NETİZ TV
geleceğin net portalı

İŞÇİ SINIFININ 1970 HAZİRAN DİRENİŞİ(I)

Yazar Ahmet Erdal Aksungur   

1970’deki 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, kırk yıl önce İŞÇİ SINIFININ, sınıf olarak bir kez daha “DEVRİMCİ KILICINI” ortaya attığı, artık kimsenin inkâr edemeyeceği kertede VARLIĞINI ve GÜCÜNÜ dosta, düşmana gösterdiği TARİHİ bir eylemdir…

Üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen, o günlerde olduğu gibi bugün de, yalnız İşçi Sınıfı doğrultusunda savaşanlar için değil, genellikle kendini“Sosyalist” yahut “Devrimci” hatta “Solcu” veya “Demokrat” sayan her örgüt ve her kişi için, İŞÇİ SINIFININ bu büyük TARİHİ DİRENİŞeyleminden ÖĞRENECEĞİ çok şey, alacağı çok DERS vardır. O nedenle, İşçi Sınıfının 40 yıl önceki bu büyük direniş eylemini, bugüne kadar hep yapıldığı gibi alışılmış kimi yuvarlak laflarla geçiştirmekten sakınarak, İşçi Sınıfının kendi “Kılıcı Hakkına” biçimlendirdiği şekilde, Devrimci Hareketin gelişiminde “TARİHİ BİR OLAY” olarak ele alıp, objektif ve somut araştırmalarla aydınlatmayı deneyeceğiz.
DİRENİŞDEN ÖNCE DEVRİMCİ ORTAM
İşçi Sınıfının 15-16 Haziran büyük Tarihi Eylemi, o sıralar en iri “Sosyalistler” arasında bile, “Teorik” olarak: “ACEP TÜRKİYE’DE İŞÇİ SINIFI VAR MIYDI?.. ÇAĞDAŞ MIYDI, DEĞİL MİYDİ?..” türünden tartışmalarla yıllarca boş yere nefes tüketilerek, genç kuşakların kafasının epeyi ütülendiği bir zamanda gerçekleşti.
O yıllarda, 27 Mayıs’tan beri artık salonlarda da “alenen” yapılan bu tür tartışmalar yüzünden, “kimi aydın gençler arasında neredeyse kan gövdeyi götürecekti”…
Bir tarafta, 20 Aralık 1961’de yayına başlayan “YÖN” dergisi etrafında sözde “ANTİEMPERYALİZM” siperi arkasına kümelenip, boyuna kokuşmuş“DEVLETÇİLİK MAVALINI” gerçek “SOSYALİZM” imiş gibi yutturmaya uğraşan “Devlet Kuşu Sosyalistlerimiz” vardı. 27 Mayıs’tan sonra piyasaya çıkan bu “Din Kardeşleri”, 1930’lardan beri “TÜRKİYE’DE İŞÇİ SINIFI YOK” diyerek, “İMTİYAZSIZ, SINIFSIZ KAYNAŞMIŞ KÜTLEYİZ”kuruntusunu genç kuşaklara “has ideoloji” olarak sunmuş olan “KADROCULUK” eğilimlerini hortlatmak için TAM BEŞ YIL uğraşıp korkunç bir kafa karışıklığı yarattılar.
Daha sonra “DEVRİM Gazetesi” ile “Devletçiliğimizin kanatları altında” aynı işlerine devam eden YÖNCÜ koçlar, Kadroculardan miras aldıkları“Laik Tarikat” hırsıyla ve zamanın Devrimci gençleri arasına yaydıkları en sapık düşünce ve davranış yobazlıkları ve softalıkları ile ortalığı kırıp geçirdiler.
Diğer tarafta “AYDINLIK Dergisi” parçalanıncaya dek, TİP ve MDD merkezleri arasına gerilmiş geniş bir yelpazede yer alan ve her iki eksen etrafında dönen, birbirleriyle hem “ayrı” olan, hem de “ayrısı-gayrisi olmayan” sayısız “DEVRİMCİ GRUPÇUK” bulunuyordu.
Bu kanatta da, “Türkiye İŞÇİ SINIFININ sübjektif şartları mı, yoksa objektif şartları mı, tam mı değildi, eksik mi idi?” yahut “Türkiye’de bir PROLETARYA PARTİSİ değil, KÜÇÜK-BURJUVA PARTİSİ için bile önce Filipincil Demokrasi icazet verir miydi, yoksa ilkin Demokratik Devrim savaşı mı kazanılmalıydı?” gibi sürü sepet ulemalıklar almış yürümüştü.
YÖN dergisinde başlayıp, sonra TÜRK SOLU dergisinde boy gösteren, ardından AYDINLIK dergisinde de devam eden bu “sürü sepet ulemalıklar” sırasında, kimse açıktan açığa İŞÇİ SINIFINI inkâr edemese de, İŞÇİ SINIFI hemen herkes için “PLATONİK: Düşte kalan” bir “hayali varlık”olmaktan öte anlam taşımıyordu. Hatta bizzat İşçi Sınıfı içinde çalışan, domuzuna bilinçli ve satılık birkaç SENDİKA AĞASI dışında kalan pek çokSAMİMİ SENDİKACILAR arasında bile İşçi Sınıfını, “hayali bir varlık” gibi görme anlayışı egemendi.
SUÇÜSTÜ YAKALANIŞ…
İşte, 15-16 Haziran büyük direniş eylemiyle TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI, 1970’de bütün DEVRİMCİ ÖRGÜTLERİ ve SOSYALİSTLERİ böyle “pembe bulutlar” üstünde, kendi “küpüne zarar, keskin sirke” kıvamında, “sinekkaydı tıraş” incelikleriyle dolu, fakat neredeyse “kan gövdeyi götürecek”kadar kızışmış “müthiş tartışmalar” yaparken yakalamıştı.
Onun için bu TARİHİ EYLEM, bizzat İŞÇİ SINIFININ, bu içi boş “AYDIN GEVEZELİKLERİNE” en kestirme yoldan verdiği kesin ve keskin bir YANITolmuştu. Fakat İŞÇİ SINIFININ bu yanıtını, ne yazık ki Devrimci Cepheden çok, Gerici Parababaları Cephesi çok daha iyi kavrayıp gereğini yerine getirmekte “kusur” etmedi…
Devrimci ortam ile Haziran Direnişi’nin ilişki ve çelişkileri
Aşağıda yeri geldikçe bu durumun ayrıntılarına inerek, Devrimci ortam ile 15-16 Haziran İşçi Sınıfı Direnişi’nin ilişki ve çelişkilerini aydınlatmaya çalışacağız. Bu aydınlatmaya girişmeden önce, Haziran Direnişi’nin Devrimci karakterinin “temel çizgilerini” kısaca özetleyelim.
HAZİRAN DİRENİŞİ’NİN KARAKTERİ
1- İşçi Sınıfının 15-16 Haziran büyük direniş eylemi, geçmiş yıllardaki uzak ve yakın “Sınıf Mücadeleleri” birikiminin bir sonucu olarak, kendine özgü “Sınıf Hareketi” halinde bir “volkan” gibi patlamıştır…
2- Bu patlama, ekonomik yahut politik herhangi bir “ÖRGÜT GÜDÜMÜNDE” değil, tam tersine var olan bütün örgütlere rağmen, objektif şartlar gereği İŞÇİ SINIFININ kendi “SINIF GÜCÜNE” dayanarak, her türlü ağırlıkları üstünden atarak ve her türlü engelleme girişimlerinin üstünden aşarak, “KENDİLİĞİNDEN” gerçekleştirdiği bir “YIĞIN”; bir “SINIF Hareketi”dir…
3- Hareketin temel karakterlerinden biri de, İşçi Sınıfının az çok “sınıf bilinci” ile benimsediği sendikalarınıörgütlenme ve grev haklarınıKORUMA BİLİNCİNDEN kaynak almış ve saf “SINIF KARAKTERİ” ile örgütlenip güdülerek gerçekleşmiş olmasıdır…
4- 15–16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Türkiye Tarihinde, 27 Mayıs politik devrimiyle başlayan yeni dönemde, İŞÇİ SINIFIMIZIN hızla gelişeneylemliliğinin ulaştığı en üst seviyedir.
TARİHİ bir eylemdir.
1970 Haziran Direnişi, yalnız bu dört karakteriyle bile TARİHİ bir eylemdir. Böyle büyük Tarihi eylemler adım başında bir gelmezler. Gelince de, onları getiren sosyal, ekonomik ve politik sebeplerden ve sınıf eğilimlerinden aldıkları güç ile biçimlenirler. Var olduğu kadarıyla başta İşçi Sınıfının ve ezilen halk yığınlarının SİYASİ SINIF BİLİNCİ ve TEŞKİLATI ile yönelirler. Ve bu bakımdan Sosyalist yahut Devrimci hareket ne kerte somut güce sahipse, direniş yahut ayaklanmalar da, en az o kertede daha yüksek bir aşamaya sıçrarlar…
1970 Haziran Direnişini bu yönden ele alıp, sistemlice inceleyerek, bize bıraktığı DERSLERİ tek tek aydınlatmaya girişmeden önce, bu “Büyük İşçi Direnişini” yahut “İşçi ayaklanmasını” bütün kökleri ve olaylarıyla bir film şeridi gibi göz önüne sermek gerekiyor.
VOLKANI TETİKLEYEN GELİŞMELER
1960 başlarında, 27 Mayıs karşısında henüz yere yıkılmış olan ve altta güreşen Parababaları, 1963’de, İşçi Sınıfına o tarihe dek görülmedik kertede geniş yasal örgütlenme ve grev hakları tanıyan ve yeni Anayasa’da da yer alan “274 Sayılı SENDİKALAR Yasası” ve “275 Sayılı TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ, GREV ve LOKAVT Yasası”nın KANUNLAŞMASININ önüne geçememişti..
Fakat Parababaları, 1965 Seçimlerinde 27 Mayıs’ın yıktığı Demokrat Parti’nin devamı olarak kurulan, tıpkı onun gibi Tefeci-Bezirgân Hacıağalarından ve Kapıkullarından derleşik ADALET PARTİSİ çetesiyle, tekrar “Siyasi İktidarı” tamamen ele geçirince, en önemli işlerden biri olarak: hemen İşçi Sınıfının hem bütün mücadele olanaklarını ve hem de yasal örgütlenme ve grev haklarını yok etmeye girişti..
11 Mayıs 1970 günü, yani büyük direnişten bir ay önce, Türk-İş’in 8. Genel Kurulu’nda konuşan Adalet Partili Çalışma Bakanı ve eski Türk-İş yöneticisi Seyfi ÖZTÜRK:
“Yakında DİSK’in çanına ot tıkanacak. DİSK varken GENEL GREV HAKKINI TANIMAMIZ MÜMKÜN DEĞİLDİR… İDEOLOJİLERİN ALETİ OLAN SENDİKALAR TEMİZLENECEK” derken Parababalarının ne istediğini açıkça ortaya koyuyordu.
Ötede ise, o dönemde TÜRK-İŞ Genel Sekreteri olan Halil TUNÇ: “İŞÇİLERE SINIF ŞUURU DEĞİL, MİLLİ ŞUUR YARARLIDIR” diyerek aynı telden çalıyordu…
İşçi Sınıfına karşı binbir yoldan yürütülen bu saldırıların bir parçası olarak, “sınırlı demokratik haklar” getiren 1963 Yasasına ve Anayasa maddelerine dahi tahammül edemeyen Parababaları, kapısında beslediği “akil adamlarına” bu yasayı, kendi lehine budayıp değiştiren yeni bir“KANUN TASARISI” hazırlattı. Bu tasarıyı hazırlayan “KOMİSYON ÜYELERİ” arasında, dönemin bilinen bazı Sendika Ağaları yanında, ne ilginçtir ki, 1977’de DİSK’in Genel Başkanlığına seçilecek olan o dönemin CHP Yozgat Milletvekili Abdullah BAŞTÜRK (1919-1990) de bulunuyordu.
11 HAZİRAN 1970
MECLİS’DEN GELEN SALDIRI
Bu tasarının Meclis’te gündeme getirilip kabul edilmesi, İşçi Sınıfı arasında bardağı taşıran son damla oldu. Tasarı Meclis’te 11 Haziran günükabul edildi. Tasarının Meclis’te kabulünden sonra, olayı duyan İşçiler, kendiliğinden hemen hoşnutsuzluklarını gösteren çeşitli eylemlere giriştiler. Öte yandan gerek DİSK’e bağlı, gerekse TÜRK-İş’e bağlı sendikalarda üye bulunan bütün İşçilerin gözü sendika yöneticilerine dikilmişti…
Yasa değişikliklerinin 11 Haziran günü Meclis’te kabul edilmesinin ardından, işyerlerindeki İşçi Temsilcilerinin de katılımıyla yapılan geniş ve kalabalık bir toplantıda, İşçi Temsilcilerinin baskısıyla DİSK, örgüt olarak eylem kararı aldı. Toplantıdan sonra DİSK yöneticileri, “274 Sayılı SENDİKALAR Yasası” ve “275 Sayılı TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ, GREV ve LOKAVT Yasası”nda Hükümet tasarısıyla yapılan değişikliklerin “DİSK’in gelişmesini engelleme amacı güttüğünü” öne sürerek “GENEL DİRENİŞ” kararı aldıklarını açıkladılar.
“DİSK yönetimi”, aslında bir protesto mitingi yapmayı planlıyor ve fabrikalardaki işçilere DİSK merkezinden gelecek “talimatları beklemelerini”salık veriyordu:
“DİSK’in planına göre miting 17 Haziran’da yapılacaktı.”
“Ancak DİSK’in kanuna karşı çıktığı ve protesto edeceği haberi bir anda tüm fabrikalara, işyerlerine, kahvelere ve hatta evlere kadar ulaştığında,zaten İSTİM ÜZERİNDE OLAN İŞÇİ SINIFI kendiliğinden derhal sokaklara aktı.”
Parababalarının bütün oyunlarına ve saldırılarına karşı, o güne dek her türlü çaresizlik içinde dahi, yalnız “çıplak sınıf gücü” ile de olsa her zaman direnen İşçi Sınıfı, bu kez de egemen Parababaları ve iktidarı tarafından yok edilmek istenen, kendi yasal SENDİKA ÖRGÜTLERİ ile GREV ve TOPLU SÖZLEŞME HAKLARINA sahip çıkmak için, nihayet 15 Haziran günü büyük kitleler halinde toptan ayaklandı..
15 HAZİRAN 1970
İşçi Sınıfının ilk tepki eylemleri daha Tasarı’nın Meclis’te kabul edildiği ilk saatlerden itibaren çeşitli semtlerdeki fabrikalarda ve işyerlerinde fışkırmaya başlamıştı.
14 Haziran günü “oturma eylemleriyle” başlayan direniş, 15 Haziran Pazartesi sabahı, “115 kadar işyerinde ve yaklaşık 75-80 bin işçinin katılımıyla” hızla yaygınlaşarak büyüdü. O günlerde Türkiye’nin nüfusu henüz 35 milyona bile ulaşmamıştı…
15 Haziran günü, başta Hükümetin ve Türk-İş’in tepesindeki Sendika Ağalarının olduğu kadar DİSK Yürütme Kurulu üyelerinin de hiç beklemediği bir olay gerçekleşiyordu.
Başta İstanbul ve Kocaeli yöresi olmak üzere Fabrika ve atölyelerin hemen hepsi direniş alanı haline geldi. O gün sabah işyerlerinde işi bırakan işçiler, saat 9-10 sularında sokaklara aktılar. Fabrikalardan çıkan İşçiler, iş kıyafetleri ve ellerinde çeşitli pankartlarla caddeleri doldurdular. Toplu olarak hareket eden İşçiler her tarafta çeşitli yürüyüşler ve mitingler düzenliyorlar ve kent merkezlerine doğru hareket ediyorlardı.
Öğlene doğru: İstanbul’da, Gebze’de, İzmit’te kritik önem taşıyan tüm büyük işyerlerinde hayat durdu.
DİSK Merkezi’nin böyle bir kararı ve çabası olmamasına rağmen işçiler, bu eylemlerin çapını, kendi “Kollektif Aksiyon Ruhu” ile “Sınıf Karakterlerinden” gelen irade ve girişimleri yanında, daha bilinçli öncü işçilerin ve aralarına katılan devrimci gençlerin de yol göstermesiyle sağlam bir disiplin, büyük bir kararlılık ve ateşli bir coşku içinde en yüksek doruklarına doğru taşıyorlardı..
16 HAZİRAN’DA DİRENİŞ BÜYÜYOR
İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakası ile Gebze ve İzmit yöresinde işçiler tarafından iki gündür sürdürülen eylemler, 16 Haziran 1970 günü birçok yerde başka fabrika ve atölye işçilerinin kitleler halinde katılımıyla genişledi.
İstanbul’da çeşitli semtlerdeki işyerlerinden çıkıp, çeşitli kollardan yürüyüşe geçen eylemciler Taksim’e doğru çığ gibi akıyordu. 1970’de İstanbul’un nüfusu 700 bindi; Direnen İşçilerin sayısı ise 100 binleri aşmıştı…
Diğer yandan İzmit ve Gebze civarındaki fabrikalarda direnişe geçen işçiler de, 16 Haziran günü İstanbul’daki sınıf yoldaşlarına katılmak için toplu halde yürüyüşe geçtiler.
İşçilerin İzmit’te iki ve İstanbul’da dört ayrı koldan yürüyüşe geçmesiyle birlikte Türkiye’nin iki büyük sanayi kentinden yükselen İşçi Sınıfının haklı haykırışları tüm Türkiye’yi inletiyordu.
Bunun üzerine Demirel Hükümeti hemen harekete geçti. Tüm Devlet kurumları seferber edildi. Anadolu yakasındaki işçilerin Avrupa yakasındaki işçilerle birleşmelerini engellemek için, İzmit’ten İstanbul’a dek uzanan bütün karayolları kesildi. Bir yandan köprüler kaldırılırken, bir yandan da bütün Vapur seferleri durduruldu. Yollarda polis ve askeri birlikler barikatlar kurmuş ve Levent yakasından gelen büyük işçi koluyla, Unkapanı-Eminönü alanında biriken işçi kollarının birleşmesini önlemek için Galata Köprüsü kaldırılmıştı.
Bütün bu girişimlerine rağmen dört bir yandan yürüyüşe geçen işçilere engel olamayan Hükümet, polis ve askeri birlikler ile bütün yolları kesip kontrol altına almaya çalıştı. Fakat 16 Haziran günü birçok yerde, yürüyüşçü işçiler ile onları durdurmak için sokağa çıkarılmış askerler arasında Parababalarını korkutan bir “kardeşlik” rüzgârı esmeye başlamıştı. İşçilerle askerlerin aynı coşku ve heyecan içinde gülüşerek kardeşçekucaklaştığı, askerlerin silahlarını indirdiği, işçilerin tankların üzerinde dolaşarak ilerlediği sahneler, 1917 Ekim Devrimi günlerinde Petersburg veMoskova sokaklarındaki İşçi Sovyetleri ile Asker Sovyetleri arasında görülen manzarayı hatırlatıyordu.
O günleri yaşayan genç subaylardan bazıları, daha sonraki yıllarda gördükleri bu manzarayı şöyle anlatacaklardı:
Tankların üzerinden geçen işçilere birçok subay sempati ile bakmıştır, direnişi engellemeye kalkışmamışlardır. Bu olay üst sınıfların yüreğine ve NATO’cu çevrelere derin bir korku salmıştır. Hemen ardından Sıkıyönetim ilan edilmiş ve bazı sendika önderleri tutuklanmışlardır…
Böylece işçiler bir yandan İstanbul’a, öte yandan Taksim’e doğru yürüyüşe devam ettiler. Bu kez daha gerilerde mevzilenmiş olan polislerharekete geçirildi. Hiçbir taşkınlık yapmadan, marşlar söyleyip, protesto sloganları atarak, “Tankların üzerinden geçip” yollarına devam eden işçiler, daha sonra polis tarafından şiddet kullanarak durdurulmaya kalkışılınca yer yer çatışmalar patlak verdi.
“Kadıköy’deki çatışmalar özellikle çok şiddetliydi, polisin açtığı ateş sonucunda üç işçi öldürülmüş, 200 kişi yaralanmıştı.”
İşçileri yıldırmak için başlatılan bu çatışmalarda silah, bomba, cop kullanan polisler, Yaşar YILDIRIM, Mustafa BAYLAN, Mehmet KIDAK adındaki işçileri kurşunlayarak öldürdüler. Çıkan çatışmalar sırasında Hüseyin KAHRAMAN adındaki bir toplum polisi de hayatını kaybetti.
PARABABALARI DEHŞETE KAPILMIŞTI
Hükümetin ve Türk-İş yönetimindeki Sendika Ağalarının beklemediği diğer bir olay ise Türk-İş’e bağlı sendikalarda üye bulunan çok sayıda işçinin de Sendika Ağalarına rağmen direnişe katılması idi.
“İşyerleri bazında yapılan bir incelemede ortaya çıkan rakamlara göre, eyleme katılan işletmelerin neredeyse üçte ikisinde Türk-İş’in örgütlü olduğu; ölen üç işçiden ikisinin, yaralı 30 işçiden ise 22’sinin Türk-İş’e bağlı bulunduğu” belirtilmektedir.
DİSK üyesi ve DİSK’e üye olmayan sendikalara bağlı onbinlerce işçinin yanı sıra çok sayıda sendikasız işçilerin de katılmasıyla 16 Haziran günü 150.000’den fazla işçi, İstanbul sokaklarını doldurmuştu.
İstanbul’da başlayan eylemler, kısa zamanda “harman yangını” gibi bütün bölgeye ve birçok ile yayılmış, direnişin etkisi bütün Türkiye’yi sarmıştı. O günlerde İşçi Sınıfı’nın 15-16 Haziran’daki görkemli eylemleri, Parababalarını dehşete düşürdü. Ertesi gün (17 Haziran 1970), Türk-İş tepesinde saltanat süren Sendika Ağaları, “Ankara’da bulunan Sendika başkanlarıyla” hemen bir toplantı düzenlediler. Türk-İş binasında yapılan bu değerlendirme toplantısında kimi Sendika Ağaları konuşurken, İşçi Sınıfının 15-16 Haziran direnişini bir “İHTİLAL PROVASI” olarak gördüklerini ağızlarından kaçırmışlardı. Çünkü “durumun ne kadar vahim” olduğunu Efendileri onların kulaklarına çoktan fısıldamışlardı. Bu Sendika ağaları da, “Hür Basın” yoluyla bu tür safsatalarla, direnişçi işçileri yıldırmaya ve eylemleri engellemeye çalışıyorlardı.
İşçi Sınıfının 15-16 Haziran direniş eylemleri Parababalarının yüreğine o denli büyük bir korku salmıştı ki, yıllar sonra, Parababalarına oldukça sadık ve yakın bulunan bazı ünlü Aydın-Yazar-Gazeteci Kapıkulları da, eylemleri aynı “dehşet içinde” hatırlamaktan kendilerini alamayacaklardı. Bunlardan en kaşarlanmışlarından kimisi, Tekel İşçilerinin yiğitçe direndiği günlerde, bir televizyon programında konuşurken, laf arasında, Efendilerinden birçoğunun 15-16 Haziran gecesi, “yükte hafif, pahada ağır” neleri varsa toplayıp, “yurtdışına gitmek” (yani asıl Türkçesi: “kaçmak”) için “valizlerini hazırladıklarını” açıkladılar.
17 HAZİRAN 1970 ve SONRASI…
Hükümet Sıkıyönetim ilan etti
11 Haziran akşamından beri harekete geçen İşçi Sınıfının, her gün sayısı artarak yüz binlerle sokağa dökülmesi ve mücadelede kararlılığı karşısında saldırıya geçen HÜKÜMET, ilk iş olarak, 16 Haziran gecesi İstanbul ve Kocaeli’de SIKIYÖNETİM ilan ederek SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI koydu. Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Birinci Ordu Komutanı Kemal Atalay getirildi. Sıkıyönetimin ilanının ardından İstanbul’da iki ayrı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kuruldu.
Sıkıyönetim Komutanlığı, önce aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal TÜRKLER, Genel Sekreter Kemal SÜLKER ve Maden-İş Yürütme Kurulu üyelerinin de bulunduğu 130 kişiyi gözaltına aldı.
Daha sonra bütün İstanbul ve Kocaeli yöresinde hızlı bir tutuklama hareketi başlatıldı. İstanbul ve Kocaeli yöresindeki bütün Fabrikalar askeri birliklerce kuşatıldı
DİSK yönetiminin devreye sokulması
Tüm bu baskılara rağmen, direnişi izleyen günlerde de İşçiler, özellikle DİSK’in örgütlü olduğu işyerlerinde iş yavaşlatma ve üretimi durdurma eylemlerine devam ettiler.
Artan baskılar ve DİSK yöneticilerinin tutuklanması üzerine İşçiler: Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstri, Otosan, Arçelik, Vita gibi büyük fabrikalarda, daha kararlı olarak yeniden direnişe geçtiler.
İşçiler, bu kez: “yasa geri çekilinceye ve eylemler sırasında tutuklanan sendikacılar serbest bırakılıncaya kadar direnişe devam etmeye” kararlı olduklarını açıklamışlardı.
İşçi Sınıfı, bir yol başkaldırdı mı kolay pes etmez!.. Bu gerçekliği çok iyi bilen Parababaları da yeniden harekete geçtiler.
İşçiler büyük bir kararlılıkla direnişe devam ederken, DİSK Genel Sekreteri Kemal SÜLKER, İktidar yetkilileriyle Valilikte yapılan görüşmenin ardından şöyle konuşmuştu:
“Girişilen tahripkâr eylemlerle ilgimiz olmadığını İçişleri Bakanı’na söyledik ve kesinlikle bu tahripkâr olayları tasvip etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyodan bir uyarı yaparak, KÖTÜ CEREYANLARA ALET OLMAMALARINI söyledik.”
Burada sözü edilen “Uyarı” açıklaması da, DİSK Genel Başkanı Kemal TÜRKLER tarafından radyoda okunmuştur.
Direnişçi işçilere karşı tüm şiddetiyle Parababalarını saldırıları sürerken DİSK yöneticilerinin bu tutumu her şeyden önce bir tek anlama geliyordu: Demek ki, Parababaları, İşçi Sınıfının büyük Tarihi Direnişini boğmak için, 17 Haziran günü tıpkı tüm silahlı güçleri ve “Sendika Ağaları” gibi, işçilerin “güvendiği” kimseleri de “devreye sokmuş” bulunuyorlardı. Aynı gün Türk-İş’in başındaki Sendika Ağalarının da, İşçi Sınıfının 15-16 Haziran Şanlı Direnişini lanetleyerek kınamak için bir bildiri yayınlamış olmaları, bunun bir başka kanıtıdır.
Eylemlerin ardından Meclis ortaoyunu…
Eylemlerin ardından, son onaylama merci olarak Senato’nun gündemine gelen yasa tasarısı, ancak 24 Temmuz tarihinde görüşülmeye başladı. Bu görüşmelerde CHP‘nin önceki tavrını, “yapılmak istenen değişikliklerin gerçekte olumlu bir amaca yönelmiş olduğu, ancak bazı eleştiriler üzerinde durulması gerektiği” şeklinde değiştirmesi sonucunda, Senato Tasarıyı yeniden görüşülmek üzere, tekrar Meclis’e gönderdi.
Fakat bu tasarı, 29 Temmuz tarihinde alelacele Meclis’te yapılan toplantıda Senato’nun üzerinde yaptığı değişikliklerle bir kez daha kabul edilerek yasalaştı.
Bu arada TİP yönetimi, tasarının veto edilmesi için o sıralar Cumhurbaşkanı olan Sunay’a başvuruda bulundu. Ancak olumlu bir sonuç alamadı. Meclis’in kabul ederek Cumhurbaşkanlığına gönderdiği Tasarı, 6 Ağustos günü Cevdet Sunay tarafından da onaylandı.
Bunun üzerine DİSK, yasanın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından onaylandığı 6 Ağustos gününü “kara gün” olarak ilan etti.
Böylece Parababalarının 1963’ten beri yok etmek için uğraştığı 274 ve 275 sayılı Yasalar yerine, Meclis’te Parababalarının istediği şekilde kanunlaştırılan yeni tasarı, 22 Ağustos 1970 tarih ve 13577 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Fakat daha sonra bu Kanunun iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne başvuran TİP ve CHP’nin “iptal istemleri” haklı bulundu. Ve Anayasa Mahkemesi, 9 Şubat 1971 tarihinde yasayı iptal etti. Böylece İşçi Sınıfının günlerce süren haklı direniş eylemleri, “Yüksek Yargı” kararıyla da“tescillenmiş” oldu…
Sıkıyönetim… Tutuklamalar… İşten atmalar…
Bu arada üç ay süren sıkıyönetim boyunca, her fabrikada direnişe katılan işçilerin birçoğu gözaltına alınırken, 1970 Eylül sonlarına dek, altı bine yakın işçi de işten çıkarıldı. Bazı kaynakların verdiği bilgiye göre:
“3 aylık sıkıyönetim süreci boyunca, gerek 15-16 Haziran olayları ile ilgili olarak, gerekse sıkıyönetim içerisinde meydana gelen olaylardan dolayı, çoğunluğu işçi ve öğrencilerden oluşan 260 kişi hakkında 69 dava açıldı.”
“Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri tarafından verilen cezalardan en ağırı, 1 yıl hapis oldu. DİSK yöneticileri de yargılanmalarının ardından üç aylık tutukluluk süreci yaşadılar.”
Parababaları, direnen İşçilere, sendikacılara ve onlarla eyleme katılan öğrencilere karşı, her türlü sindirme ve yıldırma girişiminde bulunmasına rağmen, istediği şekilde 1961 Anayasası ve 1963’de çıkarılan Çalışma Yasası’nda değişiklik ve kısıtlamalar yapılmasını başaramadılar.
İlk Sonuç
Karşıdevrim Darbeleri: Sömürge Faşizmi
Parababalarının yüreğine “ölümcül korkular” saçan İşçi Sınıfının 15-16 Haziran büyük direniş eylemleri üzerinden, ne “tesadüf (!)” ki, ancak 9 AY geçtikten SONRA, 12 Mart 1971’de, Ordu Gençliğini tuzağa düşüren “Ordu Komutanları” bir “Muhtıra” ile yönetime el koydular.
Bu şekilde kapısı açılan 12 Mart Sömürge Faşizmi döneminde, bir yandan en kanlı saldırılarla devrimciler katledilirken, öte yandan geniş çaplı tutuklama ve yargılamalarla başta işçiler, köylüler, gençler gelmek üzere tüm sol cephede bulunan güçler sindirilmeye çalışıldı. 1973 Seçimlerine kadar süren bu Faşist baskı döneminde şiddetli bir “Devlet terörü” estirilirken, 1961 Anayasası ve diğer yasalarda yapılmak istenen Faşist karakterli çeşitli değişiklik ve kısıtlamalar da Sömürge Faşizmine hizmet eden Hükümetler eliyle kolayca gerçekleştirildi.
Ve sonuç olarak, İşçi Sınıfının 15-16 Haziran Eylemleri gibi “görkemli direnişler” gerçekleştirdiği bir Türkiye’de: 1960 27 Mayıs Politik Devrimi ile başlayan yeni dönem, en son noktası 1980 12 Eylül Karşıdevrimi ile konacak şekilde, başta Devrimciler ve İşçi Sınıfı gelmek üzere bütün Halkın aleyhine ve bir avuç vatan ve millet satıcısı Parababasının lehine çevrilerek kapatılmış oldu..

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar