NETİZ TV
net portal

İHSAN ELİAÇIK: ‘TEK ÇEŞİT YEMEK’ VE ‘SAMİRÎ’NİN BUZAĞISI’ … ‘KİTAP YÜKLÜ EŞEKLER’

Yazar İhsan Eliaçık   

Kur’an’ın, mal düşkünlerine “aşağılık maymun”…  Yemede kırmızı çizgisi olmayan her türden yiyici takımına “domuz”  Kral/zengin uşağı din adamına “dilini sarkıtarak soluyan köpek”… dediğini ve şiddetli eleştiriler
yönelttiğini gördünüz. (bkz. ‘Allah ile aldatanın önde gideni’ ve ‘Aşağılık maymunlar olun’ başlıklı makaleler)…
´Tek çeşit yemek´ ve ´Samirî’nin buzağısı´
Malum, Kur’an’da “buzağı” anlatısı vardır.
İçlerinde İsrailoğulları’nın da olduğu Mısırlılar, yeni bir yurt arayışı ile Musa önderliğinde Mısır’dan çıkarlar. Kölelikten kurtulup özgürce yaşayacakları yurda doğru ilerlerken türlü döneklikler yaparlar.
‘Özgürlüğün riskine’ katlanamayıp, ‘hür ve bağımsız olacağız diye böyle çöllerde sürünmektense tekrar eski kölelik gönlerine dönmek daha iyi’ diye düşünürler ve Musa’yı yarı yolda bırakıp dönmek isterler…
İşte bu olayları anlatırken Kur’an muazzam mesajlar verir.
Kölelikten kurtulmak isteyen, hür ve bağımsız yaşamak isteyen dünyanın tüm halklarına bunun nasıl gerçekleşeceğinin yollarını anlatır.
Alttakilerin, ezilenlerin, kölelikten kurtulmak isteyenlerin yol haritası mesabesindeki bu anlatılar geleneksel vaizlerin dilinde birer mitolojiye dönüştürülerek anlaşılmaz hale getirilmiş, verdiği muazzam mesajların sinirleri alınmıştır; onlardan bir şey anlayamazsınız.
Oysa bakın ‘Tek çeşit yemek’ ne anlama geliyor ve ‘Samirî’nin buzağısı’ ne demek?
***
Önce tek çeşit yemek…
“Şöyle demiştiniz: “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe katlanamayacağız; Rabbine yalvar da, yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın.”  Musa da; “Hayırlı olanı daha aşağı olana tercih mi ediyorsunuz? Mısır’a geri dönün, orada istediğinizden var.” demişti. Allah’ın gazabına uğradılar, onlara zillet ve alçaklık damgası vuruldu. Bu, Allah’ın mesajını inkârda ısrarları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayı böyle oldu, bundan hiç şüpheniz olmasın. Bu böyle oldu, çünkü isyan etmişler ve aşırı gitmişlerdi.” (Bakara; 2/61)
Görüldüğü gibi kölelikten kurtulanlar “tek çeşit yemeğe” (ta’âmin vâhidin) sabredemeyeceklerini/katlanamayacaklarını söylüyorlar. Mısır’daki efendileri Firavun’un çok çeşitli yemeklerinden istiyorlar. Yerin bitirdiği çeşitlerden;  yeşillik, kabak, sarımsak, mercimek, soğan vs. istiyorlar. 
Burada “tek çeşit yemek” sadeliği ve ihtiyacı kadar olanı temsil ediyor. “Yerin bitirdiği şeyler” (mimmâ tunbitu’l-arz) ise çokluğu, türlü türlü yiyecekleri ifade ediyor.
“Firavun bizi bolluk içinde yaşatıyordu. Önümüze her türden yiyeceği koyuyordu. Köleydik ama bolluk ve refah içindeydik. Şimdi özgür olduk ama tek çeşit yemeğe talim ediyoruz.” demek istiyorlar.
“Tek çeşit yemek” bugün için sadeliği, ihtiyacı kadar olanla yetinmeyi temsil ederken, “yerin bitirdikleri” yani yeşillik, soğan, sarımsak, kabak, mercimek vs. bugün için “tüketim kültürü” dediğimiz türlü türlü eşyaları, çeşit çeşit metaları ifade ediyor.
İnsanlar sadeliği terk edip daha fazlasına “iştah” edince, buradan yakalanıyorlar ve Firavunlara köle oluyorlar. Firavun onlara bunu veriyor. Onlar bitmek tükenmek bilmeyen yeşillik, sarımsak, soğan, kabak, mercimek vs. peşinden koştukça köleleşiyorlar aslında.
Yani eşyanın, nesnelerin ve metaların kölesi haline geliyorlar. Daha fazla eşya, daha fazla meta, daha fazla tüketim, daha fazla yiyecek, daha fazla giyecek, daha fazla, daha fazla… Bu ihtiras bir türlü bitmek bilmiyor. İhtiraslarının peşinden koştukça metalara köle oluyoruz haberimiz yok.
İşte “tek çeşit yemek” bütün bunları kestirip atıyor.
Şu halde “tek çeşit yemek” bize ihtiyaçtan fazlasına tamah etmemeyi, israf ve gösteriş peşinde koşmamayı, açgözlü ve muhteris olmamayı, “yerin bitirdiklerinin” tamamının bize ait olmadığını, onda başkasının da hakkı olduğunu, “tek çeşit yemek” ile yetinmeyip onlara da göz dikmememiz gerektiğini, ilâhî taksimatta bize düşene (bütün içinde eşit parça; kısmet) razı olmamızı, nasibimiz (taksimatta bize düşen pay) ile yetinmemizi, ‘Buna katlanamayacağız, daha fazlasını isteriz, ötekine düşen payı da isteriz’ ihtirasını bırakmamızı, bunların bizi köleleştireceğini, Firavunların bizi asıl bu zaafımızdan esir aldığını vurgulamakta ve uyarmakta…
“Tek çeşit yemek” ile temsil edilen sadeliğe, kanaatkârlığa, zühde, bütün içinde ‘takdir’ edilmiş olan ‘eşit paya’ (nasip/kısmet) razı olarak bu oyunu bozmamız gerektiği mesajını vermekte…
Bu istek karşısında Musa ne diyor?
“Hayırlı olanı (sadeliği, kanaatkârlığı, zühdü, eşyadan ve metalardan özgürleşmeyi) bırakıp, daha aşağılık olanı (hırs, açgözlülük, doymama, daha fazlasını isteme, ötekinin payına göz dikme, eşya, meta ve tüketim çılgınlığını) mı istiyorsunuz? O istediğinizden Mısır’da çok var, oraya gidin…
Firavun bunları size veriyordu, önünüze bol sarımsak, soğan, yeşillik, kabak, mercimek (eşya, meta) vs. koyuyor, doya doya yediriyor, sonra da ‘eşşek’ gibi çalıştırıyordu, oraya gidin…
Üstelik de aslında azıcığını veriyor, çoğunu kendisi alıyordu. Sizi karın tokluğuna çalıştırıp emeğinizi sömürüyordu. Bal ve süt vermiyordu mesela, yeşillik, soğan, sarımsak, mercimek, nohut veriyordu, bunu bile göremiyorsunuz. Kendi emeğinizin ürünü olan tek çeşit yemeği bırakıp, Firavun’un size çok çeşit görünen soğanına, kabağına, mercimeğine tamah ediyorsunuz, oraya gidin…”
İşte bunun için onlar Allah’ın gazabına uğradılar. Kendilerini “tek çeşit yemeğe” çağıran peygamberlerine karşı geldiler. Onlara özgürlük zor geldi. Önceki kölelik yıllarını özlediler. Tekrar kölelik yıllarında önlerine konan sarımsak, soğan gibi yiyecekleri istediler. Kölelik onların ruhuna işlemişti, özgürlüğün riskine katlanamadılar. Musa da dedi ki: O halde utanç içinde gerisin geri dönün. Orada bu istediklerinizden var…
İşte böylelerine zillet ve alçaklık damgası vurulur. Aşağılık bir hayatla mutlu olurlar. Özgür olmanın şeref ve haysiyetinden nasipleri yoktur. “Bir kaşık aşım, ağrımaz başım” diyerek güce ve zenginliğe taparlar. Görünmeyen bir Allah ve özgürlük onlara çok zor ve katlanılmaz gelir. Kimde zenginlik,  güç ve iktidar görseler kuyruklarını sallayarak etraflarında pervane olurlar.  Böyle yapmakla Allah’ın gazabını çekmekten başka bir şey yapmış olmazlar. 
Allah “özgürlüğün” değerini gösteriyor; kendi şerefi ve haysiyeti ile yaşamanın yollarını öğretiyor. Fakat onlar köleliği özgürlüğe tercih ediyorlar. Ve bunu doymak bilmez ihtiraslarının peşinden giderek kendi kendilerine yapıyorlar.
Demek “tek çeşit yemek” sadeliği ile yetinerek küresel Firavunların oyununu bozmak lazım…
***
Gelelim buzağıya tapmaya…
Olay Kur’an’da şöyle anlatılır:
“Musa öfkeli ve morali bozuk bir şekilde halkına döndü. ‘Ey halkım, Rabbiniz size son derece güzel vaatlerde bulunmadı mı? Çok mu uzadı vaat? Yoksa üzerinize Rabbinizden gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözü tutmadınız?’ dedi. Onlar ‘Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Fakat biz Mısır’dan çıkarken halktan üzerimize bir takım süs eşyaları almıştık. Onları attık, aynı şekilde Samirî de attı’ dediler. Senin ardından halkına böğüren bir buzağı heykeli  yapıp çıkardı. ‘İşte sizin tanrınız ve Musa’nın tanrısı bu. Fakat Musa bunu unuttu’ dediler.” (Taha; 86-88).
Görüldüğü gibi Musa halkının yanından uzaklaşınca, Samirî, Mısır’dan getirdikleri süs eşyaları ile bir buzağı heykeli yapıyor ve “Sizin tanrınız da, Musa’nın unuttuğu tanrısı da bu” diyor.
SAMİRÎ: Eski Mısır dilinde “ecnebi, yabancı” anlamına gelen shemer kökünden bir sıfat-isimdir. Dolayısıyla Samirî, Hz. Musa’ya o dönemde katılan binlerce Mısırlıdan birisi olmalıdır. İsrailoğulları Mısır’daki Firavun İmparatorluğu’nun tanrı-devlet sembolü kutsal boğa (Apsis)’in etkisinde oldukları için Musa aralarından ayrılır ayrılmaz, tekrar geri dönme arzusuyla boğa (Apsis) heykeli yaparak eski Mısır dinine dönme eğilimi gösterdiler.
 Mısır’daki boğa (bakara) heykelleri, arkasından ve önünden boşluk bırakılarak yapılırdı. Rüzgâr vurunca da böğürme sesi çıkarırdı. Bu boğaya metafizik bir hava verirdi. Genellikle tunç renginde, altın yaldızlı olurdu. Gücü; tanrısal bilgiyi (sihir), devleti ve serveti elinde bulundurmanın sembolüydü. Böyle onlarca boğa heykeli Mısır’ın ana cadde ve meydanlarında dikiliydi. Firavun’un sarayına çıkan yolun her iki yanı da böyle heykellerle doluydu (Eliade). Kur’an’ın en uzun suresine adını veren “bakara” da boğa/inek (Apsis) demek olup bunu anlatır.
İşte Samirî bunun bir benzeri küçük figürünü (ıcl /buzağı) yapmış ve “Bizim eskiden beri Tanrımız bu, bundan vazgeçemeyiz” diye laflar etmeye başlamıştı.
“I’cl” Arapçada buzağı/dana demek olup Türkçede de kullanılan “acele/âcil” kökünden gelir. Kur’an’da insanoğlunun temel bir özelliği olarak dünyaya düşkünlük, dünya malına tamah anlamında kullanılır: “Hayır! Siz şimdi/hemen/peşin (âcile) olanı seviyorsunuz, sonrasını/ilerisini (âhire)bırakıyorsunuz  (Kıyamet; 20-21). Keza insanoğlunun temel bir tabiatı olduğu söylenir: “Muhakkak ki insan hemen/peşin/şimdi olana düşkün(acelyaratıldı.” (Enbiya; 37).
Bu durumda Samirî’nin yaptığı ayette geçen “ıclen cesedâ”, “insanoğlunun burada/şimdi/hemen olana düşkünlüğünün ölü (cesed) bir hayvan temsili ile ifadesi/dışa vurumu” demek olur.
İşte “buzağı heykeli” bu oluyor.
Samirî’nin “Musa unuttu” demesi yaptığı buzağı heykelinin önceden bilinen bir şey olduğunu gösterir. Samirî’nin demek istediği şuydu: “Mısır’daki Firavun sarayının, tanrısal güç, bilgi, iktidar ve servet sembolü olarak kullandığı boğa figürü ile temsil edilen tanrıyı unuttu da gitti görünmez bir Tanrı’yı Sina dağının yamaçlarında arıyor. Hâlbuki önceden bizim tanrımız buydu. Bundan vazgeçemeyiz. Bakın Musa’ya uyduk çöllerde sürünüyoruz. Demek ki Mısır’ın büyük tanrısını kızdırdık. Şimdi tekrar ona dönüyoruz…”
***
Daha sembolik anlamda yorumlarsak, “süs eşyalarından buzağı yapmak” süs, altın, para, servet hırsından vazgeçememek ve bunu elde etmek için Firavun’a yaranmak, ona kölece sığınmak, bunun için de onun soğanına, sarımsağına, mercimeğine, yeşilliğine razı olmak demek olur. Nitekim sonraki ayetlerde “Onların kalplerine buzağı (sevgisi) içirildi” (Bakara; 2/93) ifadesi bunun esasında kalpte olan/içsel bir durum olduğunu gösterir.
Demek ki dışarıdaki put (buzağı) içe içirilmişin/işlemişin; tutkunun, ihtirasın mücessem ifadesi (ıclen cesedâ) oluyor.
Bu nedenledir ki “kalplerine buzağı sevgisi içirilenler” yani süs, altın, para ve servet tutkusu içinde olanlar ve bunun için de Firavun’a kölece boyun eğenler Kur’an’da hep “aşağılık maymunlar”, “domuza dönüşenler”, “haddi aşanlar, aşırı gidenler”, “zillet ve alçaklık damgası vurulanlar” ve “gazaba uğrayanlar”olarak anılırlar.
Bunlar Kur’an söyleminin öfke ibresinin tavan yaptığı yerlerdir. Neye öfkelendiğine/ gazap ettiğine dikkat ediniz. Buradan Fatiha’da her gün okuduğumuz“gazaba uğrayanların/öfkeni çekenlerin yoluna değil” (gayri’l-mağdubu aleyhim) derken ne demiş olduğumuz sanırım anlaşılıyor.
Nitekim yukarıdaki ilk ayette “Allah’ın gazabına uğradılar, onlara zillet ve alçaklık damgası vuruldu…. Çünkü isyan etmişler ve aşırı gitmişlerdi.” denildiği dikkatinizden kaçmamıştır.
“Aşırı gitmek, aşırılık” konusuna dikkatinizi çekerim.
***
Sanıldığın aksine aşırı gitmek “tek çeşit yemeği” (sadeliği, ihtiyacı kadar olanı) savunmak değil; ihtiyacından fazla olanı da istemek, ona hırs beslemek, eline geçirince biriktirmek, paylaşmamaktır.
Yine sanıldığının aksine zillet ve meskenet damgası yemek “tek çeşit yemek” ile yetinmek değil; “yerin bitirdiklerine” yönelik doymaz bir iştah, Allah’ın doğal çevrede var olan nimetlerini (kudret helvası, bıldırcın) az görüp, başkalarının elindekine de göz dikmektir. Onları elde etme uğruna Firavunlara kölece boyun eğmektir.
Yine sanıldığının aksine Allah’ın gazabına uğrayanlar (mağdubu aleyhim) kurumsal bir din olarak Yahudiler değil; O günkü Yahudilerin yaptığını yapanlardır.
Yani “tek çeşit yemeğe” razı olmayanlardır;
“Tek eve” katlanamayıp üstüne havuzlu villa, apartman, kat, yat, cip, jet-ski rezidans vs. ekleyip Karunlaşanlardır. Sonra da bunların esiri/kölesi olanlardır.
 “Tek işe” katlanamayıp soğan, sarımsak, mercimek, bakla (tekstil, banka, matbaa, gıda, enerji, medya!) vs. işine de girerek “yerin bitirdiklerinin/ürettiklerinin” hepsine tamah ederek (tekel/baron olmak isteyerek)  kişisel servetlerini katlamak isteyenlerdir. Sonra da bunun esiri/kölesi olanlardır.
“Tek eşe” katlanamayıp sarışın, esmer, kumral vs. heva ve heveslerinin peşinden gidenlerdir. Sonra da onların esiri/kölesi olanlardır.
Onlar kalplerinde buzağı (altın, para, servet, güç) tutkusu olanlar, bunun için egemenlerin önünde kırk takla atanlar, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez diyenler, az bir menfaat (cemaate yardım, vakfa bağış) gelecek diye zenginlerin keyfine göre ayetleri yorumlayanlardır.
***
Hem kimmiş aşırı giden?
Aşırı giden ve haddi aşan “tek çeşit yemeğe” razı olan Ebuzer değil; “yerin bitirdiklerinden” yeşillik, bahçe, soğan, sarımsak, bakla, hurma tarlaları da isteyenler, onların peşinden kölece gidenlerdir.
“Tek Allah”ı bırakıp Mamon’a (para, servet/altın/buzağı) tapanlardır.
Aşırı giden ve haddi aşanlar ayette geçtiği gibi kalplerine buzağı sevgisi içirilenlerdir.
“Her ümmetin fitnesi vardır benim ümmetimin fitnesi de mal olacaktır” diyen Hz. Peygamber’in yolunu sürdüren, “Her ümmetin bir putu vardır, bu ümmetin putu (buzağısı) da maldır” diyen Hasan-ı Basri’nin uyarısını önceden haykıran ve ümmeti Musa ve Harun gibi “tek çeşit yemeğe”, bundan fazlasını infaka çağıran Ebuzer marjinal ve aşırı oluyor öyle mi?
Başta Hz. Peygamber olmak üzere, Hz. Ebubekr, Hz. Ömer, Hz. Ali, Ebuzer ve Ammar gibi “tek çeşit yemeğe” razı olmak “kişisel tercih” oluyor öyle mi?
Bunlarınki “marjinal/uç/aşırı”, bunların yolunu terk ederek yerin bitirdiklerinden soğana, sarımsağa, baklaya, yeşil bahçelere, hurma tarlalarına tamah edenler, kalbine buzağı sevgisi içirilenler, süse, altına, servete, mala, mülke iştahla sarılanlar ve yığdıkça/saydıkça sevinenler “normal” oluyor öyle mi?
“İnfak olması için zengin olunması lazım” diyerek Karunlaşıp,  servetinin anahtarlarını bir bölük taşıyamaz hale gelince “Bu buna bendeki bilgi sayesinde verildi” diyenler normal, buna karşı çıkanlar uç oluyor öyle mi?
Bakınız, Ebuzer sayısal olarak hiç de tek değil. Tam tersi tıpkı Samirî’nin tek, Musa’nın halkının çok alması gibi Ebuzer çoğunluğun/geniş halk kitlelerinin sesiydi, asıl diğerleri (saray çevresi) marjinal/uç idi.
Buzağıya tamah edenler hep bir avuç iktidar ve servet sahibi olmuştur.
İşçi/emekçi değil; patron tektir. Halk değil; kral tektir. Askerler değil; komutan tektir. Halkın evleri/ gecekondular değil; saraylar, villalar marjinaldir.
Onlar sihir yaparak gariban halkı kandırırlar. “Kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” tarih boyunca hep kendi korkularını kitlelerin korkusuymuş gibi lanse etmişler,  kendileri azınlıkta olduğu halde “tek çeşit yemeğe” çağıranları azınlıktaymış gibi göstermişlerdir.
Sorarım size bugün Türkiye’de “tek çeşit yemeğe” katlanan mı çok, yoksa bir eli yağda bir eli balda, Boğaz’da piposunu tüttüren mi çok?
İşçi/emekçi mi çok patron mu çok?
Halk mı çok iktidar ve servet sahipleri mi çok?
Kaç kişi bu tuzu kurular? Topu topu 12.020 aile!
Geniş halk kitlesi işte böyle, o zamanda, Ebuzer gibi “tek çeşit yemekle” yaşıyordu.
Tuzu kuruların sayısı o zaman da azdı, bunun çok çok altındaydı. Fakat toplumsal servetin % 76’sı onların elindeydi. Memleket bir avuç zadegânın şahsi mülkü haline gelmişti.
Bu durumda Ebuzer geniş halk kitlelerinin sesi, soluğu ve nefesi oldu.
Bir avuç saray çevresi onu marjinalleştirmek istedi. Yalnız, tek diyerek  sanki kendileri çoğunluktaymış gibi gösterdiler.  Ebuzer gibilerinin sesini şeytanlığın ve şarlatanlığın her türlüsünü deneyerek bastırdılar, onun için sanki tek başına kalmış gibi göründü.
Kim yalnızdı?
Saray mı yoksa şehrin etrafını sarmış gecekondular mı?
Bir avuç saray erkanı mı milyonlarca halk mı?
Halkın (ümmetin) çoğunluğu o gün de “tek çeşit yemekle” yaşıyordu. Saray çevresi, malcılar, mülkçüler azınlıktaydı. Tarihin her döneminde de böyledir. Ama onlar tehlikenin neredene geldiğini bildikleri ve kitle iletişim araçları ellerinde olduğu için “tek çeşit yemeğe” çağıranları azınlıkta/marjinal/uç gibi gösterirler.
***
Size söyleyeyim: Musa aralarından ayrılınca buzağıya tapanlarla, Muhammed aralarından ayrılınca mala tapanların durumu aynıdır.
Daha geçen gün Kabe’nin örtüsü değiştirildi. Üzerinde 120 kilo altın olan ipek kumaştan yapılmış yenisiyle örtüldü. Eskisi ziyarete gelen devlet başkanlarına (tuzu kurulara) parça parça hediye ediliyor. Ebu Cehil de Kabe’nin örtüsünü böyle altın işlemeli örtülerle değiştirirdi ve bununla övünürdü.
Kabe’nin içindeki putlar yıkıldı, evet. Ama tıpkı Musa gibi Peygamberimiz de aramızdan ayrılınca Samirîler yeni putu dikti. “Bizim asıl tanrımız zaten buydu, Muhhammed onu unuttu” dediler. Tıpkı Harun gibi Ebuzer de yapmayın, etmeyin dedi ama sözünü dinletemedi.
Putu diken halk değildi; Samirî idi!
O halkı kandırdı, buzağıyı süslü gösterdi, “Allah nimetlerini kulları üzerinde görmek ister” dedi, “Güçlü olmamız lazım”  dedi, “Aç kalırsınız, üşürsünüz, tedavi olamazsınız” dedi. Halkın zaaflarını istismar etti, zaten hep böyledir…
“Küresel Samirîler” de hep buradan girmiyorlar mı?
Kanmayın günümüzün Samirîlerine, Harun’a kulak verin!
Kanmayın günümüzün Muaviyelerine Ebuzer’e kulak verin!
Musa’yı ve Muhammed’i asıl onlar anlatır size.
Yoksa kalbinize buzağı (altın/mal) sevgisi mi içirildi?
Onun için mi  “tek çeşit yemeğe” katlanamayız diyorsunuz?
Kur’an kimden bahsediyor sanıyorsunuz?
Bu makalede üç bin sene öncesinin İsrailoğulları mı anlatıldı sanıyorsunuz?

‘Kitap yüklü eşekler’
Kur’an’ın, mal düşkünlerine “aşağılık maymun”…  Yemede kırmızı çizgisi olmayan her türden yiyici takımına “domuz”  Kral/zengin uşağı din adamına “dilini sarkıtarak soluyan köpek”…  dediğini ve şiddetli eleştiriler yönelttiğini gördünüz. (bkz. ‘Allah ile aldatanın önde gideni’ ve  ‘Aşağılık maymunlar olun’ başlıklı makaleler).
Şimdi de “Kitap yüklü eşekler” diye kime diyor onu göreceğiz.
Bazılarınız “Bu nasıl Allah ki kullarına  ‘aşağılık maymun’, ‘domuz’, ‘dilini sarkıtarak soluyan köpek’ veya ‘kitap yüklü eşek’ diye kızıyor, itham ediyor, bu nasıl kutsal kitap?” diyebilir.
Oysa bunlar Kur’an’ın “öfke (gazap) ibresinin” yükseldiği yerlerdir. Buradan neye çok kızdığını anlıyoruz. Bunlar “tefsir mantığı” açısından önemli göstergeler olup şahsen çok önem verdiğim bir “satır aralarını çözme” yöntemidir.
Böylesi öfke ibresinin yükseldiği yerleri iyi inceleyin, hep aynı konu etrafında döndüğünü göreceksiniz…
Bunlardan birisi de “Kitap yüklü eşekler” benzetmesidir.
***
Kur’an’da “eşek” benzetmesi iki yerde geçiyor.
Nuzül sırasına göre gidelim.
İlki “ilk mesajlar” da…
Malum, Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk 37 suresine “ilk mesajlar” diyoruz ki Mekke döneminin üç yıl süren (Ş’ib-i Ebi Talip) amborgosu öncesi yaklaşık ilk altı yılını kapsayan dönem oluyor. Bu dönemin ana karakteri; 37. sureye (Necm) kadar putların isminin hiç anılmaması ve zengin kodamanlardan oluşan 9’lu çeteye (tis’a raht) şiddetli saldırılarla “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) temasının yoğun bir şekilde işlenmesidir.
İşte “eşek” benzetmesi ilk olarak bunlardan 4. sure olan Müddessir suresinde geçiyor.
Önce sureyi kısaca özetleyelim…
İlk ayetinde peygamberliğinin ilk yıllarında bir ara sessizliğe bürünen Hz. Peygamber’in bu hali “yalnızlığa bürünen”  (müddesir) kelimesiyle ifade edildiği için bu adı almış. Sure, Hz. Peygamber’i, açıkça tarihin meydanına atılarak kendini elçi olarak tanıtmasını ve uyanış hareketini başlatmasını ister ve “Kalk ve uyar”, “Rabbini tekbir et (Allahukber’i haykır) diyerek fiili eylem çağrısında bulunur. Mekkeli zengin eleştirisinin en sert yer aldığı surelerdendir. Bu sure ile birlikte Hz. Peygamber dünyayı sarsan o büyük hareketi için meydanlara çıkmıştır. Bu nedenle olsa gerek surenin özellikle ilk ayetlerinin Mekke sokaklarını inleten sarsıcı meydan okumayı yansıttığını görüyoruz.
Surede ele alınan karakter isim verilmeksizin 9’lu çeteden “el-Vahid” (Mekke’nin tek/en büyük zengini) diye bilinen Velid bin Muğire el-Vahid’dir. (Alak ve Mâunsurelerinde Ebu Cehil, Leheb suresinde Ebû Leheb gibi ilk 37 sure boyunca bu 9’lu çete tek tek deşifre edilir).
Surenin ilk bölümünde (1-10) Hz. Peygamber’e “Servet (çoğaltma) ve menn (para/servet) beklentisi içinde olma” denilir. (‘En kral’ çevirilerde ‘İyiliği başa kakma’diye çevrilen.) [Müddesir; 6]
İkinci bölümünde (11-15) Velid bin Muğire el-Vahid deşifre edilir: “Tek başına (el- Vahid) yarattığım o adamı bana bırak. Uzayıp giden mal verdiğim, gözünün önünde oğullarıyla nimetimi döşedikçe döşediğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.”
Üçüncü bölümünde (16-30) kâr-zarar hesabı yapıp duran bu tüccar karakterin “tanıyın bunları” dercesine ciğeri okunur: “Düşündü, ölçtü, kahrolsun nasıl da ölçtü. Canı çıksın nasılda ölçtü.  Çevresine bakındı, kaşlarını çattı, surat astı. Sonra sırtını döndü ve küstahça böbürlendi…”
Dördüncü bölümünde (31) konuyu hırsızca/arsızca yığdıkları servetlerinden saptırıp metafiziğe postalamak için dalga geçip dillerine doladıkları “ateşin muhafızları”, “19 melek, “Allah ne demek istedi?” gibi topu taca atma mazeretleri tek bir ayetle cevaplandırılır…
Dördüncü bölümde (32-48) cehennem tehdidi gelir. Onların hesap günü “Sizi ateşe sokan nedir?” diye sorulduğunda “Biz (gerçek anlamda) salât edenlerden değildik ve/yani yoksulu doyurmazdık” diyecekleri anlatılır ve “Şefaat’in faydası yok” denir. Buradaki şefaat “Servetiniz sizi kurtaramayacak” anlamındadır.
Şu ayette geçtiği gibi: “Bir kimse kazançları (malı/serveti) yüzünden azabın pençesine düşmeye görsün, o zaman Allah’ın huzurunda O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunur. Kendini kurtarma karşılığı her türlü fidyeyi denkleştirse dahi (dünyaları verse bile) kabul edilmez. Çünkü onlar artık azabın pençesine düşmüşlerdir.”  (En’am; 6/70).
Böylece surenin son bölümüne (49-56) gelinir.
İşte burada sure “eşek” benzetmesi yaparak biter: “Onlara ne oluyor ki bütün hatırlatmalardan yüz çeviriyorlar? Sanki ‘aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri’ gibiler. Her biri kendisine özel nama yazılı davetiye (sahife) istiyor.  Hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar. Hayır! Bu bir hatırlatmadır!”
Daha önce “gözleriyle seni devirecek gibi bakarlar” (Kalem; 48-52) dendiği gibi, burada da hatırlatmayı (zikr) her duyduklarında “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” benzetmesi yapılıyor.
Allah’a ve ahirete inanan (fakat korkmayan), salât eden, tavaf yapan, hacılara su dağıtan, Kabe’nin örtüsünü değiştiren ve fakat “uzayıp giden mallar”, “gözünün önünde oğullar” ve “döşendikçe döşenmiş nimetler” sahibi olduğu halde “Hala gözü doymayan; daha da fazlasını isteyen” birisi hangi hatırlatma (zikr) sebebiyle aslandan kaçan ürkmüş eşek gibi olur? Hangi hatırlatmayı her duyduğunda sanki gözleriyle devirecekmiş gibi bakar?
Düşünün…
Rivayete göre Mekkeli “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” şöyle derdi: “Her birimize gökten, başlığında ‘Alemlerin Rabbi’nden falan oğlu filana’ hitabı bulunan ve içinde Muhammed’in söylediklerine uymamız gerektiğini emreden bir mektup/sahife/kitap gelmedikçe inanmayız.” (Razi, İbn Kesir Kurtubi). “Her biri kendisine özel nama yazılı davetiye istiyor” ifadesi bu iddiaya cevaptır.
Açıktır ki, bu, mal ve oğullar (servet, çevre, nüfuz) sahibi kişinin narsist (kendine hayran) kişiliğini yansıtır. Allah’tan kendine özel davetiye istiyor! Sıradan bir muhatap olmak istemiyor! Sanki Allah’tan kendisine nama yazılı özel hatırlatma (zikr) gelse “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşeği” gibi olmayacak?
Ne kadar da tanıdık (tuzu kuru) bahaneler, değil mi?
***
Kur’an’da “eşek” benzetmesinin yapıldığı ikinci yer ise Cuma suresidir.
Medine’ye gelindiği için ortam değişmiştir. Fakat “öfkenin”  yöneldiği karakter ve tiplemeler hayret edilecek şekilde aynıdır.
Yine sureyi özetleyerek gidelim…
Cuma suresi iki bölümden oluşur. Yahudilerden bahseden birinci bölüm (1-8) ve Müslümanlardan bahseden ikinci bölüm (9-11).
Birinci bölüm mülkün sahibi (el-Melik) vurgusuyla başlar. O’nun halkın içinden çıkan (ummî) elçi seçtiği, onun insanları arınmaya (tezkiye) çağırdığı, Kitab’ı ve Hikmeti öğrettiği söylenir. Halbuki daha önce açık bir sapkınlık içinde oldukları ve elçinin onlardan başkalarını da arınmaya, Kitabı ve Hikmeti öğretmeye geldiği haber verilir. Halbuki daha önce Tevrat’ı yüklenenler, yüklendikleri şeyi taşıyamamışlar ve insanlar arasında tabakalaşma ve sınıflaşma yaratarak kendilerini halktan ayırmışlar (min dûni’n-Nâs) ve “Allah’ın velileri” olduklarını iddia etmişlerdir (bkz. Cuma; 1-8).
Kutsal bilgiye sadece kendilerinin sahip olduğu vehmiyle Kitap üzerinde tekel oluşturan bu zümre kendi dışında kalanlara da “ummi” demektedir. Onun için özellikle bölümün girişinde “halkın içinden çıkan elçi” (ummi resul) vurgusu yapılmakta.
Görülüyor ki Mekke’de “Bize üzerinde ismimiz yazılı özel sahife gelmeli” diyen zümre, Medine’de “Biz halktan ayrıca/üstünde (dûne’n-nâs) Allah’ın velileriyiz”imtiyazına dönüşmüştür.
Kabe’nin sorumluluğunu taşıyamayanlar nasıl kendilerini halktan ayırarak imtiyazlı sınıf yaratmışlarsa, halkın geri kalanı ile eşit hale gelmek istemiyorlarsa ve bunu hatırlatanı duyunca “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” gibi oluyorlarsa, Tevrat’ın sorumluğunu taşıyamayanlar da aynı şeyi yapmakta ve “kitap yüklü eşekler” gibi olmaktadırlar.
“Eşek” benzetmesinin her ikisinde de gerekçe aynı: “Ayrıcalık kibri…”
Mekke’dekiler hacılara su dağıtmakta ve fakat haccın ne anlama geldiğini bilmemektedirler. Dünyanın en büyük “eşitlik gösterisi”ne ev sahipliği yapmakta, Kabe’ye gelen mallara el koymakta, bunu kendilerini zengin etmek için kullanmakta, üstelik bunu yapıyorlar diye peygamberden “özel sahife” isteyecek kadar kendilerini halktan ayırmakta, imtiyaz yaratmakta ve halka tepeden bakmaktadırlar. Genel halkın muhatap olduklarından ayrı kendilerine özel ayet gelmesini istemektedirler. Bu kadar da tuzu kuru, kibirli ve halk düşmanıdırlar.
Medine’dekiler ise Kitap yanlarında olduğu halde halktan koparak Allahın’ın seçilmiş özel kulları (velileri) olduklarını sanmakta ve Kitap üzerine tekel oluşturarak kendi dışındakileri “ummi” (halktan/avamdan) diye aşağılamaktadırlar. Oysa ki Kitap bu türden tabakalaşma, sınıflaşma ve halktan ayrılmaları ortadan kaldırmak (tevhid; birlik, eşitlik) için gelmişti.
Onlar için din artık statü kazanma aracına dönüşmüştür. Kutsal bilgiyi elinde bulundurmak artık onlar için iktidar, mal ve statü elde etmenin aracından başka bir şey değildir.
Mekke’dekiler nasıl “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşeği” gibi ise Medine’dekiler de “ciltler dolusu kitap taşıyan eşekler” gibi olmuşlardır.
Mekke’dekiler “yaban eşeği” gibi ürkektirler çünkü mülklerinin elinden gitmesinden ödleri kopmaktadır. Medine’dekiler ise Kitabı sırtlarında taşımakta ve fakat“katır” gibi kendi bildikleri yoldan gitmektedirler.
Ne Kabe ve hacc onlara eşitliği, ne de Kitap bunlara paylaşmayı/bölüşmeyi öğretememektedir. 
***
Ali Şeriatî’nin tabiri ile “eşekleşmeye” (istihmâr) sebeb “ayrıcalık kibri”nden  başka ikinci bir şey daha var.
Her iki surede (Müddesir ve Cuma) vurgulanan bu şey, surenin (Cuma) girişindeki “mülkün sahibi” (el-Melik) vurgusundan da anlaşılacağı gibi, kendinden menkul bu ayrıcalık kibrinin kaynağında yatan mülkiyet hırsı ve mal düşkünlüğüdür. 
Müddesir suresinde bu hırs Velid bin Muğire el-Vahid üzerinden anlatılmıştı.
Cuma suresinde ise Peygamber’i hutbede ayakta bırakarak “mal şamatasına” giden Müslümanlar üzerinden anlatılıyor.
Rivayete göre Medineliler alış veriş için şehre bir ticaret kervanı geldiğinde davul zurna çalarak karşılama yaparlardı. Kervanın başına üşüşürler ve pazarlıklar yaparak malları alır-satarlardı. Bu arada davul zurna sesleri arasında bağırıp çağrışmalar olur, şamata çıkardı. Böyle bir kervanın geldiği sırada Hz. Peygamber mescitte hutbe irad ediyordu. Mescittekilerin neredeyse tamamı davul zurna ile bağırıp çağrışmaları (mal şamatası, alışveriş eğlencesi) duyunca hutbeyi yarıda bırakarak çekip gittiler. Hz. Peygamber’i ayakta yalnız bıraktılar. Bu sırada mescitte 8–10 kişi ancak kalmıştı. İşte bunun üzerine Cuma suresinin son ayetleri (9–11) nazil oldu (Razi, İbn Kesir, Kurtubi).
Bu ayetlerin, vurdumduymaz bir edayla “Kitap bizde, nasıl olsa kurtulmuşuz” diye halktan koparak, “Allah’ın velileri” adı altında imtiyazlı bir sınıf/zümre oluşturanların anlatıldığı bölümün hemen altına yerleştirilmesi sizce neyi anlatıyor?
Pek tabi, Kitap yanlarında (hatta peygamber aralarında) olduğu halde yine vurdumduymaz bir edayla “Kitap bizde, peygamber aramızda, nasıl olsa kurtulmuşuz” vehmiyle mal şamatasına gidenlerin de  “kitap yüklü eşekler” gibi olacağını…  
Demek ki bunlara da  “Kur’an’ı taşıyamayanlar” diyeceğiz.
Görüldüğü gibi Mekke’de eleştirilen Velid bin Muğire’nin durumuna, Medine’de Müslümanlar düşmüştür.
Kitap yanlarında, peygamber aralarında olduğu halde onu taşıyamamışlar, mal mülk şamatasına kapılmışlardır…
***
Öte yandan “ayrıcalık kibrine” ve “mal hırsına” karşı her iki surede de “ölüm” vurgusunun öne çıkarılmasının nedeni acaba ne olabilir?
Çünkü “Ölüm gelinceye kadar hep böyleydik” (Müddesir;47)  veya “Allah’ın ayrıcalıklı/veli kulları iseniz hadi ölümü isteyen o zaman” (Cuma; 6)ifadeleri ayrıcalık kibri ve mal hırsı içindeki zihnin tam bir panzehiridir.
Bu durumda bütün imtiyazlar kaybolur ve sahip olunan her şey yok ulur. Dümdüz edilip eşitlenirsiniz. Aynı mecliste bulunmak bile istemediğiniz, surat asıp öbür tarafa döndüğünüz yoksulla aynı toprağın altına konulursunuz. Onun için ölüm en büyük eşitleyici ilkedir. (bkz. ‘En büyük eşitleyici ilke olarak ölüm’ başlıklı makale).
Demek ki “kitap yüklü eşekler” Kitap yanında olduğu halde işaret ettiği yöne gitmeyen; halka, sokağa, yetimi korumaya, yoksulun yanında olmaya, paylaşmaya, bölüşmeye, eşitliğe, karışmaya, kaynaşmaya gelemeyenler oluyor.  Öyle ki Kitab’ın sadece “fiyatı” ve sağlayacağı  “kariyer” ve“ayrıcalık” onları ilgilendiriyor.
Müddesir ve Cuma surelerinin bana öğrettikleri budur.
Kur’an’ın kime “Kitap yüklü eşekler” dediğini anladınız mı?
Anlamadınız ise benzetmenin yapıldığı Müddesir ve Cuma surelerini bizzat kendiniz okuyunuz.
Okumak yetmez, karşılaştırınız, günümüze getiriniz ve üzerlerinde en az yarımşar saat düşününüz ve “metin üzerinde çalışmalar” yapınız…
***
Şimdi…
Ey Mekke’deki “uzayıp giden mal” sahiplerinin ve Medine’deki “Allah’ın veli kulları” olduğunu iddia edenlerin yerine geçmiş olanlar…
Ey  “Ayet bizden bahsetmiyor” diye arkalarına bakanlar…
Ey yoksulla aynı mahallede olmamak için semt değiştirenler…
Ey  “V.I.P umre ziyareti… Kabe ayağınızın altında!” diye küstahça ilanlar verenler…
Ey  Kabe’ye (Velid bin Muğire gibi) 120 kilo altın işlemeli örtü asanlar…
Ey eşitlik ritüelinden (tavaf) çıkar çıkmaz kral dairelerinde konaklayanlar…
Ey kaşânelere, villalara, burjlara taşınıp kendilerine halktan ayrı muamele (sahife) isteyenler…
Ey  bir eşeği tutsa önüne koyduğu ot işçisine verdiği asgari ücretden (599 TL.)  daha fazla tutacak olan patronlar…
Ey yanında 20 yıldır çalışan işçisi hala kirada otururken kendisi katlar, yatlar, apartmanlar sahibi olanlar…
Ey fabrikasına bir taraftan mescit açarak, diğer taraftan iftar ve sahur yemekleri vererek işçileri afyonlayan, öte yandan da “İslam’da grev yoktur, sendika caiz değildir” diye kitap bastırıp dağıtanlar…
Ey bu türden kitapları yazan alim taslakları, her biri “zengin soytarısı” haline gelmiş fetva vezneleri…
Ey asgari ücretin kaç lira olduğunu bile bilmeyen “Allah’ın velileri!”
Ey Nuh’a dedikleri gibi “ekâbirân” (büyükler/zenginler) “erâzil” (ayak takımı/yoksullar) ile aynı yerde olamaz, onları yanından kov diyenler…
Ey halkla aynı şeye muhatap olmayı, onların oturduğu yerde oturmayı, onların yediğini yemeyi, giydiğini giymeyi kibirlerine yediremeyenler…
Ey kitabın bilgisine sahip olmayı zenginleşme, sınıflaşma, hiyerarşi ve hegemonya aracı haline getirerek “din mesleği” icra edenler…
Ey yıllardır Velid bin Muğire gibi hacılara su dağıtanlar… Kabe’nin örtüsünü değiştirip duranlar …  Ebu Cehil gibi salât edenler, 40/1 yeter diyenler, abdestsiz yere basmayanlar…
Ey  TV’lerde 1 saat tadil-i erkan (abdest ve namazın kuralları) anlatıp mazmaza (suyu ağızda çalkalama), istinşak (burna su verme) anlatılarıyla,aynlar ğaynlar patlatanlar: “Vay o namaz kılanların haline” ayetine nasıl muhatap olmayacağımızı anlatırken tek kelime “yetimi koruma” ve“yoksulu doyurmaya teşvik”ten bahsetmeksizin, dilimizin yanını azı dişlerimize bastırıp yayarak nasıl “azîîîm” çıkaracağımızı kameranın zoomlamasıyla ağzını aça aça göstererek Mâun suresi tefsiri yaptığını sananlar…
Ey (Kayseri tabiri ile) Kur’an’ın “ıcığını cıcığını” çıkardığı yani tartışılmadık hiçbir konusunu bırakmadığı halde iş “mülk” konusuna gelince“gözleriyle devirecek gibi bakanlar”
Ey  “Asgari ücretle işçi çalıştıranın kıldığı namaz boştur” sözünü duyunca “aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” gibi kaçanlar, daha da semtime uğramayanlar…
Ey din ile uğraşmak kendisine entelektüel gevezelik, akademik geveleme, dinci lakırdı, imtiyaz, kariyer, rütbe, titr, makam, mal, para, iktidar, hiyerarşi, cemaat, vakıf getirdiği halde bir türlü en-Nâs’a dönme; sokaktaki yangını görme, kum tepelerinden inip kumlara karışma, paylaşma, bölüşme, kardeşlik, sevgi ve merhamet getirmeyenler…
Ey ruhsuz ve heyecansız kuru kuruya yatıp kalkanlar, şaklabanlıklar, iki yüzlülükler, yalanlar ve birçok mübtezel merasimlerle oyalanıp duranlar…
Ey  “Bana özel sahife” veya “Allah’ın seçkin kulu” kasınmasıyla korunaklı evlerde oturanlar, korumalarla dolaşanlar, ellerini öptürenler, eteklerini yalatanlar, cahil ve fakat samimi dindarları kendilerine kıyam, kıraat, ruku ve secde ettirenler…
Ey  “Allah Allah” nidaları ile hamile kızın bebeğini düşürenler…
Ey “Bu çocuk hangi suçundan öldürüldü?” diye sorulduğunda vereceği bir cevabı olmayanlar…
Ey dini “muktedir sopası” olarak kullananlar…
Velhasıl ey bütün o dini “zengin eğlencesi” haline getirenler…
Sizin Kitaptaki adınız işte budur: “Kitap yüklü eşekler.”
“Seçkin bir kimse değilim 
İsmimin baş harflerinde kimliğim 
Bağışlanmamı dilerim.” 

(A. Cahit Zarifoğlu)

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar