çoğu bilinçli bilinçsiz burjuva ajanı “Sendikacı” etiketli yaratıkların teker teker kişi olarak bir tek amaçları vardır. Ömürlerinde sıradan işçi kaldıkça aylık üçyüz lira sağlamıyan ücret tutarı ile günde 10-12-14 saat geberesiye çalışmaktan öteye geçememişlerdir. “Sendikacı” olur olmaz gelirleri 1000 liradan aşağı düşmez. Azıcık polise veya patrona hizmet etti mi, 3000 lirası garantileşir. Yaşama ülküsü para kazanmak olan bu adam: oturduğu yerde, meyhanede, kerhanede 10 kat fazla para kazanmakçın anasını, babasını ve daha nelerini satmaz?
İşte bu tip sendikacılar, yalnız soygun,. vurgun yapacağız diye işçi sınıfına saldırıyorlar. Bir kapitalist nasıl milletin içine kendi çıkarını ve üstünlüğünü herkes zararına sağlamak üzere bir “Özel girişim” (Şahsi teşebbüs) canavarı gibi atılır ve bunu en büyük sosyal meziyet gibi över, biliyoruz. Sendikacılar da tıpkı öyle “meziyetli”dirler. Hattâ kapitalistten de fazla ikiyüzlülükle girişirler.
İşçi Sınıfının sırtında, biribirleriyle tabancalı bıçaklı “Serbest Rekabet” katekullilerine kalkışırlar. O bakımdan en bireycil “özel teşebbüscü” bin kuduzlar çetesi kesilirler. Kurdun sürüyü daladığından daha beyinsizce yırtıcı ve utanmaz olurlar. Üstelik idrâki çatlatan.bir Vatan, Millet, Sakarya benzeri “Sosyal Adalet”, “İnsan hakları” palavra demagojileri ortasında İşçi Sınıfımızı diri diri, çimçiy “yemiye” atılırlar. Egemen Sınıflardan görmedikleri saygı, ödül kalmaz.
Ama, yerken bile, kendileri de farkına varmaksızın, kimi sonuçları önliyemezler. Bilseler, dokuz tövbe istiğfarla, Sermaye mihrabına yüzüstü kapanıp günah çıkartırlardı. Bilmiyerek bir şey yaparlar. Yaptıkları, tıpkı kapitalist efendilerinin yaptıklarıdır. İşveren sınıfı, Toplum gibi yüce insancıl birliği ve bütünlüğü paramparça eden, her parçayı birbirine düşman eden bir kişicil çapul düzeni kurar. Ama o düzen ister istemez Katipalist sistem geliştikçe artıcı biçimde Sosyal Üretim yordamını ve Sosyalist İşçi Sınıfını yaratır.
Sendikacılar da tıpkı öyledirler. Sendika düzenini kendi aşağılık vurguncu çapulları için savunurlar. Başka her düşünceleri ve davranışları yapmadır, sahtedir. Ama, o kalpazanlıklarına rağmen, İşçi Sınıfını Örgütlemek zorunda kalırlar. Bu örgütlerde baltalamıya çalıştıkları işçi sınıfının bilincini bir türlü yokedemezler, istemiye istemiye geliştirmekten yakalarını kurtaramazlar. Bu kaçınılmaz bir modern prose, gidiştir.
Sendikacı güruhu, Devlet içinde bir Devlet kuruyorlar. İşçi Sınıfından kapitalistin çaldığı artı-değeri kapitaliste bırakıp, İşgücü ücretini, kapitaliste kestirterek paylaşıyor. İşveren sınıfının Banker zümresi faiz, tüccar zümresi kâr alıyor. Sendikacı da kapitalistten bir haraç, işçiden aidat alıp geçim sağlıyor. O haracı arttırmaya çabalarken: iş süresini azalttırmıya, dolaylı yoldan kapitalisti daha çok işçi, daha mükemmel makine kullanmaya itiyor. Bir araya gelen işçilerin, küçük rekabet buzları eriyerek, sınıf bilinçlenmesine doğru önlenilmek istenen heyelân (dağların kayması) artıyor.
Bir başka som örnek: Türkiye Öğretmen Sendikaları ve örgütleridir. Öğretmenlerimiz yeni proleterleşenler kadar acemi ve ilgisiz olmadıkları için o denli fâhiş gangsterliklere yer vermediler. Daha kurulur kurulmaz, örgütlerini birer yemlenme yaslası haline sokmak istiyenlere karşı, az çok direnmeyi denediler. Öğretmen örgütlerini: ekonomide, politikada, idarede sivrilmek için atlama tahtası gibi kullanmak istiyenler çok olabilir. O gibi eğilimlerle bilerek, anlıyarak savaşmak hiç bir zaman sona eremez.
Öğretmen örgütlerinin ellerinde en basit ve kuşa çevrilmiş bir Grev silâhı, yahut Toplu Sözleşme mekanizması bile yok. Ama sadece kişilerin sayı(neçelik; kantite) bakımından bir araya gelebilmiş olmaları, hemen ülke ölçüsünde bir nitelik (kalite) atlaması yaptı.
Düne dek Öğretmen: adsız kurbandı. Ortaçağ marabası gibi “tailleble et corveable” (kesilip biçilmiye, kısıtlanmıya, angaryalanmıya elverişli), arasıra piyazlanan ,bir ikisi satın alınan, çoğunluğu mutsuz, kimsesiz kuru kalabalığı andırırdı. Tek tek yanan kör, kara ışık kandilcikleri yığını gibiydi. Örgütlenir örgütlenmez o çağların içine sindirdiği çekingen çelebilik, ürkek sürünceme içgüdüsü durdu. Öğretmen topluluğu doğdu. Türkiye çapında bilinçlice ileri ve devrimci ağırlığını duyurdu ve duyuracaktır.
Demek Türkiye’de yalnız “İşçi Sınıfı” yahut “Sosyalizm” ile ilgili olan kimseler değil, yurdunu ve milletini gerçekten seven (görünen olsa bile), her kişi ve her örgüt: Halk için, halk tarafından kurulmuş her örgütü desteklemekle görevlidir. Bu milli görevin her hangi neden veya bahane ile önemsenmemesi, benimsenmemesi affedilir suçlardan sayılamaz. Çünkü o ilgisizlik: bilerek bilmiyerek Finans-Kapital düzeni önünde tarafsızlık taslamak olur: Böyle tarafsızlıklar, ne sosyalizm bilincine, ne Vatan, Millet sevgi – saygısına, ve ne de bayağı insanlık prensiplerine sığmıyan insansızlığın kaba maskesidir.
AMAÇ PARTİLERDEN BİR PARTİ DEĞİLDİR
Bütün Bezirgân Partiler bu yol “Gaflet” içinde değiller: Finans-Kapitalin uyanık ve sinsi “ihaneti” içindedirler. Nerede o gaafil Osmanlı gericileri? Halka bile onları arattılar. İşçi Partisinin onlardan biri olması, olmamasından çok kötüdür. Milleti aldatarak sömürmek, zorla soymaktan daha tehlikelidir.
1965 yıllarında sürüyle “sağduyulu” devrim yanlısı şöyle diyorlardı:
“Ne çıkar? Maksat bir ân önce bir Sosyalist veya İşçi örgütü, Siyasi Parti kurmak değil mi? İster Ameleci, ister Sendikalist ister Aydıncı olsun, Parti ortada ve kuvvetlenmişse daha ne istenebilir?”
Önümüze çıkan en “iyi dilekli”lerin açıkça veya dolaylıca demek istedikleri bu idi. Ve yapılan prensip eleştirisi ile pratik uyarı: ya “zamansız”, ya “aşırı”, yahut “kişicil” bulunuyordu.
O tip anlayışlar, sahiplerine belki pek “yeni” geliyordu. T’ürkiye Sosyalizminin 50 yılı için: o düşünceler pek eski ve yavan, domuzuna prensip – pratikkaçağı küçükburjuvaca burnunun ucunu görmemek ve sâde suya ukalâlıktı.
Çünkü o tip anlayış, meseleyi yanlış koymak yahut hiç koymamak oluyordu. Bir İşci Partisinin gerçek prensip ve pratik kaygısızlığı yolundan kurulup kurulmayışı, kuvvetlenip kuvvetlenemiyeceği ayrı bir dâvâ idi.
Eğer maksat TİP adlı bir parti kurmak ve ona Partiler içinde (ünlü yakıştırması ile “Partiler Yelpazesinde”), sıcak havada besli insanlara serinlik getirecek bir yellenme aracı yapmaksa niçin? Sırf işçilerin, köylülerin “nasırlı elli” olduklarını ve bu eller in de sıkılabileceğini gösteriş yapmak uğruna adı duyulur, sânı öğülür bir “büyük adamlar” partisi yapmaksa, zahmetine değmez. Türkiye’de, “Demirkırat” tanberi öyle nasırlı el sıkar, adlı, sanlı, ünlü, şanlı Partilerden bol hiç bir şey yoktur. Bir eksik, bir fazla, niye?
Kurdunu dökmek istiyen siyasî aydınlar, sendikacılar ve hattâ işçiler, köylüler, esnaflar.. “deşarj” yapmak için, o bol keseli Partilerden “herhangi birisine de girebilirler. Netekim girdiler ve giriyorlar da… “Tâlihleri Yâver” giderse “seçim” tombalasında “başarı” da kazanabiliyorlar. Kazanır kazanmaz ne oldukları besbelli, Ya, Filipin yahut Stolipin tipi Parlementarizmin mantar tabancasıyla adam avlamıya kalkışıyorlar; yahut yalnız işçi dâvâsından değil, işçilikten bile çıkıyorlar.
İşte en aşağısından YTP ve CKMP ve MP ve BP ve MHP ve işte en yukarısından CHP, DP, AP’ler… Bunlardan en kötüsü TİP kadar oy toplamıştır. En ünlüleri Türkiye halk oylarının yarısından çoğunu tekeline geçirmiştir. Netice, sonuç neriye varmıştır? Kırk yıldır yerinde sayan bu kara toprak, dünya milletleri yarısında her gün izaf î olarak biraz daha geri kalmıştır. Bir adım ileri iki adım geri atmıştır. Yani ilerleme var. Ama öteki ülkelerin aldıkları yola bakınca, bizimki yerinde saymıya dönüyor.
Maksat, siyasi bir Parti kurmak, Millet, çoğunluğunun oylarını kurnazca avlamak, kimi parlak vait ve formülleri yutturmak, ve gününü gün edip Şân, Şöhret, hattâ Milyonlar kazanmak değildir ve olmamalıdır. Şu yeryüzünün en sâf, en uslu, en içten ve en bezgin Milletini Türkiye Toplumunu artık Osmanlı çöküntüsünden daha gerilere doğru, hep “ilerici” veya “devrimci” lâflarla dahi olsa, itelememek, oyalamamak gerekir. Nurcu – Süleymancı – Irkçı – Turancı – Pilâvcı – Ülkücü ve ilh., ve ilh. kalabalıklarına ve kurslarına ve medreselerine bakılırsa, Türk milleti o korkunç yere itelenmiş ve oyalanmıştır.
Maksat, bütün Partilerin ve ukalâ ülemaların ağızlarına pelesenk ettikleri “Kalkınma” mıdır? Öteki bezirgân Partilerin o “Millî Kalkıınma”dan ne anladıklarını kırk yıldanberi azıcık akılını ,başına toplıyanlar epey anlamış olmalıdırlar. Onlarca, “kalkınma”: Finans – Kapital tekelciliği altında, Tefeci – Bezirgan sınıfların şahsî teşebbüsü (özel girişkinlikçi) yoldan semirmeleridir. Onların hepsine göre, Türkiye’de birkaç bin Toprak Ağası ile birkaç bin Sermaye Beyi, yerli-yabancı Finans – Kapital Beylerbeğiliğini, milyarderliğini yükseltebilirlerse, kalkınma olmuştur.
Geriye kalan, o çıkar ve durumları şu veya bu politika oyunu yahut demagojisiyle sağlama bağlamaktır. O sayede Sermaye (Kapital) birikecek, Sermaye biriktikçe iş alanı genişliyecek, “işsizlere iş, işçi istiyenlere işçi” bulma kurumları açılacak. Memleket aydınlaşacak, bütün sermaye gücü inşaat iratçılığını azdıracak. Yarım milyon işsiz Almanya’ya ihraç edilecek. Oradan gelen dövizle Holding’ler kurulacak. Ve bir ,buçuk milyon işsiz, dışarıda (Avustralya’dan Amerika’ya dek) iş bulmak için Tophane’de sıraya girecek.
BİR İŞÇİ PARTİSİNİN BÜYÜK MİSYONU
Gerçek İşçi Partisinin misyonu (Kutsal tarihcil görevi): Halkı Finans – Kapital tehakkümünden ve Devletçiliğimiz adlı Devlet kapitalizminin dayanılmaz sömürüsünden kurtarmaktır. Bunsuz Kalkınma yem borusudur. TİP gerçek İşçi Partisi olmak istiyorsa, önce kendine (Program Tüzüğüne) çekidüzen vermeli ve ilk iş olarak Halk yığınlarımızla bağ kuracak ortama girmelidir.
Gerçek bir İşçi Partisi, Bezirgân Partilerinin tersini tutacaktı. Ne oldu? Yüzlerce yıldır “Devletçiliğimiz”: kendi yağmacı, haramcı, israfçı ılık serleri içinde, yalınayak fukaranın boğazına basılarak toplanmış vergilerle yapma. kapitalist zehirli çiçekleri yetiştiriyor. Binbir masraf ve israf yüzünden (rüşvetçi – irtikapçı – vurguncu) sistem bin misli pahalıya mal olan Sermayeci fideleri yaratıyor. Bu cılız ve soysuz bitkiler, cihan pazarının yeliyle çarpılır çarpılmaz, Sam yeli vurulmuşça kavrulup kuruyor. Millete yararlık, İş ve Bayındırlık sağlamak şöyle dursun, kendi çıkarlarını ve durumlarını bile kurtarmaktan âciz, yabancı sermayeye hem kendilerini, hem milleti ve memleketi teslim ve kul köle ediyorlar.
O zaman, önce Devlet zoruyla: milletin son damla. kanını dahi kurutmak için ağır vergiler, junta tehditli sıkı yönetimler koyuyorlar. Sonra, bu suikastlerini daha emniyetle başarmak ister istemez, Yabancı Sermaye ardında eli silâhlı Nato – Cento-Seato tuzaklı Yabancı Devlet yardımını 6 ncı Filo biçiminde tapınç konusu ediyorlar. Ülkenin bütün zenginlik kaynaklarını millet düşmanlarına sızıltısız kaptırtmak için, kavuklu mezartaşından iri gelenekcil “başbuğlu” “Ülkü Ocakları”ı denilen aylıklı asker çetelerini uluorta kızıştırıyorlar.
Demek, Devletçiliğimiz bile az geliyor onlara. Her gün tâze bir Türk çocuğunun sağda solda kanını içerek sarhoş oluyorlar. Yarattıkları kanlı, ölümlü yırtınışların duman perdesi ardında, serinkanlıca bilmem kaçıncı Kota‘nın milyarlarını paylaşıyorlar. Döviz, Altın ve mal kaçakçılığını; silâh, zehir ve beyaz kadın haydutluğunu günlük kârlı eğlence modası olarak yayıyorlar. Birkaç milyon dolar “dış yardım” karşılığı, Türkiye ekonomisini inmeli ve yatalak eden yüzmilyonlarca dolarlık görünür veya görünmez, “meşru” veya “önlenemez” sayılan Transfer batakçılığını kanunlaştırıyorlar.
Bezirgân Partiler okudukları edebiyat mavallarında ne denli çok Milliyetçi ve Vatanperver, Yurtsever görünürlerse, yaptıkları batakçı vurgunpratiklerinde o denli çok ve utanmazca Milleti Vatanı, Yurdu, İnsanı hiçe sayıyorlar. Bu durumlarıyla hepsi anayasa dışına fırlamış, gayrimeşru oyunbazlardır. Türkiye halkına ve yurduna bu “hayasızca akın”dan kurtuluş yolunu ister istemez Türkiye İşçi Sınıfı‘nın Siyasi Partisinden başkası gösteremez ve açamaz.
Demek dünyanın pek az yerinde olduğu kadar Türkiye’de, Milletin ve Vatanın kalkınması ve kurtulması için İşçi Sınıfından. başka sosyal güç bulunamaz.
İşçi Sınıfımız o büyük millet ve vatan görevini nasıl gerçekleştirebilir? Ancak gerçekten kendisinin olan bir aygıtla: Proletarya Partisi ile… O büyük tarihcil kutsal görevi hangi Parti üzerine alarak başarabilir?
TİP, tam bu en kritik ânda, sanki tarihcil büyük misyonundan kaçmak için, ansızın sendeleyip tökezledi. “Başa güreşı” numaraları yapan ABA’cı yalancı – pehlivanları, kartondan kuklalar gibi devrildiler. Ayakta kalıp, öteye beriye koşuşanlar, sapkınlıklarını provokasyona kardırmaktan başka “beceri” gösteremiyorlar. Onların sırtlarında yumurta küfesi yoktu!
Bu şartlar altında, TİP içinde son mevzilere sarılmış bulunan gerçekten samimi TİP üyelerine büyük görevler ve sorumluluklar düşüyor. Yükü onlar taşıyorlar. Finans-Kapital saldırılarını onlar göğüslüyorlar. T.İ.P. in kurtarılması ve geliştirilmesi de onların çabasını bekliyor. TİP tabanının işçi-köylü-aydınları, bibirini karşılıklı etki – tepki ile bütünliyecek iki yönde çaba harcamalıdırlar:
1 – TİP Tüzüğün ve Proğramına köklü çekidüzen verme.
2 – Millet yığınlarıyla (İşçi-köylülerle) bağları sıkılaştırma.
Birinci çaba: Kongre meselesidir. Bu yolda kendilerinin Vatan Partisi Tüzük ve Proğramını bir daha gözden geçirmeleri yararlı olur. Yığınlarla bağları güçlendirmenin yolu Devrimci Ortam‘dan geçer. ABA’cılar en çok Devrimci Ortamda kırdıkları taktik potların kurbanı oldular. Onun için TİP ile Devrimci Ortam ilişkileri üzerinde duralım.
TİP ve DEVRİMCİ ORTAM
TİP bir güç, hatta biricik etken olmak için, yüksekten buyurmalarla değil, dövüşün ateşi içinde yığınlarla ve yığın örgütleriyle kaynaşabilir. O zaman hem kendisi, hem memleket ve yığın kazanır.
Türkiye İşçi Partisi Siyasi İktidar Savaşı yapma durumunda olan bir örgüttür. Bu örgütün açıktan açığa bir “Burjuva İşçi Partisi” olarak güdülemiyeceği en inatçı ajanlarca dahi azçok anlaşılmış olsa gerektir.
Bir ara, ABA’cı güdücülerin karakteristiği bakımından TİP “Burjuva Sosyalizmi”ne aşırıca eğgindi. O zaman bile Örgütlenme “yelpazesindeki” yerine çağrılı bulunuyordu. İstese de oradaydı, istemese de. O zaman bile insana yaraşan: “Kaçınılmazlıkları (zaruretleri) bilince çıkarıp” hür düşünmekten ve hür davranmaktan korkmamaktı. TİP’in böyle bir hürriyetten bugün kaçması büsbütün akıl almaz olur.
Burada TİP’in Proğramını: Minima Program olarak işlemek, Tüzüğünü: Proletarya Partisi yasası olarak değerlendirmek konu değildir. O, ayrı zaman, insan, çaba ve metot istiyen ileriki gelişimin sonucu olabilir. Burada nasılsa öylece TİP’in , kaçınmaması gereken tutumu üzerine birkaç söz edilmek isteniyor.
TİP kendisini, hâlâ, Türkiye’nin “Biricik Sosyalist Örgütü” mü sayıyor? Bu sayışında ne denli samimi, içten ve yürekten ise, en az o denli karar ve direnişle:
1) Üzerinde kaşarlanmış bulunan eylemsizlik kabuğunu çatlatıp atmalıdır.
2) Çevresinde senpatik veya antipatik bulduğu bütün devrimci güçlerin ortamına boylu boyunca girmelidir.
TİP ancak bu kararını verebildiği ve uygulayabildiği gün, hem kendi özel gücünü geliştirebilir, hem devrimci güçler cephesine bu yoldan enerjikatabilir.
Kimse TİP’in kendince üstün gördüğü prensiplerini peşin peşin bırakmasını istemiyor. Bu değişme şeylerin doğasına aykırı olurdu. TİP üyelerinin toptan bir sıra otomatlar bulundukları gibi yersiz bir sanıya kapı açardı. Zâten, o denli kişiliksiz çıksaydı, öyle bir örgütten herhangi bir hayır da beklenemezdi.
Tam tersine, TİP’ten daha sağda gözükenler, -hattâ azıcık Yurt ve Ulus severlikleri varsa tüm “sağcı” kişilerin ve örgütlerin bile,- İkinci Kuvayimilliye Seferberliğine (İkinci Milli Kurtuluş Savaşına) katılmaları özleniyor. Bu özlem, TİP’in, epey aşırıca abartılan “kişiliğini” yitirtmez. Daha doğrusu TİP kendi “kişiliğine” güveniyorsa, kendisini. devrimci güçler ortamında öteki üye güçlere en büyük bağımsızlıkla tanıtabilir. Kendine güvenmiyorsa o başka.
Çünkü ancak öyle bir ortamda, ancak devrimci yarışma içindedir ki, TİP: dilediği propaganda ve ajitasyonlarını, hattâ uygun bildiği dövüş ve örgüt parolaları ile biçimlerini daha iyi başarabilir. Yalnız o yoldan: ilkin ortama girilir, insanlara yaklaşılır; ondan sonra, savunulacak prensipler ve davranışlarla TİP’çilerin her zaman önerdikleri “Başa geçme” ülküsü gerçekleştirilir, hiç değilse kolaylaştırılır.
“Başa Geçmek” tarihte hiç kimseye, hiçbir örgüte, hiçbir zaman sırf kendisi “arzu ettiği” için verilmemiştir, ve verilemez. Mustafa Kemal’in. Saltanat kaldırıldığı, Cumhuriyet ilân edildiği günler: Meclis sıraları üstüne fırlayıp tartışan derin bilgin hocalara attığı çığlık henüz kulaklardadır. İktidar “Şer’i şerif icabıdır” diye şuna buna bağışlanamaz. Yetki kuvvetle alınır.
Kuvvet ise durduğu yerde büyümez. Tersine, işlemiyen iğne gibi paslanır, çalışmıyan organ gibi dumura uğrar. TİP’in uğratıldığı dert bu durgunluk ve kabuğuna kapanmaktır. Güç kullanmakla gelişir. Aşk gibi ,gücün de saklanması hastalıktan ileri gelir ve hastalanmak getirir. Hem eğer kuvvet kuvvetse, bir yanda gücü denenmelidir ki, tanınsın. Ekonomi alanında olduğu gibi, Politik güç için de üretimsiz tüketim olmıyacağı kadar, tüketimsiz de üretim olamaz.
TİP’in özellikle “Siyaset” örgütü oluşu, hattâ “Biricik Legal Siyasi Örgüt” oluşu, kendinden menkul kerametiyle değil, herkesin gözleri önünde açılacakaksiyon‘larıyla belirir. O aksiyonlar gereği ve icâbı dahi olgunluk kertesini bekler. Hemen devrimci güçlerin başına geçilemez. Önce içlerine girilir. Onlarla ak günde, kara günde kahramanca dövüşülür. Alınyazısı birliği kendiliğinden olmaz.
Ortamın ateşinde yanılır. Orada tavına gelinip örsle çekiç arasında dövülünür. Yaradana sığınılarak hep birden plânlıca güreşilir, savaşılır. TİP bıçağının hakkına öncülüğünü yaparsa. yapar. Olur. Yapamazsa ,herkese darılacağına, tâlihine küsmemiye uğraşır. İnançları yönünde savaşına eskisinden daha hızla ve daha candan sarılır.
Bütün o kanaklarda TİP’in hiç unutmaması gereken bir şaşmaz hakikat vardır. Kimse (ajan olmadıkça) kişicil çıkar ve durum sağlamak için Devrimci Ortama giremez. Ülkücü devrim güçlerinden hiçbir er ve örgüt, sırf “Devrimci” olduğu için imtiyaz, ayrıcalık güdemez., Devrimci ortama kendisini getirmiş bulunan hüviyetini ve kişiliğini, yanılgılı bile olsa: hiç nedensiz, hiç yorumsuz, hiç güreşsiz bırakamaz.
Öyle bir şeyi beklemek yalnız saçma değil, tehlikeli de olur. (Antiemperyalist + Antifeodal) savaş cephesinde herşey tartışılabilir. Yeter ki tartışma demagojiye kaymasın. Lâf tiryakiliği yüzünden “Devrimci gevezeliğe” sapılmasın. Devrimci ortamın özü sözüne uygun arkadaşlık çerçevesi, metodu, biçimleri herkes için işler. Hiç bir şey zorla dayatılamaz.
Devrimci ortam içinde her temiz havaya açık olan ciğerler rahatlıkla ve dostça solur. Kimse kimsenin ağzını, burnunu tıkayacak değildir. Herkes Yurt ve Ulus ölçülerini yitirmeksizin (Antiemperyalist + Antifeodal) cephe uğruna gönüllüdür. Hiç değilse kural olarak, hiç kimse “Aylıklı asker” değildir. Cephe birliği uğruna birbirini uyarma, aydınlatma, birıbiriyle kaynaşma olağandır.
Bu uyarı ve aydınlatı ve kaynaşmalar: ne formel (mutlak kalıplı), ne transandantal (samedânî) buyrultularla gerçekleştirilemez. İnsancıl eleştiri, kavgalı da olsa, çizgiyi bozmıyan kardeşçe tartışmalar pişirilip kotarılır. Buna her devrimci kişi, grup ve örgüt gibi TİP de alışacaktır. Alıştıkça başarı kazanabilir.
Ne var ki, belirli cephenin insanları arasında başarının bütün şartları Hotzotçuluk değil: (İnandırma + Güvendirme) yolunu tutmakta toplanır. Devrimci güçlerin her örgütüne olduğu gibi, TİP’e de yaraşan: (İnanç + Güvenç) yaratmaktır. Hele TİP’ in “Siyasi” iktidar savaşı yapan bir örgüt olmak haysiyeti, onu (İnanç + Güvenç) alanında herkesten daha bilinçli-özenli ve her-şeyden daha içten-etkili olmıya götürmelidir.
ÖRGÜTLENMEDE TOPLAYICILIK, BİRLEŞTİRİCİLİK
“Kimin kime gideceği” derebeği artığı Küçükburjuva ölçüleriyle soysuzlaştırılmamalı. Tersleşmiyelim, teresleşmiyelim. Elbet “Efendi” deyimine sosyalizmde bir karşılık aranırsa: Efendi Yığın‘dır. parti yığınların ve örgütlerinin “ayağına giderse” şeref ve anlam kazanır. Bütün yığın örgütlerinin,“Partileşmesi” hem olanaksız, hem gereksizdir. Halk yedi bin yıl zorbalıktan Yanıktır. Halkın sevgisi ve ilgisi ne aldatmacayla, ne zorbalıkla olmaz; halkın dişine vurması yolunda iknâla (güvençli inançla) olur.
Şimdilik, Devrimci Güçlerin çoğunluğu “Siyasi örgüt” bile değildirler. Dolayısı ile Devrimci örgütler Seçim ve benzeri “Günlük Politika”ya birinci önemi vermiyorlar. Daha uzun vâdeli çalışmaları öneriyorlar. O bakımdan: “Kimin kime gideceği” gibi sorular pek te pratik bulunmasalar gerektir. Hattâ kuru Küçük burjuva katırlığı olur: “Ayağıma gel” yahut “Ayağına gitmek” böbürlenmeleri.
Bütün “sosyal” ülkücüler, kendi açılarından olayları işleyip, değerlendirerek, karşılıklı saygı ve eleştiri yönünde buluşabilirler. Öyle bir toleranslı buluşma Yurt ve Ulus yararına olur. Çünkü, Finans-Kapital kalesi önünde Milleti çil yavrusu gibi dağınıklıktan o öyle davranış ve düşünüş kurtarabilir. “Milli Birlik”: Tekelci ve Vurguncu Sermaye metodu ile, yâni zorbaca, polis zılgıdı ile yapma bir gösteri gibi kalacağına; halkın sevgisi, ilgisi, katılışı sağlanarak gerçekleştirilmiş olur.
Böyle bir ortamda, Devrimci güçlerin, birer Kongre kararı ile kendilerini feshedip, TİP saflarına katılmaları, hipotez olarak bile ne olanaklıdır ve ne de gereklidir.
Olanaklı değildir: çünkü, Devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu İktidar Savaşı güden Siyasetle uğraşmazlar. Elden geldiğince en geniş yığınları içlerine almıya çalışırlar. Üye seçiminde son derece titiz davranması ve çelik çekirdek olması gereken Siyasi Parti için belki de boşuna “izdiham”(birbirini ezen kalabalıklar) yaratabilirler.
Her Devrimci örgütün TİP’e katılması gerekli hiç değildir. Çünkü Siyasi Partiler, yapıları gereği sosyal Sınıf, Tabaka ve Zümreler arasındaki karşıt sınırları çizgileştirirler ve temsil ederler. Tüzükleri ve Programları ile ister istemez sınırlı, azçok ayırıcı, bir bakıma “bölücü” olurlar.
Parti dışı Devrimci güçler, şu darmadağınık Ortaçağ artığı Topraklar ve İnsanlar ortasında bulunduklarını unutamazlar. Karşılarında Finans-Kapital’in İnhisarcı – İmtiyazlı (Tekelci-Ayrıcaklı) sömürü ve ezi cephesi en son sistem çelik zırhlarla silâhlıdır. Ona karşı. Devrimci güçler: çırılçıplak, tek başına bırakılmış halkın Eşit – Tekelsiz – Sınırsız özlemlerini ve girişimlerini Birleştirici – Derleyip toplayıcı “câmiler” olmalıdır.
Bugünkü ve epey uzak görünen yârınki ufuklarda TİP’in, Millet çoğunluğunu derleyip toparlıyabileceğini gösterecek izlere pek rastlanmıyor. Görünen köy bu: kılavuz istemiyor. Finans – Kapital‘in dişlerine tırnaklarına dek örgütlediği Tefeci – Bezirgân Partileri herşeye egemen olmakta direniyorlar.
Finans dayanaklı Bezirgân Partiler, Milletimizin beynini yüz yıllar boyudur, bin bir dereden getirdikleri en kirli sularla yıkıyor, karantinada tutabiliyorlar. Halkın Ekonomik – Sosyal yaşantısını, Bâbil Çağı düzeyinde bırakıyorlar. Millet, zımparalanmış cam kapaklı Melez Kapitalizm şişesi içinde, o şişenin bulanık rengi ardından sinekli dünyasını gördüğüne inanıyor.
O şişeyi açmasını veya kırmasını tek başına TİP’ten beklemek hayallerin en yanıltıcısı olur. Toplum ortamımızda halkın gözünü açabilecek başka sayısız uyarıcılar gereklidir. Onlara “Yığın Örgütleri” bile yetersiz kalıyor. Ayrıca “Devrimci Örgütler” ve çeşitli Vurucu Güçler bulunabilir ve bulunmalıdır.
TİP, DİSK ve GENÇLİK
TİP DİSK’i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfedersyonu’nu) kurmadan önce, DİSK TİP’i kurmuştu. Ancak DİSK te, TİP te İşçi Sınıfını benimsedikçe, İşçi Sınıfınca benimsenilecektir. TİP ABA’cılığı hatta TİP gençliğini şamar oğlanına, çevirmek istediği için tepki gördü. ABA’cı “Haysiyet” anlayışı, TİP’i çelikleştireceğine paslandırdı.
TİP’in “Yığın Örgütleri” ve başka “Devrimci Örgütler” önündeki düşünceleri ABA’cı münafıklığı ile şaşılaştırıldı. Davranışlar, onlara “Yan örgüt” etiketini yapıştırıp, yukarıdan bakmakla yetindi. Bunu söylerken TİP’in DİSK ve başka birkaç gençlik örgütlerindeki girişimlerini küçültmek istemiyoruz. Ancak gerçekçi olmak burada büsbütün önemleşir. Çünkü, ortada duran örnekler: eksikler, kuşkular, kararsızlıklar, hattâ son zamanlar gittikçe artan kaydırmalar ve tepkilerle doludurlar.
DİSK: esasen TİP’i kurmuş bulunan Sendikacıların bile hepsini değil, bir bölüğünü zor içine almıştır. DİSK’in adından daha yakışıklı çok şeyi görülemedi. DİSK kurucularının işçi yığınları ile ilişkileri ayrıca sanıldığından aşırıca daha ilginçtir.
TİP’ci Gençlik örgütlerinde henüz kuruluş anlarında estirilmiş bir hava vardı. Baston yutmuş ABA’cıların çalımı, gençlere de bulaştırılmıştı. Bir avuç genç, ilk karşılaşmada gençlik yığınlarını sürü gören çobancıklara benziyorlardı. O nedenle bu gençlik liderleri halka yakın göründükleri zaman çarçabuk tepelendiler. Lider pozlarından caymadıkları zaman ise, gençlik hareketi içinde “yüzüktaşı” gibi açıkta kalmaktan kurtulamadılar.
Bereket, gençliğin derin içtenliği ve keskin potansiyeli o “pekliğe” daha uzun süre dayanamadı. Yüzeyde amorfluğa (biçim yokluğuna) ve ölü tarikatçılığa karşı en sonra tapayı attı. Daha ilk günden, gençlerin sosyalist kişiliklerini savunacakları, TİP dışında yaptıkları yoklamalardan anlaşılıyordu. ABA’cılar gençlerde “Sosyalizmin” iffetini korumak için çarşafla horozdan kaçma içgüdüsünü yaratamadılar. Ve çıban deşildi.
TİP’e ABA’cıların oynatmak istedikleri trajedi o kadarla kalmadı. TİP, kendi dışında kurulu örgütlerin yahut üyelerinin TİP statüsü içine girmelerini: “düşmanın kutsal tapınak sınırlarını çiğnemesi” ve yabancı yatırımların “sızması” gibi gördü. Her ilgiyi “lese majeste” (Haşmetpenâhı zedeler) sayarak, çılgın ABA’cı allerjisi ile karşılamaktan kurtulamadı.
Böylece TİP kendisi Türkiye’nin geniş yığınlarını örgütliyememekle kalmadı. Bezirgân – Finans Partilerinin dişleri arasından geniş yığın örgütünü kurtaramadı. Öyle konuları; Seçim Söylevleri dışında denemedi. Yığın örgütleriyle bağlaşmayı birinci görev sayamadı. DİSK denemesi ağzını yakmış gibi oldu. Sendikacı efelerin Partiye Ağa, ABA’cılara Efendi kesilişleri, TİP’i sanki yığın örgütlerinden ürküttü.
Hepsinden daha ilginci de şu oldu: bir çok TİP üyeleri, boş durmaktansa, Devrimci örgütlere üye yazıldılar. ABA’cıları ateş bastı. Haysiyet Divanlarını sıkıştırıp, TİP’ten başka örgütlere girenleri Parti’den attırdılar. Sonra, “Ablar ve dolablar” döndü. Kongre atılanları Parti’ye geri alma kararını verdi. ABA’cılar o kararı bile hasıraltı ettirdiler. TİP’in kendi kanunlarını çiğner duruma sokulması, Parti dışı ve Parti için devrimcilerin saygı ve güvenlerini sarstı.
TİP’ten atılanlar içinde Sosyalist olanlar da, olmıyanlar da , daha ilerici, daha gerici olanlar da ,bulunmuş olabilir. ABA’cıların hoşuna gidip gitmemekten başka ölçüler bulunabildi mi? İşitmedik. TİP üyelerinin acıklı ayıklanışı, çelikleşmeye değil, paslanmıya götürünce, Devrimci ortamda TİP’in derleyip toparlayıcılık görevi aksadı.
ÖRGÜTLENMEDE GÜÇ SAVAŞILDIKÇA GELİR
TİP üyelerini başka örgütlere girerlerse kandırırlar, diye korkuyorsa, özrü kabahatinden büyük olur. TİP kaplumbağa kabuğuna çekildikçe dumurlaşır, halkın gözünden düşer. Yığın örgütlerini engellemek değil, kendi girişimiyle yaratmak görevidir.
TİP’in Devrimci güçler ortamına katılmayışında hiç mi haklı yan yoktur? Teknik hakları bir yana bırakalım: Parti’den habersiz üye davranışları normal bir partice hoş karşılanmıyabilir, ve ilh., ve ilh. Ama bu teknik aksamalar konumuz dışıdır. ABA’cı- ların hiçbir zaman açıklamadıkları başka organik bir nokta var.
TİP’in kadroları “Tâze” ve küçükburjuva bir ülkede hayli “Akıcı” görünüyor. Devrimci güç örgütlerinde “Eski kurtlar” vardır. Ya bu kurtlar, sınangısız TİP kuzu-üyelerini çıtır çıtır yerlerse? Formasyonları bütünlenmeksizin, bir çok TİP üyelerinin raylarından çıkmaları tehlikeli olmaz mı? Hele TİP kodamanlarından pek çoğunca yüzde yüz onaylanmıyan saflara üye kayışlarından korkulmalı değil midir? TİP kendi surlarını pekiştirmeden açılırsa, kalesini içinden fethedenler çıkamaz mı?
Bu soruyu, ABA’cıların TİP’te mutlak bir Dikta yürüttükleri günlerde içtenlikle sormuştuk. Ve o zaman başka birçok “teknik” soruları ağıza almamıştık. Örneğin “Eski kurtlar” şâyet varsalar, neden TİP’e karşıt tutulmuşlardır? Hele TİP üyelerini, sosyalizme “sâdık” tutmanın tek yolu, onları Kurtlara “Namahrem” kılmak mıdır? En sonra TİP üyeleri o denli “çürük” veya “dayanıksız” iseler, gitmeleri mi, yoksa kalmaları mı hayırlı olur? Ve akacak kan damarda durur mu?
Asıl organik, örgütçül mesele ise başkadır. Üyeleri “İşi olmıyanın içeriye girmesi yasaktır” levhasını asmış bir patronun iş yerindeki emek köleleri saymak yanlış olur. Üye çocukları nazar boncuğu takarak kem gözlerden sakındırmak gibi; ayartılmamaları için göz hapsine almak ta modernkorunma metotları değildirler. Siyasi Partide görünüşe aldanmak kadar korkuncu olamaz. Netekim, ABA’cıların korktukları başlarına gelmedi mi?
Her Sosyal Örgüt gibi, özellikle Siyasi Parti için de, asıl en öldürücü tehlike: Kendi surlarının içine kapanıp kalmak‘tır. Antika Çin Fağfur’larınınSeddiçîn‘lerinden, ultramodern Fransızların “Majino Hattı”na dek uygulanmış en yaman kaplumbağa kabuğunun içine çekilmeler her zaman saklananın başına çorap örmüştür. Hayat her zaman Hareket‘tir. En basit Askercil alan da bile kesin sonuç harekât harbi ister.
TİP eğer güçlenmek dileğinde samimi ise, gücün yolu ekzersiz ve manevradır. Kışla oturganlığı içinde ordular da, kurmaylar da toy ve küt kalırlar. Bu hakikati TİP te kısa deneyleriyle öğrenecek kadar yaşamış sayılabilir. Zaferin birinci şartı Savaştan kaçmamak‘tır. Hiç Savaşsız zafer ne demektir?.. Hele Sosyal savaş hiç bir zaman peşin hükümlerle, önyargılarla yürütülemez. İnisiyativi, yâni her organın ve üyenin girişim gücünü engelliyen formüller kaldırılmalıdır.
Herşeyden ve herkesten önce TİP Devrimci ve Halkçı yığın örgütleriyle gerçek ve candan ilişki kurmalıdır. Yalnız “ilişki” mi? Bütün gerekli geniş yığın örgütlerini Türkiye çapında bilinçli plânlarla zekice örgütlemeli, yoktan var etmelidir; yeniden ve çarçabuk kurmalıdır. Bugünkü şartlar içinde itikâfa çekilmek, Tekke gayreti, dükkân rekabeti yalnız Finans-Kapital’in her ân teşvik ettiği, her araçla gizli açık tahrik ettiği (provokasyon yaptığı) öldürücü sapıtmadır.
Yığın örgütleri henüz Devrimci güçler içinde yeterince derlenmemiş midir? Derlenmemiştir. Ancak o derlenme için önce en kolay anlaşabilecek biçimde örgütlerin elbirliği etmeleri şarttır. Türkiye’nin özelliklerine göre: yığınlara Siyasi Partiler üstünden köprüler kurabilecek tutum önem taşıyor. Çünkü yığınlar Bezirgân Partilerin .borularıyla sağır edilmişlerdir. Devrimci örgütler o köprüleri kuramamışlarsa ve kuramıyorlarsa: bunu yaptırmak için gerekli çabayı ayıkça başarmak TİP’e düşen görevlerin başında gelir. Engellemek değil…
ÖRGÜTLENMEDE KARŞLIKLI ELEŞTİRİ ve ÇELİŞKİLER
TİP başka, ABA’cılar başkadır. Eleştiri: yanlışsa düzeltilir, doğru ise: yanlış düzeltilir. Her gelişme, yanlışı düzeltme yaratıcılığından doğar. Kişisürtüşmeleri en iyi örgütle ve karşılıklı eleştiri ile giderilir. Ancak TİP te, başka devrimci örgütleri yok etmemeli, kendi eleştirilerinden ve sorumluluğundan kaçmamalıdır.
Devrimçi güçler içinde kimi kişiler TİP’teki ABA’cı eğilimi acı, ekşi eleştirmişlerdir. Hattâ daha açık konuşup TİP’in bir Burjuva Sosyalizmi yaratmak için kurulduğunu öne sürenler olmuştur. Böyle kimselerin bulundukları ortamda TİP kendisini aşındıramaz mı? Bu soru, herşeyden önce meseleyi yanlış koyuyor.
ABA’cıların eleştirilmesi neden mutlaka TİP’in omuzuna yüklensin? Ayrıca’TİP’e Oportunizmin, Burjuva Sosyalizminin uçurumu gösteriliyorsa, bu, Partiyi kötülüklerden korumak sayılır. Bir hükümete, devrileceğini vaktiyle haber vermek, en büyük hizmette bulunmak olur. TİP bunu nasıl anlamaz?
Sonra, yukarıki soru önümüze iki rahmetten birini koyuyor:
1 – TİP’e yapılmış eleştiriler haksızdır. Haksızlığı gidermek TİP’in yararına olmaz mı? Haksızlığı gidermenin başlıca yolu ise, küsüp dünyadan eletek çekmek değildir. Tam tersine: haksızlığı yapanlara önce doğruyu açıklamak ve bu aydınlıkta yanlışı düzeltmek‘tir. Herhalde, Devrimci ortamdaki birkaç eğilimin veya kişinin haksızlığını ıspatlamak, Devrimci ortamın dışında kalmakla sağlanamaz.
O çeşit yanlışlarla uğraşmıya değmez, denecek. Halkımız, hasmın karınca olsa küçümseme, der. Toplum diyalektiğinde her açının iki kolu, bir zerrecikten daha küçük olan tek nokta‘dan yola çıkar. Sonra kollar kendi yönlerinde düz ilerledikçe birbirlerinden uzaklaşırlar. Açıları daha nokta kadar küçükken çözmek, sonra büyük ve komplike biçimlere soysuzlaştı, organikleşti, kaşarlandı mı yapılacak çözümlemeden daha kolay olur. Her ne olursa olsun, halk örgütlenmelerini birbirlerini yer duruma sokmak, Finans-Kapital’in ekmeğinden başkasına yağ sürmez.
Burada devrimcilerin, gerici cepheyi unutmamaları, iyi dilekleri, sağduyuları kadar basit zekâlarını da hırslarından daha öne geçirmeleri gerekir.
2 – TİP’e yapılmış eleştiriler haklı ise? O zaman iş daha çok sarpa sarar. Yanlışın en öldürücüsü açıklanamıyanıdır. Hekimlikte bile kanser, hastadan gizlenir. Tersine, her yanlış: açıklandığı anda, yenilip aşılmıya başlanmış olur. TİP’te Oportunizm ve Burjuva Sosyalizmi varken yok demek, o sapıtmaları savunmaktan başka sonuç vermez.
Yanlış ortaya çıktı mı, sırf yanılmış olmak bile ortada bir iş yapılmış olduğunu daha iyi belirtir. Yanılanı aşındırmaz. Yanlışını kabul ederek tepeliyebilecek kadar güçlendirir. Lenin’in dediği gibi, bir yanılgıyı açıkça kabul edebilmek, başlıbaşına bir “Politika aktı”dır. Onu her babayiğit göze alamaz. Göze alabilen de sahici ve cevherli babayiğit demektir.
Yanlışlardan korkmıyalım! Yanlışların üzerlerine yürüyelim! Bütün gerçek devrimci ustaların her zaman kendi kendilerine yaptıkları davranış ve, başkalarına verdikleri öğüt budur. İnsan ruhunda bütün yaratıcı davranışlar, diyalektik oluşumla, denilebilir ki yanılgıların yayı ile işler. Bunu her serinkanlı insan gibi, her prensipli örgüt te her günkü pratiğinde sık sık denemeleriyle öğrenir.
O bakımdan TİP, yanlışlar işlediğine, yeri gelince, şükür bile edebilir. İlk defa oradan doğrunun doğrultusuna yönelmek yiğitliğini ve sağlamlığını kendisinde bulabilir. O zaman hiç kimse, TİP’te yanlışların doğrulara gebe olmadığını öne süremez. Sürerse, skolastikten, S.S. likten (Softa Sapıklıktan) başka birşey yapmamış olur. Yaratıcı çabayı hiçe sayarak kendi yenilgisini ve gülünçlüğünü eliyle omuzlarına alır.
Devrimciler Ortamı, bir Ulusal Cephe kanevasıdır. O kaneva da şu veya bu rengin, öteki yahut beriki ipliğin rolü, tablo ustalıkla çizilirse, milli âhenk getirir. Falsolu renkler ve iplikler eleştirilerek, hattâ kendiliklerinden zamanla hizaya getirilirler. Yahut gergeften düşerler. Bütün mesele, gergefin başına oturmayı bi1mekte ve tabloyu, biricik Finans-Kapital cinayetleri önünde elbirliği ile Bilinç aydınlığında işlemekte toplanır.
Hele Devrimci Ortam, hiçbir kişinin veya eğilimin tekelci ürünü, özel mülkiyeti, babasının malı değildir. Türkiye’de özellikle 27 Mayıs ortamının en kaçınılmaz mayalanışı ve Anayasa hamurunun ekmekleşip fırına verilişi Devrimci Ortamdır.
Maya Hamur ve Ekmeğin yoğuruluşunda kimi elle, kimi ayakla, kimi kafa ile, kimi göz ile, kimi diş ile, tırnakla çalışacaktır. Bütün çalışanların ortak emekleri esere katkı olacaktır. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca kişinin katıldığı ortamın yarattığı sıcaklık, yeni ve ileri sentezleri doğuracaktır; nice inkârları ve inkârların inkârlarını kaçınılmaz kılacaktır. Hepsi ister istemez sosyal birer tip olan, bir olumlu yahut olumsuz örnek veren Kişi‘ler veya Eğilim‘ler, ağızlarıyla yalım saçan “yularsız arslan” olsalar, ister istemez, bütünün devrimci lâv yığını içinde eriyip gideceklerdir.
Devrimci Ortam: ne denli hamarat olurlarsa olsunlar ,nasıl bütün eylemlere açıkgözce sahip çıkmış bulunurlarsa bulunsunlar, Kişi’lerin değil, her zaman ve ancak Örgüt‘lerin emeği ve eseri olabilir. Her örgütün çerçevesi içinde görevlenen normal üye, ne denli ayrıcalı “kişilik” taslarsa veya taşırsa taşısın genel çizilere ve toplumcul gidişe adım uydurmak zorunda kalır.
Böylece, Devrimci ortam içinde TİP’in “istemediği” kişiler bulunsa, onları bile dolaylı yoldan olsun denetleme olanağına kavuşabilir. Herhalde bu kadarcık bir denetleme bile, hiç denetlememekten olumlu sayılmalıdır. Ama ava giden avlanır. Denetliyen de denetlenir. Bundan doğalı yoktur.
TİP, ülke ölçüsünde bir siyasî örgüt olduğuna göre belirli bir tutum almak zorundadır. Kişiler üstü birlikler demek olan örgütler arasında ne yapacaktır? Devrimci örgütleri pusturup zehirlemek mi, yoksa durultup filizlendirmek mi Türkiye halkının çıkarına olur? Her türlü Devrimci Halk örgütünü bilince ve güce kavuşturmak görev oldu mu, herkes gibi TİP te sorumluluğunu Teori ve Pratik alanında göğüslemelidir.
BAŞA GEÇME: (GÜÇ + DENEM) İLE OLUR
TİP Teorice Devrimci olmadan Pratikte Baş olamaz. Henüz Sınıfına ve Sosyalizm mirasına bağlanamamıştır. Kaldı ki istemekle değil, olmakla ve denenmekle Devrimci ya Sosyalist baş olunur. Yoksa her örgüt ve kişi başlık iddiası ile cepheyi çatlatır. Çelik çekirdek doğuncıya dek, devrimci güçlerin düzenbirliği (koordinasyonu) için ortak kurmay‘a katılınır.
Buraya dek TİP üzerine söylenenlerin özünü madde madde özetliyelim.
1 – TİP, Devrimci hareket cephesini, devrimci güçleri ve örgütleri Teorice reddedemez. Başında “Türkiye İşçi Partisi” levhası var. Tersine, gerçektenİşçi Partisi olmak için, Devrimci cephe ve güçler birliğine herkesten önce ve herkesten çok kendisi çığırlar açmalıdır.
2 – TİP, Devrimcilik alanında Pratikçe ne istiyor? Kendisi Siyasi İktidar Savaşı yapan bir örgüt olduğu için, Devrim Cephesinin Lideri gibi kabul edilmesini mantık gereği doğru buluyor.
Burada şu noktalar unutuluyor:
a) Politika Mantığının, Aristo mantığı olmaması için, İşçi Partisinin ön şartları ve Türkiye’nin Tarihçil gerçeklikleri göz önünde tutulmalıdır. TİP gerçekten Türkiye İşçi Sınıfını temsil edebiliyor mu? Henüz bu uğurda savaşa başlamıştır. TİP, Türkiye Sosyalist Hareketini temsil edebiliyor mu? ABA’cılar o geleneğin göreneğin mirasını reddetmekle uğraşıyorlar.
b) Devrimcilik ortamında, yalnız TİP yok, başka Siyasî kişiler, eğilimler, akımlar, örgütler, hattâ Partiler de vardır, olmalıdır ve olacaktır. Sırf siyasi olması TİP’in formel mantıkça baş olmasını gerektirse, başka bir siyasi örgütün de kendi hesabına başa geçmesi Formel Mantıkla önlenemez. Ve öylece, Devrimci ortamda, daha derleniş başlangıcı gerçekleşmeden, sırf Biçimcil kısır öncelik çatışmaları, çatlaklar patlak verir.
Birlik adına formel bakımdan öyle bir başlık önerisi yapılmamalıdır. Ancak, olayların zorlamasız ve zortlatmasızca gelişimi içinde, billûrlaşmalar yaratılır. Daha doğrusu, Devrimci kişiler, Akımlar ve Örgütler istekleri ve kimesnecil (sübjektif) iddialarıyla değil, teorik ve pratik çapları ile etken ve başkan olabilirler. Hak ve görev verilmekçin alınır olmalıdır.
3 – TİP, kendisini Sosyalist bulduğu için başa geçme önerisini yapmakta haklı görebilir. Ancak bu da Sübjektif iddia olur. Devrimci ortamda herkesin onu gerçekten biricik sosyalist örgüt sayması gerekir. Bunun sözle sağlanabileceğine güvenilemez.
Ayrıca, Devrimci ortamda sosyalist te bulunur, sosyalist olmıyan da… Sosyalist olmıyanlara, daha yanımıza gelirlerken sosyalist olmayı, yahut sosyalizmin önderliğini kabul etmeleri şartını koşmak neye benzer? “Merhaba: senin başını kesip, sırtına bineceğim!.” demiye benzer.
Öyle bir teklif, en az yapanın karşısındakilere de aynı düşünce ve davranışı aşılamak olur. Onlar da Sosyalistlere, doktrinlerinden cayarlarsa daha iyi anlaşılabileceğini önerebilirler. Görünüşte haksız da pek düşmezler. O zaman, daha başlanırken, bölücü Fikircil çatışmalar ve çatlaklar patlak verir.
Birlik adına öyle önyargılı peşin davranış ve düşünceler yapılamaz. Acele, birliği bozar.
4 – Kaldı ki, Devrimci ortam, bir zaman çok önemsenen “Dev-Güç” kadar olsun bir Cephe Birliği kurmuş olmaktan uzaktır. Cephe kurulsa, denenmiş küçükburjuva çekimserlikleri, her zaman formel bir “baş” önünde, Finans – Kapitalin binbir pravokasyonu yüzünden, allerji duyacaklardır. Cephede herkes tuttuğu sığınaktan, kendi yordamınca savaşacaktır.
Bu objektif kaçınılmazlık Devrimin kesin yıldırımlarından başka hiç bir şeyle önlenemez. Hiç değilse bugün onu önliyebilecek çelik çekirdek olmıya TİP’in gücü yetmez. O nedenle şimdilik ancak birlikler arası bir koordinasyon (yönetimi ahenkleştirme) sağlamak üzere ortak Kurmay merkezlerikurulabilir.
O Merkezlerde kollektif kararlar oybirliği ile alınmıya çalışılır. Böyle bir Ortamda TİP’in katalizör, maya rolünü oynaması istenir ve olağan olabilir. Öyle bir cephede TİP’e hemen denemesiz Başlık vermek, bir daha cephe birliğini, daha uzun süre, bozmıya varır.
5 – Devrimci Ortam içinde her örgüt: gericiliğe ve Emperyalizme karşıdır. Bu karşıtlık prensibini herkes kendi özel düşünce ve davranışlarına en uygun biçimler, araçlar ve parolalarla yürütür. Sosyalist örgütlerin sosyalizme uygun düşünce ve davranışlarına da kısıtlama ve sınırlamakonulamaz. Tam tersine, yakın sınırlar arasında dayanışma ve tanışma olanakları artar.
TİP te bütün o şartlardan ve olanaklardan yararlanır. Yararlanma hakkına kimse karışmaz. Ancak bu hakkın kullanılma yeri, Devrimci Ortamıniçi‘dir. TİP Devrimci Ortamın içine içtenlikle kendisini verince, bütün görev ve hak hürriyetlerini yerli yerinde kullanabilir. Kendisinin en doğru bildiği düşüncelerini, davranışlarını: öteki devrimci örgütlere öğütliyebilir.
Savaş yoldaşlığının verdiği içtenlik, milli ve insancıl alınyazısı birliği, en temiz propanganda – ajitasyon – örgüt) olanaklarını önerme ve gerçekleştirme fırsatlarını sunar. Yeter ki TİP Strateji ve Taktik anlayışında mekaniklikten kurtulsun, en somut ve pratik çözümler bulsun ve göstersin.
Moral inandırmanın yolu, davranışta yürekten el ve işbirliği, prensiplere uygun karşılıklı eleştiri, Otokritik, toleranslı ve arkadaşça fikir tartışması: Devrimci çephe müttefikleri ve dostları arasında, zorbalığa kaçmıyan Telkin ve İkna yoludur. Yoksa Ultimatom yorumunu taşıyan, hotzotçu pozlara kaçan, hiç bir objektif ve somut pratikle bağdaşmıyan düşünce ve davranışlar, yalnız cepheyi Finans-Kapitalin özlediği dağınıklığa, paniğe uğratır.
Böylelikle, Devrimci ortam, TİP’in: başta İşçi Sınıfı gelmek üzere, köylü, şehirli, bilgin, cahil, kadın, erkek, genç, yaşlı tüm Türkiye bağ kuracağı alan olur. Yığınlardan kopuşmuşluk azalır, Türkiye halkıyla bağ kuracağı alan olur. Yığınlardan kopuşmuşluk azalır. Heterojen elemanlara doğru Sosyalizm bilimi kardeş alçakgönüllülüğü ile duyurulur. Solun: milletçe, en ilgisiz İşçi ve Köylülerce dinlenilen, anlaşılan, gitgide benimsenilenforumu yaratılır. Bugünkü gibi Finans – Kapitalin en azgın ölüm dirim kararı ile İşsizlik ve Pahalılık savaşına kalktığı keskin bunalım günlerinde yad kalmaktan, yabancılaşmaktan kurtulunur.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar