NETİZ TV
geleceğin net portalı

“Korku duvarını aşmak” üzerine…

kdau“Devrimler üstüne yazılmış bütün kitaplar, sendeleyen yetkenin çürüyüşünü ya da halkın sefalet ve acılarını anlatan bir bölümle başlar. Oysa bu kitaplar, ürkütülüp sindirilmiş, dehşete düşmüş bir adamın, birden bire nasıl olup da korkusunu yendiğini, nasıl rahatladığını anlatan psikolojik bir bölümle başlamalıdırlar. Bazen aniden, bir şok ya da arınma gibi gerçekleşiveren bu olağandışı sürecin aydınlatılması gerekir. Kişi korkuyu başından atar ve kendini özgür hisseder. Bu gerçekleşmeden hiçbir devrim mümkün değildir.”

Bu satırlar Polonyalı gazeteci Ryszard Kapuscinski’ye ait. “Korku duvarını aşmak” son dönemde ana akım medya başta olmak üzere bir hayli popülerleşen bir tabir. Peki bu ifade medyatik bir abartıdan, cafcaflı ama boş bir laftan mı ibaret? Kapuscinski’ye göre değil. Büyülü gerçekçiliğe nazire edercesine “büyülü gazeteciliğin” üstadı olarak görülen Polonyalı gazeteci, yakın zamanda Habitus Yayınları tarafından yeniden basılan ve İran devrimini anlatan “Şahların Şahı” adlı eserinde “korku duvarını aşmayı” bir devrimin tayin edici bir boyutu olarak aktarır. Şöyle yazar Kapuscinski:

“Şimdi en önemli an gelmiştir; ülkenin, Şah’ın ve devrimin kaderini tayin edecek olan an, bir polis memurunun kalabalığın kenarında duran bir adama doğru yürüdüğü ve sesini yükselterek ona evine gitmesini emrettiği an gelmiştir. Bu iki adam sıradan, isimsiz kişilerdir; ancak karşılaşmalarının tarihsel bir önemi vardır. Her ikisi de yetişkin, bazı olayları görmüş geçirmiş ve kişisel deneyimleri olan kişilerdir. Polisin deneyimi: Bir insana bağırıp sopamı kaldırırsam, o önce korkudan uyuşup kalır, sonra koşarak kaçar. Kalabalığın kenarındaki adamın deneyimi: Yaklaşan bir polis gördüğüm anda ödüm kopar ve koşmaya başlarım. Bu deneyimlere dayanarak iyi bir senaryo hazırlayabiliriz: Polis bağırır, adam kaçar, diğerleri toz olur ve meydan boşalır. Fakat bu kez her şey farklı bir biçimde gelişiyor. Polis bağırıyor, fakat adam kaçmıyor, orada dikilip polise bakıyor; bu bakış yalnızca tedbirli ve korkulu değil, aynı zamanda sert ve cüretli, işte durum bu merkezde. Kalabalığın kenarında duran adam üniformalı yetkiliye küstahça bakıyor. Polis kımıldamıyor. Etrafına göz atıyor ve aynı bakışı diğer yüzlerde de görüyor. O adamınki gibi diğer yüzler de uyanık, hâlâ biraz korkak, fakat daha şimdiden metin ve sert. Polis bağırmaya devam ediyor, ama hiç kimse kaçmıyor; sonunda o da sesini kesiyor. Bir anlık sessizlik. Polisle o adamın olup bitenlerin farkında olup olmadıklarını bilmiyoruz. Adamın korkusu geçmiştir, bu da kesinlikle devrimin başlangıcıdır. Şimdiye dek bu iki adam ne zaman birbirine yaklaşsa, bir üçüncü şahıs hemen araya girmişti. Üçüncü şahıs korkuydu. Korkuysa polisin dostu, adamın düşmanıydı. Korku kendi kurallarını dayatıyor ve her şeye karar veriyordu. Şimdiyse iki adam ilk defa yalnız, yüz yüze. Korku yok oluyor. Şimdiye dek bütün ilişkileri heyecan, saldırganlık, hakaret, öfke ve terörle doluydu hep. Ancak şimdi korku yok olmuş, bu sapık ve nefret dolu birlik ansızın yıkılmış, sanki bir ateş söndürülmüştür. Bu iki adam artık birbirine karşı kayıtsız ve ilgisiz hale gelmiştir; bu yüzden kendi bildiklerini okuyabilirler. Böylece polis ağır ağır karakola dönerken, adam orada dikiliyor ve gözden kaybolan düşmanına bakıyor.”

Geçtiğimiz üç haftada korkunun berhava olmasıyla neticelenen bu “karşılaşmayı” defalarca deneyimledik. Bir eşik aşıldı. Tarihte sonuçlarını henüz kestiremeyeceğimiz büyük bir kırılma yaşandı, yaşanıyor. Gezi’nin polis tarafından işgalinin ardından hareket durmadı, durdurulamadı. Duran insanlar, moral güçler dengesini yeniden lehimize çevirdi. Daha da önemlisi, hızla yerelleşen, yaygınlaşan park forumları, hareketin doğrudan demokratik temelde yeniden inşası ve örgütlenmesi, toplumsal tabanını genişletmesi açısından bulunmaz bir fırsat oldu. Gezi’den saçılan polenler, şehir ve ülke çapına yayılıyor şimdi. Dahası hareketimiz, Yunanistan’dan Brezilya’ya uluslararası ölçekte bir dizi direnişe ilham ve cesaret veriyor; evet gerçekten veriyor…

Bir de not: Gezi direnişinin başlangıcı 1871’de Paris Komünü’nün burjuvazi tarafından vahşice, bir “sınıf kırımıyla” ezildiği güne denk geldi. Komün, sermaye sınıfının o döneme kadar gerçekleştirdiği ve mimarı Haussmann’ın ismiyle özdeşleşen devasa bir kentsel dönüşüm projesine karşı isyandı aynı zamanda. Işıltılı bulvarlardan barikatların aldığı intikamdı. Dolayısıyla unutmayalım: AVM’leştirilmiş şehirlerimizi ve hayatlarımızı geri kazanma mücadelemiz, yenilen, zincire vurulan ve katledilen Komünarların da mücadelesi aynı zamanda…

Kaynak:fotibenlisoy.tumblr.com

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar