NETİZ TV
geleceğin net portalı

ERDOĞAN, TARİH, TEKERRÜR, DERS…

Yazar Ali Tartanoğlu

Ali Tartanoğlu
Yürü bre Hızır Paşa
senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
o da bir gün devrilir
Pir Sultan Abdal

 

Türkiye, 1957’de de ABD ve Batı adına Suriye’yle savaşın eşiğine gelmiş…

AKP gibi Demokrat Parti de iktidarının devamı için ABD’nin askeri ve iktisadi desteğini zorunluluk sayıyor. ABD DP’ye de istediği desteği veriyor ama: elbette yine ABD ve Batı çıkarlarının Ortadoğu’da, bölge ülkelerine rağmen gözetmesi koşuluyla…

Bugün Erdoğan “eş başkanlığa” iştiyakla soyunurken nasıl kraldan çok kralcı ise, Menderes de 1950’lerde ABD adına “eş komutanlığa” aynı coşku ile balıklama dalmış.
1948’de İsrail kurulmuş. Mısır’da Nasır iktidarıyla başlayıp hemen tüm Ortadoğu’yu bu arada Suriye’yi de etkileyen daha sosyalist, daha bağımsızlıkçı, daha ulusalcı BAAS hareketi söz konusu. Suriye’de 1954’teki seçimlerde Suriye Komünist Partisi ve Baas güçlenmiş, 1957 seçimleriyle de iktidara gelmiş.
Bu gelişmeler üzerine ABD, İngiltere ve Fransa, bir Ortadoğu Komutanlığı kurmaya karar verdiler. İleri karakol, tabi Türkiye… Yine ekonomik kriz, yine seçim (1957) ve DP’nin de ABD desteğine çok ihtiyacı vardı. ABD, Türkiye, Pakistan, İran, Irak, İngiltere arasında, asıl hedefi Nasır ve Arap antiemperyalistliği olan Bağdat Paktı doğdu. Suriye’nin de katılması gerekiyordu. Ama Nasır, Suriye’nin Pakta katılmasını engelledi.
Adnan Menderes, tıpkı bugünkü Erdoğan ve Davutoğlu gibi Suriye’yi ikna için Şam’a gitti. Türkiye 1955’te Suriye’ye, Mısır’la kurmak istediği ittifak nedeniyle bu ülkenin reddettiği notalar verdi. Nasır’ın, Süveyş Kanalı’nı millileştirilmesi üzerine “Sovyet’ler-Suriye yakınlaşmasını” gerekçe göstererek askeri hazırlıklara başladığını ilan etti. Suriye ordusu 1957’de Şam’daki ABD Büyükelçiliğini kuşattı; “CIA’nin resmi hükümeti devirmek üzere hazırlık yaptığı” gerekçesiyle ABD’li diplomatlar sınır dışı edildi. ABD de, yine tıpkı bugünkü gibi “komşuları harekete geçmezse Suriye’de kontrolü kaybedebiliriz” diyerek Türkiye ve Irak’ı kışkırtıyordu.
Türkiye, tıpkı bugünkü gibi İstanbul’da yine beyhude “Suriye’nin dostları” toplantıları düzenledi. Başlangıçta destek veren ABD ise sonra kortu ve tek başına hareket etmesini engellemek için aynen bugünkü gibi Türkiye’ye “askeri bir harekâtta bulunmayı düşünmediklerini” bildirdi. Gerilim, daha sonra bir şekilde yatıştı.
2012 Erdoğan-Suriye dellenmesi, adeta 1957 Menderes-Suriye dellenmesinin fotokopisi… Fazlası var: hiç değilse o zaman böyle kardeş kanı dökülmemişti.
Aslında başka pek çok fotokopi var. Erdoğan’ın Danıştay’ın iptal ettiği özelleştirmelerde son kararı yargıyı yok sayarak Bakanlar Kuruluna bırakan yasası da, 1960’ta kurulan ve TBMM’de DP’li milletvekillerine basın ve muhalefetin faaliyetlerini soruşturma konusunda adeta yargıç yetkisi veren, yani yasama yetmiyormuş gibi yargıyı da yürütmeye zebun eden Tahkikat Komisyonlarının fotokopisi değil mi?..
Bir başka fotokopi… DP ve Menderes, ülkeyi hızla sanayileştirmek ve kalkındırmak amacıyla 300 milyon dolarlık çok hızlı bir yatırım hamlesine girişir. Ama bu para yoktur. 1959’da Amerika’ya giden Menderes, Başkan Roosevelt’ten kredi talep eder. Ama eli boş döner.
Aynı kredinin Sovyetler’den istenmesine karar verilir. Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar bir uluslararası toplantı bahanesiyle, Ocak 1960’ta Moskova’ya gönderilir. Moskova Menderes’i ağırlamaya hazırdır. Ziyaret için Temmuz 1960 kararlaştırılır, ilan edilir. Ama rahmet yolları keser: 27 Mayıs Ordu Müdahalesi… Türkiye’de hayli geniş bir çevre, 27 Mayıs Müdahalesini ve Menderes’lerin akıbetini, bu Moskova yakınlaşmasının ABD-Batı = NATO tarafından onaylanmaması olarak izah eder.
62 yıl sonra 2012’de yine bir Suriye çılgınlığı, yine bir kraldan çok kralcılık, yine kışkırtıldıktan sonra ortada bırakılmışlık, yine Moskova’ya yönelme “Bizi de aranıza alsanıza” çaresizliği… Neredeyse birebir fotokopiler…
***
Alınganlaştığı, iyice asabileştiği dönemde ‘istifa et, git hayatını yaşa’ önerisine, Menderes’in verdiği cevabı Cihad Baban şöyle aktarıyor:
“- İstifa edemem. Çünkü ben bu memleketi hızlı kalkındırmak için yüreğimdeki bu ateşle her işe birden saldırdım. Her işi de 2490 sayılı kanuna (eski Devlet İhale Kanunu) uygun yapmadım. Kötü niyetliler, fena düşünenler beni birçok işlerden sorumlu tutabilirler.
Bugün istifa etsem o sağır, o İsmet Paşa yok mu, beni kulağımdan tuttuğu gibi Divan-ı Ali 
(Yüce Divan) karşısına çıkarır.” (Orhan Erinç, 7 Nisan 2012, Cumhuriyet, “Devri Sabık Yaratmak”)
Erdoğan sadece patolojik, dizginsiz bir hırs veya mağrurluk nedeniyle mi; gerçekten kendisini Türkiye İslam Cumhuriyetini kuran bir anti Atatürk olabileceğini sanacak kadar davasına inanmış bir militan devrimci gördüğü için mi hiç iktidardan uzaklaşmayacakmış gibi 2023 filan telaffuz eder; bir devrim yapmışçasına her şeyi kökten değiştirmek için gözü kararmıştır? Yoksa ortada kendisini kulağından tuttuğu gibi Yüce Divanın karşısına çıkaracak bir İsmet Paşa da olmadığı halde aynen Menderes’in gerekçesiyle mi?..
Hadi bütün mektepleri imam hatipleştirmeyi, hadi Atatürk, cumhuriyet karşıtlığını, içki, türban histerisini anladık; bunlar şeriat devrimciliği kalemine dahil olsun. Hadi 2023 ütopyasını da bu kaleme ekleyelim. Muhalefetin tamamını duman edip arkasında Amerika’yla, AB ile geriye doğru devrim pek kolay olsa da, Devrim yapıyor, biraz gözü kara olacak diyelim…
Ama padişahlık özentisi, Çamlıca’ya en büyük cami, caminin kapısına padişahvari kitabeler, İstanbul’a ikinci boğaz… Durmadan çılgın projeler… Dünyaya nizam vermeye kalkmalar… Osmanlılık rüyaları neyin nesi?..
Hele önüne gelene “sen kimsin ki… iki koyun güdemezsin…” hörelenmesi neyin nesi?.. Ben ben, beeennn… Benim valim, benim bakanım… Ben bu ülkenin başbakanıyım… Ben başbakan olarak… Cumhurbaşkanı da olacağım… Hatta President olacağım… Hatta hatta, Kardeşim Abdullah’ı bile hem de başbakan dahi olamayacak şekilde harcayacağım…. Arkamda başbakan ve AKP genel başkanı olarak bir “müdür” bırakacağım, neyin nesi?..
Hadi bunlara da eyvallah… Ama içeride bu kadar uçarken dışarıda “n’olur beni süpürmeyin de kullanın” neyin nesi?.. İnsan hiç değilse tutarlı olur.
Kendi inanç felsefesi üzerinden sormak lazım: Hayatla, inanıyor olması gereken kaderle, dünyaya kazık çakacakmışçasına neden bu kadar inatlaşır? Ders alıp tarihi tekerrür ettirmemek için ille Oxford’da ordinaryüs olmak gerekmez ki… Aksaray Maliye-Muhasebe Mektebinden mezun olmak da yeter.
Usulet, suhulet, feraset… Ve tevazu…

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar