NETİZ TV
geleceğin net portalı

KAÇAN MOMENT TARİHİ MİSYON VE GÖREV

Yazar Kuvayi Milliye Dergisi
  

(Kuvayı Milliye Dergisi’nin Eylül-Ekim 2001 tarihli 30.  sayısının başyazısı.)
Dünyamızı yaşanamaz kılan koşulların başında; sayıları dünya nüfusunun yüz binde birini geçmeyen, büyük banka-şirket sahibi azınlık zümrenin, tüm dünya nimetlerinin %80’ini gaspetmesi gelmektedir. Bu dev ekonomik güç ile büyük metropol devletlerden başlayarak siyasi ve askeri olarak tüm dünyaya egemen olan bu uluslarüstü zümre, tümüyle büyük insanlığı her geçen gün daha da yoksullaşmaya mahkum ediyor. Bu zümrenin yönetimindeki kâr amaçlı sistem, dünyamızdaki doğal dengeleri her geçen gün biraz daha bozuyor, gelecek kuşaklara, hızla yaşanamaz hale gelen bir doğa ve toplum bırakıyor. Tüm bu mahkumiyetlere, bağımlılıklara, askeri ya da hisse senetli işgallere, sömürü, baskı ve savaşlara, doğal ve toplumsal tükenişe, işsizliğe, pahalılığa ve açlığa nasıl son verilecek? Temel sorun; büyük insanlığın ve doğanın kurtarılması ise, sorunun çözümündeki hareket noktamız da büyük insanlık olmalıdır. İnsanlığın toplumsal çıkarları esas alınmalıdır.
20. Yüzyıl’ın Sorunları, 21. Yüzyıl’ın Çelişkileri
Uluslarüstü holdinglerin ve bankaların sömürü, baskı, savaş, talan, işgal ve paylaşım düzeni; “Çok Sesli Medya”, “Parlamenterizm” araç ve maskeleriyle “özgürlük” ve “demokrasi” olarak insanlığa yutturulmaya çalışılıyor. 20. Yüzyıl boyunca “Komünizm Gelir” demagojisi ile yıldırılmaya çalışılan dünya halkları, 21. Yüzyılda, “Terörist Saldırı” umacısı ile üzerinde son sistem silahların denendiği terörist saldırılara, “soykırım”a ve küresel faşizme mahkum ediliyor.
Kronikleşmiş kriz ortamında can çekişen emperyalist sistemin içindeki ülkelerin ekonomileri tıkanmış, büyümeleri ve sanayileşmeleri durmuştur. Sistemin güç merkezleri çöküşlerini geciktirme içgüdüsüyle dünya coğrafyasının, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sonuna dek talanını ve paylaşımını gerçekleştirmek üzere yeni “haçlı seferleri” düzenliyorlar. Hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak, eski sömürgeciliğe benzer yeni egemenlik alanları, yerleşim bölgeleri açmaya çalışıyorlar…
Tüm bu haksızlıklara mahkum edilen mazlum halkların ve onların kayıtsız şartsız egemenliğine dayalı ulusal iktidarlarının özgür ve kardeşçe birliği, dayanışması ve mücadelesi; dünyada yaşanabilir bir doğa ve toplum kurulabilmesi için yaşamsal bir zorunluluk olarak kendini dayatmaktadır.
1920’lerden beri tarihin halkımıza ve aydınlarımıza yüklediği misyon ve görev; işte bu mazlum halklar enternasyonalinin kuruluşuna ve insanlığın kurtuluşu için mücadelesine öncülük etmektir. Ancak bugün, emperyalist sistemin sömürülenler ya da bağımlılar tarafındaki ülkelerden biri olan Türkiye’de egemenlik, ağırlıklı olarak ABD, AB ve İsrail güç merkezlerinin yerli işbirlikçileri tarafından gasp edilmiştir. Bir başka deyişle; artık egemenlik, kayıtsız şartsız milletin değildir. Egemenlik, emperyalist merkezlerin dünyadaki güçleri oranında temsil edildiği yerel bir koalisyona, kayıtsız şartsız devredilmiştir. Bu koalisyon; dünyaya ekonomi-politik-askeri olarak egemen zümrenin yerel bir prototipi, uzantısıdır. Uluslarüstü sermaye ile iş ve güçbirliği içindeki bu “yerli” zümre, şu veya bu merkezli yabancı sermayeye ortak holding ve bankalarının çıkarlarını halkımızın ve ülkemizin ulusal çıkarlarının önüne koymuştur. TÜSİAD’larıyla, işveren sendikalarıyla, vakıflarıyla, siyasi partileriyle, mason-rotaryen-lion dernekleriyle, diğer gizli-açık çıkar örgütleriyle, medya ve parlamento oyunlarıyla ellerinde tuttukları ekonomik ve politik iktidarı ve devleti kendi sınıf ve zümrelerinin çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar.
Özellikle son 20 yıldır ülkemiz, halkımız ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, emperyalist güç merkezlerinin çıkarları doğrultusunda; ya parçalanmak ya da taşeron veya fedai konumunda kullanılmak istenmektedir.
Bugünü anlayabilmek ve yarına yönelebilmek için dünü bilince çıkarmalıyız…
Nesnel Koşul, Moment, Misyon, Görev
1919-1922 yıllarındaki 1. Kuvayı Milliye’nin askeri alandaki başarıları, daha sonraki ekonomik ve siyasal karşı devrimlerle alt edilmiş, önce “devletçi” daha sonra “liberal” yoldan; “batılılaşma”, “entegrasyon” oyunlarıyla halkımız ve ülkemiz işsizlik ve pahalılık cehenneminde sömürgeleştirilmiştir.
27 Mayıs 1960’daki 2. Kuvayı Milliye hareketi de siyasi üstyapı reformlarıyla yetinmiş, tüm iyi niyetine rağmen, sosyal adaleti ekonomik adalet temeline oturtamamıştır. İlk Kuvayı Milliyeciliğimize yapılanlara benzer karşı devrimlerle (12 Mart ve 12 Eylül), 2. Kuvayı Milliye de olmamışa çevrilmiştir.
Gerek 1919 gerek 1960 iki tarihi momentti. Her iki dönemde de, nesnel olarak bir değişim, sıçrama ve devrim durumu ve koşulları vardı. Her iki momentte de halkçı, yurtsever ve ilerici-devrimci güçler örgütlü halkın iktidarını kalıcı olarak kurabilir, devleti halk için ve halkla birlikte, ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetme ve yönlendirme olanaklarına geri dönüşsüz kavuşabilirlerdi. Olabildi mi? Bunun üzerinde ayrıca durulması gerekir…
1970’lerin başından beri, yoksullaşmanın ve çöküşün hızlandığı, bağımlılığın, teslimiyetin ve sömürünün yoğunlaştığı genel olarak olumsuz “ahval ve şerait içinde” yaşamaktayız. Ancak, 1990’ların başında, 1919 ya da 1960’lara benzer nesnel koşulların oluştuğu yeni bir süreç başladı. Bu sürecin belirgin özelliği; halkımızın Milli Mücadele geleneğinin yeniden canlanması ve ilk kuvayı milliyeci dinamizmimizin tekrar etkinleşmesidir. Bu canlılık ve etkinlik sonucu, 12 Mart ve 12 Eylül’de asıl işlevinden uzaklaştırılıp halka karşı kullanılmak ve yozlaştırılmak istenilen kimi cumhuriyet kurum ve kuruluşlarımızda; “Müttefiklerimiz”in, “Batılı Dostlarımız”ın ve “Stratejik Ortaklarımız”ın kırk katır mı kırk satır mı dayatmalarına karşı, halkçı ve yurtsever nitelikte, oldukça kararlı düşünce ve davranışlar geliştirildiğine tanık olduk, oluyoruz. Özellikle “Batı” kaynaklı olduğundan artık kimsenin kuşku duymadığı etnik bölücülük ve dinsel irtica kışkırtmalarına karşı bazı cumhuriyet kurum ve kuruluşlarımızın içindeki halkçı-yurtsever kesimlerin bilinçli ve kararlı tutumu, emperyalist güç merkezlerini rahatsız eder nitelikte. 
Üçüncü bir devrim momenti yaşadığımız bu dönemde, bedhahlara ve vatan-millet satıcılarına, emperyalist böl-parçala-yönet politikalarına, etnik ve dinsel bölücülüğe karşı halkını ve ülkesini seven insanlarımızın, örgüt, kurum ve kuruluşlarımızın ittifak arayışları, direniş ve mücadeleleri, tarihi derslerle doludur.
Yaklaşık 10 yıldır yaşadığımız bu süreç, yerini, gericiliğin, kan ve ateşin, savaşların karanlık çağına bırakmak üzere. İlerici, halkçı, yurtsever bir düzeni halkla birlikte kurabilecek güçlerin birlikteliğini, ittifakını ve başarısını olanaklı kılacak nesnel koşulları içinde barındıran uzunca bir dönemin son demlerini yaşıyoruz.
Dışdinamikten İçdinamiğe Değişen Koşullar, Eğilimler
Emperyalist sistemin güç merkezleri taktik değiştiriyor. Emperyalist güçler bugüne kadar çıkarlarının gereği kullanmakta oldukları maskeleri bırakıyorlar. “İnsan Hakları”, “İşkenceye Hayır”, “Etnik ve Dinsel Özgürlük”, “Çok Seslilik”, “Demokrasi”, “Şeffaflık”, “Hukukun Üstünlüğü”, “Sivil Toplum” gibi kavramlar artık “Batılı”ların defterlerinden yavaş yavaş silinmeye başlıyor. Şimdiye kadar üzerimizde uyguladıkları böl-parçala-yönet politikaları, büyük insan kaybımıza ve parayla ölçülemez ekonomik, sosyal ve psikolojik yıkımlara neden olmuştu. Tüm çabalarına karşın Türkiye’yi etnik bölücülük ve dinsel irtica kışkırtmalarıyla iç savaşa sürükleyemediklerini, halk kitlelerini böyle bir provokasyona düşüremediklerini gören bu emperyalist merkezler, sömürü ve talan amaçlarını başka yöntemlerle gerçekleştirmek üzere kabuk değiştiriyorlar.  
11 Eylül olayını gerekçe gösteren ABD kökenli emperyalist güç merkezi, henüz “ılımlı” ya da “demokrat” maskelerini çıkaramamış Avrupalı ortaklarını, kendisininöncülüğünde “Sonsuz Özgürlük” maskeli bir küresel faşizme ikna etmeye çalışıyor. İsrail ise böyle bir küresel kan ve ateş cümbüşünün önce Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Araplara karşı başlatılmasından yana. Bazı “Avrupalı şaşkınlar”ı ikna etmeye çalışmanın zaman kaybı olduğu, halkların toparlanma fırsatı bulabileceği ve 11 Eylül ile oluşturulan dünya kamuoyunun tersine dönebileceği gerekçelerini ileri süren şeriatçı-faşist İsrail despotizmi, bir an önce “Yıldırım Savaşları” başlatılmasını, N.B.C. (Nükleer, Biyolojik ve Kimyasal) dahil her türlü silah kullanılarak tüm insanlığın teslim alınıp dünyanın hemen fethedilmesi gerektiğini savunuyor. Emperyalizmin haylaz ve şımarık “çocuğu” İsrail, çete-şirket devlet olmanın verdiği pervasızlıkla ABD’yi yavaş ve beceriksiz, AB’yi şaşkın ve işgüzar buluyor…
Bu koşullarda, öyle anlaşılıyor ki, ABD eksenli emperyalist plana göre Türkiye gibi orta boy ülkelerin bölünüp parçalanma işi, şimdilik (bölgesel savaşlar veya yeni paylaşım/yerleşim sırasında yeniden ele alınmak üzere) erteleniyor. 12 Eylül’ün “Our Boys”una benzer bir “Atatürkçülük” ile Türkiye Cumhuriyeti, “birlik ve beraberlik içinde” emperyalizmin taşeronu ve fedaisi “Güçlü ve Vurucu bir Tetikçi” devlete dönüştürülmek isteniyor. Tıpkı İsrail gibi… Bu emperyalist plan tutar mı?
Bu planın tutup tutmayacağı; aşağıdan, örgütlü halkın muhalefetine, yukardan ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni oluşturan organ ve kurumların durumlarını ve yönelişlerini etkileyen ekonomi-politik eğilim yansımalarının (üretim, paylaşım ve finans ilişkilerinin) iç ve dış çelişkilerine bağlı. Türkiye’nin bugünkü devlet çatısına ayrıntılarıyla kısaca bakacak olursak, orada etkin ya da oraya egemen güçlerin, yakın geçmişe oranla çok daha belirginleştiğini ve çıplaklaştığını görürüz. Yukarda da belirttiğimiz gibi, temelde Türkiye ekonomisine damgasını vuran “yerli” şirket ve bankaların şu veya bu emperyalist güç merkezli uluslarüstü şirket ve bankalarla kaynaşması son dönemde çok hızlanmış ve derinleşmiştir. Buna paralel olarak, gövdede ve çatıda, şu ya da bu yabancı hayranı ve bağımlısı eğilimler; vakıf-dernek-parti örgütlenmelerinin de ötesinde, başta siyasi ve idari olmak üzere tüm cumhuriyet kurumlarımızda varlık ve etkinliklerini artırmaya çalışıyorlar. Özellikle ABD, Avrupa ve İsrail yanlısı üç güçlü eğilimin rekabeti; ekonomik, ticari ve finansal savaşlara, sosyal ve siyasi müdahalelere, krizlere, yolsuzluk ihbarlarına, “çıkar amaçlı çete” operasyonlarına, faili meçhul cinayetlere, hatta “darbe” ve “ara rejim” tartışmalarına kadar uzanmış durumda. Bu üç eğilimin her birinin varlık ve etkinliği, emperyalist merkezlerin değişen güç dengelerine göre dalgalanıyor.
Tüm zaaflarına, eksik ve aksak yanlarına ve sakarlıklarına rağmen dördüncü bir eğilim daha var ki, bu on yıllık süreçte, yukarda da kısmen değindiğimiz gibi, varlığı ve etkinliği, yadsınamaz biçimde yeniden gündeme geldi. Özellikle askeri ve adli cumhuriyet kurumlarımızda kendini gösteren, varlığı, tarihi, ekonomik, sosyal, coğrafi-politik nedenlerden kaynaklanan bu eğilimin belirgin niteliği halkçılık, ulusalcılık ve laiklik iddiasıdır. Bu eğilimin etkinliği ise, halkın işsizlik, pahalılık, açlık, irtica ve sömürüye karşı sesini yükseltip direnmesine bağlı olarak dalgalanıyor. Bu dört eğilimin zaman zaman birbirleriyle, diğerlerine karşı kısa ya da orta vadeli ittifaklar yaptığı da görülür ya da hissedilir. Bütün uzlaşır-uzlaşmaz çelişkilerine rağmen tüm bu eğilimlerin ortak yanı az ya da çok seçkinci ve az ya da çok halktan kopuk veya uzak olmalarıdır. Özellikle 1960’lardan sonra, özellikle ordunun halktan koparılma süreci, sütten ağzı yananlar tarafından hızlandırılmıştı…
Yurtsever-Halkçı-Devrimci-Cumhuriyetçi Kesimlerde Olası Kırılmalar
Yeni emperyalist taktikler ve 11 Eylül sonrası gelişmeler bir çok insanımızın kafasını karıştırabilir. Özellikle halkçı ve yurtsever kesimler, emperyalizmin ve “yerli” iş/güç birlikçilerinin ne olup ne olmadığını yanlış ya da eksik değerlendirerek en ufak bir taktik ya da stratejik belirsizliğe düşüp aldanırlarsa, emperyalist güçlerin Türkiye’yi taşeronlaştırıp fedai olarak kullanabilmesi kolaylaşacaktır. Bu konuda iki tipik “aydın eğilimi”ne dikkat çekmek istiyoruz:
1.       “Batılı”ların, son günlerde, PKK, Dev-Sol ve Kaplan örgütlerine karşı kısıtlayıcı önlemler alıyor gözükmesi, Afganistan’daki Taliban ve El Kaide’ye karşı savaş başlatması, “İnsan Hakları” ve “Demokratikleşme” gibi konularda önceki inatçılığını bırakmış izlenimi vermesi kimi çevrelerde; “artık bizi bölmekten vazgeçtiler”“irticaya desteği kestiler” gibi yüzeysel ve yanlış yorumların kabul görmesine, hatta Amerika’nın son tavrının “Küresel 28 Şubat” olarak nitelenmesine neden oluyor. Emperyalizm sempatikleştiriliyor.
2.       Diğer bir kısım çevrelerin; PKK, Dev-Sol gibi örgütlere ve onların, bazı kitle-meslek örgütlerini kullanarak gerçekleştirdikleri çeşitli eylem ve provokasyonlara “ilericilik” ve “solculuk” adına sempatiyle bakıyor olması ve hatta destek vermesi; tüm ilerici, halkçı ve yurtsever aydınlar ile cumhuriyet(çi) kurumların ve halkın arasında çatlaklar oluşmasına neden oluyor.
Bu tip “aydın” eğilimlerinden kaynaklanan sempati ve destekleri sadece aymazlık olarak değerlendiremeyiz. Çünkü, artık bu örgütlerin hangi emperyalist güç merkezleri tarafından aktif olarak dolaylı-dolaysız yaratılıp desteklenerek korunduğu ve nerede misafir edildiği, onların eylemlerinin ve provokasyonlarının aynı emperyalist güç merkezleri tarafından nasıl desteklenip kullanıldığı bunca belge, bilgi ve olayca açık-seçik bellidir. Üstelik bu, emperyalizmin çok eski bir alışkanlığıdır. Emperyalist güçler kimi zaman Hitler, Pinoşe gibilerini bazen Şah Rıza Pehlevi, Enver Sedat gibilerini, çoğu zaman Saidi Kürdi, Hümeyni, Cemalettin Kaplan, Fethullah Gülen gibilerini bulur, tanıtır, destekler, silahlandırır, zamanı gelince kullanır, bölgesel ya da evrensel olarak insanlığın başına bela eder, ancak işi bitince desteğini çeker, yok olmaları için elinden geleni yapar. Böylece hem kanlı ve kirli ellerini yıkamak hem de suç işlettiği veya yüklediği cinayet aletlerini ortadan kaldırmak ister. Taliban ve El Kaide de böyle yaratılmış ve kullanılmıştır. Emperyalist güçler, şimdi onları gerekçe göstererek Afganistan ülkesine ve halkına saldırıyor, kendisi için yeni yerleşim bölgeleri yaratmaya çalışıyor. Buna sineğin yağını çıkartmak mı denir, bir taşla beş kuş vurmak mı? Bu durumu görmezden gelerek, bizim gibi ülkelerin, Afganistan’a karşı başlatılan saldırıları, her ne gerekçeyle olursa olsun desteklemesi, hele asker göndererek emperyalist cinayetlere ortak olması çok büyük tarihi kopuşma ve kırılmalara neden olacaktır. Böylesi bir emperyalist saldırıda, özellikle Türkiye Cumhuriyeti Ordusu’nun, Afgan halkının şahsında mazlum halklara karşı emperyalist orduların yanında kullanılması; çok yönlü, büyük bir provokasyondur.
Bu ve benzeri provokasyon ve kırılmaların kolaylaştırıcı etkisiyle, emperyalizm, “Soğuk Savaş” döneminde bile Türkiye’de tam olarak başaramadığı taşeronlaştırma, fedaileştirme ve teslim alış işini gerçekleştirirse, bölgedeki ve dünyadaki dengeler halkımız, ülkemiz ve tüm insanlık aleyhine değişecektir.
Geleceğimizi ilgilendiren bu gelişmeler yaşanırken, emperyalizmin gerçek yüzünü bilerek bilmeyerek görmezden gelen ve gizleyen eğilimlerin tutarsızlıkları açıktır. Ancak umacı ve kaç ben kurtarayım demagojileri, halk içinde geçici bilinç bulanıklıkları ve aldanışlar yaratabilir.
·         Hem “ulusalcı”, “milliyetçi”, “vatansever”, “Kemalist” geçinip hem de ABD ve İsrail’i “Müttefik”, “Dost” ve “Stratejik Ortak” görenler;
·         28 Şubat’a “postmodern darbe” diyenler;
·         Laikliğin elden gitmesinin, daha işin başında, halkçılığın ve Halkçılık Programı’nın yok edilmesinin bir sonucu olduğunu görmezlikten gelenler;
·         PKK, Dev-Sol, Kaplancılar gibi örgüt, kişi ve kuruluşları emperyalist güçlerin örgütleyip silahlandırdığı, maşa olarak kullanıp aktif olarak koruduğu ve desteklediği açık-seçik belli iken, bu örgüt, kişi ve kuruluşların “Batı”yı, özellikle Avrupa’yı kandırdığını söyleyerek “Batı”nın kanlı ve kirli ellerini gizlemeye kalkanlar;
·         11 Eylül’den sonra “Batı”nın ve Avrupa’nın “gerçekleri” anlayıp hidayete ererek Türkiye’nin yanında yer alacağını, Türkiye’nin öneminin artacağını,  böylece ulusal bütünlüğümüzü, Kıbrıs, GAP ve Ege başta olmak üzere tümüyle ulusal çıkarlarımızı koruyarak “Batı”ya entegre olacağımızı ve AB’ye girebileceğimizi söyleyenler;
·         Demokrasiyi “Batı”dan, dünya halklarının kurtuluşunu “Batı” merkezli bir sözümona “Küresel Direniş”den uman ya da umuyor gözükenler;
·         AB’ye girince, kişi başına milli gelirin 30 bin Dolara çıkacağı yalanını söyleyenler
bu aldanışta ve aldatışta başrol oynayabilir, çeşitli provokasyonlara, bölünme ve parçalanmalara neden olabilirler. Medyayı da arkalarına alarak kamuoyunu etkileyebilir, birçok iyi niyetli halkçıyı, vatanseveri, ulusalcıyı, devrimciyi ve cumhuriyetçiyi de pasifize edebilirler.
İşte böylesine kritik günler, saatler yaşıyoruz. Evet, yurtsever ve halkçı kesimlerin iktidar olabileceği nesnel koşulların içindeyiz. Bu koşullar böyle bir yönetimi yaşamsal zorunluk olarak dayatıyor. Ancak, kronikleşmiş kriz ortamında bunalan ve tıkanan emperyalist güçlerin, ölümlerini geciktirme içgüdüsüyle, dünyanın talan edilmemiş bölgelerini ve başta enerji olmak üzere her türlü kaynağını aralarında paylaşmak ve oralara yerleşmek üzere canavarca saldırdığı bir dönemin de içindeyiz. En olumlu nesnel koşullar, en olumsuz nesnel koşullarla iç içe. İleri, yurtsever, halkçı ve devrimci atılımlar ulusal, bölgesel ve evrensel en geniş halk kitlelerini kucaklayamazsa, en olumsuz ve kanlı karşı-devrimlerle bastırılabilir. Bu nedenlerle, yukarda sorduğumuz “Bu emperyalist plan tutar mı?” sorusunu yanıtlarken; “Bizlerin; yurtsever, halkçı, devrimci, cumhuriyetçi kesimlerin örgütlülüğü, eşgüdümü, dinamizmi ve kararlılığı, bu nesnel momenti değerlendirip tarihi görevi yerine getirecek güç ve etkinlikte mi?” sorusunu da yanıtlamamız gerekir.
Bu durumda herkesin şapkasını önüne koyup“ülkemizin içinde bulunduğu bu durumdan ve halk kesimlerimizin örgütsüzlüğünden biz de sorumluyuz” diyerek etkin ve yaygın bir  özeleştiri ile işe başlaması gerektiğine inanıyoruz. Halk kesimleri ile cumhuriyetçi kurum ve kuruluşların eşgüdümünün ve derlenişinin en kısa yolu; bu özeleştiriye bir an önce başlanması ve ulusal, ekonomik ve sosyal sivil savunma seferberliğini yürütecek bir siyasi oluşumun, örneğin Kuvayi Milliye Partisi’nin, başta çalışan halk yığınları içinde olmak üzere tüm kesimlerde örgütlenmeye başlanmasıdır. Dergimiz, bu doğrultuda üzerine düşen herşeyi yapmaya hazırdır.
Bu moment kaçarsa; “ulusalcı”, “ilerici”, “aydın”, “vatansever”, “cumhuriyetçi” “Kemalist”, “devrimci”, “sosyalist”, “halkçı”, “emekten yana” vs  olduğunu iddia eden sivil, resmi, askeri kişi ve kuruluşların temsilcileri olan bizler, gelecek kuşaklar tarafından, yaşam ve insanlık düşmanlığına dur demediğimiz için suçlanacağız. Halkımızın, ülkemizin ve ordunun; emperyalist çıkarlar doğrultusunda, bir taşeron ya da fedai gibi kullanılmasını önleyebilecek tek yol olan halkçı ve yurtsever bir iktidarı kurma olanağını da bir kez daha kaçırmış olacağız. Bunun hesabını, kendi çocuklarımıza bile veremeyiz.
Tüm bu süreçte;
·         Dolaylı ya da dolaysız, bilerek-bilmeyerek momentin kaçırılmasında teorik, pratik, taktik ve stratejik payı olanlar;
·         Emperyalizmi sadece bir dış tehdit, bir yabancı devlet yayılmacılığı veya “Batılı”ların hatalarından ve anlayışsızlıklarından kaynaklanan aksaklık gibi göstererek ya da kişilere indirgeyerek; başta silah tekelleri olmak üzere uluslarüstü şirket ve bankaların yerli ortakları aracılığıyla ülkemizde oynadıkları oyunların halkımızca bilince çıkarılmasını engelleyenler;
·         Emperyalizmin ABD-AB-İsrail sacayağının sadece tek ya da iki tarafını öne çıkararak gerçekleri gizleyenler;
·         Cumhuriyetçi kurum ve kuruluşlar ile halk örgütlerimizin, halkçı, yurtsever ve mazlum halkların birliği temel ittifakında bütünleşmesini dolaylı ya da dolaysız engelleyen veya “Denedik! Olmuyor!” diyerek provoke edenler;
·         Tüm bunların sonucunda doğru bir düşünce, davranış ve örgütlenmenin gelişmesini engelleyerek ekonomik ve sosyal kurtuluşun gecikmesine neden olanlar…
Onlar; yitirilen zamanın, boşa giden işgücünün baş sorumluları, işlenmiş ve işlenecek cinayetlerin suç ortaklarıdır. Onlar, asalak efendilerinin kanalizasyonlarında beslenen lağım fareleridir…
Böylesine önemli bir süreçte, Kuvayı Milliye dergisi olarak 1996 yılından beri çığlık çığlığa haykırdığımız tarihi görevleri bir kez daha anımsatıyoruz:
·         Küresel Köleliğe, Vatan-Millet Satıcılığına, Özelleştirmeye, Bürokratik KİT’lenmeye Hayır
·         Halk Temsilcileri Kurucu (Danışma) Meclisi
·         Sivil Savunma Seferberliği
·         “Ekonomik ve Sosyal Konsey” gibi yabancı ortaklı holding temsilcilerinin de yer aldığı karma konseyin yerine; önce durumları ve çıkarları birbirine paralel olan toplum kesimlerimizin temsilcileri; işçi sendikaları, köylü kooperatifleri ve birlikleri, TMMOB, TTB, TEB, TESK, USİAD (Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği: Dergimizin öncü girişimiyle kurulmuştur) halk örgütlerimizin bir HALK KONSEYİ’nde birleşmeleri
·         Halkın Ordulaşması-Ordunun Halk(çı)laşması
·         Yurtta Halkçı Cumhuriyet-Cumhuriyetçi Halk Bütünlüğü
·         Bölgede ve Dünyada Mazlum Halkların ve Onların Halkçı ve Ulusal Cumhuriyetlerinin Özgür, Demokratik ve Kardeşçe Birliği Temelinde Yeni Bir Birleşmiş Milletler
·         Ülkede Kuvayi Milliye programlı Vatansever Halkçı Cephe
·         Dünyada Mazlum Halklar Birleşik Cephesi
·         Yaşanabilir Bir Doğa ve Toplum İçin Halkımızın Örgütlü Öncülüğünde Yeniden Kuvayı Milliye
·         Kuvayı Milliye Partisi Tüzük ve Program Taslağı
·         Demokratik Kitle-Meslek Örgütlerimize, Cumhurbaşkanlığı’na Genelkurmay Başkanlığı’na, MGK Genel Sekreterliği’ne sunduğumuz açık mektuplarla, Onurlu Yaşama Davet Çağrıları…
Önce, “halkla beraber başlamalı doğurup dokumaya” diyenler,
bir program üzerinde bir araya gelmeli.
Kavramlar ve süreçler netleştirilip, durum ve yapılması gerekenler saptanmalı.
Bulanık sular, sisli havalar durulmalı, kurtla kuzu ayırdedilmeli ilkin.
Birkaç seçkinci “aydın” veya “ulema” değil;
halk, kendi çıkarlarını kendi örgütleriyle savunmalı bir bir.
İşte o zaman, paylaştıkça çoğalan ve güzelleşen yaşam, tüm insanlık için var olacak.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar