NETİZ TV
geleceğin net portalı

EMPERYALİZMİN "DOĞU PLANI" YENİDEN GÜNDEMDE

Yazar Kuvayi Milliye Dergisi  

(Kuvayi Milliye Dergisi’nin Ocak-Şubat 2000 tarihli 20. sayısından)
Emperyalizm 100 yıldır bir türlü uygulayamadığı “doğu planı”nı yeniden yürürlüğe koyuyor…
Yatırımlar, savunma dahil tümüyle sanayi, tarım, endüstri, iç ve dış ticaret, finans, bankacılık, tümüyle ekonomi, iç ve dış politika uluslararası finans-kapitalin %100 denetim ve kontrolüne devrediliyor…
SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı ve tümüyle Sosyal Güvenlik sistemi tasfiye ediliyor. Sendikasız, kooperatifsiz ve örgütsüz bir toplum yaratılmak isteniyor…

Tarımımız, hayvancılığımız ve ormanlarımız yokediliyor. Köylü üreticilerimiz şehirlere göçe zorlanıyor. İşsizlik, pahalılıkla yarışıyor. GAP, Amerikan ve İsrail şirketlerine peşkeş çekiliyor. İsrail’in üç katı büyüklüğündeki Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği İsrail’e devrediliyor…
Cumhuriyet Orduları, mahkemeleri ve diğer kurumları tasfiye edilmek, Sevr hortlatılmak, isteniyor. Emperyalizmin emrinde “Profesyonel Ordu”, “Uluslararası Özel Mahkeme”, “Çok Hukuklu”, “Çok Kültürlü”, “Mozayık” Kentler – Bölgeler Federasyonu geliyor.
Onlar ‘görev’lerini yapıyorlar! Peki ya biz!
Biz ne yapıyoruz? Yoksa ‘biz’ de mi ‘görevli’yiz?
… 
İlk kez 1972 yılında çıkarmayı planladığımız Kuvayı Milliye Dergisi’ni 1992 yılında bir kez daha denedik. Olmadı.
Nihayet 1996 yılının Aralık ayında, 24 yıl sonra amacımıza ulaştık. “Halk Konseyleri Kurucu Meclisi Oluşturmak Üzere Halk Örgütleri Kurultayı” önerisini çığlık çığlığa gündeme getirerek yayına başladı Kuvayı Milliye. İlk sayıdan itibaren; “Ne özelleştirme! Ne Globalleşme! Ne de Bürokratik KİT’lenme! Özerk-Demokratik Reorganizasyon ve KUVAYI MİLLİYE” programını sunmaya başladık.
Kentteki demokratik kitle-meslek örgütleri temsilcileri, mahallelerden başlayarak, işçi, küçük üretici ve esnaf temsilcileri, kamu çalışanları temsilcileri, Cumhuriyet(çi) Kurumları temsilcileri an geçirmeksizin Kent Kuvayı Milliye Meclisleri’nde biraraya gelsinler, yerel sorunlardan başlayarak, cumhuriyetimizi koruyup geliştirmek için ne gerekiyorsa yapsınlar dedik. Tüm bu yerel meclisler, halkımızın ve ülkemizin tamamını temsil etmek üzere ulusal bazda Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi’ni oluşturup, ekonomik ve sosyal adalet temelinde yeni bir anayasa, seçim sistemi, partiler, sendikalar, kooperatifler ve dernekler yasası çıkarmak üzere bir Kurucu Meclis gibi çalışsın dedik. Gerekçemiz: Bu meclis ve bu partiler, bu anayasaya göre bile münfesihtirler. Kuvayı milliyeyi hakim, iradeyi milliyeyi gerçek kılacak bir yapılanmaya gidilmezse, Cumhuriyetimiz dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir… Bunun için, 1997 yılı 19 Mayıs günü 1. Kuvayı Milliye Kurultayı’nı topladık…
1997 yılı Aralık ayı sonu ile 1998 yılı Şubat ayı boyunca demiryollarının özelleştirilmemesi, geliştirilmesi için, Akhan Hilmi Çamurdan ile birlikte Edirne’den Adana’ya kadar yürüdük.
1998 yılı başında, Turgutlu Kuvayı Milliye Temsilciliği ve CHP İlçe örgütünün düzenlediği ve Prof. Anıl Çeçen’in ve benim konuşmacı olarak katıldığımız seminerde Türkiye’nin içinde bulunduğu durum dile getirildi ve yöredeki ulusalcı küçük sanayici ve esnafla birlikte Türkiye çapında bir ULUSAL SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ kurulması için Kuvayı Milliye Dergisi öncülüğünde çalışma başlatılmasına karar verildi. Derginin yürüttüğü yoğun çalşmalar sonucu bu dernek bugün Sayın Kemal Özden’in genel başkanlığında kuruldu ve faaliyetlerini sürdürüyor.
Birçok panel, söyleşi, konferans düzenlenmesine öncülük eden dergimiz, kitap basım ve dağıtımına da başlamıştır. Bölge temsilcilikleri ile yerel kuvayı milliye postası gazetelerini çıkarmaya başlayan dergimiz, yaşanabilir bir doğa ve toplum kurma mücadelesine devam etmektedir.
Sosyalist olduklarını iddia eden ve 1996’dan beri dergimizin önerilerine sağır kalan bir kısım gruplar, özellikle Apo’nun yakalanmasından sonra, sessizce ve derinden söylemlerini değiştirmeye, hiçbir özeleştiri yapmaya gerek görmeden eskiden küfrettikleri kimi değerlere sahip çıkmaya başladılar. Kendi açılarından umut verici bir gelişme olarak yorumlamak isteriz.
Kendilerini ‘Atatürkçü’ ve ‘kemalist’ olarak adlandıran kesimlerin çoğunluğu ise dergimizi yok saymamakla birlikte önerilerimize yeterli ve gerekli duyarlılığı göster(e)mediler. Oldum olası “sınıfsal bakış açısı”na karşı alerji duyan bu kesim, hele son yeni dünya düzenci söylemden oldukça etkilenmiş görünüyor. “Artık temel çelişki ‘emek-sermaye’ çelişkisi olmaktan çıkmıştır. Bugün temel ve baş çelişki tüm bir ulusla dış emperyalizm arasındadır…” Burada gizli bir itiraf vardır. Demek ki daha önce temel ve baş çelişki ‘emek-sermaye’ çelişkisiymiş, şartlar değişmiş! Peki, baş çelişkinin ‘emek-sermaye’ çelişkisi olduğunu dolaylı da olsa kabul ettiğiniz “o zamanlar”da sizler bugünkünden farklı olan hangi düşünce ve davranışları gösterdiniz? Farzedelim ki bugünkü tavrınızda haklısınız. Peki dün neden sosyalistlerin yanında değildiniz? Geçmişte izlediğiniz yoldan gider aynı tutumlarda ısrar ederseniz, yeni 1946’lara ortam hazırlamış olmaz mısınız? 
Daha çok öğretmen, öğretim üyesi ve kamu çalışanlarından oluşan ve aydın diyebileceğimiz bu kesimin en büyük zaafı; mevcut devlet mekanizmasını ele geçirenlerle yerli-yabancı holdinglerin organik bağını görememekten kaynaklanıyor. İlk kuruluş aşamasındaki halkçı, devrimci ve bağımsızlıkçı fonksiyonları, bugünkü devlet yapısından beklemek, tatlı ya da acı bir hayaldir. Bugünkü devlet mekanizması, içerde emperyalizme bağımlı, özelleştirmeci ve sömürüden yana, halkımızın ve ülkemizin çıkarlarına karşı bir yapıdadır. Dışarda ise özellikle Avrasya ve Ortadoğu’da yerli-yabancı ortaklı tekelci sermayenin çıkarlarına hizmet eder. Devlet mekanizmasını elinde bulunduran güçler artık ulusal ve ulusalcı, halkçı ve vatansever değiller. Önce bu konuda netleşmek gerekiyor. Yoksa ulus-devleti savunuyoruz diye emperyalizmin taşeronu durumuna indirgenmiş bir 40 haramiler çetesini savunuyor duruma düşebiliriz. Ya da sosyal hukuk devletini savunduğumuzu, kamu mülkiyetini koruyup geliştirdiğimizi zannederiz ama aslında savunduğumuzu sandığımız değerleri yoketmeye çalışan çete-şirket devletine hizmet ederiz. O devletin temsilcileri,  sanayi ve tarımsal KİT’leri yıllardır yerli-yabancı ortaklı holdinglere ucuz hammadde ve kredi kaynağı olarak peşkeş çekmediler mi? Toprak reformunu tozlu raflarda unutup kooperatifleşmeyi ‘gominizlik’ saymadılar mı? Feodal ve rantiye kesimleri palazlandırarak cumhuriyeti kasabalarda boğdurup köylülüğü gericiliğin örümcek ağlarına terk etmediler mi? Tüm devlet olanaklarını batılılaşacağız, sanayileşeceğiz diye montajcı, vurguncu, müteahhit, yabancı ortaklı holdinglere aktarmadılar mı? İşsizlere iş veriyoruz diye kafatasçı, gerici, tarikatçı kadroları buralarda beslemediler mi? Onun için devletin sınıfsal niteliğine bakmadan, onun kimin elinde olduğunu anlamadan yapılacak her iş, kaş yapayım derken göz çıkarmaya dönebilir. Özelleştirmeye hayır derken, örgütlü halkın girişim ve güdümündeki gerçek kamu işletmeciliği ile sahtesinin ayırdında değilsek, bilerek ya da bilmeyerek faşizme veya emperyalist amaçlı savaşlara hizmet eder duruma düşebilir, emperyalizmin oyununa gelebiliriz.
Ulusal, demokratik, halkçı, devrimci, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetini korumaktan yanayım diyen herkes önce o cumhuriyeti yeniden kurmak, öyle bir devleti ve aynı özelliklere sahip bir iktidarı var etmek, yaşama geçirmek zorunda olduğunu unutmamalıdır. Olmayan bir şeyi korumaya kalkmak, ahmaklık değilse halkı kandırmaya çalışmaktır.
İçerde cumhuriyetçi halk mı isteniyor; önce halkçı cumhuriyet programını hayata geçirmeliyiz. Dışarda, örneğin Avrasya ve Ortadoğu’da, kardeş mazlum halkların çıkarlarını ve ona paralel olarak ulusal çıkarlarını koruyan, etkin, güçlü ve lider bir Türkiye Cumhuriyeti mi isteniyor; önce gerçekten milliyetçi, ulusalcı, halkçı ve antiemperyalist, kendisi gibi ezilen ve sömürülen halklar ve ülkelerle kardeşçe dayanışmaya hazır bir devlet ve iktidara sahip Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratmalıyız. O ülkeleri ve halkları yolunacak kaz gibi gören “yerli” holdinglerin emrindeki devlet ve iktidarlar, ancak emperyalizmin maşası olabilir. Görüldüğü gibi esas mesele; ekonomi-politik iktidarın ve devletin, gerçek sahipleri tarafından, meşru ve demokratik olarak ele geçirilmesidir. Devlet mekanizması, halk tarafından ve halk için örgütlenmiş halkçı ve ulusalcı güçlerin elinde değilse, bunu gerçekleştirmeye yönelik düşünce ve davranışların dışındaki her türden iş ve eylem abesle iştigaldir, hatta karşı tarafa hizmet edebilir. “Atatürkçüyüm”, “Kemalistim” diyen herkes, önce, Gazi’nin neden Damat Ferit hükümetinden yana olmadığını, neden Anadolu’ya geçip Kuvayı Milliye ile yeni bir MECLİS, yeni bir DEVLET kurmaya kalktığını iyi anlamalıdır, kavramalıdır…
Dergimizi yok sayan diğer bir kısım “ilerici” gruplar ise, her şeyi “28 Şubat Süreci”ne ısmarlamaya, ya da maddesi yok edilmiş, ruhu da teslim alınmak üzere olan Atatürkçülüğe havale etmeye pek hevesliler. İçlerinden bazıları bugün ülkemizin ve halkımızın içine düşürüldüğü duruma karşı önce “Sol Güç Birliği”, sonra “Ulusal Güçler Birliği” en son “Kurucu Meclis” laflarını etmekteler.
Ülkemizde ilk kez Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kuvayı Milliyeciliğimizi yerli yerinde değerlendirmiş ve insanlık yararına güncel sentezlere vardırmıştır. “Halkçılık” ilkesini ve “Halkçılık Programı”nı da derinlemesine ilk inceleyen ve bu konuda aydınlarımızın ve halkımızın dikkatini çeken gene Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Kuvayı Milliye dergisi ilk sayıdan beri bu önerileri işlemiş, antiemperyalist, antikapitalist ve halkçı bir reorganizasyon için çalışmıştır. Dergimiz, Halkçılık Programı’ndan hareketle, daha önce Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından 1961’de Milli Birlik Komitesi’ne sunulan Anayasa Teklifi’ni geliştirerek çeşitli platformlarda demokratik kitle-meslek örgütlerimize ve cumhuriyetçi kurumlarımıza sunmuştur.
Sorunun ruhunu ve önemini anlamadan, dostlar alışverişte görsün örneği, tüm bu stratejik öneri ve programları sulandırıp taktikleştirerek  kendilerini vitrine sürmeye kalkanların mumu yatsıya kadar yanar. Halkçılık Programı, Batı ve İrtica, Sol Güç Birliği Kurultayı gibi toplantılar düzenleyip, senden önce bu önerilerileri aslına ve ruhuna uygun olarak dile getirenleri yok sayarsan; genel seçimlerden önce düzenlediğin “Sol Güç Birliği Kurultayı” toplantında tarafımızdan dile getirilen “Bu Meclis, bu anayasaya göre bile münfesihtir. Bu meclisle gidilecek seçimlerin sonucu bellidir. Seçim yarışına katılarak onları meşrulaştırmış oluruz. Halkımızın örgütlü kesimlerinin temsilcileri ile cumhuriyetçi kurumlarımızın temsilcilerinden oluşan, yeni bir anayasa, seçim sistemi, partiler, dernekler ve sendikalar yasası yapacak bir Kurucu Meclis gerçekleştirmek üzere düşünüp davranalım.” önerisini “Biz demokrasiden ayrılamayız.” diyerek “Seçimlerden Sol Güç Birliği İktidarı Çıkacak” ham hayaline kapılıp oylatmaya bile gerek görmezsen; seçimlerden sonra 12-13 Haziran’daki “Altı Ok Kurultayı”nda, gene davetsizler arasında olan dergimiz temsilcisinin, “gurur eşeklere yakışır” deyip söz alarak, “Sonuç bildirgesinde; emperyalizmin yeni oyunları derken Amerika ve Avrupa kanatları dile getiriliyor. Ancak, özellikle son yıllarda öne çıkan İsrail kanadı unutulmuş! Amerika ve İsrail sadece İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin parçalanması için çalışmıyorlar. GAP’ı da gasp ediyorlar. İsrail’in Türkiye ile imzaladığı askeri anlaşmalar ortada. Tüm bu nedenlerle sonuç bildirgesine, emperyalizmin yeni haylaz veled-i zinası  İsrail’in de konulmasını talep ediyoruz.” demesi üzerine “Yok Cezayir’i de koyalım” diye karşılık verirsen; bugün varlığını dergimizin öneri ve çabasına borçlu olan USİAD’ı kendi kurduğun yan örgütün gibi görüp göstermeye kalkarsan; ideolojini “allahsızlık” ekseninde müslümanlık aleyhine atıp tutmaktan başka bir temele dayandırmaz, Koç’lu Sabancılı finans-kapital emperyalizmini dün Tansu Çiller’e bugün Demirel’e ya da birkaç mafya artığının bileşkesine indirgemeye kalkarsan; önce 20. yüzyıl başında Lenin’in, menşevizmi teorik ve pratik olarak yenilgiye uğrattığı gibi Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama” eseriyle tarihin çöplüğüne atılan “Milli Demokratik Devrim” adlı küçükburjuva ütopyasını ve eski-yeni kadroculuğu ısıtıp tekrar gündeme getirmeye kalkarsan halkımızı değil ancak bazı aydınlarımızı “ikna etmiş” görüntüsü verebilirsin. Sosyalistler, yukarda örneklerini sıraladığımız densizlikte düşünüp davranamazlar.
Emperyalizm Apo’yu “ötmediği için” ve “ötmemesi için” kurtarıyor…
Türkiye Cumhuriyeti’nin “legal” kurum ve kuruluşları hızla illegaliteye gömülmeye, münfesih olmaya devam ediyorlar. 1990’lı yılların başından beri kendi koyduğu yasaları sonuna kadar (değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri hiçe sayarak) çiğneyen, Cumhuriyete, vatana ve halka ihanet eden parlamento ve tümüyle meclis üyelerinden sonra, Çankaya’nın arka bahçesini babasının çiftliğiymiş gibi Ford’a satmaya kalkan, “sınırlar değişecek, herşey değişecek, aman değişime ayak uyduralım” diyen makam sahipleri, demokratlığa soyunan Yargıtay başkanları, dün tarikatlarla, bugün ılımlı (gülen) islamla kolkola olan ve emperyalizmin tahkimli, kopenhaglı, AB’li mahkumiyetleri ile şahsi, zümrevi ve sınıfsal çıkarlarını birleştiren hükümetler… gaflet ve dalaleti geçelim, hiyanet içinde değiller mi? Batı’lı “dostlar”ın çıkarları uğruna halkımızla diğer Ortadoğu halklarının arasını açmaya çalışanlar ve onların “yerli” işbirlikçileri kime hizmet ediyorlar? Muhtemel bir Türkiye-İran, Irak ya da Suriye savaşı kimin çıkarlarına hizmet eder? Tüm bu “işler”in arkasındaki yerli-yabancı ortaklı holdingler, vatan ve millet satıcılıklarını “devletin çıkarları gereğidir” diye kime yutturabilirler? En son “Tepeden tırnağa demokratik değişim” çığlığı atanlar, “son sosyalist devleti ve devletçiliği yıkıyoruz, aman demokratikleşelim, çağdaşlaşalım” diyenler kime hizmet ediyor? Tüm bu “çan”lar kimin için çalıyor? “Hukuk Kurultayı”nı “Emperyalizme Entegre Oluş İçin ‘Demokratikleşme’ ve Apo’yu Kurtarma Kurultayı”na çevirmek isteyen ‘demokrat’ oturum başkanı, ulusal cumhuriyeti ve kamu hukukunu savunan kamu hukuku profesörünü azarlayıp susturmaya kalkıyor ve uzmanlık alanı olmadığı halde “bilimsel olmamakla” suçluyor. Yanındaki Alman katılımcıya yaranmaya çalışırcasına, “Türkiye’deki hukukçular böyle çağdışı görüşleri benimsemiyor artık” diye ahkam kesebiliyor. Ey bir kısım “hukukçular”! Sizi gidi guguk kuşları… Bu ülkede bu günleri görmüşcesine sadece “Demokratik Türkiye” “ya istiklal ya ölüm” dedikleri için asılan Denizleri kurtarmak için ne yaptınız? Bu ülkede 16, 17 yaşındaki çocuklar, benzeriniz bir kısım “doktor”ların raporlarıyla 18 yaşını bitirmiş gösterilip, sırf “tanrılar öyle istiyor” diye asılırken hangi cehennemde ne işle meşguldünüz? Sen ey “halkçı-devrimci-ulusalcı” başbakan! Sen ey “çakıltaşçı”! Evet sen meşhur avukat! Ya sen ak saçlı, ağır başlı yüce hakim! “Aman Demokratikleşelim! Apo asılmasın!” öyle mi? “Devletimizin yüce çıkarları gereği” ha! O kadar vatanseverdiniz de, Apo ve cinayet çetesi Amerikan, Alman, İsrail gizli servislerinden her türlü yardımı alırken ve bu sizler tarafından bilinirken, “kanı durdurmak” için ne diye bu “dost” ülkelere karşı en ufak bir tavır bile alamadınız? İkide bir İran’a ve Yunanistan’a nota vermekte pek kahraman dışişleriniz, neden dut yemiş bülbül kesildi? Hadi diyelim ki çok başarılı dışişleriniz bu basit gerçeği görmekten acizdir. Apo döndü dolaştı sahibine sığındı. Takke tamamen düştü. Kel göründü. Avrupa; başta Almanya, İtalya ve Yunanistan adamlarına sahip çıkmak zorunda kaldı. Aynı günlerde, Apo İtalya’da iken Türkiye’deki bir televizyon kanalı, bir şaklaban aracılığıyla hergün fiat palio dağıtmaya başladı. “Aman Türk-İtalyan dostluğu zarar görmesin!” “Apo Almanları ve İtalyanları kandırmış! Gerçekleri onlara anlatalım! Asmamak kaydıyla geri isteyelim!” Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin dışpolitikası olamaz. Ortada binlerce ölü var. Emperyalizmin “böl, parçala, yönet” politikası var. Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa’nın katillerine karşı, Türkiye’yi parçalamak isteyenlere karşı gerekirse harp ilan edemeyen “çakıltaşçı”nın da, “ulusalcı”nın da “milliyetçi”nin de canı cehenneme… Onların amacı vatanın ve devletin çıkarlarını savunmak olamaz. Kıbrıs çıkarmasından sonra ülkemize ambargo uygulayan ve haşhaş ekimini yasaklayan Amerika’dan yana tavır koyan “milliyetçi”lerimiz, aynı cibilliyetsizliklerinde ısrar ediyorlar. Kim demiş “değiştiler” diye? Bu olsa olsa, sahibinin sesi medyanın da hizmet ettiği amaca paralel olarak, en azından emperyalizmin dayatmalarına boyun eğmektir. Onun için; Apo hakkında verilen mahkeme kararı ve infaz süreci, şimdi o beyler neden asılmasın diyorlarsa aynı gerekçeyle sürdürülmelidir. Apo hakkında yargının verdiği infaz kararı, bir tek nedenle durdurulabilirdi. O da, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek çıkarları doğrultusunda kayıtsız şartsız hizmet etmek koşuludur. Nedir Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları? Bağımsız ve demokratik bir ulusal cumhuriyetin, vatanımızın ve halkımızın çıkarları ne ise odur. Apo’nun gerçekten konuşması ve PKK’nın elindeki tüm belge ve bilgileri Türkiye Cumhuriyeti Ordusu’na ve halkımıza aktarmasıdır… Hangi Amerikalı generalle ve CIA ajanıyla hangi planları yaptığı, hangi Alman istihbarat subayı ile Yunanistan üzerinden hangi yardımları almak üzere görüştüğü, hangi İsrail gizli servis ajanı ile nasıl anlaşmalar yaptığı ve hangi yardımları aldığı, Türk işbirlikçilerin (Cumhurbaşkanları ve demokrasi aşığı holding sahipleri dahil) kimlikleri vb. konularda bilgiler vermesi…
Türkiye Cumhuriyeti’nin, halkımızın ve vatanımızın çıkarlarını koruyabilmek için bunlar açığa çıkarılmalıdır. İşte o zaman Apo, mahkeme kararına rağmen asılmayabilirdi. Ancak bugün devlet mekanizmasını elinde bulunduranlar ne ulusal bağımsızlıktan yanadır ne halkçıdır ne de vatansever. Bunu gerçekleştirebilmek için, ulusal bağımsızlıkçı, halkçı ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’ne, aynı özelliklere sahip bir parlamentoya ve cumhurbaşkanına gereksinim vardır. Ancak bu şartlar oluştuğunda ve böyle bir erk tarafından hukukun nispeten formel kural, sonuç ve hükümleri, esnetilebilir, yumuşatılabilir. Halkımız ve kamuoyumuz ancak böyle haklı bir gerekçeyle ikna edilebilir.
Bugünkü iktidar, Apo’nun konuşup gerçekleri anlatmasından korkmuyorsa ya da Apo’yu teslim alırken birilerine söz vermediyse, mahkeme kararını uygulama safhasına sokar, konuyu hemen meclise getirir. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin dayatmalarına karşı direnir ve ulusal çıkarlarının gereğini yapmaya kararlı olduğunu gösterebilirse, Apo’nun dili çözülür ve PKK’nın tüm ilişkileriyle açığa çıkarılması sağlanır. Tabii bu arada Batı’lı “dostlar”ın ve yerli işbirlikçilerin de maskesi düşecektir. Apo’nun ele geçirildikten sonraki ilk sözleri  Batılı “dostlar”a da Türkiye Cumhuriyeti’ne de mesajdır. “Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmete hazırım.” diyerek hem Batı’yı hem de Türkiye’yi uyarmış, sıkıştırmıştır. Hangi taraf ağır basarsa o tarafın lehine işleyecek süreç böylece başlamıştı. “Batı” mesajı almış ve asılmamasını garantilemek için AB aday üyeliği dahil Türkiye’ye her türlü baskıyı uygulamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü yöneticileri bu uydu ve bağımlı tutumlarını sürdürürlerse, olay faili meçhuller ve Susurluk gibi karanlığa gömülecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanış süreci hızlanacaktır.
Şimdi neden asmıyorlar Apo’yu Sayın “çakıltaşçı”lar, “ulusalcı”lar, “milliyetçi”ler ve gugukçular? Ne değişti? Dün hepsi hep bir ağızdan asıp keserek oy avcılığına çıkmamışlar gibi, bugün hepsi idama karşı! Dün aynı medya, “bölücübaşı”nı yargısız infazla asıp keserken bugün “mahzun” ve de suskun! Meğer Apo Türkiye’yi parçalamak niyetinde değil miymiş? Tüm algılama kabiliyetimiz 1980’den bu tarafa dumura mı uğramış? Yoksa aldatıldık mı? Onbinlerce ölü yalan mı? İç savaşa trilyonlarca lira harcanmadı mı? Ne yaptınız o kadar genci, bu kadar parayı? Bunlar doğruysa sizi önceki fikrinizden caydıran güç ya da olay ya da “şey” ney? Bu sorulara halkımızın huzurunda doğru cevap verecek babayiğit var mı?
İdamın sorunu çözmeyeceğini biliyoruz. Ancak tıpkı türban olayındaki gibi, bu da bir politik tavır olacak. Dergimizin idam konusundaki görüşü; zorla tecavüz, ırza geçme suçu dışında idam cezasının tamamen kaldırılmasıdır. Ancak bugün emperyelizmin dayattığı küreselleşme, ulusal cumhuriyetleri, vatanları, ülkeleri ve halkları tehdit ediyor ve onların “ırz”ına geçmeye kalkıyor. Vatansever olmak ve halkçılık, evrensel insanlık değerlerini savunmanın ve evrensel nihai barışın ilk ve en önemli koşullarıdır. Bu nedenle; kişi olarak Sayın Abdullah Öcalan’a en ufak bir kin ve nefret duymamakla, hatta kimi düşünce, hal, hareket, davranış ve konuşmalarını sempatik, insancıl, naif bulmakla birlikte; emperyalizmin ve işbirlikçilerinin maskesini düşürmek ve ibret-i alem için yargı ve infaz sürecinin işletilmesinden yanayız. İnfazı durdurmak ya da sürdürmek; bu iki yolun şekli ve özü, 2000’li yıllarda Türkiye’nin, emperyalizmin fedailiğine mi yoksa mazlum halkların kurtuluş mücadelesine mi entegre olacağının bir göstergesi olacaktır.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar