NETİZ TV
geleceğin net portalı

NEZİH GENÇLER:ANARŞİZM+SENDİKALİZM»»»LİBO-DİNAMİK-SEN

Yazar : Nezih Gençler (27 Şubat 2006)
… (sınıflı toplumda) “insan, her koşulda ve her şeye rağmen suçunu başkasının üzerine yıkmak üzere donatılmıştır; ta ki bugünün, düne dönüşü imkansız bir uzaklık olduğunu anlayıncaya kadar…” (Jale Demirdöğen – Kusursuz Veda – Bu metni gönderen Emine Demircan arkadaşıma teşekkürler…)
Katalizör: Özelleştirme
Anarşizm+Sendikalizm ===================»»Libo-Dinamik-Sen
Genel Eğilimlerimiz
Bir yerlerde bir şeyler beklediğimiz gibi gelişmiyorsa, hemen kendi dışımızdaki “objektif şartlar”ın henüz olgunlaşmadığından ya da “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı”ndan dem vurarak suçlanmaktan kurtulmaya çalışırız. Bunu çoğu kez bütün samimiyetimizle yaparız. Biz de inanırız söylediklerimize.
1- İnsanları 20. yüzyılın başından beri en çok uğraştıran oportünizm çeşitlerinin ilki; “henüz vakti gelmedi”, “şartlar olgunlaşmadı” yaygarasıyla ortalığı kaplayan, geriye kaçık, reformist pasifizmdi. Ağırlıklı olarak çağdaş kapitalizmin doğurduğu küçük-burjuva tabakalarından gelme aristokrat işçi, bürokrat ve tekel dışı orta burjuva sınıfsal eğilimlerinin beslediği bu akım kimi zaman Almanya’da Kautsky’nin başını çektiği 2. Enternasyonalizm içinde, kimi zaman da Rusya’da menşevizm içinde ortaya çıkmış, Lenin usta ve bolşevikler tarafından tecrit edilip o an için yenilmiş ve sakıncasızlaştırılmışlardı. Daha sonra ülkemizde de çeşitli biçimlerde, aynı sosyal sınıf ve tabakalara dayanarak boy veren bu eğilim Kadroculuk, Yön, (Proleter Devrimci Aydınlık:AK) PDA ve TİP içinde kendisini göstermiş, sendika(cı)larımızı da etkilemiştir.
2- İlk bakışta bunun tersiymiş izlenimini veren bir başka eğilim de “çok geç kaldık”, “şartlar değişti – değişiyor”, “ya şimdi kendimizi yenileyip vurup çıkarız, ya da biteriz!” “her türlü gücü, iktidarı ve bürokratik yapıyı parçalayıp yıkma zamanı!” yaygarasıyla ileriye kaçık, anarşist işgüzarlık. Daha çok kapitalizm öncesinden kalma küçük-burjuva tabakalarının, üretim ile dolaysız ilişki içinde olmayan, öğrenci, işsiz kesimlerin ve memur, küçük esnaf sınıfsal eğilimlerinin beslediği bu akım tarihte Nihilizm, Narodnizm, “sosyalist revulusyoner” anarşizm şeklinde ortaya çıkmış, dönemin devrimcileri (Lenin usta ve Bolşevikler) tarafından zararsızlaştırılmışlardır. Bu eğilimlerin ülkemizdeki temsilcileri de işçi sınıfı ve halktan kopuk kurtarıcılığa kalkan gene bir kısım kadrocu ve yön’cülerle (Sosyalist Devrimci Aydınlık:AL) SDA, 1970 sonrası irili ufaklı türeyen, “halkın” ön adlı grupların içinde, 20. yüzyılın başındaki orijinallerinin kötü birer taklidi olarak boy vermiştir. Daha çok aydın ve öğrenci kesimleri içinde yaygınlaşan bu eğilimlere son yıllarda; “kapitalizm artık eski kapitalizm değil, işçi sınıfının yapısı değişti, emek-sermaye çelişkisi nitelik değiştirdi, işçi sınıfının artık kaybedecek birçok şeyi var, kollektif aksiyon tarihe karıştı, küresel direniş, sivil toplum inisiyatifi, taban inisiyatifi, özgürlükçü ya da demokratik sosyalizm, sivil iteatsizlik…” yaygaraları ile herkesin gözüne projektör tutan eğilimler de eklenebilir.
Tarihten Bugüne
Şimdi, bakalım; önce, “zamanı gelmedi” buyruğuyla; kapıyı çalan devrimi yok saymaya, gözden kaçırtmaya, üzerini örtmeye çalışma eğilimleri karşı-devrimin değirmenine su taşıdı. Ancak özellikle 1920’li yıllardan sonra sosyalizmin bir tercih değil yaşamsal zaruret olduğu, Asya, Uzakdoğu, Doğuavrupa ve Küba’da somut, pratikte yaşanan örneklerle, en duymayan kulaklar tarafından duyulup en görmeyen gözler tarafından görülünce oportunist eğilimler de kılık değiştirdi.
Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, bir kısım eğilimler, menşeviklerin ve Kautsky’nin ne kadar haklı olduğuna iman ettiler. Ancak bunun, kendi küçük-burjuva dünyalarına hiçbir pratik faydası olamayacağını görerek, (müslümanın geçmişte kaybettiği cenneti -onların Çarlığı, Osmanlılığı- gelecekte aradığı gibi) mevcut sosyalist uygulamaların karşı devrimle tekrar kapitalizme evrildiğini göstererek, bu kez “zamanı geçti” buyruğunu bayraklaştırmaya çalışıyorlar. Neyin zamanı geçti? Marx’ın! Lenin’in! Sosyal Demokrasinin. Tüm turuncu devrimler ve yukarda değindiğim eğilimlerin öz cümlesi budur: “Artık her şey değişti, zaman değişti, siz hâlâ orada mı kaldınız? Yazık!
EVET YAZIK. Özellikle Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Dünya’da yaşananlar, insanlık için sosyalizmin bir tercih ya da alternatif değil zorunlu bir ihtiyaç ve yaşamsal bir zaruret olduğunu, tıpkı 20. Yüzyıl’ın başında olduğu gibi yeniden belgeliyor.
Zaaflar ve hastalıklar dönemsel ya da eski-yeni profil özelliklerinden kaynaklanmıyor. Geçmiş toplumdan kalma ya da kapitalizmin yarattığı ara sınıf ve tabakaların eğilimlerinden kaynaklanıyor.
Hemen güncel sendikal tartışmalardan hareket edelim: Bizler, DİSK dahil sendika yönetimlerimizi, oportünist eğilimlerin öldürücü, telafi edilemez sakıncalarından ne zaman koruyabildik ki? Kapitalist sistem içindeki sendikacılığın doğasında olan, öldürücü olmayan, telafi edilebilir sakıncalardan bahsetmiyorum. Burjuva sistem içindeki sendikacılığa bile sığdırılamayacak yanlış, eksik ve hatalardan, hastalıklı yapılardan, hiçbir ahlak ve sistem anlayışı ile izah edilemez “orijinallikler”imizden bahsediyorum. Sendika yöneticilerimizin işlediği basit, adi suçlara hiç değinmeyeceğim. Sendikaları bir devrim aracı olarak görüp siyasi partilerin yerine ya da içine koymadık mı? Ya da tersine, onları ülke ve dünya gerçeklerinden, politikadan soyutlayıp sarartarak işverenin/devletin oyuncağı yapmadık mı? Böylece hem işçi sınıfı içinde hem de halk içinde gözden düşmelerine neden olmadık mı? İşverene bile parmak ısırtacak delege, tüzük, toplusözleşme oyunları ile, muhalefet delegelerini işten attırmaya varan kulis ve ispiyon mekanizmaları kurmadık mı? “Devrimci” veya “siyasi” grupların prototiplerini sendikalarda “grup” adı altında oluşturarak her türlü güvensizliği, ilkesizliği ve anormalliği normalleştirmedik mi? Hiç de sendikal çalışmanın bir gereksinimi olmadığı halde, personel alımlarında ve çalıştırılmasında, “örgütlenme”, üye kaydı ve eğitiminde bürokrasi, “yandaş”lık, grupçuluk bataklığına gömülmedik mi?
Örnekler çoğaltılabilir. Değil sadece 12 Mart, 12 Eylül gibi mevcut “demokrasi” kurallarının bile askıya alındığı dönemlerde, “normal” dönemlerde bile aydınların yanında sendikacıların da tutuklanmalarına, işkence görmelerine hatta ortadan kaldırılmalarına karşı halkımızı ve işçi sınıfımızı asgari yeterlilikte de olsa bir direniş ve protesto içinde bulabildik mi? Halkımızın ve işçi sınıfımızın bu “duyarsızlığı” sadece kendisinin “vurdumduymazlığı” ile açıklanabilir mi? Biz halk ve işçi sınıfı içinde, onunla birlikte, onun tarafından ve gerçekten onun için örgütlenebildik, onunla et ile tırnak olabildik mi? Yoksa hep bir “öğretmen”, bir bilen, ulu ve ulaşılmaz otorite, yüce lider pozlarda kalmaktan ya da müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmaktan kurtulamadık mı? İğneyi kendimize batırmamızın zamanı gelmedi mi hâlâ?
Anarko-Sendikalizm Yerine Sendikalarda “Özelleştirme” mi? Koşaradım Libo-Sendikalizme
Hepimiz içindeyiz. “Eski sendikal anlayışlar” denilen ve geçerliliğini artık yitirdiği iddia edilen bu yapılar ne zaman onaylanıp geçerli sayılmıştı ki? Her zaman bu ve benzeri yapı ve anlayışlar eleştirildi, şikayet konusu oldu. Hatta bizzat icracıları tarafından da yerden yere vuruldu. Sendikalardaki bu yapı ve anlayışları değiştirmek için işçi sınıfının “profilinin değişmesi”ni beklemek mi gerekirdi? İşçi sınıfımız ve halkımız dün bu yapı ve anlayışlardan çok mu memnundu? Sendikalara bugün birden bire mi küstü işçiler ve halk? Sendikal anlayış adı altında hiçbir zaman geçerli olmaması gereken bu yapı ve anlayışlara bakarak; “1970’lerden beri, özellikle 1980’li yıllarda hızlanan süreçte Fordist üretim bitti (hele bizde ne zaman yaygın olarak başladı ki?), kollektiflik sona erdi, işçi profili değişti, eski anlayışla işçileri örgütleyemeyiz! Sendikalar bitiyor! Sendikalar değişmeli!” iddiaları dile getirilebilir mi?
Gene bu iddia sahiplerinin tabana ya da muhalefete hedef gösterdiği ve kendi tabirleriyle; “statükocu”, “siyasete ve bürokrasiye batmış”, “maskeli hırsızlar”, “gangsterler”, “dolandırıcılar” dedikleri ve siyasi yelpazemizde “sağcı-muhafazakar, sosyal-demokrat, sosyalist olsun hiç farketmez” diyerek, tümüne birden “eski” dedikleri sendikacı tiplerin topu birden temizlenirse, bir başka gezegenden mi insan getirilip yönetici yapılacak? Gene bu toplumdan çıkmayacak mı ya da çıkmadı mı yöneticiler? Bu ne yaman bir “diyalektik!” Bu nasıl bir “çelişki!” Değiştirilmesi gereken yapıların baş sorumlusu ilan edilen ve “özgür sendikacılık” adına tabana hedef gösterilen ve “işte bunları yıkın” denilen yapı ve eğilimleri bu “yeni profil” işçiler seçmedi mi? Ya da “daha yeni profil”deki işçilerin seçtikleri farklı mı olacak? Yeterli denetim ve iç yapılanma gerçekleşmezse melekleri seçip göndersek bozulmayacaklarını kim garanti edecek?
Bir zamanlar KİT’leri kurup sermayenin emrinde kullananlar, “zamanı gelince” dönüp özelleştirmeci kesilmişlerdi. Devletçi ve sosyal devletçi dönemlerde KİT’lerin, Birliklerin, SSK’nın vb. yapı ve yönetim biçimlerinin eleştirisine ve özerk-demokratik yönetim önerilerine kulaklarını tıkayanlar, daha sonra benzer eleştirilerle özelleştirme şampiyonu olmadılar mı? Eski “devletçi” yapı ve eğilimleri kamuoyuna da onaylattıkları sözde gerekçelerle yönetimlerden ve iktidardan uzaklaştırmadılar mı? Şimdi de yıllardır sendikalarla ilgili eleştiri ve önerilere kulaklarını tıkayanlar ve tepkisiz kalanlar, birden bire “kaçınılmaz değişimci”, “kurtarıcı” kesildiler.
Biz bu filmi çok gördük. Hep “kurtulduk!” ve “kurtarıldık!”. Hem sendika yöneticilerine hem de “tabana” her iki tarafa birden önce ölümü göster, sonra sıtmaya razı et ve “kaç ben kurtarayım!” de. Bakıyorsun ve görüyorsun ki bir değişim kaçınılmaz. İnsanlar sorguluyor. Değişecek olanlara da değiştirecek olanlara da en keskin söyleminle yanaş. Tıpkı özelleştirmede olduğu gibi. Tıpkı 1946 Demokrat Parti’nin “Hürriyet ve Demokrasi” diye iktidara getirilişi gibi. Tavşana kaç, tazıya tut. Hangi taraf galebe çalarsa o taraftan gözük ama herkese özelleştirmenin kaçınılmazlığını fısılda, merkezi ve hantal yapılara, bürokrasiye karşı, yerinden yönetimci, taban inisiyatifinden yana, özgürlükçü kesil, statükoları kırıyoruz sloganları ile küreselleşmeciliği pompala.
Böyle bir “değişim”i en çok sermaye, devlet ve onun temsilcileri destekler. Böyle bir değişime en çok onlar ayak uydurur. Çünkü onlara göre zaten emek-sermaye çelişkisi bitmiş, marksizm ve leninizm “belası” ve sosyal-demokrat politikalar ortadan kalkmış, “son sosyalist devlet” ve onun kılıç artıkları “yok edilmeyi” bekliyor. Böylece, tıpkı özelleştirmede olduğu gibi; sendikaları istedikleri gibi kontrol edebilecekleri “partner”lere dönüştürüp, işlevsizleştiremezlerse yok ederek küreselleşmenin önündeki direnç noktalarını iyice kazımak gerek! Merkezî ve hâlâ belli bir güce sahip yapılardan “yerinden yönetimler”i, “demokratikleşmeyi”, “özgürlüğü” savunuyor görünerek kurtulacaklar.
Böylece başından beri sermayenin güdümündeki iktidarların işledikleri adi suçlar ve klasik burjuva ahlaka bile sığdırılamaz tutum ve davranışlar yanlarına kâr kalacak, onlardan hesap sorulmayacak. Bir dönemin yüz kızartıcı suçları, o döneme özgü “normal”, “kaçınılmaz” sonuçlarmış gibi bir çeşit affa uğrayacak ve işçi sınıfının ve toplumun “eski profili”ne, “statükocular”a, “bürokratlar”a, bir takım “anti-demokratik, merkezî ve kraldan çok kralcı” eğilimlere maledilecek. Asıl suçlu olan sermaye, işveren ve devlet temsilcileri aklanmaya çalışılacak. Asıl suçlular kirli ve kanlı ellerini, bir zamanlar kullandıkları maşaları ve araçları kurban ederek yıkamaya çalışacaklar. Özelleştirme şampiyonu liboşlarla özgürlük şampiyonu öz-demoşlar tencere-kapak birbirini bulacak. Nerede? Sermayenin yeniden yapılanması ile başlayan “perestroyka-glastnos” operasyonu, “dikine ve yatay” uygulamaları ile devleti en ücra bölgelerine kadar yeniden fethederken, sistem içindeki tüm “sivil toplum” kuruluşlarında ve tabii ki sendikalarda da “dikey ve yatay” olarak egemen olacak.
Türk-İş tepesinde, DİSK katında, Hak-İş gecekondusunda, KESK yönetiminde böyle zorlama ve denemeler çok masum ve makul gerekçelerle gündeme gelebilir. Belki de geliyordur. Hepsinde birden; “haydi, değişiyoruz, işçi sınıfının yeni yapısına göre yeni bir sendikacılık yaratıyoruz, bürokrasiyi ortadan kaldırıyoruz!” diyerek; tıpkı özelleştirmede olduğu gibi, sendikaları “özgürlük ve demokrasi” maskeli, “kaçınılmaz küresel” nitelikli eğilimlere, hatta “eski sendikacılık anlayışından kurtulmuş!” gözüken yöneticilere devredip idare-i maslahata devam… Bir çok odada ve TMMOB’de çoktandır denenmeye çalışılıyor. Özelleştirmede de kimi “haklı gerekçeler”le kamu işletmeleri peşkeş çekilip kapatılmadı mı? SSK da kimi “zorunluluklar”la yok edilmiyor mu?() Değişiyoruz, “gelişiyoruz”: “çağın gereklerine, güncel ihtiyaçlara, değişen toplum profiline, küreselleşen dünyaya ayak uyduruyoruz!” Enternasyonalizmin yeni adı da küreselleşme değil mi? YAZIK!
Oysa tüm bunların Avrupa’da, Amerika’da ve diğer bölgelerdeki “aslan” ve “kaplan” adı altında “yükselen” kapitalist ülkelerde acı acı yaşanıp fiyaskolarla sonuçlandığını hâlâ görmek istemiyoruz. Umut bağladığımız ve çok şeyler beklediğimiz Batı işçi sınıflarının, aslında ezilen ve sömürülen halkların işçi sınıflarına ne kadar bağımlı ve ne kadar muhtaç-“mahkum” olduğunu bir türlü göremiyoruz. Lütfen Lenin’i ve “Dünyayı Sarsan On Gün” belgesel romanını bir kez daha okuyalım… Hele “geri” ya da “gelişmekte olan” ülke halklarını, onların işçi sınıflarını, sol, sosyal-demokrat ve sosyalist politika ve tecrübe birikimlerini asla küçümsemeyelim.
(
) Yanlış anlaşılmasın, buradan giderek; KİT’ler böyle atıl ve bürokratik yapıları ile sermayenin emrindeki devletin elinde, sermayeye ucuz hammadde, kredi, insan kaynağı üreten başı bağlı, sözde kamu işletmeleri olarak kalsın demek istemiyorum. Üniversiteler, kooperatif birlikleri, üretme çiftlikleri ve SSK devletin güdümünde kalsın, sendikalar yukarda anlattığım sözde sendikacılıktan kurtulmasın da demiyorum. Sendikalar, Kooperatifler, KİT’ler, Birlik’ler ve DÜÇ’ler işçi sınıfı öncülüğünde örgütlenmiş halkın eşgüdümlü inisiyatif ve güdümünde, özerk-demokratik-merkeziyetçi yapılara kavuşturulmalı. Tüm bu toplumsal sorunlarımıza somut ve hemen uygulanabilir minimum ve maksimum programlarımız, kısa, orta ve uzun vadeli çözüm önerilerimiz var ve olmalı. Bizler, halkın güncel somut sorunlarının hafifletilmesi ve giderek köklü çözüm yolları üretilmesi için gücümüzün ve zamanımızın en büyük kısmını kullanmaktan geri durmayız, duramayız, durmamalıyız.
Saygılarımla
nezihgencler@hotmail.com

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar