NETİZ TV
geleceğin net portalı

Durum Yargılaması-Hikmet Kıvılcımlı

Hikmet Kıvılcımlı’nın 5 Mart 1971 tarihinde, dönemin sosyalist grupları ile tartışmak amacıyla düzenlenen

durum-yargilamasi

toplantıya Mahir Çayan ve Mihri Belli’nin katılmaması üzerine seminere dönüştürülen toplantının ses kayıtlarının çözümlemesinden oluşan kitaptır.

Kitap Derleniş Yayınları tarafından 1999’da basılmıştır. Broşürdeki tüm büyük ve küçük harfler Hikmet Kıvılcımlı’nın özgün dilbilgisi kurallamalarına göre aynen aktarılmıştır.

Birinci Kitap – 5 MART TARTIŞMALI TOPLANTISI

 Sevgi ve Saygı değer arkadaşlarım;

Bir açık oturum için gelmiştik. İki karşıt kutup bu oturumdan
caymışlar. Kendilerince bir neden bulmuşlar herhalde. Onun dışında da,
bazı şartlar, hepimizce bilinen şartlar, bu akşam için o geniş
toplantıyı bir konferans biçimine çevirmek olanağını geciktirdi.
Binaenaleyh, öyle bir toplantıyı bundan sonraki günlerden herhangi
birinde, daha detaylarıyla, ayrıntılarıyla gene hep birden yapmaya
çalışacağız.

Burada şimdi, ne bir konferans, ne bir nutuk çekme konu değil.
Esas, bir tanışma, karşılıklı görüşme ve böylece birbirimizi
aydınlatmaya çalışma oturumu olacak. Çünkü öteki konferans, yahut işte
açık oturumun konusu, bildiğimiz gibi: Devrimci davranışların Türkiye’de
hangi yönde gelişmesi gerekir? bunu aramak olacaktı. Buradaki
arkadaşların, tahmin ediyorum ki, hemen hemen hepsi değilse -bilmiyorum,
belki başka eğilimli arkadaşlardan da olacak- fakat çoğunluğu hiç
değilse belirli bir yol tutmuş arkadaşlar oluyor.

Yani, biz Politika deyince: Sosyal Sınıfları anlıyoruz, hepimizin
bildiği gibi. Sosyal Sınıflar deyince de, bizim tuttuğumuz sınıf: İşçi
Sınıfı’dır, Proletarya dediğimiz. Binaenaleyh, biz İşçi Sınıfının
politikasını savunanlarız. Ve buradaki arkadaşlar da öyle.

Ama, bütün devrimciler İşçi Sınıfının devrimcileri olmuyorlar çok
defa. Hele bizim gibi geri kalmış ülkelerde, Küçükburjuva devrimcileri,
ilk aşamalarda ve belirli bir süre için pek velvelelice biçimlerle
adeta politikanın en önde gider eğilimlerini temsil eder görünüyorlar.

Bunlarla arkadaşça konuşmak, tartışmak, birbirimizi eleştirmek
isterdik. Ve o toplantı da bunun için yapılacaktı. Olmayınca, şimdi biz,
aşağı yukarı hepimiz burada Proletaryanın, yani İşçi Sınıfının
politikası etrafında az çok anlaşmış insanlar olarak, bir dertleşme
toplantısı yapacağız.

Öteki grupların -beş altı grup var- onların burada karakteristiği
üzerinde durmayalım. Gene ileriki toplantıda, ileride yapacağımız bir
toplantıda, kendileriyle bir arada bunu daha iyi yapabiliriz.

Burada, şimdi, benim şu halde arkadaşlardan ricam: kendilerince
tartışmamız gereken konular nelerse, onları öne sürsünler ve onlar
çevresinde bir -eskilerin hasbıhal dediği- yani konuşma yapmaya
çalışalım.

Ne dersiniz?

Ben böyle düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsanız, gene çoğunlukla siz
karar verin: o yönde çalışırız. Yani, karşılıklı sorular ve tartışmalar
mı yapalım? Yoksa başka bir tarzda mı konuşalım?

Her arkadaş…

Bir dinleyici: Bu toplantıda…

Hikmet Kıvılcımlı: Gündem falan yok galiba. Evet?

Dinleyici (devamla): … Gündem tespit edilebilir.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Hay hay. Kağıt var mı acaba? Buyurun.

Dinleyici (devamla): Bazı konularda geniş açıklamalarda
bulunulabilir. Arkadaşlar tarafından açıklanması gerekli bulunan
kısımlar sorulabilir.

Hikmet Kıvılcımlı: Çok iyi olur. Teklifiniz? Gündeme ne konmasını teklif edersiniz?

Dinleyici (devamla): Şimdi, diğer arkadaşlar da…

Hikmet Kıvılcımlı: Tabii, hepsine… Ama ilk…

Dinleyici (devamla): Genellikle soru-cevap şeklinde olması daha…

Hikmet Kıvılcımlı: Daha iyi olur, tabii. Tabii. Zaten bizim, yani
Proletarya ideolojisi daima Diyalektik dediğimiz… Diyalektiği de
biliyorsunuz: “Diya” zaten ikili demektir, karşılıklı tez-antitezin
mütemadiyen çarpışmasıdır. Binaenaleyh, biz de aramızda o tip, yani tez
ve antitezleri karşılaştırarak herhangi bir konuyu aydınlatırsak, hem
daha iyi aydınlatırız, hem daha iyi anlamış oluruz. Çünkü zıddı
çıkmayınca, normal sentezi de çıkmaz her konunun. O bakımdan en doğrusu
budur.

Zaten eskiden de öyleydi ama, Burjuvazi ve öteki eski
Tefeci-Bezirgan sınıflar bunu dondurmuşlar, metafizik biçime sokmuşlar.
Yoksa, kadim Yunan’da bile “Mayotik” usul vardı, biliyorsunuz.
Sokrat’ın, Aristotalis’in falan kullandığı. Daima soru açarak, ona cevap
vererek… Eflatun’un kitaplarında görmüşsünüzdür. Metot olarak fena
bir şey değildir. Herhangi bir konuyu en iyi aydınlatma yolu o.

O bakımdan, burada zaten biz bizeyiz. Binaenaleyh, ne
sorunlarımız varsa kafamızda, onları dökelim. Ve hepimiz, karşılıklı
olarak cevaplarını arayalım, vermeye çalışalım.

Şimdi, şu halde, sorunlar… Arkadaşlardan rica edelim: Gündeme almak üzere, en çok zihinlerimizi kurcalayan neler varsa…

Efendim?

Bir dinleyici: Şimdi özellikle şu günlerin de en yakıcı bir meselesi… Aktüel bir meselesi…

Hikmet Kıvılcımlı: Evet efendim. Adınız?

Dinleyici (devamla): B.U.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet efendim.

Dinleyici (devamla): Yine politik sahnede… günler, birtakım üst
yapıda değişmelerin de şöyle böyle söylendiği ve kehanetlerin
bulunduğu, yok yahutta tahminlerin yapıldığı günler, bir de gençlik
hareketleri üzerinde provokasyonların yapıldığı günler ve bu arada
burjuvazinin de gençlik hareketi üzerinde, işçi sınıfları üzerinde
provokasyonlara giriştiği, onları altetmek istediği günler ve son olarak
da, üç dört haftadan beri okullarda, daha önceleri de gene işçi
sınıfına yapılan hareketler.. Efendim, Ordu meselesi burada devamlı söz
konusu edilir. Bütün arkadaşların kafasında… yalın olarak ta
alınabiliyor… Ve Ordunun birtakım davranışları var. Bu semptomlar
nasıl, belirtiler nasıl yorumlanır. Bu bizde biraz karanlık, biraz da
müphem kalıyor.

Hikmet Kıvılcımlı: Tartışalım bunu. Teşekkür ederim. Başka? Evet.

Bir başka dinleyici: (O.E.) Bir de Yeniçeriliğin durumu? Yani
devrimci ordu da… Yeniçeriler… Onların durumu? Ve devrimci ordu,
İkinci Meşrutiyete kadar hangi dönemlerde devrimciliklerini kaybettti?

Hikmet Kıvılcımlı: Evet.

Bir başka dinleyici: Ben teorik bir şey söylemeyeceğim. Yalnız,
biliyorsunuz, İPSD burada çalışıyor. Onun hakkında bize bazı yönelgeler
yahut ışık tutmalar yapabilir misiniz?

Hikmet Kıvılcımlı: Ne gibi mesela? Sizce sorun yaratan durumlar hangileridir?

Dinleyici (devamla): Çalışmamızın ne yönde olması ve nelere
ağırlık vermemiz gerektiği? Kendimizi ve temasta bulunacağımız kitleleri
nasıl etkilememiz gerektiği?

Hikmet Kıvılcımlı: Peki. Teşekkür ederim. Başka var mı?

Bir başka dinleyici: Diğer gruplara karşı ne tür çalışmalar yapmamız gerekiyor? Özellikle…

Hikmet Kıvılcımlı: İsminizi rica etsem.

Dinleyici (devamla): M. T.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet canım.

Dinleyici (devamla): Özellikle bazı arkadaşlar bizim diğer
gruplar gibi bir mahfil olmamamız gerektiğini, derleyici vasfımız
olduğunu, bir nev’i mahfiller üstü davranmamız gerektiğini söylüyorlar.
Bu konuda açıklama yapar mısınız?

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim.

Bir başka dinleyici: Devrimci Derleniş Komiteleri hakkında biraz malumat verin. Açılması bu konunun.

Hikmet Kıvılcımlı: Peki efendim.

Bir başka dinleyici: Son iki sayılı gazetede çıkan şeyler vardı.
Mesela Şili: sizin yazınızda, başyazıda geçen konu. Bir de Hindistan’da,
seçime katılan Marksistlerle seçim şeyine katılmayan Marksistler
arasında… Tutum aşağı yukarı beliriyor. Biz bunları, yani daha doğrusu
sizin fikriniz… Bunları sadece seçimlere katılan partiler olduğu için
mi benimsiyoruz? Yoksa, diğerlerinden farklı, başka türlü olduğu için
mi benimsiyoruz? Bunun açıklığa kavuşturulması.

Hikmet Kıvılcımlı: Peki. Mersi. İsminiz?

Dinleyici (devamla): E. Ü.

Bir başka dinleyici: “Halk Savaşının Planları”nda PROLETARYA AYDINLARI’ndan bahsediyorsunuz. Onu biraz açabilirseniz, iyi olur.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet efendim.

Bir başka dinleyici: Derleniş konusunda da, çeşitli grupların derlenişleri…

Hikmet Kıvılcımlı: A, pardon, isminizi unutmadan.

Birinci dinleyici: A.

Hikmet Kıvılcımlı: Sizin?

İkinci dinleyici: C.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Ben unutuyorum, özür dilerim. Evet.

İkinci dinleyici (devamla): Çeşitli gruplar bu derleniş
meselesini ayrı ayrı yorumladıkları gibi, kendi içimizde de çeşitli
arkadaşlar ayrı ayrı yorumlamaktadır. Bu derleniş meselesini açar
mısınız?

Bir de, şeyi söyleyeceğim. Acaba, Partinin kurulması yolunda
yapılan bu derleniş çalışması yerine, daha başka bir alışma önerilebilir
mi? Yani, daha başka teklifler var mı?

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Teşekkür ederim.

Evet, efendim. Epeyce yüklü bir gündem oldu. Evet, bunların hepsini yetiştirebilirsek, çok iyi. Bu akşamımız ziyan olmamış olur.

Var mı başka? Bunlar içinde hele bir yönelelim de…

Demek ki, Ordu üzerinde, Ordu meselesi üzerinde en çok arkadaşlar
zihin bulandırıcı tartışmalarla karşılaşıyorlar. Ondan başlamak iyi
olacak. Zaten gündem de ondan başlatılmış oldu. O bir.

Ve orada, tabii: Yeniçerilik devri, ordu niteliğinin kayboluşu.. onun içine giriyor.

Buna karşılık: Devrimci Derleniş Komiteleri ve çeşitli grupların ayrı yorumları, ikinci nokta olsun.

Birincisi Ordu meselesi, ikincisi bu Derleniş problemi.

“Halk Savaşının Planları”ndaki “Proletarya Aydınları” zaten gene Ordu meselesine giriyor.

Üçüncüsü: Şili ve Hindistan olayları karşısında tutumumuz, yahut anlayışımız ne olabilir?

Bunlar bir aydınlanırsa, öteki gruplara karşıki tutumumuz kendiliğinden, sonuç olarak çıkabilir.

Bu arada, özellikle İPSD’deki çalışma konusu da araya girer.

Şimdi: bir, iki, üç… Öteki gruplarla ilişkimiz… Beşincisi de… Demek beş konumuz var.

Bir dinleyici: Hocam, herhalde arkadan duyulmuyor, arkadaşlar işitmiyor.

Hikmet Kıvılcımlı: Öyle mi?

Demek, beş konumuz oluyor, arkadaşlarım. Birisi: Ordu meselesi,
diyeceğimiz konu. İkincisi: Devrimci Derleniş konusu, onun hakkında
yapılan teklifler ve bunların yaratttığı tartışmalar. Üçüncüsü: Şili ve
Hint örnekleri dolayısıyla çıkan tartışmalar. Dördüncüsü: Bu konuların
ışığında, başka gruplarla ilişkilerimiz konusu. Beşincisi de: İPSD
pratiği üzerine konuşma.

OSMANLI’DA YENİÇERİLİĞİN TARİHSEL VE SOSYAL ANLAMI

Birincisi: Ordu meselesine gelelim.

Şimdi, bu Yeniçerilik hakkında: “Türkiye’de Kapitalizmin
Gelişimi” kitabında, (okuyan arkadaşlar varsa, hatırlarlar), orada,
benim yakıştırmamdan önce, Marks’ın bir mektubunun pasajı vardır.
Okuyayım. Ondan sonra Ordu meselesine daha iyi girebiliriz.

Nitekim, Ak-Aydınlıkçılar da o noktada demagojik bir atıf
hevesine düştüler: “Yeniçeriler, Kıvılcımlı’nın iddia ettiği gibi,
gündelikçi işçi ordusu değildir.”, falan gibi itirazlarda bulunuyorlar.
Halbuki Marks, 25 Ağustos 1867 günü Engels’e gönderdiği mektupta, aynen
şunu diyor:

“Genel olarak Ordu, ekonomi gelişimi için önemlidir. Örneğin,
tümüyle gelişmiş gündeliği, işçi ücretini ilkin ordu içinde buluyoruz.”

Yani, Osmanlı ordusunun Yeniçeri kesimi değil, genellikle Antik
çağda Ordu: yeryüzünde ilk defa gündelikçi tip yaratmış oluyor, diyor.
Bunu Marks söylüyor.

Biz de, eğer, Ak-Aydınlıkçılar gibi revizyonist değilsek, yani
Marks’ı tahrif edip değiştirmeye, düzeltmeye kalkmıyorsak, Marks’ın bu
sözünü bir kere doğru kabul edeceğiz, hiç değilse. Yani revizyonist
olmamak için.

Fakat, onun dışında biz, herşeyden önce, gerçekçi insanlarız.
Yani olaylara önem veririz. Her toplantıda arkadaşlara zaten daima rica
ettiğim bu: Kitaplara bakıp da, orada geçmiş satırlar bize yön
vermemeli. Yani, vermemeli deyince: kitapları atalım, hiçbirini
okumayalım, anlamayalım değil. Hepsini okuyalım ve ısrarla okuyalım, bir
daha okuyalım. Yalnız, okuduklarımızın, kitaplarda yazılanların hangi
olaylara karşılık düştüğünü daima göz önünde tutalım.

İşte bu, ilk gündelikçi tip deyince, bizim de Osmanlı Tarihinde,
bildiğiniz gibi, Yeniçeriler ve bir yığın daha başka Kapıkulları “Alufe”
yahut “Ulufe” denilen ücret alıyorlardı. Yani, ne derler ona: Yulaflık
anlamına geliyor Türkçesi, alef’ten geliyor. Yani onlara o zaman yulaf
parası anlamına gelen bir gündelik verilirdi. Yeniçeriliğin kuruluşu, bu
gündelik esasıyle olmuştur.

Binaenaleyh, Marks’ın genel Tarih içinde gördüğü olayı, biz de
kendi Osmanlı Tarihimizde, Yeniçerilerin objektif durumları açısından
göz önüne koyduk. Amacımız orda açıkça şudur: Türkiye’de, siz
bilmezsiniz, o kuşaktan içinizde yok, ama bizim kuşak öyle günlerle
karşılaştı ki, uzun seneler “Türkiye’de işçi sınıfı yoktur” denildi. Ve
vardır diyenin gırtlağına sarıldılar: Vay, sen isyancı, falan filan,
diye mahkum ettiler bayağı. Yani, “İşçi sınıfı vardır” demek bile bir
suç halindeydi.

İşte bu durumda, orada zaten söylediğimiz: Türkiye’de İşçi
Sınıfı, değil Modern çağda, Antika çağda bile, ücret alan insanlar
biçiminde (İşçi Sınıfı değil tabii, Modern İşçi Sınıfı ile alakası yok,
ama) böyle insanlar vardır. Nitekim bütün bayındırlık faaliyetleri,
geniş ölçüde, adeta işçi orduları denecek kadar, ücretli insanlarla
yapılmıştır. Yani, bütün o köprüler, camiler, falanlar.. hep bunlar
uzaklardan getirilmiş, ücretle çalıştırılmış insanların eseridir.

Ama biz bunları, elbette Modern İşçi Sınıfı yerine koymuyoruz.
Yalnız, Türkiye’de işçi yoktur diyenlere karşı, mukadder bir karşılık
olarak: Nasıl yok yahu, 500 seneden beri Türkiye’de, hatta Osmanlı
ordusunun böyle çelik çekirdeği rolünü oynayan Yeniçeriler dahi,
Marks’ın başka memleketlerde gördüğü gibi, ücretli insanlardır. Ulufe
alırlar ve onunla yaşarlardı. Bunu anlatmak istemiştik ve istiyoruz
tabii.

Ama, şimdi onu alıp tahrif ediyorlar. Gündelikçi bir işçi ordusu
değildir. Yeniçeri teşkilatı üretimden, halktan kopuk devşirmelerden
kurulu, Sultanın emrinde silahlı baskı gücüdür, diyorlar.

Şimdi, bizim konumuz, Yeniçerinin ücretli olup olmadığı konusu.
Onun dışında, ekonomik gelişimiyle ilgili bahsine gelince.. hiç de öyle
bir şey söylemiyoruz biz. İlkel sosyalist tolaeransının, göçebe
demokrasinin yarattığı Yeniçeri, diyoruz. Yani, yeryüzünde Yeniçeri
tipini ilk defa Osmanlıda görüyoruz. Tutuyor, devşiriyor Hristiyan ve
Müslüman olmayan çocukları, küçük yaşta. Alıyor, getiriyor, evvela
Türkmen’in yanına veriyor. Onu orda, Müslüman ve Türkçeyi iyi konuşan
insan haline getiriyor. Sıkı bir eğitimden sonra, kendisinin en
güvendiği bir silahlı kuvvet haline sokabiliyor.

Bunu yapabilmek büyük bir hadise. Kendisinden olmayan, kendi
unsurundan olmayan insanları alıp, kendisinin savunucusu haline
getirmek, nerden aklına gelmiş olabilir? Onu düşünmek durumunda
kalıyoruz. Ve o zaman, o göçebe ataların, geldikleri zaman kafalarında
hiçbir prejüye (önyargı) taşımadıkları, kendilerine göre insan kavramını
esas saydıkları görülür. Ve bu insanı biz alır eğitirsek, pekala
istediğimiz gibi bize katılmış insan olur, diyebilmişler.

Bunu, yeryüzünde az yerde örneğini gördüğümüz bir olay olarak göz
önünde tutuyoruz. Yani, Yeniçeriyi yaratan, bu göçebenin (daha Orhan
Gaazi zamanında başlıyor), oradan kalma geleneklerin etkisiyle,
kafasında batıl itikat, yani önyargı taşımayan insanların yapabileceği
bir tutum. Yoksa, cesaret edemez bir defa. Alırım, peki bunun kanı
bozuk, yahut işte dini bozuk, bundan adam olur mu, falan, diye korkar,
çekinir. O hiç aklına bile getirmemiş. Alırım, eğitirim, ücretini de
veririm (gündeliğini), pekala bana çalışır, demiş. Ve öyle de
çalıştırmış, uzun seneler.

Bu hadiseyi belirtmek için bir cümle koymuşuz. Yani, onun izahını
yapmak istemişiz. E, bunu ya anlamıyorlar, yahut anlamak istemiyorlar.
Bir nevi demagoji vesilesi yapıyorlar. Tabii, bunların cevaplarını, daha
genişliğiyle ileride de vereceğiz.

Şimdi, Yeniçerilik konusunda, iki sözle açıklamak istediğim nokta budur.

Yeniçerilik ne zaman bozulmuştur? Tarihte gene görüyoruz: “Züyuf
akçe” başladığı zaman. Yani, Tefeci-Bezirgan ilişkiler Osmanlı
İmparatorluğunun toprak düzenine el attıktan sonra, devlet gelirleri
azalmıştır. Bunu karşılamak için, geliri topraktan alamayınca, verdiği
ücretleri kısıyorlar. Bugün hani “Devalüasyon” diye yapıyorlar ya hakim
sınıflar, o zamanki idareciler de “Züyuf akçe” biçiminde yaparlardı.

Yalnız, onlar bugünküler kadar sahtekar olamıyorlardı. Çünkü
kağıt para biçimi henüz tutunmuş bir icat değildi. Gümüşün içinden
çalıyordu. Akçe veriyordu, gümüş para. Ama onun bakırını çoğaltıyordu,
gümüşünü çalıyordu. Çalınca, Yeniçeri aldığı ücreti götürüp tabii
Sarrafa, yahut Pazara sundu mu: onu mihenk taşına vuruyor, anlıyor.
Bunun, gümüşü çalınmış, biinaenaleyh değeri düşmüş, diyor.

Ve böylece, yani bu ücret alan insanların ellerine verilen
gündeliklerin tırtıklanması, onlarda çeşitli tepkilere yol açtı. En
sonunda, baktılar bu kanaldan geçim imkanı kalmıyor. O zaman işi
esnaflığa döktüler. Esnaf olunca, o ücretli asker disiplini sıfıra indi.
Ve bildiğiniz Yeniçeri İsyanları başladı.

Bu Yeniçeri İsyanları, artık Ortaçağın dejenere olmuş, esnaflaşmış insanlarının isyanıydı. Onu da birbirine karıştırmamak lazım.

İşte bu gelişim, en sonunda, Yeniçeriliğin kaldırılmasına kadar
gitti. Ve bizim, modern anlamıyla ordumuz, Türkiye’nin ordu örgütü
doğdu. Bunun geçit safhaları uzun.

TÜRKİYE’DE DEVRİMLER TARİHİNDE ORDU GENÇLİĞİ VURUCU GÜÇ OLMUŞTUR

Yalnız, Ordu deyince şimdi. Türkiye’de.. Mesela, işte, örnek de
verdikti orda. De Gaulle, Fransız ordusu için diyor ki: “Fransız ordusu
tarihin hiçbir devrinde devrimci hiçbir iş yapmamıştır, daima
karşı-devrimci olmuştur.” Kendisi asker, o ordunun bir üyesi. Fakat o
ordu için, Fransız ordusu için bu karakteristiği veriyor.

Hakikaten, biz de hatırlıyoruz, ordu daima irticaın, Fransa’da gericiliğin emrinde olmuştur.

Bize gelelim. İşte Fransa’daki olay bu. Fransız ordusunun böyle
bir devrimci geleneği yok. Ama bizim ordu? Tanzimat’tan alalım en
azından. Tanzimat’tan beri ne vakit bir ileri adım atıldıysa Türkiye’de,
önde giden Vurucu Güç kimdir? diye bakıyoruz: Askerler oluyor. Kimisi
Paşa, kimisi bilmem ne. Fakat daima ordu, silahlı güçler önayak oluyor.

Hatta, daha eskiye gidersek, mesela Genç Osman kimdir? Bir
padişahtır. Ama kendisini ordu tepesinde, yani bütün silahlı kuvvetlerin
sözcüsü saymış ve memlekette derebeyileşmeye karşı, ordunun da
dejeneresansına karşı bir ileri adım atmak istemiş. O karanlık devirde
bile böyle çıkışlar var.

Üçüncü Selim, bildiğimiz gibi, gene memlekette bir ilericilik,
falanlık yapmak istemiş. Padişah. En tepedeki adam. Pekala müstebitliğe
işi dökebilirdi. Ve vurguncularla, Tefeci-Bezirganlarla, derebeyilerle
anlaşarak -başka müstebitler gibi- belki hükmünü de yürütebilirdi. Ölüme
kadar sürüklenmeyi göze aldı ve böyle davrandı.

Hep o bizim silahlı kuvvetlerin bir geleneği olduğu izlenimini
veriyor. Fakat, hepsini bırakalım. Bütün bu ufak, yahut büyük, neyse,
tarihi olaylar dışında hiçbirimizin artık tartışmaya dahi
girişemiyeceğimiz olaylar var.

Alalım Meşrutiyet’i: 1908 İhtilali.. Kim yaptı? Hepimiz
biliyoruz. Yani, Enver’ler, Niyazi’ler falan dediğimiz, dağa çıkanlar ve
hürriyet kahramanı olanlar, büyük çoğunluğuyla ordu mensuplarıdır.

1919’dan sonra, Anadolu emperyalist salgınına uğradığı zaman,
öncü vurucu güç kim oldu? Sınıfı bırakıyoruz. Sınıfı, elbette
küçükburjuva değil. Yani, Anadolu hareketinin sosyal sınıfı: Müdafaa’i
Hukuk Cemiyetleri’nde örgütlenmiş olan Türk burjuvazisidir. Ama Türk
burjuvazisi o kadar pısırık, o kadar beceriksiz, o kadar ufuksuz bir
sınıf ki, onun kendi sınıfsal eğilimiyle bir savunma yapması, akla bile
gelmiyor.

Onun için, Mustafa Kemal daha Samsun’dan Havza’ya gelip de, orada
bazı konuları bazı insanlarla hemen 30 gün konuştuktan sonra, verdiği
telgrafları okuyun. O telgraflarda iki şey var. Birisi , diyor ki:
Müdafaa’i Hukuk Cemiyetleri orda varsa, koruyun. Kime diyor bunu?
Askerlere diyor, oranın askeri kumandanlarına. Yoksa, siz kurun o
Cemiyetleri, diyor. Yani, açıkça, şifreli.. Nutkunda da vardır, Nutkun
döküman kısmında da vardır. Bunları söyler.

Bir taraftan sınıfı -ki o zamanki öncü durumunda gördüğü sınıf
Anadolu burjuvazisidir- onu örgütlüyor. Fakat onun pek ciddiye
alınamayacağını da deneyleriyle biliyor. Kendisi, asker olarak, bütün
öteki ordu, tümen, kolordu kumandanlarına, (kendisi Ordu kumandanı
durumunda), sıkı sıkı talimat veriyor: Memleket, vatan elden gidiyor.
Devlet mahvolacak. Bunu korumak için elbirliği edelim ve davranalım,
diyor.

Nitekim bu tutuyor. Ve o zamanki ordu gençliği -Mustafa Kemal de o
gençlerden biridir- bildiğimiz gibi: Anadolu Milli Kurtuluş hareketinin
teşkilatçıları oldular, örgütleyicileri oldular ve önde giden vurucu
gücü oldular.

En son, 27 Mayıs: gene bildiğimiz gibi, bir Ordu vurucu gücünün,
bir gece yarısı baskın ve sürpriz davranışıyle bir değişiklik, bir
siyasi devrim yapması biçiminde oldu.

Yani, bütün bu olayların hangisi geridir? 1908, iyi kötü bir
müstebitliği yıkmak anlamında, bir Meşrutiyete gitmiştir. Hiçbir zaman
bizim anladığımız Sosyal Devrim değil, ama Politik Devrimdir. Bunun öncü
vurucu gücü Ordu olmuştur. Şimdi biz bunu inkar mı edelim? Bu bir olay.
Bunu görmemek elimizden nasıl gelir?

Tıpkı bunun gibi, 1919-23 olaylarında, Milli Mücadelede gene Ordu
önde vurucu güçtür. Ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptığı: siyasi
Cumhuriyet devrimi, bir devrimdir. Ama, bizim anladığımız manada Sosyal
Devrim değil, Siyasi Devrimdir. Onu yapmamalı mıydı? Ve bu bir geri
hareket midir? Onu biz tanımayacak mıyız? Yani, böyle bir şey yoktur,
nasıl diyebiliriz?

27 Mayıs. Gene öyle. Kediye göre budu, küçük, belki
beğenmediğimiz falan tarafları var, ama bir Siyasi Devrim oldu. Ve o
zamana kadar işçi meseleleri, sosyalizm meseleleri Türkiye’de ağıza
alınamaz, tabu konularken: şimdi, gördüğümüz gibi, her yerde
tartışılabilen konular haline geldi. Belki onların, 27 Mayıs’ı yaparken
akıllarından böyle bir şey de geçmemiş olabilir. Ama, bir devrim
hareketi yaptıkları için, o devrimin mantıki sonuçları: onların dahi
düşünmediği biçimde, Türkiye’de bir gelişim yapmıştır.

Şimdi, bundan çıkaracağımız sonuç.. Elbette, Siyasi Devrimler,
bir Sosyal Devrim değildir. Ama Marksizmin anlayışına göre, her Siyasi
Devrim: Sosyal Devrime doğru giden, işte o yokuş yol diyelim, o yolun
içinde belirli basamaklardır.

1908 de bir basamağı atlamıştır, 23 de Cumhuriyetle ikinci
basamağı atlamıştır, 960 27 Mayıs’ın da üçüncü basamağı atlamıştır. Ve
bu basamaklarda, hiç değişmeyen bir kural olarak, hep: Ordu Vurucu
Gücü’nün önde gittiğini görüyoruz.

Arkasında hangi sınıf var? Ordu, zaten bir sınıf bilinci taşıyan
bir örgüt değildir. Bırakın sınıf bilinci taşımasını, siyasi bilinç
taşıyan bir örgüt değildir. Biliyoruz, Kanunlar: Asker siyasetle
uğraşmaz, diye, meşhur burjuva formülünü bir kutsal hakikat gibi zorunlu
kılmıştır.

Asker siyasetle uğraşmaz. Ama bütün Siyasi Devrimleri asker
yapar. Bu bir çelişki. Bu çelişkinin anlamı: bizde Ordunun -Sosyal
Devrim değilse bile- Politik anlamdaki Devrimlerin önde gelen Vurucu
Gücü olduğunu ispatlıyor.

ORDU GENÇLİĞİNİN VURUCU GÜÇ OLUŞUNUN TARİHSEL-SOSYAL KÖKENİ

Bu bir olay, bir realite, bir gerçeklik. Şimdi bunu bizim ele
alıp bir aydınlatma yapmamız.. Yani Marksistçe korsak bu olayı, önce
aydınlatacağız. Ordunun bu Vurucu Gücünün acep tarihsel bir kökü ve
anlamı var mıdır? Bir de, bugün için bu anlam varsa, bu anlamdan ne
biçimde yararlanabiliriz? Ve bugünkü Sosyal Devrime gidişte, ne ölçüde o
istidad, yahut bu eğilimi kullanabiliriz? Değiştirerek tabi.

Çünkü şimdiye kadar ordu: bilinçsiz, ne siyaseten, ne de sosyal
problemlerden haberi olmaksızın, sırf içinden gelen bir atılışla,
belirli formüllerin de etkisi altında, öncü ve ilerici roller oynamış.
Bunun nerden geldiğini, elbette her ülkenin kendi gelenek-görenek ve
tarihi içinde arayacağız. Ararken, buluyoruz bunu.

Osmanlı… Bugünkü Türkiye Osmanlılığın ürünüdür. Hepimiz daha
dün Osmanlıydık. Biz çocukluğumuzda, daha siz çağda iken, Osmanlı
teb’asıydık. Türk teb’ası değildik. Bugün Türk teb’ası olduk.

Osmanlılıksa, tarihte, Tarihsel Devrim adını verdiğimiz ve
üzerinde hiç kimsenin durmadığı bir olayın mekanizmasıdır. Yani,
diyebiliriz ki, İslavdan önce olmak üzere, en sonuncu halka tarihte…
Yani, eski bir Medeniyeti, derebeyileşmiş Antika bir Medeniyeti devirip,
onun yerine yeni bir Diriliş yapan Tarihsel Devrim: Sosyal Devrim
değil, sınıf değişikliği değil. Bir medeniyeti yıkar, onun yerine bir
yeni, daha ileri, hiç değilse yolu açan bir sistem kurar. Osmanlılar
bunu yapmışlardır. Bizans derebeyiliğini, İslam derebeyiliğini
yıkmışlar: onun yerine, kendilerine göre… Anlayarak, bilerek bugün
bizim yorumladığımız kavramları bilinçe çıkararak değil tabii.
İçgüdüleriyle gelmişler, Derebeyiliği yıkmışlar. Tekfurları kesmiş adam.

Ondan sonra, Toprağa gelince: Ne toprağı? Bu toprak kimindir? Kim
çalışıyorsa, tasarruf hakkını ona verelim. Mülkiyeti? Mülkiyeti: “Bütün
Müslümanların ortak malı” demiş.

Düşünün: geniş toprakları ele geçiriyor ve bu topraklar üzerinde
şahsi mülk koymuyor. Hakikaten de koyması haksızlık. Yani, bugünkü bizim
sosyal kafamızla. Çünkü o toprakları fethetmekte bütün Müslümanlar
elbirliğiyle kan dökmüşler. Sonra o topraklar ele geçince, Müslümanların
içinden üç beş kodamana ver toprakları, onun mülkü olsun. Osmanlı bunu
yapmamış.

Bunu niçin yapmamış? Bunun bir izahı olacak. Çünkü, Osmanlı
dediğimiz Türkler, İlkel Komunadan geliyorlar. Yani sınıfsız toplumdan
geliyor. 400 arslan dediğimiz… Hani: “Dörtyüz arslandan bu vatan kaldı
bize yadigar” şarkısını söylerdik biz çocukken. Doğrudur. 400 arslan
kurdu. 400 kişilik, 400 ailelik bir oymak, bir Oğuz oymağı geldi,
Bilecik’te oturdu. Ondan sonra, koca Osmanlı İmparatorluğu..

Bunu nasıl kurdu? Yani, bugün düşünürsek biz, mutlaka bir
Marksist olarak bunun bir dişe dokunur ekonomik maddecil nedenlerini
aramak, bulmak zorundayız. İşte bu nedenlerin başında: onun Kişi
Mülkiyetini tanımamış, Orta Barbar dediğimiz bizim, Göçebe oluşundan
ileri geliyor.

Göçebe sınıfsız bir toplumdur. Sınıfsız toplumda, göçebe insan,
otlak mı, yalnız otlak arar. Otlak ta, hepimizin sürülerinin yayılacağı
yerdir, der.

İşte bu anlamda bir sosyal yapının kaçınılmaz sonucu olarak,
Osmanlı: girdiği, zaptettiği toprakların üzerinde, bildiğimiz şahsi
mülkiyet düzeni kurmamış. “Mülk Allahındır” demiş bir kere, felsefe
olarak. Ama uygulamada: “Bütün Müslümanların ortak malıdır” demiş:
“Beytülmal’i Müsliminindir” demiş.

Yani, padişahın falan değil. Bunu tahrif ediyor bazı profesör
geçinenlerimiz de. Okumuyorlar galiba, yahut okuduklarını anlamıyorlar
yahut ta, burjuva kafasıyla okuyunca: İlla onu şahsi mülke çevirip..
Kimin şahsi mülkü? Padişahın mülkü.. Değil. Padişahın haddine mi mülk
edinsin ordan?

Ama sonra, o ilkel sınıfsız toplumdan gelmiş Osmanlı, Medeniyetin
içine girdikten sonra, elbet o Medeniyetin bütün reziletleri zamanla
ona da bulaşacak. Bulaşıyor ve bozuluyor sonra. Fakat ilk… Biz net
olarak olayı koymak zorundayız. İlk zamanlarda Dirlik Düzeni kurmuştur.
Dirlik Düzeninde: Toprakta kim çalışıyorsa, tasarruf hakkı onun, demiş,
ona vermiş. Dirlikçi diye, o tasarruf edilen toprakların başına adam
koymuş: Dirlikçileri, Sipahileri… Ve bu adamların, toprağın ne
tasarrufuna, ne de mülkiyetine en ufak bir hak iddiası varit değil,
demiş.

Ne yapar bu Dirlikçiler? Dirlikçiler: barış zamanında orda
çalışan Çiftçilerin asayişini, toprağın tasarruf hakkının adaletlice
elden ele geçişini düzenler. Savaş oldu mu: gider, cephede kılıçla ölür,
öldürür. Gene o Çiftçilerin geride üretime devam etmelerini sağlar.
Adeta bir nevi işbölümü.

Yani, Dirlik Düzeninin ilk havası bu. Fakat bu hava, sonradan,
özellikle Kanuni çağından itibaren, bir devrim geçirmiştir. Dirlik
Düzeni: Kesim Düzeni haline girmiştir.

Bunları belki okudunuz: bazı yerlerde özetliyoruz. Fakat burda
da, işin bu yanı konmadıkça, aydınlanmıyor. Ve bunu anlamayan insanlar
da, okudukları Marks’tan, şurdan burdan üç beş parça lafla, yani
tereciye tere satmaya kalkıyorlar. Onun yetersizliğini anlatmak
istiyorum.

Bir dinleyici: Şimdi, Müslümanların mülkü de. Yalnız Hristiyan
halk istifade etmektedir. Yani Bizans İmparatorluğu yıkıldığı… Yani
bütün insanlar tasarruf ediyorlar, işliyorlarsa… Zaten Müslüman
meselesi yok Osmanlılıkta.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet, evet. Değil. Değil. Mülkiyeti
Müslümanların, diyor. O kadarcık şeysi var. Evet. Sonra da, mülkiyet,
hepimizin, yani orta malıdır, demiş. Yani, bir ortak mülkiyet kurmuş,
adeta. Farkına varmadan. Yani, sosyalistim ben, diyerek değil.
Sosyalistin ne olduğunu bilmez. Ama yaşadığı toplum onu sosyalist
yaratmış. Yani, kişi mülkiyeti bilmeyen insan olarak yaratmış. İlkel
Komunadan geliyor o insanlar.

O açıdan, Dirlik Düzeni kaçınılmaz bir sonuç olmuş, Osmanlı
Tarihinin ilk iki yüz yılında, Fatih’e kadar bu böyle gelmiş. Ve Fatih
çağında bile, yeniden derebeyileşme başladığı için, Fatih yeniden bir
tırpan atmıştır. Muazzam bir toprak reformu daha yapmıştır. İstanbul’u o
sayede zaptetmiştir.

Efendim?

Bir dinleyici: O zaman, dönemden önce Şeyh Bedrettin’in tekrar ortak mülkiyeti kurma yolundaki hareketi nasıl?

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Tabii. Yani, şimdi Şeyh Bedrettin
hadisesi.. Osmanlı İmparatorluğu, Devleti diyelim.. Bir Osmanlı Devleti,
bir de ikinci Osmanlı Devleti (Osmanlı İmparatorluğu ) diye ayırmak
icabediyor, Tarihe bakınca.

Birincisi: Beyazıt’a kadar, Yıldırım Beyazıt’a kadar gelen. İşte o
Yıldırım Beyazıt’a kadar gelen: Tefeci-Bezirgandan çok, Dirlikçilerin
Derebeyileşmesi çağıdır. Ve onun için. Yıldırım Beyazıt, Timurleng’e
mağlup olmuştur. Yani, toprak düzeninde ufacık bir derebeyileşme başladı
mı, o rejim hemen bozuluyor.

Şeyh Bedrettin… Şimdi ayrıntılarına girmeyelim. Çünkü konumuz
değil. Bu sefer çok dağılırız. Arkadaşların şeysi, belki de sabrı
tükenir. Şeyh Bedrettin, o derebeyileşmenin getirdiği yıkılış içinde,
yani Tarihsel Devrim içinde, Sosyal Devrim yapmak istemiş bir
geleneğimizdir bizim, devrimcimizdir. Onu anlatayım.

Timurlenk darbesi öyle bir vuruş yapmıştır ki, derebeyiler
yeniden birbirine düşmüştür. Osmanlı padişahlarının da, biliyorsunuz,
şehzadeleri birbirlerini kırmışlardır. Ve adeta farkına varmadan,
derebeyileşme kabuğu kırılmış ve yeni bir şeye, bir Dirliğe doğru
gidilmiştir. Padişah için böyle bir şey yok. Yani bizim koyduğumuz
anlamda. Ama objektif gidiş bu olmuştur.

Sonra bu oluş gene, yeniden tersine dönmüş. İkinci yüzyılda, bir de bakıyoruz, Fatih’ten önce yeniden derebeyileşme olmuş.

Fatih, işte, genç bir savaşçı. Hatta o şeydeki, ilk paralarındaki
resmine bakarsanız: öyle tüysüz, başında bir ufacık yemeni, basit bir
Türkmen delikanlısı. Bir entari gibi bir şey giymiş. Asıl Fatih o zaten,
İstanbul’u alan çocuk o. Ve bu çocuk, geleneğin, atalarının geleneğinin
etkisiyle ve biraz da ilk İslam geleneklerinin etkisiyle davranıvermiş.

Çünkü, İslamlık ta ilkin, gene -Yukarı Barbarlıktan ama o, Orta
Barbarlıktan değil, Kentten (Mekke ve Medine kentinden) çıkmış- bir
Tarihsel Devrim yapmıştır. Onun da gelenekleri: Osmanlı Şeriatı
biçiminde gelmiştir Türkiye’ye. Ve bizim Osmanlı Türkleri, ilk
Dirlikçiliği kuranlar: Muaviyeler ve ondan sonraki İslam bezirgan ve
derebey dejeneransının eğilimini değil de, “Hülefayi Raşidiyn” devrinin,
yani İslamlığın ilk idealist ve devrimci çağının kanunlarını ve
kurallarını, prensiplerini benimsemişlerdir. Çünkü eğilimi ona uygun. Bu
ayrı bir bahis.

Binaenaleyh, Şeyh Bedrettin: böyle bir arada, ara geçit
sırasındaki Sosyal Devrim teşebbüsü.. Tabii Sosyal Devrim için, mutlaka o
Sosyal Devrimi tutacak bir Sosyal Sınıf lazım. O sınıf o zaman yok.
Yani Küçükburjuvazi var: geniş köylü kitleleri var. Ama..

İşte, bugün de: hani köyden gidelim, şehirleri zaptedelim, falan
hayaliyle uğraşanlara anlatmak istediğimiz o. Köylü, hepimizin başımızın
tacı. Hepimizin yüreklerinin yandığı, acıklı, yoksul bir durumda. Ama
bunun modern bir Sosyal Sınıf olmadığı ortadadır. Ve onun bir
örgütlenip, Türkiye ölçüsünde olsun, devrimci davranış yapmasına imkan
yoktur. Onun için, ona dayanırsak kendimizi aldatırız. Ama İşçi Sınıfına
dayanırsak, köylüyü de, yedek güç olarak devrimde pekala en ileri
ölçüde değerlendirmek mümkün olabilir.

İşte, o zaman böyle bir sınıf yok. Yani, Modern İşçi Sınıfı yok.
Modern İşçi Sınıfı yoksa, sosyalizmi kim tutacak? Şeyh Bedrettin’in
sosyalizmini? Hiç kimse tutamaz. Bir an için, o küçükburjuva geniş
ezilen halk yığınları, onda kendi özlemlerinin bir kısmını görürler. Ama
sonra, çarçabuk dağılırlar.

Küçükburjuvazi öyledir. Tarihin her devrinde. Avrupa’da da
öyledir, bizde de öyledir. Biraz köyünü aşar, kasabasına gelir…
Vilayete gelinceye kadar ateşi söner. Nemelazım, evde çoluk çocuk var,
der. Orda biraz çapul edecek bir şey varsa, alır kaçar, döner gider. E,
yahu dur işte, düşmanı yenmedik, falan!.. Kim dinler? Ondan sonra
derebey gelir, hepsini birer birer ezer. Yani, tarihte bu böyle tekerrür
etmiş, durmuştur.

Türkçeye de çevrildi: Engels’in “Almanya’da Köylü Savaşı”, yahut
“Köylü Harbi”.. Bilmiyorum, nasıl çevrildi. Orda da, aynı şeyi anlatır
Engels. Bizde de, Celali İsyanları, daha başka şeyler, hep öyle…

Şeyh Bedrettin’inki, zamanı için muazzam bir atılış tabii. Yani, o
Avrupa’daki benzerlerine kıyas edilemeyecek kadar yüksek Sosyal Devrim
bilinci taşır. Ama, o bilinci benimseyip de, devrim yapacak bir Sosyal
Sınıf yok o zaman. Olmayınca, elbet o devrim girişimi, hem de çok
kuvvetli örgüt prensiplerine rağmen mağlup olur, yenilir gider.

Ama bu konu, tabii, çok dışarıda kalıyor. Zaten Ordu konusun bitirmek istiyoruz. İşte…

Bir dinleyici: Hocam, kitap tavsiye edebilirsiniz.
“Tarih-Devrim-Sosyalizm”.. İnsan yapısına benzetiyor toplum yapısını.
Ütopyaya götürebiliyor yani. Arkadaşlar “Tarih-Devrim-Sosyalizm”adlı
kitabı okurlarsa, bunu kavrayacaklardır zannederim. Tezlerin başlangıç,
ana noktası orasıdır.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. Evet, zaten o etütleri biz
zannettikleri gibi, yani bir kitapçık da biz yazalım, ülema içinde biz
de bir ülema geçinelim, diye ele almadık. Türkiye’de siz çağda, daha
erken belki bazılarınızdan, kavgaya girdik. Tabii Bilimsel Sosyalizmdi
alfabemiz. Aldık, onunla yola çıktık. Fakat okuyoruz: Avrupa’da
proletarya, burjuvazi.. Bizde? Bir kargaşalık var. İzah edilemeyen şey.
Nedir bu? Neden, nerden geliyor?

E, Ustalar da söylemişler: Tarihi etüt edin, diye. Bizim
tarihimize bakalım, dedik. Bizim tarihimize baktık: İslam Tarihi çıktı
karşımıza.. İslam Tarihine baktık: bütün Antika Tarih çıktı. O zaman
anladık ki: Ha, bu Antika Toplum dediğimiz, ta Sümerlerde başlayan ilk
sınıflı toplum, yani ilk Medeniyetten de modern burjuvazinin çıktığı
güne kadar geçmiş, insanlığın 7 bin yıllık alınyazısı hep bu ekonomik ve
sosyal ilişkiler dünyası imiş. İşte onu, o zaman, bugünkü kavgamıza
yeni silahlar verebilir, teorik taban olabilir elemanları için
değerlendirmek gerekti. Ve o kitapları da onun için çıkardık.

Ama bunları biraz ciddiyetle ele almayan insan, elbette Marks’tan
okuduğu iki satırı bize satmaya kalkıyor. Biz onları 50 sene evvel
okumuşuz. Yani okumuşuz, gene de okumağa mecburuz. Varsa söylesinler,
elbet, istifade ederiz. Ama bilmediğimiz şeyler zannediyorlar.

Onların bilmediği: kendi memleketleri.. Yani kitaptan ahkam
çıkarıyorlar. Ve tabii yanılıyorlar. İnsan kendi toprağının üstünde
yabancı turist durumuna düştü mü, ister istemez, yapacağı her davranış
sapık oluyor. Ve tabii sapık olmakla da kalsa, hadi onu da bağışlayalım.
Ama, mağlup da oluyor. Lüzumsuz bozgunlara götürüyor devrimci hareketi.
O zaman, toplum ölçüsünde büyük ziyanlara uğruyoruz.

Bunu önlemek neyle olacak? İdeolojiyle düzelteceğiz bu
yanlışlarımızı. Hepimizin ağzında: “Devrimci teorisiz, devrimci pratik
olmaz”. E, hani bizim teorimiz? Alalım Marks’tan bir kitap, yahut
Lenin’den, yahut Mao’dan okuyalım. İşte teori budur, diyelim. Değildir
teori bu.

Teori: bir memleketin kendi özel, kendi orijinal sınıf
ilişkilerinin bilince çıkarılmasıdır. Bunu genç arkadaşların hepsinin,
yahut bu kuşağın tümden yapabilmesi beklenemezdi. Ama, hiç değilse,
bundan önceki arkadaşlar bir şeyler söylüyorlarsa, onları biraz daha
ciddiyetle ele alalım da: yanlışları varsa düzeltelim, iyi tarafı varsa,
ondan da yararlanalım.. Bunu demiyorlar. Vay, sen işte revizyonist,
falan.. Böyle. Öğrenmiş iki laf, onu satacak oğlan. Ama bu değil
devrimcilik. Yani, bu tamamen kalpazanlık oluyor.

Bir dinleyici: Hocam, yeni bir şey çıkıyor o zaman. Şimdi bütün
arkadaşlar belli bir skolastiğin, yani kalıpları alıp illa Türkiye’yi
onun içine sıkıştırmak isteyen. Azmindeler. Şimdi bu olağan bir durum.
Gelişim, yani öğrenim düzeyleri, alıp bir kitabı ezberleme içerisine
giriyor. Ekonomik taban incelenmeden, falana karar veriliyor, filana
karar veriliyor. Üst yapı incelenmeden filana karar veriliyor. Şimdi,
biz “Sosyalist” kadrosu veya falan çizginin insanları, İPSD’nin
çevresinde partileşmeyi amaç bilen Proletarya Devrimcilerinin hakiki
görevleri ortaya çıkıyor. Bu da devrimciliği…

Hikmet Kıvılcımlı: Şuraya gelsenize. Geçsin buraya da: Banda da.
Galiba geçiyor, değil mi? Onu rica edeyim. Arkadaşlar burda konuşsunlar.
Daha iyi olur. Karşılıklı yani.

Bir dinleyici: Biraz yüksek konuşurlarsa geçer.

Hikmet Kıvılcımlı: Geçer mi? Pekala. Şöyle buyurun. Biraz ayakta duracaksınız ama, isterseniz şöyle beraber otururuz.

Birinci dinleyici: Şimdi, devrimci hareket içerisinde şimdiye
kadar gelmiş olan grupların yapmış oldukları hatalar, belirli bilinç
düzeylerinin eksikliğinden ileri geliyor. Bu da, Türkçeye çevrilmiş olan
kitapların belirli yayınevlerinin elinden çıkması, yayın organlarının
da belirli ideolojinin, yahut da belirli grupların temsilcisi olan
insanların elinde bulunmuş olması.. Bir yerde de, ANT yayınları gibi,
küçükburjuva devrimcileri veyahutta provokatörlerin elinde bulunmuş
olması… Türkiye’de yayın organlarına insanların belirli şeyleri tam
kökeni ile vermesi olanağını yitiriyor. Yani, Lenin’in bir bakıyorsunuz,
en son yayınlanmış kitabı, en önce basılıyor. Veya Mao’nun falan
dönemdeki kitabı falan dönemde zamansız basımlar.

O zaman karşımıza çıkan şey şu. “Sosyalist” gru…… bilen
Proletarya Devrimcilerinin görevi devrimci bir eğitimi nasıl
alacaklarını saptamak ve çizilen eğitim programı üzerinde bir eğitimi
sistemlice almak ve bu ve İPSD çevresinde kümelenmiş, Partileşmeyi amaç
Marksist düşüncede bir yerde ülke toplumu veyahut ta karşısına çıkan
somut olayları tahlil etmek yeteneğini kazanmaktır. Yani eğitim
ihtiyacını ben, kendi kadromuz arasında görüyorum ve eğitimin ki biz
uyguluyoruz, Zeytinburnu’nda iki senedir. Bir program var, siz K…
arkadaşlara falan vermişsiniz. Elimizde. Burdan gidiş var.

Bir de şu var: Birçok arkadaşlar iddia ediyorlar. İşte, Doktor falan zaman nerdeydi? Mücadele vermedi, diyorlar. Bu da bir konu.

Hikmet Kıvılcımlı: Hangisi? Ya hapishanedeydi, ya…

Dinleyici (devamla): Şimdi şu var. 1967’de, ki bu arkadaşlar da o
dönemde çıkıyorlar zaten piyasaya, Aren’i eleştirerek, “Türk Solu”nda:
“BASİT YENİDEN-ÜRETİM – GENİŞ YENİDEN-ÜRETİM” diye, üretim konuları
ikiye ayrılıyor. Bir takım örnekler veriliyor.

Hikmet Kıvılcımlı: Bir de “Çaltı” daha önce.

Dinleyici (devamla): Ben okumadım “Çaltı”yı, geçmedi elimize.
Şimdi bakıyoruz, arkadaşlar toptan şimdiye kadar her şeyi inkar
etmişler. Devrimci geçmişi, devrimci geleneği. Sebep? İşte bugün de
somut örneklerini gördük. Küçükburjuva karyerizmi. Falan adamla
tartışırsak, işte benim bilinçsizliğim sırıtır. O zaman da ben,
liderliğimi kaybederim. Dolayısıyle de, devrimle, veyahut falan grubun
yapacağı devrimle, ki yapılmayacak mutlaka, yanlış düşüncelerle devrim
olsaydı…

Hikmet Kıvılcımlı: Devrimci teorisiz olmuyor. En büyük Ustalar bunu söylüyor.

Dinleyici (devamla): Olmayacaktır ama, arkadaşlarımız sınıfsal
yapıları, kökenleri, uzun süre sizin deyiminizle çıraklık döneminden
geçmemiş olmaları, bir Parti disiplinine alışık olmamaları.. arkadaşları
nereye götüreceği bellidir. İçinde bulunduğumuz durum bir takım
provokasyonlar da öneriyor. Yani eğitim diyorum ben, kendi kadrolarımız
içerisinde. Bu kadar.

ORDU MESELESİ SKOLASTİK METOTLA DEĞİL, DİYALEKTİK METOTLA KAVRANABİLİR

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederiz.

Ordu meselesi bu, çocuklar. Yani, biz bir şey icat etmiyoruz,
uydurmuyoruz. Bir anlamda, evvela yorum, aydınlatma yapıyoruz. Bizde
Ordu, belirli siyasi devrimlerde vurucu güç olmuş. Var mı bunu inkar
edecek adam? Hiç kimse inkar edemez. Etse, deli deriz ona artık, çünkü,
olan bu.

Ondan sonra, böyle bir geleneği, nereden geliyor diye arıyoruz.
Bunun da, o Dirlik Düzeni dediğimiz çağdan kaldığını görüyoruz. Ve bu
çağ, beri benzer geleneklerini hemen yitirmiş çağ değildir.

Onu da anlamıyor o, Sosyalist Beycikler diyorum ben onlara.
Anlamıyorlar. Gelenek yüzlerce yıl yaşar. O diyor ki, madem ki devlet
kurulmuş… Şimdi bize Devleti tarif ediyor. Devlet, işte hakim sınıfın
aletidir. Ordu da devletin parçası mı? Evet. Öyleyse o da hakim
sınıfın… Anladık kardeşim. Bu alfabesidir, Marksizmin alfabesi. Bunu
bilmeyen adam, zaten Marksizim adına bir harf dahi ağzına alamaz. Ama
politika, alfabe tekerlemeleri değildir. Politika: Cebr’i ala’dır. Yani,
cebr’i ala deriz biz, şimdi ne diyorlar? Yüksek matematiktir ve cebir
matematiğidir. Her an değişen momentlerin izlenimi ve onun içinde kafa
kaybetmeme kavgasıdır, savaşıdır.

Biliyoruz, yani o matematikte, cebirde, mesela (3+5+falan= şu)
dediği zaman, burda artı olan, eşitin öbür tarafına geçti mi ne olur?
Eksi olur. Tersine döner. Aynı şey, bütün sosyal, politik olaylarda da
var. Diyalektik laf değildir, boş bir formül değildir. Varlığın ve
toplumun en yüksek hareket kanunudur. Bunu bilmeye mecburuz.

İşte Ordu meselesi de, bu diyalektik yüksek cebir problemi gibi
konulacak bir konudur. Klasik anlamıyla, evet: Devlet odur, Ordu budur.
Ama bir ordu hakkında, mesela Çar Ordusu hakkında bakın Lenin ne der?

“Halkın öfkesi ne kadar derin olursa, Çar Ordusuna o kadar güvenebilir ve memurlarda duraksama o ölçüde artar.” diyor.

Bunun anlamı? Çar Ordusu nedir? Dünyanın en müstebit, en gerici
rejiminin ordusu demektir. En geri devletin bir parçası demektir. Ama bu
parça bile, ne oluyor? Eğer halkın öfkesi derinleşirse, Çar ordusuna
bile güvenemez, diyor. Bunu Lenin söylüyor. E, hani bu Çar ordusuydu?
Değil mi?

Bizim Ordu Çar ordusu da değil. Bizim Ordu Çarı devirmiş. Değil
mi? Meşrutiyet’te müstebit Abdülhamid’i devirmiş. Cumhuriyet’te,
doğrudan doğruya Padişahlığı. Çarlığı kaldırmış. Böyle bir Ordu. Yani
kaldırmakta öncü olmuş. Böyle bir geleneği olan Ordu. Çar ordusu da
değil.

O halde biz bugün böyle bir Ordu vurucu gücü bulunan ülkede,
gerçek Marksist devrimci olarak, bu Ordunun devrimci eğilimini
değerlendirmeyecek miyiz? Değerlendirdik mi, hemen: Devleti bilmiyoruz.
Ordunun devlet olduğunu anlamıyoruz, falan diye, iki tane çocuk
kalkacak, bizi haşlayacak ve biz de: Peki, diyeceğiz, haklıdır bunlar,
çünkü Marksizm konuşuyor!..

Bu Marksizm değil: bu Marksizm softalığı.. Bizim en çok
korktuğumuz şey de budur. Bizim değil yalnız tabii. Marks’ın, Engels’in,
Lenin’in: “Allah bizi bu Marksistlerden kurtarsın” dediği adamlar
bunlar. Şimdi de bizim karşımıza çıkıyorlar.

E, ne yapalım? kendileriyle arkadaşça oturup konuşma fırsatı da
vermiyorlar. Yani, gelin tartışalım, değil mi? Bir yığın önünde. Elbet
bir hakem olur insanlarımız. Ona da yanaşmazlar. Alimdirler, yazarlar.
Ve kimi insanları mahkum ederler.

Bir dinleyici: Hocam, yanaşmayışının sebepleri var. Şimdi… Bu
arkadaşlar… Biz Siyasal’da kalıyorduk, daha o zaman… Siyasal’da
kalıyoruz. Şimdi, diyorlar ki, Doktor kimde yazıyorsa, o haklıdır. Ve
sizin belli bir dönem revizyonist ve oportünist… de yazdığınız için ki
bugün eleştiriye kalkmışlar, daha sonra Aydınlık, Kırmızı Aydınlık
çevresine geçince, işte bakın biz haklıyız, falan diyorlardı, yani.
Belirli bir ideolojik süzgeç yerine kullanılıyordu. Taban bunu biliyor.
Ve… edersiniz beyefendilerle, ki buna yanaşırlar mı, tamam…
Gördüğünde tecrit edecektir. Alttan gelen hareket mutlaka tapayı
attıracak. Yani adamlar bilerek yapıyorlar bunu. Tabandan ürküyorlar.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Tabii, tabii. Sadece, ben ona veresiye
havlamıyorlar, diyorum. Vakıfa havlamak değil! Onun bir anlamı da var.
Yalnız, tabii, gene de biz hiç değilse konuşma şeyimizde, ortamımızda
daima serinkanlıca, olayları ele alıp onları değerlendirme metodumuzdan
kopuşmayacağız. Heyecana kapılıp onlarla horoz dövüşüne girişmeyeceğiz.

Bir dinleyici: Hocam, bir şey sorabilir miyim?

Hikmet Kıvılcımlı: Buyurun.

Dinleyici (devamla): Emperyalizmin ordu içerisindeki etkisi…
60’tan sonra değişmiş midir? CIA ajanları, yani ordu içerisinde onun da
bir ideolojik eğitimi var mıdır? Bunu…

Hikmet Kıvılcımlı: Tamam çocuğum. Oraya geldik zaten. Yani,
Ordunun neden bizde devrimci gelenek sahibi olduğunu, böylece tarihin
belirli süresinin geleneklerinden, göreneklerinden kalma elamanları
koyuyoruz ve teorikman tatmin ediliyoruz. Demek temelsiz bir devrimcilik
değil, tesadüfen değil, Türkiye ordusunun Fransız ordusu gibi olmayıp
da devrimci oluşu. O zaman, daha bir güvenç geliyor bize. Yani,
Türkiye’deki Ordunun devrimci kanatla ilişkilerinde daha çok yararlanma
fırsatı var. Ve, o zaman, işte ikinci safhaya geliyoruz.

Bugünkü Türkiye’nin ordusunda böyle bir devrimci gelenek varsa ve
bu gelenek ciddiyse, bunun karşısında bizim tutumumuz ne olacak?
Problem bu. Yoksa: Ordu kimin ordusudur? Öne tepeden kim atar? CIA ajanı
girmiş midir? Tabii girecek. Armut mu toplayacak? Ama biz devrimciler,
bunun karşısında: Bu nasıl olsa CIA ajanlarının emrindedir, burjuva
devletidir, binaenaleyh vur abalıya dersek… Ordu küçükburjuvadır,
çocuklar. Yani, küçükburjuvanın karakteristiğini biliriz.
Küçükburjuvazi, küçük mülk sahipleri: bir uçtan, bir uça gider. Biz de
küçükburjuvayız ya, yani aydınlar da. Biraz modernce şeyimiz var,
kabuğumuz, ama biz de öyleyiz. Ve onun için zaten karşımızda bütün
çarpışanlar da, bir uçtan bir uca gidiyorlar. D… arkadaşın örnek
verdiği gibi. Yani bir yerde kalmıyorlar. Bu, küçükburjuva dediğimiz
insan kümesinin alın yazısı. Ordu da böyledir.

Şimdi, Ordunun bu yapısı, küçükburjuva yapısı gözönünde
tutulursa: Devrime de gider, Faşizme de gider. Biz onun devrime giden
yanını değerlendirmek, tutmak ve elimizden gelirse kazanmak zorundayız.
Ve bunun için ama, sadece ona küfretmekle, yani Orduya karşı çıkıp
aramızı bozmakla hiçbir şey kazanılmayacağını, tam tersine onu kazanmak
için ayrıca bir savaş vermek gerektiğini unutmayacağız. Yani bizim
bilincimiz bunu emreder.

Ordudan bu bilinci bekleyemeyiz. Ordu küçükburjuvazidir.
Binaenaleyh, o zamanın ağır basan eğilimi hangi tarafa ise, o yönde
silahını çeker bir savaş yapar. bunun sonucu sosyal sonuçları onun için o
kadar önceden planlaştırılacak sonuç olmaz. Çünkü Ordumuzun
yetiştirilmesi, demin de söyledik: Lasiyasi’dir, yani siyasetle uğraşmaz
Ordu. Niçin? Onu biliyoruz. Bir avuç vurguncu Finans-Kapitalist,
Tefeci-Bezirgan: Ordunun içinde belirli tepelerdeki bir avuç insanı
eline geçirdi mi, onu istediği gibi kullanabilir. Onun için…

DEVRİMCİLERİN DERLENİŞİ NASIL SAĞLANIR?

Bir dinleyici: Şimdi hocam, Derleniş konusunda bir şey…

Hikmet Kıvılcımlı: Evet rica ederim.

Dinleyici (devamla): Mesela Orta Anadolunun bir kasabasında
öğretmenlik yapıyorum, bir köyünde. Şimdi ordu şunu gördüm, yani pratik
içerisinde. Pratik gösterdi daha doğrusu. Önce bu şey, zaten sizin bu
yazdığınızı biz ciddiye almadık. Veya gırgırına falan okuduk. Sadece
kitap okumakla kalırsa, soyut gibi, soyut oluyor. Fakat pratik zaten
gösteriyor. Yani üçkişi falan köyden Ahmet yahut öbür köyden Mehmet…
üç kişiyi bir adam seçtiğin zaman… Büyük köylerde ve kasabalarda da
aynı şekilde pazarlar kuruluyor mesela. Pazar günü onlar bir araya
geliyor. Oturuyorlar kahveye. Veya bir gece, adam yanına bir arkadaş
alıyor. Köye çıkıp geliyor. Onlar zaten kendi aralarında birbirlerini
tanıyorlar. Gayet iyi…

Hikmet Kıvılcımlı: Komiteleşiyorlar.

Dinleyici (devamla): Birden, yani üç kişi bir araya getirip,
efendim bir levha asıp, reklam olmaya hiç lüzum yok. Yani pratik…
Onlar da zaten pek şey yapmıyorlar. Gayet iyi çalışabiliyorlar yani.

Hikmet Kıvılcımlı: Tabii, bir bakıma, halkımızın lüzumsuz
provokasyonlara yani, Finans-Kapitalin hedefi teşkil etmemek de bizim
örgütlenme prensiplerimiz arasında olacak. Yani, hemen gel bunu ye, der
gibi, hemen bir tabela asıp ordaki üç çocuğu çırılçıplak bir hedef
haline getirmemek düşünülecek prensiplerimizdendir. Orda hayale
kapılmamak mecburiyetindeyiz.

Ancak, tabii, işin ruhu muhakkak ki komiteleşmedir. Yani
komiteleşmenin ruhu gerçekleşti mi, biçimi elbet bir zaman sonra, yahut
falan veya filan şekilde en uygun biçimde gerçekleştirilebilir.

Buyurun efendim.

Bir dinleyici: Bizi şöyle eleştiriyorlar. Diyorlar ki: Kıvılcımlı
ilk çıktığı zaman, mahfiller çağı kapanmıştır, diyordu. Oysa bugün,
sizler mahfil olmak yolundasınız. Bir nevi Kıvılcımlı’yı boğuyorsunuz,
falan diye, eleştiriler yapılıyor. Bu konudaki görüşlerinizi açıklar
mısınız?

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. Güzel bir itiraz. Yalnız,
tabii, Mahfiller devri kapanıyor ama, eğer toplum Mahfiller devrinden
bir türlü çıkamamışsa, ister istemez, gene mahfilleşme bir oldu bittiye
geliyor.

Türkiye’de elbette 40 sene önce, 50 sene önce bu kavgayı
yapmıştır, sosyalistler. Ve en nankör şartlar içinde. Fakat, ona rağmen,
Parti haline gelindiği zaman, mahfil kalkmıştır gerçi ama, bu sefer
Fraksiyonlar başlamıştır. Kaçınılmaz. Yani, küçükburjuva ortamın ağır
bastığı memeleketlerde, en disiplinli, en bilimsel sosyalist partisi
dahi, en keskin savaş şartları içinde, bakıyorsunuz, onun etkisi
altından kurtulamıyor.

Bugünse, tabii, politik örgütler deyince, yerin altında ne var?
Biz onunla meşgul değiliz. Bilmiyoruz. Ama yerin üstünde, bakınca, bir
TİP var. Onun Parlamentarist ve Sendikalist tipik bir Burjuva
Sosyalizmini temsil ettiği artık “iki kere iki dört” ortaya çıktı.
Binaenaleyh, bunun karşısına bir Proletarya Partisi kurmak lazım. Ama bu
Proletarya Partisini kurma teşebbüsü nerede başlarsa, bir de bakıyoruz,
bir sürü grupçuklar karşımıza çıkıyor.

E, bu grupçuklar bir realite. Yani, 40 sene önce tasfiye edilmiş,
temizlenmiş olmasına rağmen hayat onu bugün 40 sene sonra da gene bizim
karşımıza çıkarmışsa, bunu görmeyecek miyiz? Göreceğiz. Binaenaleh,
maksadımız bu grupların -varsa eğer Türkiye’de- olmadığını iddia ederek
kendimizi aldatmak olamaz.

Bu grupların anlaşmaları nasıl sağlanır? Buna çalışacağız. Bunun
için pratik ve teorik alanda savaşmaktan başka çaremiz yok. Biz ona
girişmiş bulunuyoruz. İşte buradaki toplanan arkadaşlarımız, bir grup
olmamanın, daha doğrusu grupları Türkiye ölçüsünde bir araya getirmenin
savaşı içindeyiz.

Öteki arkadaşlara bunu söyleyeceğiz. Ama bunu yapmak, belirli
prensiplere dayanacak. En başta, mutlaka Türkiye’nin sınıf yapısını ve
ekeonomi temelini olduğu gibi koymak zorundayız. Bunu koymadık mı, onun
dışında Parti yahut grup üst yapısı ve düşünceleri üzerinrde istediğimiz
kadar bir araya gelelim. Yarın gene aramızda kopuşmalar başlayacaktır.
Çünkü asıl temelde anlaşamamışızdır. Temel de: Türkiye’nin
ekonomi-politikası, ekonomik yapısı; Türkiye’nin bu ekonomik yapıdan
ister istemez çıkan sınıfsal yapısıdır.

E, Türkiye’nin ekonomik yapısı, Batı Avrupa’nın klasik anlamıyla
kapitalist veişçi sınıfı diye bölünmüş iki sınıfını göstermiyor bize.
Yani, sadece kapitalist ekenomi üzerinde bir üst yapı yok Türkiye’de.
Bir de, 7 bin yılık Antika toplumun Tefeci-Bezirgan ekonomi temeli var.
Bütün kasabalarımızda, hangisini gezersek gezelim, görüyoruz: orda
Tefeciler ve Bezirganlar örümcek yuvalarını kurmuşlar. Ve geniş, her
kasabanın yüzlerce köyü üzerinde mutlak bir hakimiyet sağlamışlar. Bu,
kapitalist üretim tarzı ve bu sınıf kapitalist sınıfı değil. Yani,
modern kapitalist sınıfı değil; Antika kapitalist, bezirgan sermaye.
Onun için onu ayırmaya mecburuz.

Bu basit formüldür bizim koyduğumuz, bütün gruplara.
Ekonomi-Politik temelinde Türkiye melez bir ekonomi taşıyor. Bir
taraftan kapitalizm gelişiyor, büyük birkaç şehirde. Ama geri kalan 500
kasabamızda, en gerici anlamıyla Tefeci-Bezirgan Sermaye egemendir.
Hepimiz,eğer kasaba çocukları varsa içimizde -ki çoktur- kasabanın
halini biliriz.

Ve bu kasabalar… Ama, kasaba olmakla kalmaz, bütün köylerimizi
de ufuneti altında, miyasması altında ezer. Ve onun için, Finans-Kapital
onunla çengelleşip bir araya geldi mi -DP’den beri bu oldu: barıştılar,
çengelleştiler Finans-Kapital ile Tefeci-Bezirgan- bütün Türkiye’nin
geniş yığınlarının oylarını sandığına, babasının şeysi gibi yani,
torbada keklik, topluyor.

Bu realite. Bunu görmezsek, biz, üst yapıda anlaşmamızın ne önemi
var? Yani, Marks’ın şu veya bu formülünü beraber kabul etsek, ne çıktı?
Hiç. İşte böyle kakafoniler çıkar. Boyuna anlamazlar. Falan mesele?..
Yok revizyonizm, yok oportünizm… ne oportünizmi bilir, ne revizyonizmi
bilir.

Evvela bir siyasi parti olacak ki, onun içinde oportünist eğilim
belirecek, revizyonist eğilim belirecek… Yani, ortada parti kimse
kabul etmiyor. TİP’i beğenmiyoruz. Bunda hepimiz mutabıkız. Bütün
gruplar, TİP’in sapık bir Parlamentarist-Sendikalist burjuva partisi
olduğunu kabul etmiytir. Hiç değilse ana çizisinde.

E, gelin partikuralım dendi mi: Yo, biz gene bildiğimizden
şaşmayız, diyorlar. Yani, bildikleri de şu: Bilmedikleri… Türkiye’de
bir melez ekonominin temel olduğu ve bu melez ekonomi temeli üzerinde de
üst yapının tavanı olan Tefeci-Bezirgan sınıfla (Antika toplumdan
yadigar, baş belası), bir de Finans-Kapital dediğimiz (Kapitalist
sınıfın içinde, o da bir baş belası, kapitalist sınıfının bile başına
bir baş belası) zümrenin bir araya gelip Türkiye’yi bir sömürge haline
getirdiğidir.

Bu ana şeylerde, dört beş sözcükle özetlediğimiz noktada
anlaşamazsak, hiçbir grupla bir araya gelmeyelim. Çünkü temelde hiçbir
anlaşmamı yok demektir. Bunda anlaşırsak, o zaman her sahada tartışırız,
tabii. Onların da kimbilir ne kadar kıymetli fikirleri, davranışları,
ve teklifleri olacak. Onlar üzerinde elbette alçakgönüllüce, arkadaşça,
yoldaşça tartışarak konuşabiliriz. Ama, beriki noktada mutabık kalmadık
mı, birbirimizi aldatmanın manası yok. Ne bir araya geleceğiz? Temelde
anlaşamamışız. Çatıda, kiremitlikte: işte şu kiremidi buraya mı koyalım,
buraya mı, diye uğraşacağız. Bu vakit kaybetmektir. Altta temel
yıkılıverir, hepimiz altında kalıveririrz.

Bu açıdan, daha doğrusu gruplar karşısındaki bizim tutumumuz,
falan veya filan kişinin kaprisi yahut hevesi yahut iddiası, inadı falan
değil. Gayet basit: Türkiye’nin “iki kere iki dört” ederce ortada duran
ekonomik ve sosyal sınıf yapısının anlaşılmasıdır.

Bunu anlamıyor bütün gruplar, bu noktada, maalesef. Gördüğümüz
gibi, Avrupa’dan ezberlenmiş bazı kitap pasajlarını bize okuyorlar.
Canım, bunlar okunmuş kardeşim, bunları bırakın siz. Türkiye’yi
okuyalım, Türkiye’nin ekonomi temelini, Türkiye’nin insan ilişkilerini
nasılsa öylece görelim.

Biz böyle görüyoruz. Onların, varsa bu noktada aydınlatacak
tartışmaları, eleştirileri, onları yapsınlar, dinleriz. Ama göremiyoruz
biz. Ve onun için, kendilerine rahatça: Bir fikirliyiz, tamamen bir
araya gelelim hemen, diyemiyoruz. Bu noktalarda önce bir tartışalım.
Yani, en azından asgari bir ortak prensibe varalım. O zaman, elbette
kurulacak örgüt de hepimiz için yeni bir okul olur. Ve orada hepimiz
yetişiriz, tartışırız, eleştiri yaparız, vb…

Yani, benim anladığım, gruplar hakkında bu… Hiçbir grubu itham
etmek anlamında konuşmuyorum. Yalnız, bütün öteki grupların, grup
dediğimiz insanların, bu noktada objektif ve somut olmadıklarını
görüyoruz. E, onu gördükten sonra da, saklamanın bir fayda sağlayacağına
kaani değiliz.

Buyurun çocuğum.

Bir dinleyici: Efendim, bu Türkiye’deki mevcut gruplar birleşip,
yani birlikte oturup bir asgari müştereğe varamıyorlarsa, bu mevcut
gruplardan bir kısmının liderlerinin tutumundan, yani ideolojik,
baslangıçta TİP olayının ideolojik farklılıktan doğan ayrılığın giderek
kişisel bir takım şekle vurmasından ve onların bu nedenlerle
tavırlarından, yani oturmak istemeyişinden, bir asgari müştereğe
varmadan kendi kurdukları temel üzerine kendi Partilerini kurmak
isteyişinden ileri geliyor. E, burda doğruyu bilen ve doğruyu öneren bir
gruba düşen ödev, bu liderlerin dışında, liderlerin gerisindeki
kitleleri kazanmak üzere, kazanmaya, kazanma faaliyetine en büyük rolü,
en büyük ağırlığı vermektir.

Hikmet Kıvılcımlı: Çok doğru

Dinleyici (devamla): Yani konuşulacak…

Hikmet Kıvılcımlı: Problem bu.

Dinleyici (devamla): Yani konuşulacak ve tutulacak şey, işte
demin sizin anlattığınız gibi, İPSD’nin de mevcut doğru fikirleri
etrafında toplanmış olanların yapması gereken şey, bu kitleleri kazanma
yolunda öneriler, somut… bilhassa…

Hikmet Kıvımcımlı: Savaş yapmak… Dövüşler…

Dinleyici (devamla): … Dövüşler koyarak onları çekmeye
çalışmak. E, bu somut, herkesi çekecek olan en somut ve çekmesi normal
olan görüş, biliyoruz, herkesin ihtiyacı var: Örgüt meselesi…

Hikmet Kıvılcımlı: Şüphesiz, şüphesiz… Zaten çıngar da ordan koptu.

Dinleyici (devamla): Şimdi, benim yani dediğim: bu mevcut
örgütlerin faaliyetlerini kitlelerle, halkla, işçilerle, gençlik ve
köylülerle ilişkiler kurma yerine böyle bir örgütleşme, grupları,
liderlerin gerisindeki kitleleri kazanma yolunda örgütleşme faaliyetine
yoğunluk vermesi ve bu örgütleşme.. Yani doğacak örgüt içinde, sizin
dediğiniz gibi, herkesin, hepimizin…

Hikmet Kıvılcımlı: Tartışması…

Dinleyici (devamla): … ederek, bu halkla, işçiyle, köylüyle
ilişkileri en doğru biçimde ve en etkin… çıkacak ortaya ve o zaman…

Hikmet Kıvılcımlı: Şüphesiz. Yani, işin bir yanı, yalnız çocuğum.
Yani, şimdi Proletarya Partisi deyince: İşçi Sınıfının Partisi, yani
Türkçesi… Muhakkak ki, burada, gene bir hayalden kurtulmamız lazım.
Biz bu küçükburjuva grupçuklarını, belki binlerce sene uğraşsak, ikna
etmek yolunda çok az mesafe alırız. Ama buna karşılık, asıl sınıfımızı,
yani İşçi Sınıfımızı örgütleme çabalarımızı yoğunlaştırır da, orada
başarı kazanırsak, öteki küçükburjuva sapıklıkları da, grupçulukları da,
ister istemez bu sınıf akımının etkisi altında kalacaklardır. Artık o
iki üç tane aşiret reisliği sevdasında olanlar, kendiliğinden
düşecektir. Yığın da ister istemez: doğru yol buymuş, işte akım idiyor,
biz de buraya katılırız, diyecektir. Yani, bir de bu nokta var. Bizim
yapacağımız savaşta…

Evet?

Dinleyici (devamla): İki yönlü çatışmadan biri… Öncelik kazanacak…

Hikmet Kıvılcımlı: Şüphesiz çocuğum. Yani…

Dinleyici (devamla): Öncelik konusunda çok iyi değerlendirme
yapmaklazım. Belki de işçi köylüyle ilişkiler kurma şeyimiz de ortadan
kalkacaktır, daha örgütleşmeden. Türkiye’nin şartlarını düşünürsek, o
zaman, çok önem kazanıyor. Bu iki yönden hangisine ağırlık vereceğiz?
Tabii ikisi birlikte yürüyecek…

Hikmet Kıvılcımlı: İkisi birlikte yürümesi lazım. Ve bence sınıfa dayanmak öncelik…

Dinleyici (devamla): Fakat sınıfla ilişkiler kurma…

Hikmet Kıvılcımlı: Çünkü öteki Bizantizmden başka bir şeye
varmayabilir. Otururuz, sabaha kadar tartışırız, o gruplarla. Belki
mutabık kalırız. Kapıdan çıktık mı, gene hepimiz kendi reisimiz kimse
onun doğrultusunda gideriz. Bu, aydın küçükburjuvanın ezeli taksiratı,
talihidir.

Bunun tek temizleyici, doğru düzeltilişi: Sınıfı benimsemektir.
Binaenaleyh, herşeyden önce, bence ağırlığını vereceğimiz, emeğimizin,
savaşımızın ağırlığını yükleyeceğimiz nokta: İşçi Sınıfına, Köylü
yığınlarımıza inebilmenin yollarını aramaktır. Oraya inersek, öteki
küçük, ani esnaf kavgaları kendiliğinden sıfıra düşer.

Dinleyici (devamla): Evet ama, o zaman da şöyle bir tehlike var.
Biz oraya giderken yani öncelikle o görevi yüklenmişken, Türkiye üstünde
5-6, siz demin konuşmanızda bir ara söylediğiniz gibi, 5-6 siyasi örgüt
olarak, Türkiye sosyalistleri 5-6 örgüt olarak mücadelemizi yürütmek
durumuna düşeceğiz.

Hikmet Kıvılcımlı: Eh, öyle de labilir, çocuğum.

Dinleyici (devamla): Bu çok tehlikeli bir şey, yani… Güçleri bölmek ve…

HikmetKıvılcımlı: Güçleri bölmek değil. Şimdi, güçler bölünmez,
bu noktada. Sınırlar belli olur. Ki o lazımdır. Herkesin sınırı belli
olursa, sonra ileride onlarla işbirliği de yapılır. Ama İşçi Sınıfı
kazanılırsa, yani İşçi Sınıfını kazanma yönünde başarı sağlarsak, o
sınırların hepsinin manasızlığı ortaya çıkar. Ve bir gün o dağınık
partilerin hepsi bir araya gelmek zorunda kalırlar.

Başka memleketlerin tecrübeleri bunu bize gösteriyor. Hatta orada
bazan ufak tefek fedakarlıklar da yapılıyor. Mesela, Almanya’da: İşte
Lasallla’nın partisiyle Marksist partinin birleşmesi gibi. Gotha
Programı, berbat bir programdır. Marks onun üzerinde, biliyorsunuz,
gayet acı eleştiriler yapar. Ama, beis yok, der, birleşsinler falan.

Dinleyici (devamla): Almanya sosyalist hareketinin neticesini de düşünürsek…

Hikmet Kıvılcımlı: O ikinci mesele. Yani, orada kapitalizmin
gelişimi, emperyalizme geçiş. vb…. Dünya ölçüsündeki denge ilişkileri,
falan, hepsi girer. Ama biz, biraz soyutlaştırmak anlamına da olsa,
işçi sınıfının ordaki politik gelişimi içinde izlersek, böyle bölünmeler
her memlekette olmuştur. Hele bizim gibi küçükburjuvazinin ağırlığı
olan memleketlerde, zaten kaçınılmaz.

Binaenaleyh, bunun ilacı? Bu bir hastalık, küçükburjuva
hastalığı: Gruplaşma ve ayrılaşma, ayrı ayrı şeyler kurma. Bunun tek
ilacı: başta işçi sınıfı gelmek üzere, büyük yığınlarımızın içine
ağırlığı veren bir savaş yaparak, onları örgütümüze kazanmak… Bunu
kazanırsak, bence daha iyi yaparız.

Ama, bu demek değil ki.. Mesela,işçi sınıfı içinde çalışamayacak
bir yığın arkadaşımız olur. Bu da mümkün, değil mi? E, bunlar
boşmuduracak? Evet, onlar da küçükburjuva grupları içinde seferber
olacak. Ve buyurduğunuz gibi, onlar için de işbölümü yapacağız. Onların
da birinci derecede savaştıkları cephe, o küçükburjuva gruplarının
bilhassa namuslu tabanını, yahut aklıselimli tabanını bu yönde kazanmak
olacak.Yani onu reddetmiyoruz.

Dinleyici (devamla): Benim kastettiğim yani, o grupların içine
giderek, bizim dışımızda bir kitle yaratıp onları kazanmak, onlar için
bir ayrıca faaliyet göstermek, yani sendikal hareketi içinde yapılacak
olan, çeşitli sendikalarda yapılacak olan…

Hikmet Kıvılcımlı: Yani, fraksiyon faaliyeti değil diyorsunuz.

Dinleyici (devamla): Yani, bunların Parti olmasını önlemek üzere,
en doğru önerilerde ve en doğru faaliyet içinde, iş içine çekerek…

Hikmet Kıvılcımlı: Güzel. Ama, eloğlu geliyor mu?

Dinleyici (devamla): Dinlemeyen, işte dediğim gibi, yani bugün de gördüğümüz gibi…

Hikmet Kıvılcımlı: Ama, işte, orada harcayacağımız emek, ben o
kanıdayım… Bilmiyorum, gene arkadaşlar da söylesinler. Orada
harcayacağımız emek, havanda su dövmek olabilir. Ama yığınlar içinde
yapacağımız emek, hele işçi sınıfı içinde.. Her attığımız tohum mutlaka
filiz verecektir. Çünkü doğrudur ve köklü olacaktır. Bunu…

Dinleyici (devamla): Öyleyse, varamayacaksak, varamadan gecikeceksek?

Hikmet Kıvılcımlı: Yani gecikme…

Bir başka dinleyici: Nasıl birleşeceğiz? Bir da orayı açıklasın.

Hikmet Kıvılcımlı: Hayır, zaten arkadaşımız…

Birinci dinleyici (devamla): Bir iş, bir faaliyet, ortak bir istek etrafında. Yani öneri açık. Onlar da..

İkinci dinleyici (devamla): Gelmediler. Bugün de örneği görüldü. Yani nasıl birleşeceğiz?

Hikmet Kıvılcımlı: Şimdi hatırlarsanız…

Birinci dinleyici (devamla): İkincisi, bugünkü örnek çok açık,
yani şartlar belli ve liderler bunu böyle yayacaklardır. Bugün… Zaten
şaşırmıştık duyduğumuz zaman. Bu normal sayılabilir. Fakat, liderlerin
gerisindeki kitleyi kazanmada, onların ihtiyaçlarına, isteklerine cevap
verecek bir öneri atarsak ve bu öneri için, iş için…

İkinci dinleyici: Liderlerin gerisindekiler, acaba liderleri hiç
benimsemiyorlar mı? Bu liderler etrafında toplanışlarının bir sebebi yok
mu? Mutlak onun da vardır bir sebebi, ki orda toplanmış.

Hikmet Kıvılcımlı: Beis yok, konuşsun arkadaşlarımız. Evet. Şimdi, evet, buyurun.

Bir başka dinleyici: Şimdi, salonlarda tartışmak hiçbir sonucu…

Hikmet Kıvılcımlı: Alamayacağımız anlaşılıyor.

Dinleyici (devamla): Ancak biz onlarla kitle çalışmalarında,
kitle içindeki çalışmalarda görüşebiliriz. Orda ortaya çıkabilir her
şey. Yoksa biz salonlarda tartışarak, şimdiye kadar hiçbir şey
yapmamışız.

Hikmet Kıvılcımlı: Şimdi, hatırlıyorsunuz,o grupların şimde en
önde ve bugünden yarına parti kurmak isteyenlerinin dünkü teorilerini.
Bu grup: Türkiye’de ne işçi sınıfının, ne küçükburjuvazinin Partisini
kurmak için olanaklar yoktur, diyordu. Daha bundan 8-10 ay önce, değil
mi? Şimdi tersine döndü: Herkesten önce Parti kuralım, şeklinde koyuyor.

Demek onlarda da bir gelişim var. Ama bu gelişimin sonu gelmiyor.
Yani öyle şeyler oluyor ki, yazdıkları çizdiklerinden de anlıyoruz,
konuşmalarından da anlıyoruz: onlar, o grupların daha doğrusu tepesinde
olanlar, hiçbir zaman bir normal arkadaş havası içinde tartışmayı ve bir
senteze varmaya razı olmayacaklardır. E, bunlarla bizim vakit
kaybetmemiz çok güç olacak. Tabanlarıyla elbet, ilişki kurabildiğimiz
ölçüde kuralım. Fakat onlara, gelin bir araya dediğimiz zaman varılacak
sonuç, pek yürek ferahlatıcı olmayacak gibi geliyor bana. Yani birlik
sağlanmış olmayacak. Olur mu diyorsunuz siz?

Birinci dinleyici: Valla ben, örgütlenme… örgütlenme faaliyeti
için çok az vakit kaldığını düşünerek ve çeşitli örgütler olarak…
Çünkü bu örgütlerden en az ikisi de işçi sınıfı Partisi olduğunu iddia
ediyor. İşçi sınıfına dayanacaktır. İşçi sınıfının bir kısmını alacaktır
tabii. Bu bölünmeyi önlemek için onların da Partileşmesinden önce, aynı
Parti içinde birleşmeyi… Deminden beri diyorum… tehlikesi de, doğru
saydığımız görüş etrafında partileşen grup, o grubun partisi haline
gelecektir ve binaenaleyh… mahfilken bir parti haline de gelmiş duruma
girecektir…

Hikmet Kıvılcımlı: O zaman fraksiyonlar başlayacaktır. Oportünist, sağ sol sapıtma. Evet. Evet. Bir fikir. Buyurun efendim.

Bir başka dinleyici: Arkadaşın endişesi, zannedersem, madem
başkaları da Parti kurmak istiyorlar, böyle eğilimleri var, dolayısı ile
biz önceden bir parti kuralım, güçlenelim. Dolayısıyla onların Parti
kurma çabalarını hiç olmazsa etkisiz kılalım, şeklinde bir endişe. Bence
bu…

Birinci dinleyici: Hayır.

İkinci dinleyici: Yani öyle anlaşılıyor.

Hikmet Kıvılcımlı: Öyle yorumluyor arkadaş.

Bir başka dinleyici: Evet. Bence, temelde doğru görüşleri biz
koyuyorsak, doğru ilkeler etrafında birleşiyorsak, işçi sınıfı
içerisinde, kitleler içerisinde doğru çizgide çalışıyorsak, bizim
çalışmamız bir ürün verecektir, meyva verecektir. Bunu böyle yaparak,
abartarak veya üstüne üstüne giderek, zorlayarak ortaya çıkartmak zaten
mümkün değildir. Somut çalışmalarla, doğru görüşlerle bu Parti
kurulacaktır. Eğer bizim görüşlerimiz şu veya bu şekilde doğru değilse,
yanlışsa, bunu zaten gerçekler ortaya koyacaktır. Buna karşılık onların
geliştirdikleri görüşler doğruysa ve onlar doğru görüşler etrafında
birleşmişlerse, böyle bir örgüt ortaya çıkarmışlarsa, bunu da gene somut
gerçekler ortaya koyacaktır. Biz şu anda doğru çizgi etrafında
birleştiğimizi söylüyoruz. Ve sizin söyledikleriniz gayek açık: İşçi
Sınıfı içerisinde çalışmadıkça, işçi sınıfına bu doğru görüşleri
götürmedikçe, onlarla birlikte örgütlenmedikçe, bizim yapacağımız
tartışmaların somut bir yarar sağlaması ihtimali zayıftır. Ama gene de,
küçükburjuva kitleleri içerisinde ve diğer tabakalar içerisinde de
arkadaşlar çalışacaktır, tabii. Bu ikinci planda bir çalışma olacaktır.
Temel çalışma: işçi ve köylü sınıfı içerisinde olacaktır. Öyle olmak
zorundadır. Bana öyle geliyor.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Teşekkür ederim. Bana da bu şık daha
kuvvetli geliyor.Sınıfın önem kazanması faaliyetimizde, muhakkak öteki
küçükburjuva teşebbüslerini… mamafih… buyurun.

Birinci dinleyici: Faaliyetimiz zaten sınıfın önem kazanması
değil, sınıfı siyasi örgüt haline getirmek. Bu faliyet içinde, yani bu
faaliyet… en yakın gerçekleştirmek için, bu amacı gerçekleştirmek
için, hangi… İki yönlü faaliyetimizin hangi yönüne, hangi ucuna
ağırlık vereceğiz?

Hikmet Kıvılcımlı: Valla, öteki… Öteki bana bir şey, yani bir
entrika, yahut kulis yapmak gibi geliyor. Prensip kavgası olmuyor. Yani
prensip kavgası yapamıyoruz.

Dinleyici (devamla): Prensipler üzerinde anlaşmaya oturmak üzere yapıyoruz. Liderleri gelmiyorsa, kitleyi buna çekmek üzere…

Hikmet Kıvılcımlı: E, nasıl ref ederiz?

Dinleyici (devamla): İşte bunu araştırmak…

Hikmet Kıvılcımlı: Araştırma yapalım ama, araştıralım çocuğum.
Mesela siz, düşündüklerinizi icabında, işte bir organımız var, oraya
yazın. Öteki bütün arkadaşlar, bu noktada teklifler…

Dinleyici (devamla): Ama o organın şimdi belli bir görüşü var.
Sizin de dile getirdiğiniz gibi. Bu faaliyette köylüyle ve işçiyle
ilişkiler kurma, yani komiteleşme, komiteleşmeden gidelim, yani biraz
güçlenerek, güç haline geldikten sonra, bu güç etrafında toplanan bir
Partileşme görüşü var.

Hikmet Kıvılcımlı: İşte onun teşebbüsünü yaptık. Açık oturum,
dedik. Gördünüz. Çil yavrusu. Kimse gelmedi. Kaçtılar. E, nasıl
çağıralım? Gidelim, ne yapalım? Kırmızı balmumuyla çağırsak, gelmezler.
Bir yolunu bulalım isterseniz, ama nasıl bulalım?

Dinleyici (devamla): Onları çağırdığımızı, gelmediklerini en açık
biçimde yansıtalım, yani bunun ajitasyonunu yapalım gazetede, yayın
organımızda. Birleşime gelmeleri gerektiği, gelmemelerinin ne demek
olduğu…

Hikmet Kıvılcımlı: Tabii, bunlar yapılacak.

Dinleyici (devamla): Açık açık, yani gazetede mesela en ağırlık
kazanacak konular bunlar olursa elbette onların davranışları da değişir.

Hikmet Kıvılcımlı: Düzelir mi diyorsunuz?

Dinleyici: Onlar düzelmez ama, kitle onları aşar ve o durum karşısında onlar biraz gelirler, aşılmamak korkusuyla…

Hikmet Kıvılcımlı: Hay hay. Yani organlarımızda, yahut
toplantılarımızda, tartışmalarımızda, bu noktaya da arkadaşlarımız hep
birlikte önem verelim. Yani bu… Yalnız, gene diyeyim ki ben, işçi ve
köylü yığınları içinde ağırlığımızı kullanmamız daha neticeli olacaktır.

Tabii arkadaşlar da söylesinler.

VATAN PARTİSİ TÜZÜĞÜ VE PROGRAMI ÜZERİNE YAPILAN DEMAGOJİLERE CEVAP

Bir dinleyici: Şu Vatan Partisi Tüzük-Programı yayınlanmamış
olduğu halde, birçok arkadaşın elinde olmadığı halde ve özellikle Mihri
Belli grubu tarafından el altından yanlış-doğru eleştiriliyor. Bu
galiba..

Hikmet Kıvılcımlı: Ak-Aydınlık ta eleştirdi, gördük.

Dinleyici (devamla): Oysa bizde bir Program yok.

Hikmet Kıvılcımlı: İşte bugünkü oturumda bunu söyleyecektim,
çocuğum. Yani, şimdi, bu küçükburjuva devrimcileri adeta beş gruba
bölündü. Bu 5 gruptan: TİP ve Ak-Aydınlık, artık belirdi onların
içyüzleri. Tamamen provokasyona doğru gidiyorlar.

Geride üç grup kalıyor. Birisi, işte: Genç-Türkler grubu
diyeceğiz ona. Bütünüyle gençler. Dev-Genç, mevgenç, hepsi içinde.
Ötekisi, bu Al-Aydınlık’ın grubu. Bir üçüncüsü de… Hangisidir?

Evet, onlar hepsi Genç Türkler, tamam.

Ben bunların isimlerini şöyle koydum: Yani orda da
açıklayacaktım, izahını yapacaktık. Bu Genç-Türkler grubuna “Çete
Yaratıcılar” diyorum. Bu Al-Aydınlık grubu da, şimdi “Parti Yaratıcısı”
durumuna girdi.

Eski Çarlık devrinde, biliyorsunuz: bir “Allah Yaratıcılar”
çıkmıştı. Bunlar, işte Gorki’ler, falan da dahil: “Bir Allah yapalım da,
şu bizim Mujik onu sevsin. Bizim yarattığımız Allah olduğu için de,
sosyalizme kazanmış oluruz onları”, gibi bir tez güdüyorlardı.

Bunlar da buna benzer. Yani, “Allah Yaratıcılar” gibi, “Parti
Yaratıcısı” rolüne çıktılar şimdi. Halbuki bugün için, yani Parti
yaratılmıştır. Türkiye’de bir sosyalist parti 50 sene evvel kurulmuştur.
Ve bugüne kadar, onun kendine göre geleneği-göreneği vb. teşekkül
etmiştir. En son örneği de Vatan Partisi’dir. Bunun Tüzüğü de vardır,
Programı da vardır. Daha ne yaratıyorsun be kardeşim?

Ama, bu Tüzüğün ve Programın 15 sene geçmiş üzerinden. Oturalım,
içinde düzeltilecek şeyler var, elbette. Ben bile okurken, çeşitli
yerler gördüm. Bunları düzeltelim. Yeni elamanları içine katalım.

Böyle demiyorlar. Biz oturacağız, diyorlar. Bir şey kuracağız,
işte bilginler heyeti. Masa başında Dünyanın bütün programlarını ele
alacak. Yepyeni bir program ve tüzükle yeniden çıkacağız.

İşte bu: “Parti Yaratıcılığı”. Yani kendilerinin bir Parti yaratma sevdasını ortaya koyuyor.

Biz bu kanıda değiliz. Mutlaka Türkiye’deki hareketin bir 50 yıl
geçmişinin gelenek-göreneğinden yararlanarak, en son somut örneği varsa
onu ele alarak Parti kurma teşebbüsüne girişmeliyiz. Kanımız o. Ve onun
için işte bu şeyi de bir nüsha getirdim. Elimizde daha var birkaç tane.
Çok arzu eden arkadaşlar olursa, onlara da verelim. Onlar da
eleştirilerini yapsınlar.

Bir dinleyici: Pek mesele o değildi efendim. Bunu çok miktarda
basacak mali olanağımız şimdilik yoksa, bizim bildiğimiz kadarıyla yani
şu anda acilen yapmaya imkan yok. Gazetede tüzüğün yayınlanması,
programın yayınlanması.. Bir sayfasını bu şeye ayırmanız…

Hikmet Kıvılcımlı: Hay hay. E, zaten bunu galiba yayınlayacağız.
Öyle bir şeyimiz var değil mi? Öyle bir teşebbüsümüz var. Yani yeniden
basacağız ve belki içinde yeni dilimize daha uygun bir redaksiyon da
yapılacak. Sonra bazı şeyleri daha düzgün, yani düzeltmeye de
çalışacağız. Var öyle düzeltilmesi gereken şeyler.

Bir dinleyici: Hocam, Tüzükte, Menderes’le ilgili bir şey var mı?
Diyorlar ki, işte İkinci Kuvayimilliye’nin lideri olarak falan
gösteriyorlar, diyorlar. Biz okumadık. Adamlar bayağı söylüyorlar, ciddi
ciddi yani.

Hikmet Kıvılcımlı: Şimdi. Efendim. O şeyde vardır, bir önsözde.
54 senesinde Vatan Partisi kurulurken, “Gerekçe”si de vardır. O
Gerekçe’nin üzerinde kuruldu. Yani teorik Gerekçesi ve Parti Tüzüğü,
Programı… ona göre. İşçilerle oturuldu, konuşuldu, kabul edildi. Sonra
bunu 57 senesinde bastırdık. Basarken de bir Önsöz koymak lüzumunu
duyduk.

Önsöz şudur. Yanımda yok, olsa size de okurdum. Üç pasajı var
Önsöz’ün. Birinci pasaj: Menderes’in İnebolu nutkundan alınmış, bir nevi
itirafı idi. O zamana kadar, mesela bizim her tezimizi boğmak için
uğraşan bu Finans-Kapital örgütünün lideri orada: Yani, burda aynı
hatırlayamıyorum cümleleri. O İnebolu nutkunda: Yerli yabancı, dahilde
hariçte bazı politika simsarları, bizim iktisadi bağımsızlığımızı
baltalayarak, Türkiye’yi yeniden sömürge haline getirmek istiyorlar,
gibi: Yani bir ateş püskürmesi var.

Bu, aşağı yukarı bizim ondan senelerce ortaya attığımız,
savunmasını yaptığımız tezi, o teze en karşı olan adamın ikrarı,
itirafı. Marksizmde bütün Ustalarımızın yaptığı budur. Herhangi bir
Marksist, aydınlanması gereken noktayı ortaya korken, eğer o noktada bir
düşman sözü varsa, onu alır, nakleder. E, düşman da bunu söyledikten
sonra artık kimse itiraz edemez. Yani, dostlar zaten biliyor işin
içyüzünü. O anlamda.

Biz de, Menderes’in bu bezirganlara, vurgunculara vb. çatan nutkundan iki pasaj koyduk. Birincisi bu.

İkincisi de: gene tam o sırada Menderes, biraz Köylü Partisiyiz,
diye tutturdu. Köylü Partisi. Ondan sonra, Ağır Sanayi şeyine, İşçi
sendikasına da başkan seçildi, fahri başkan. Biz de onunla: İnşallah
diyoruz, maşallah işte şey oldu, başkan da oldu. İnşallah bunda devam
eder, falan, şeklinde bir alay ediyoruz. İkinci pasaj da odur. İnşallah,
maşallah!..

Üçüncüsü: Bize gelince diyoruz. Tabii, geçti şimdi. Menderes,
İkinci Kuvayimilliye’nin öncüsü, falan. Böyle bir laf zaten söylemek
abes. Metin Ortada. Ama bu tarzda yorumlamak: işlerine gelenler
yapıyorlar. Demagojinin bu kadar kötüsü de bizim memlekette geçer akçe
oluyor. Ve mideleri de bulandırıyor, gördüğünüz gibi.

Üçüncüsü: “Bize gelince..” diyoruz. İkinci Kuvayimilliye, biz
istesek de, istemesek de başlamıştır, diyoruz. Yani üst katta bu çözülüş
varsa, onu demek istiyoruz. Yani bir hareketin, bir sosyal oluşmanın
iki şartı vardır. Bir, alt tabakaların onu istemesi, ama yetmez. Üst
tabakaların da, bu işi beceremiyoruz artık, diye izhar’ı acz etmesi
vardır.

Ha, o anlamda. Menderes de bu kadar açık koyduktan sonra, yani
anti-emperyalist… Çünkü onun öncesi var. Zaten Menderes’in yıkılışı
ayrı bir trajedidir. Ve ayrı bir çelişki şeysidir, kumpas kumkumasıdır.
Onun üzerinde, geç kaldık, fazla girişmeyelim. Yalnız, Menderes ilk defa
Amerika’dan gelen işaretle hücuma uğramıştır. Bu da bir realite.

İflas ettiydi Demokrat Parti. Yani, bir misli iş yapmadan, üç
misli masraf yaptığı için, gırtlağa kadar borç geldi. Ve gittiler,
Amerika’dan, 300 milyon dolar verirsen biz kurtuluruz, dediler. Amerika
vermedi. Siz battınız artık. O kart eskidi, başka kart arıyor Amerika.

Bunun üzerine, ilk yazıyı New York Herald Tribun mü, birisi, tam
ismi hatırımda değil ama, Washington’da çıkan bir gazete, ilk defa
Menderes’e bir yaylım ateş açtı. Ve bunu bizim gazeteler tercüme etti.
Eder etmez, 15 gün geçmedi: Bölükbaşı’lar, sülükbaşılar, bilmem şeyler,
hepsi Anadolu’yu, şey de dahil: İnönü Paşa… Bütün muhalefet partileri
Anadolu’yu kasaba kasaba dolaştılar. Bu Menderes yıkılmalıdır, demeye
başladılar.

E, ben şaştım. Yahu, şimdiye kadar bu Menderes’in meşru oylarla
gelmiş orda yanlışı var ama, falan filan, diye eleştiren bu adamlar,
birden bire Washington’dan o işaret gelir gelmez, hani sinyali görünce:
Yıkılsın bu, artık yaşayamaz, meşruiyetini kaybetti falan… Diye
başladılar yaygaraya. Ve aradan birkaç gün geçmedi: Çünkü Menderes tam o
sırada, belki hatırlayanınız da vardır içinizde: Moskova’ya gidecek.
Kuruşçef’i de Ankara’ya çağırmıştı. Kuruşçef’de gelecekti. Bunun üzerine
tabii tapayı attı mesele. Ve bir gece aradan 15 gün geçmedi. Ne
Kuruşçef gelebildi, ne Menderes gidebildi. Menderes’i 27 Mayıs alaşağı
etti.

27 Mayıs Washington’dan direktif aldı, demek istemiyorum yani. Bu
çelişkiler içinde böyle oluşumlar var. Menderes’in o durumu, daha 57
senesindeki nutkundan anlaşılıyordu. Tutacak dalı yok ve saldırıyor
adeta.

Tam o sırada, biz de üçüncü olarak: İkinci Kuvayimilliyeciyiz
biz, diyoruz. Ve başlamıştır. Üst katta da bu çatırdama oldu mu… Yani o
anlama geliyor. Ve hatta sonunda da: İkinci Kuvayimilliye savaşı Türk
Milletine uğurlu olsun, diye bitiriyoruz. Son sözü de budur.

Menderes başkan olsun… Yani, bunu biz nasıl söyleyebilmişiz?
Bunu nasıl hafsalalarına sığdırmışlar ve bunu propaganda edebilirler?
Şaşmak yetmez yani buna, başka bir şey lazım. Başka bir tepki.

Binaenaleyh problem bu. Bir olay olmuş. Biz olayı
değerlendirmişiz. Ve nitekim, ondan da iki sene, üç sene geçmemiş:
Hakikaten İkinci Kuvayimilliye başlangıcı sayabileceğimiz, 27 Mayıs
patlamış. Yanlış da olmamış o teşhis. Yani İkinci Kuvayimilliye
başlamıştır demek, Menderes bunun başkanı olmuş demek midir canım? Bu
kadar da Türkçe bilmiyorlar mı bunlar? Biliyorlar. Ama böyle yorumlamak
ta işlerine geliyor. O mesele budur.

(…)

İkinci Kitap- Birinci Bölüm: DURUM YARGILAMASI

Sevgili Arkadaşlarım,

Burada kanlı biçimler almış Sınıflar Savaşının en ateşli
günlerinde epeyce serinkanlı olması gereken bir “Durum Yargılaması”
yapmak istiyorum. Savaşan askerler, savaşın her aşamasında: “Durum
Muhasebesi” dedikleri, bir araştırı ve inceleme yaparlar, ondan sonra
gene savaşa geçerler. Ben de, kutsal İkinci Kurtuluş Savaşımızın şu
aşamasında, size, birinciyi de görmüş bir arkadaşınız olarak, kısa bir
yargılama, durum yargılaması yapmayı deneyeceğim.

Bunun nedeni: hepimizin bildiği konu… Siz yaşta, hatta belki de
sizden daha küçük yaşta iken, Bilimsel Sosyalizme eriştiğimiz zaman:
şimdi düşünüyorum, büyük bir iyimserlikle, eğer bir gün çoğalırsak,
sosyalizm savaşçıları olarak çoğalırsak, kim bilir ne büyük kardeşlik,
sevgi ve anlaşma içinde yeni bir ortam yaratacağız, bu geri Türkiye’de,
diye düşünürdük.

O ilk, biraz da ütopik özlemimiz, 50 yıl sonra bugünkü durumuyla
nasıl gerçekleşti? Tabii, hiç de o zamanki ütopya olmadı. Çünkü, biz o
zaman yalnız karşımızda egemen, sömürgen sınıfları görebiliyorduk. Hem,
yalnız karşımızda görebiliyorduk. Halbuki onlar, sonradan öğrendik ki
içimize öyle girerlermiş ve bizi birbirimize kırdırmak için öyle oyunlar
yaparlarmış ki: onlarla dövüşmek, bizim kendi aramızda geçen çekişmeler
yanında, adeta zemzemle yıkanmak olurmuş. 50 yıllık deneyin böyle bir
sonucu karşısında bulunuyoruz.

Bu sonuç, elbette hiçbirimizi şaşırtmamalı. Çünkü biz de, 50 yıl
önce ütopya yaparken, sosyalizmin balayını yaşarca büyük bir
iyimserlikle geleceği düşünürken, şüphesiz, Marksizmin başlıca düşünce
metodu ve mantığı olan Diyalektiği pek de iyi kavramış hele hayatta
denemiş değildik. Onun için, her kavganın,, hayatın her aşamasının nasıl
en müthiş çelişkilerle dolu olduğunu bir an unutabiliyorduk. Ama bugün,
50 yıl sonra, artık bu gibi unutkanlıkların gerçek dışı kaldığını
öğrendik.

Elbet bu öğrenim size bir kötümserlik aşılama anlamına gelmez.
Onu biliyorsunuz. Yalnız, bu gerçekliğin şu andaki durumu üzerine birkaç
yargı yapmak yaralı olacak kanısıyle değerli vakitlerinizi alıyorum.

Türkiye Modern çağa girdi gireli, biliyoruz, daima iki cephe
çatıştı: İlerici kanat, gerici kanatla yüzlerce yıldan beri dövüşüyor.
Bunun en son, Birinci Kuvayimilliye dediğimiz aşamasında (yani, adeta
Tarihöncesi sayabileceğimiz, ondan önceki ilerici-gerici kavgalarını bir
yana bırakırsak) Birinci Kuvayimilliye aşamasında, gericiler:
içyapımızda bir Tefeci-Bezirgan dediğimiz, Antika medeniyetlerin
yadigarı olan Hacıağalar, Eşraf, Agavat diye anılan (şimdi 400
kasabamızı ahtapot gibi sarmış ve 20 milyon, 25 milyon köylümüzü
karantina, hatta sıkıyönetim altında kendine oy davarı yapmayı
becerebilmiş olan) Tefeci-Bezirgan sınıf; ve onun yanında, bizde
Levanten denilen, başka ülkelerde Komprador adını almış, belirli
merkezlerdeki sınıf, burjuvazinin o zaman için en ağır basan zümresi,
gerici zümreydi. Kompradorların arkasında yabancı Emperyalizm vardı,
Hacıağaların arkasında da Saltanat dediğimiz şey vardı.

İlericiler de: Kuvayimilliyeciler’di.

Bu iki cephe arasında büyük halk yığını adeta nötralize bir ağırlık gibi duruyordu.

Bugün, devrimcilerle halk yığınının durumunda, hayli
değişiklikler olmasına rağmen: büyük, kökten bir başkalık, yani kalite
değişimi olmadı.

Yalnız, gerici kanatta, eski Tefeci-Bezirgan Hacıağa
sömürgenleri, olduğu gibi bütün Anadolumuzu kaplamış olmakta devam
ediyorlar. Yalnız, Levanten Kompradorların yerine, Finans-Kapital
değimiz, burjuvazinin en kodaman parababalarının ve yalnız burjuvazinin
değil, büyük arazi sahiplerinin de en kodamanlarının elele verdikleri
bir zümre tasallutu ve tahakkümü mevcut.

Bu ortamda Devrimciler kimlerdir? diye önümüze çıkan soruyu araştırdık mı, ister istemez iki alan ayırmak gerekiyor.

Birisi: Yerin altında kalmış devrimciler, diyebileceğimiz
insanlar. Bunlar hakkında burada hiçbirimizin esaslı bir fikri yok.
Oradaki güçlerin durumunun yargılanmasını yapmak, şu anda elimizden
gelmez. Adeta, eskilerin bir deyimi vardır: “Gün doğmadan, meşime-i
şebten neler doğar?” (yani, gündüz olmadan, lohusa gecenin ne doğuracağı
bilinmez) derlerdi, yerin altı bizim için aşağı yukarı bu deyimin
kapsamında kalıyor.

Yerin üstünde devrimciler: işte hepimiz o insanlarız. Ve burada,
yer üstü devrimci çabası ve savaşı içinde bulunuyoruz. Gene hep
bildiğimiz gibi: bir Solcular var, bir de Sosyalistler var, devrimciler
içinde.

Solcuların kimler olduğunu burda saymayı fazla önemsemiyoruz herhalde.

Sosyalistlerin kimler olduğunu aradık mı, yani toplum ölçüsünde
az çok örgütlü veyahut örgütlüyü andırır savaş yapan sosyalistler dedik
mi: bunlar da iki tip gösteriyorlar. Birincisine, az çok ekonomik
diyebileceğimiz (ona kısmen sosyal karakter de karıştırabiliriz.):
Dernekler, Sendikalar, hatta bazı Odalar vb. giriyor. Bunlara adeta
Dernek Yolcuları diyebiliriz, sosyalizm savaşçılarının Dernek Yolcuları
diyebiliriz. Bunlar üzerinde de, burada Durum Yargılaması yapmak uzun
olur.

Asıl hepimizin zihnini kurcalayan öz konu: Siyasi İktidar savaşı
yapacak, Parti Yolcuları durumunda olması gerekenlerin bugünkü düşünce
ve davranışlarının anlamıdır.

Çünkü, hep biliyoruz: gerek ekonomik, gerek küçültülmüş anlamda
sosyal… Çünkü, politik iktidar savaşı da, en sonunda elbet bir sosyal
savaştır, onun içine girer. Ama, pratikte bunu ayırmak gerekiyor. Genel
anlayış: sosyal savaşı, sanki politikadan ayrı bir şeymiş gibi,
derneklere bağışlamış. Bunlar hepsi politik savaşın çeşitli parçaları
halinde sürüp gidiyor. Ve bu parçaların hepsi, kendi alanında, kendi
yönünde bölünmüş bir iş gibi: kavganın, sınıflar savaşı dediğimiz
kavganın bir parçasını güdüyorlar ve uygulamaya çalışıyorlar.

Parti Yolcuları, yani siyasi iktidar savaşı yapma yolcuları
diyebileceğimiz insanlar kimlerdir? Ve bunlar bugün kaç parçadırlar?
Onun üzerinde kısa bir durum yargılaması yapmak, her halde sizin de
önereceğiniz tartışmalar için bir kaneva olabilir sanıyorum.

Bu siyasi iktidar savaşı güden akımlar, başlıca, benim
görebildiğim kadarıyla: 5 parça görünüyorlar. Tabii, bunların her
birinin içinde de: ikinci kerte bölünmeler diye, başka parçalar var.
Ama, şöyle bir, anaçizisinde ayrım yapmak gerekirse, 5 parça görüyoruz.

Birisi: TİP dediğimiz Türkiye İşçi Partisi. O da kendine göre siyasi iktidar savaşı yapan bir örgüt durumunda.

Ondan sonra: Özellikle Yeni-Aydınlık diyebileceğimiz, Aydınlık
dergisi çevresinde çıkmış bir sosyalist akım oldu. Bu da, bildiğimiz
gibi, iki parçaya bölündü. Birisi Ak-Aydınlık oldu, ötekisi Al-Aydınlık
oldu.

Bu üç akımın yanında, üstünde, belki de her yanında: bir de
Gençlik, büyük gençlik yığınımızın savaş ve örgüt denemeleri var ve
uygulamaları var.

Bunları gözden geçirirken, hepsi üzerinde kısa bazı karakteristikler yapmak yararlı olacak.

TİP: PARLAMENTARİZM-SENDİKALİZM BATAĞI

TİP, bildiğimiz gibi, bir ABA’cı tepenin eline teslim edilmiş
idi. ABA’cı diyoruz: isimleri A, B, A diye başladığı için. Bunlar,
hepimizin izlediği gibi: önce, Türkiye’de sosyalizm tekelini temsil
ettikleri iddiasındaydılar. Sonra, bunlardan “sosyalistlerin kursağında
kalacak” şeklinde sosyalizmi yutmuş olduğunu ve kursağından
çıkaramayacağını sanan Memedali Bey, bildiğiniz gibi, öteki grup
tarafından tasfiye edildi. TİP’ten, bu baston yutmuş sosyalizm
diyebileceğimiz akım atıldı.

Ondan sonra, onun yerini kim tuttu? Son gelişmede gördük: bir
hanım tuttu: Tabii, göğsümüzün iftiharla kabarması lazım. Toplumumuzda
en çok ezilen insanımız, bir işçi sınıfı örgütünün başına gelmiş: ne
alkışlanacak şey…

Ne yazık ki, bu hanım ve arkadaşları da, TİP’in o baston yutmuş
eski şefine karşılık: bir tezgahtar tutum içine girdi. Tezgahı
kurtardık, dedi. Ve şimdi, işte kumaş dokuyacağız. Ne Hint kumaşı
dokuyacak? Bildiri yayacak ve ara sıra da Parlamentoda nutuk çekecek.

Bu, bildiğimiz gibi, militan sosyalizm değildir. Bunun dünya
ölçüsünde bilinen adına: Parlamentarizm denir. Ve o Parlamentarizmi de
destekleyen, sözde işçi örgütü sayılan Sendikalizm vardır. Sendikalar,
işçi sınıfı içine sokulmuş veyahut girmiş aristokrat işçilerin elinde
olduğu için Sendikalizm adını alacak tiptedir. Öteki beylerin,
hanımlarınsa, politik davranışları: tamamen Parlamentarizm adıyla
anılan, yani Meclis bülbüllüğü biçiminden öteye geçemedi.

Bunlar üzerine bir küçük cümleyle karakteristik yapmak istedik
mi, kendimizin söylemesindense, bir Usta’nın şu sözünü aktaracağım.
Diyor ki:

“Uygulaması burjuva demokrasisinin gerçekten halk dostu
olabilirmiş sanısını uyandıracak şartların ve kanun maddelerinin
tasarılarını hazırlama yolunda çabalar denli toyca ve kısırca bir iş
olamaz.”

Parlamentarizmin bence dört başı mamur tanımlaması bu cümleyle gösterilir.

Şu halde, bu 5 kol sosyalist akım içinde, TİP kolunun karakteristiği: bu iki satırla yeter kadar aydınlanmıştır, sanıyorum.

AK-AYDINLIK: MÜNAFIK ÇOCUKLAR

Geri kalan dört daldan birisi Ak-Aydınlık dalı. Bu
Ak-Aydınlıkçıların üzerinde çok şey söylenebilir. Yalnız, ben onları
biraz uykudagezer durumda görüyorum: “sair-i filmenam” derdik eskiden.
Yani, olaylar içinde böyle bir bunalımları var bu çocukların.

Ne yazık ki, çocuk olmalarına rağmen, biraz da münafıkça
çocuklar. Olayları olduğu gibi, kendi çabalarını, iddialarını göz önüne
koyunca: ister istemez bu sonuç çıkıyor.

Bunların teorik ana prensipleri, (ilkeleri, diyorlar onlar)
ilkeleri, şöyle ne diyorlar diye merak edip bakılınca, birkaç noktada
odaklaşıyor. Ve bu odaklaşmada bizim genel olarak sapıtma saydığımız
birkaç eğilim ister istemez kendini gösteriyor.

Mesela, Marksizm deyince, Ustalarımızın her an hatırlattıkları,
boyuna tekrarladıkları vazgeçilmez bir diyalektik gerçek vardır.
Olaylar, mutlak surette, hoşumuza gitsin gitmesin -tıpkı askerlikte
kurmayların “Durum Yargılaması” yaptıkları zaman en acı gerçeği de hiç
bir kumandandan çekinmeksizin koyuşları gibi- koyulmalıdır, der bizim
diyalektik mantık ve metot prensibimiz. Ayrıca, her olayı mutlaka
somutça ve objektif olarak koymak, onun, püf noktası dedikleri halk
dilinde, kritik momentini yakalamak diye prensipleri vardır. Onun için
Usta diyor ki:

“Soyut gerçek yoktur. Gerçeklik her zaman somuttur.”

Hepiniz okudunuz bu satırları. Ben bir derliyorum.

İşte bu Ak-Aydınlık Sosyalist Beğciklerinde diyeceğim, en iflah
olmaz hastalık burda başlıyor. Herhangi bir problemi ellerine aldılar
mı, soyut kavramlarla o problemi çözebileceklerini, hatta
çözebildiklerini ve onun etrafında istedikleri gibi konuşabildiklerini
umuyorlar. Bu ise, daha başlarken, söze başladıkları anda, Marksizm’in
dışına kendilerini atmış oluyor. Çok acıklı bir şey oluyor.

Ve bu yüzden, soyut kavram kavgası yapma sevdası ve hastalığı
yüzünden, kendi toprağımızın, kendi insanımızın problemlerine eğilmek
gibi, Marksizm’in alfabetik emri olan bir tutumu bir türlü ciddiye
alamıyorlar. Ve ciddiye alana da adeta kızıyorlar. Ona da dikkat ettim.
Öfkeleniyorlar. Nasıl olur, Mao’nun yazdığı gayet yalınkat hakikatler
ortada dururken, işte Kastro’nun bilmem ortaya serdiği gerçeklikler
dururken, biz Türkiye’de daha ne arıyacağız, falan der gibi… Arayanın
da üzerine üzerine yürüyorlar.

Oysa, hiçbir olay ve onun yorumu ve tabii değiştirilmesi…
Biliyorsunuz, bizim için Bilim: kitaplardan alınmış pasajlar değildir. O
bizim rahmetli üniversitenin diyelim alimane metodu: gir kütüphaneye,
500 tane kitap indir masanın üstüne, aç sayfalarını, hepsinden birer
pasaj, referansları da doldur altına, diz alt alta… Oldu sana ilim.
İlim bu değil arkadaşlar, biliyorsunuz. Biliyoruz, yahut hiç değilse.

İlim, Marksizme göre: olayların yorumlanması ve değiştirilmesi
düşünce ve davranışıdır. Olay bir yerde yoksa, ilim de yoktur. Olayların
da içinde, gene diyalektik püf noktası yakalama anlamında: mutlaka
olaycığı aramak gerekir. Çünkü olaylar da bir mahşer halindedir, gerek
Toplumda, gerek Varlıkta. Bu mahşerin içinde yönelmek için ilim yapılır;
bilim yapılır. Yönelmek için de, olaylar içindeki olaycığı yakalamak,
zinciri sürükleyecek olan halkayı, ana halkayı ele geçirmek bilimin
birinci görevidir.

Oysa, Ak-Aydınlıkçılar, bu noktada tamamen kitapçıl davranmaktan
daha üstün bilim olamayacağı kanısındalar. Ve o zaman, ister istemez,
insanı indirgiyorlar adeta. İnsan, biliyorsunuz, zeki bir yaratıktır.
Taklit de toplum hayatında bir hayli rol oynar ama, mutlaka yaratıcı
düşüncedir insana yaraşan. Yaratıcı düşünce de, kitaptan hemen
ezberlenip alınabilecek parçacıklar olamaz… Mutlak hayattan, hayat
deyince, sosyalizm savaşı mevzubahisse, elbette sosyal hayattan alacağız
o yaratıcı düşünce ve davranış ilkelerini, prensiplerini. Bu da, her
şeyden evvel, taklitten kaçınmakla olur.

Başka ülkeleri, onun kimi doğru, haklı, güzel prensiplerini alıp
alıp eğer Türkçeye aktaracaksak, bu ilim olmaz. Mutlaka kendi
ülkemizdeki en orijinal olayların içindeki olaycıkları seçeceğiz ki,
orada dünyaya da yeni bir ses, yeni bir düşünce ve davranış örneği
verebilelim.

Bütün Ustalarımız, dünyanın her yerinde, her zaman bunu
yapmışlardır. Onun için, bir Usta’nın, en büyük devrimi başarıyla
sonuçlandırmış olan Usta’nın, kendi çok geri, yani bizim Osmanlı
İmparatorluğu kadar geri ülkesi için devrimci savaşa girdiği zaman, gene
hepimizin bildiği bir sözünü burada bir daha hatırlatmak isterim. O söz
aynen şudur:

“Yalnızca, devrimin Batı Avrupa’ya yayılmasını öngören parolaları
değil, Batı’daki devrime katkıda bulunacak parolaları atmalıyız.”
diyor.

Sloganlar: parolalar… Yani, her devrimci için kendi sosyal,
politik, ekonomik ortamının bütün ilişkilerini, yani olaylarını ve
çelişkilerini gerçekten kavramak demek, başka hiçbir ülkede…

Biliyoruz, gerek Antika çağda, gerek Modern çağda, dünyanın
hiçbir parçası birbiriyle at başı parelel gelişime girememiştir. Daima
bir parça ilerlemiştir, Bezirgan ekonomide de. Hele Kapitalist ekonomide
büsbütün… Dünyanın bir tarafı, işte gök tırmalayan binalarla, adeta
göğe fırlamış bir bayındırlık sağlamıştır. Ötede sömürgeler, yerin
dibine doğru, ondan önceki kendi uygarlıklarını dahi yitirerek, çöküp,
batıp gitmiş duruma gelmişlerdir. Bu, ister istemez, yeryüzünde her
ülkenin ötekinden bambaşka ilişki ve çelişkiler mahşerini yaratıyor.

İşte o ilişkiler üzerinde, bizim, eğer gerçekten Marksist
diyalektik metodu ve mantığı kullanırsak, bizim bulup çıkaracağımız,
birçok, başka ülkeler için de değeri olan düşünce ve davranışlarımız
olacak. Usta diyor ki: Marifet başkasını taklit etmek, oradaki hazırlop
prensipleri yutuvermek değil. Bizim de, icabederse ve her zaman için,
onlara, başka ülkelere verecek katkılarımız, buluşlarımız, düşünce ve
davranışlarımız olmalıdır.

Bu Ak-Aydınlıkçıların, bu noktada da, genel olarak ele
alındıkları zaman karşımıza birkaç tutumları çıkıyor. Bu tutumların bir
tanesi, eğer müsaade ederlerse: Tekerleme tutumu diyeceğim… Kimi
bellenilmiş, aşırıca yazılmış, çizilmiş alfabetik doğruları en çok
tekrarlamak suretiyle, büyük bir iş yapma sevdası… Bunun için gene
bizim Ustamız… Kendileri de okumuşlardır, bilirler. Hepimiz de okumuş,
biliriz, ama: uygulamak başka, bilmek başkadır, biliyorsunuz. Bu da
diyalektiğin en birinci şeysi: yani bilmekten bambaşkadır
uygulayabilmek. Onu okuyacağım. Orda diyor ki Usta:

“Partimiz içindeki dövüşlerin tarihini bilmeksizin dışardan yargı yürütenler bu işi yapamazlar.”

Birinci söz bu. Hangi ülkede isek, mutlaka orada yapılmış, bizim
giriştiğimiz savaşın tarihçesi üzerinde bilgi sahibi olmamız gerek. Eğer
bunu kulaktan kapma, üstünkörü birtakım formüllerle ezberlemişsek,
Marksist bir düşünce ve davranış içinde olamayız. Gene diyor Usta:

“Nasıl Ekonomistler şu anın siyaset görevlerini anlayamamış
olmalarını gizlemek için, politikanın ekonomiye tabi olduğu yolunda
ilkel gerçekleri ileri sürüyorlardıysa, tıpkı öyle, Yeni-Iskracılar da
(ki biz ona şimdi Yeni-Aydınlıkçılar da diyebiliriz.) toplumun siyasi
kurtuluşunun şu anda bize yüklediği devrimci görevleri anlayamamış
olmalarını gizlemek için, politika bakımından özgürlüğe kavuşmuş bir
toplumun bağrındaki dövüş konusunda ilkel gerçeklerin sözünü edip
duruyorlar.”

Cümle biraz uzun olduğu için, okuyunca belki anlaşılmadı. İki sözcükle açıklamaya çalışalım.

Bir Ekonomizm vardır, çıkmıştır: İşçilerin gündelik kavgalarıyla
meşgul olalım ve politikayı burjuvaziye bırakalım; çünkü politikadan o
anlar, efendiler bilir, biz işçi sınıfı alçakgönüllü adamlarız, onların
kuyruğunda gideriz, anlamına gelen.

İşin tuhafı, bizde olduğu gibi orada da, bu Ekonomistler Marksist
geçiniyorlar. Ve Marksist geçindikleri için de, Marksizm’in klişe
bilinmiş ilkel gerçeklerini, yani alfabe sayılacak belirli hakikatlerini
boyuna tekrarlıyorlar.

Bu neden ileri gelir, diyor. Çünkü, bu Yeni-Aydınlıkçılar, şu
anda bize siyasi kurtuluşun yüklediği devrimci görevleri anlayamıyorlar.
Onun için de, boyuna bize, hani tereciye tere satarca, ilkel gerçekleri
tekerleyip duruyorlar.

Bunun örnekleri üzerinde durmayacağım. Hepiniz, her gün bu
sosyalist geçinenlerin yazdıklarını, çizdiklerini izliyorsunuzdur. Bu
açıdan ayarlayabilirsiniz.

Usta bunlar için şöyle diyor:

“Marksizm’in bütün canlılığını yok eden yobazca tutum yüzünden
bunlar öyle körleşmişlerdir ki, başka yerde söyledikleri çok doğru
sözleri bu gibi kararların kof sözlere çevirdiğini fark
edememektedirler.”

Bu Ak-Aydınlıkçı grubun en çok düştükleri kuyu bu oluyor.
Bakıyorsunuz, bir sürü doğrular diziyorlar yanyana. Ondan sonra,
onlardan bir sonuç çıkarıyorlar: kuyunun dibine düşmek gibi oluyor. Ve
tabii, bütün o söyledikleri doğrular bile kof söz haline geliyor, boş
söz, boş laf, lakırdı haline geliyor. Bundan kurtulamıyorlar.

Ve örnek olarak Usta, “†nlü Martinof’un kuvvetli broşürünü
alınız” diyor. “Çarlığa karşı halk ayaklanması üzerine”… Bu deyimin ne
kadar sık kullanıldığını biliyorsunuz: Silahlı halk savaşı, falan
filan, diye… Orada da Ekonomistler bu tutumdalar. “Devrimi sonuna dek
vardırma” diyorlar, ve “tutarsız burjuvaziye karşı iç sınıflara dayanma”
gibi bir yığın doğrular söylüyorlar. Yani, bu gibi söylevlere
rastlayacaksınız, diyor. Bol bol. Ama, bundan çıkacak neticeye vardık
mı, bütün söyledikleri o hakikatleri dahi çürütmüş duruma geliyor,
diyor.

Ak-Aydınlıkçı grubun sosyalizm düşünce ve davranışı, ana
çizisiyle bu tutumda görünüyor. Ve bu tutum yüzünden, gene Usta’nın bir
sözünü hatırlayacağım. Bol bol, çok cesur, atak davranış ve düşünceler
görünüşünde öneriler sık sık yapıyorlar. Bunda en çok üzerinde
durdukları, mesela işte silahlı halk savaşı, falan. Ve bundan zafere
hemen ulaşmak. Usta diyor ki:

“Bir zaferin temel şartlarının bulunmadığı bir durumu geniş zafer
olarak nitelendirmek, Sosyal Demokrasi için hiçbir zaman hoş
görülmeyecek” bir şeydir.

Yani biz, bulunduğumuz şartlar içinde objektif ve somut bir
savaşın zaferi oluşumunu yaşamıyorsak, o zaferi hemen bugün yapmışız,
yapabilirmişiz gibi görünmekle, kimi aldatıyoruz? Sadece kendimizi.
Yahut sanıyoruz.!!!!!!! Dikkat! Orijinaline bak!!!

Bunların, bu Usta sözleri ışığında yaptıklarının bütün
ayrıntıları çok fazla sürer. Yalnız, en son tutumları iki noktada
toplanıyor. Böyle, ne söylüyorlar, diye insan okuyunca, sonuç, nereye
varıyor bu sözler, falan?

Birisi: Türkiye’de “Vurucu Güçler” adını verdiğimiz gerçekliğin,
gençlikle ve halkla arasını açma sevdasına benzeyen çıkışlar yapıyorlar.
İşte, bu gericidir, emperyalist ordusudur, buna vurun falan filan
şeklinde… Ve bunu haklı çıkarmak için de, birtakım ilkel doğruları
yanyana dizip akıllarınca adam kandırmak sevdasındalar.

Halbuki, bugünkü şu anın devrimcilere yüklediği görev nedir? Bunu
biraz düşünseler: gençlikle ve halkla Vurucu Güçlerin arasını açar
gürültüler çıkarmak, tamamen bir bozgunculuk yaratmaktır.

Onun dışında, ikinci davranışları (daha birçok davranışları var
ama, en çok göze batan): dikkat ederseniz, Çin’den maçinden alınmış bazı
popüler broşürlerden çeviriler, aktarmalar yaparak, her cümlede, dikkat
ettim ve şaşırdım kaldım: Amerikan Emperyalizmi, der demez, arkasından:
ve Sovyet Sosyal Emperyalizmi…

Şimdi, düşünün: Türkiye bir Amerikan sömürgesi durumuna gelmiş,
dört bir tarafımız radarlı Amerikan silahlarıyle çepeçevre sarılmış.
Böyle bir ülkenin devrimci sosyalistim diyen insanı: Amerikan
emperyalizminden bahsetti mi, onun yanıbaşına mutlaka bir de Sovyet
sosyal emperyalizmini koymak lüzumunu duymuş. Bunun pratik neticesi
nedir?

Bırakalım: Mao söylemiş, cao söylemiş, bizi ilgilendirmez. Sonucu
nedir bunun? Türkiye’yi silahlı baskısı altında sömürgeleştiren bir
emperyalizmin yükünü yarı yarıya hafifletmektir. Amerikan emperyalizmine
karşıyız ve Sovyet sosyal emperyalizmi… Onu dedik mi: E, nerde? Onun
üssü yok. Yani, Türkiye’de üssü olsa, haklı o zaman. Onun da üssü var:
ikisine de karşıyız. †ssü olana bir saldırı yapmak icabetti mi, onun
yanına bir başkasını da katıp böylece Amerika’nın yanıbaşına: Senin
kadar o da suçludur, korkma, ona da vuruyoruz, demek… Bu ne olabilir?
Yani bunun basit anlamı nedir?

Biliyoruz, bütün burjuvazi, yıllardan beri, hatta diyebilirim ki
bildik bileli, 50 yıldan beri hep bunu ortaya atar. Ve bunun, bu
sözcüğün maskesi altında da, Türkiye’de her devrimci girişimi boğmak
yollarına gider. Yalandır ama, burjuvazi onu kullanır.

Şimdi 50 yıl sonra, bir de bakıyoruz: Keskin sosyalistim diyen
bir grup insanımız çıkıyor, yaşını başını unutarak, bir anda Amerikan
emperyalizminin Türkiye’deki kabusunu eleştirirken, onun yanına hiç
Türkiye için bugün aktüalitesi bulunmayan bir başka küfürname yaratmak
gereğini duyuyor.

Bunu, bildiğimiz gibi, dünyada CIA geniş ölçüde uyguluyor. Ama,
bir sosyalist olarak, bizim ülkemizde sosyalizm adına böyle bir uygulama
yapmak, son derece tehlikeli ve ne dediğini bilmez olmak anlamına
geliyor.

Onun için, ben, adeta bu formüllere varan öteki bütün doğru
sözlerini bu Ak-Aydınlıkçıların, bir nevi kundakçılık sayıyorum. Ve
kendilerini burada bir kere daha; arkadaşlar önünde, belki son olarak,
uyarmak isterim.

II
GENÇ TÜRKLER: ÇETE YARATICILARI

Bu iki akım yanında, bizim Türkiyemizin devrimci geleneğinde
orijinalitesi saydığımız bir Genç Türkler olayı var. Ki, başta
Dev-Gençli arkadaşlarımız olmak üzere, çeşitli gençlik devrimci
örgütleri ve girişimleri bulunuyor.

Bunların egemen eğilimleri, biraz da büyük çalışan
yığınlarımızdan uzak düşmeleri yüzünden, ister istemez, böyle… Biz
şimdi olumlu yanları üzerinde durmuyoruz. Eleştiri yaparken, mümkün
mertebe, vaktimizin kısalığını da hesap ederek, olumsuz düşen yanlarını
göz önünde belirtmek istiyoruz.

Bunların da en çok unuttukları nokta: Yığınlarımıza ve en başta
İşçi Sınıfımıza dayanma, ama sözde değil tabii, örgütle gerçekten
dayanma gerçeği üzerine gereği kadar ağırlık vermemiş olmaları biçiminde
görünüyor.

Bir broşür yayınlandı. O broşürü unutmuşum bir yerde,
getiremedim. Ondan size pasajlar okumak isterdim. Broşür, dünyanın en
güzel ve iyi dileğiyle kaleme alınmış. Ama biz tabii bu güzel ve iyi
sözlerin hangi sonuca vardığını aramak gibi nankör bir alışkanlık
içindeyiz. Ve orda, bir de bakıyoruz, asıl önemli dayanak olması gereken
yığınlar problemi gölgede kalmış. Yığını kaybedince de, yapacak şey
nedir? Al silahı, çete savaşı yap. Bu duruma geliyor, adeta.

Oysa, bunun gerekçesini o broşürcükte hangi ideolojik temele
dayandırdıklarını, hep okudunuz, bilirsiniz. “İki Taktik” broşürünün bir
pasajı alınır ve ondan, sonuç olarak bu tekliflere varılır.

Onun için, ben burda, “İki Taktik”in içinden, onların da
bildikleri, ama bizim burda bir kere daha serinkanlıca ve arkadaşça
koyup, üzerinde durmamız gereken birkaç pasajını tekrar hatırlatacağım,
müsaadenizle. Onun önsözünde, asıl Usta devrimci arkadaş şöyle yazmış:

“Başarımız, bir yandan siyaset durumunu doğru değerlendirmemize, taktik parolalarımızın doğru konulmasına bağlıdır.”

Birisi bu. Ama bunun doğruluğunu ölçecek nedir? İkinci cümle geliyor ardından:

“Öte yandan, işçi yığınlarının gerçek dövüşcü gücünün o parolaları tutmasına bağlıdır.”

Demek ki biz, bir parola atar da, o parolamızı havada, askıda
bırakırsak, yani büyük yığınlarımız, başta İşçi Sınıfımız o parolayı can
yoldaşı, can prensibi saymazsa, o parolanın doğruluğu, soyut doğruluğu
hiçbir şey ifade etmez, demek istiyor. Çünkü:

“Gerçek sosyalist savaşta, gerçek devrimciler, belirli bir sınıfı
dövüşe çağırırken, ona gene belirli, hemen elde edilmesi gereken
hedefler gösterirler”, diyor.

Politikada herhangi bir slogan atmak marifet değil. Hatta,
bilirsiniz, o Lenin’in Kautsky için sözünü, bir makalemizin de başına
koymuştuk, bililtizam. Orada, Kautsky çok hinoğluhin adam, der Lenin.
Çünkü, bir slogan atmakla, işçilerin bütün problemlerinin ve
savaşlarının üstüne adeta kül atmak, işçilerin gözüne kül serpmek
durumuna düşüyor.

Binaenaleyh, slogan atmak: parlak olsun, doğru olsun, falan yer
için, filan yer için… O değil. Bütün mesele: bizim o ortaya attığımız
parolayı, çalışan yığınlarımız ve en başta elbette işçi sınıfımız
benimsiyor mu, benimseyebilir mi? Benimsemesi için, hemen elde edilmesi
gereken hedefler gerekir, diyor. Bunu, dünyanın en büyük devrimini, yani
bilimsel sosyalizm devrimini yapmış insan böyle koymuş. Ve böyle de
başarıya varmış.

Binaenaleyh, biz bir parolanın, soyut olarak dünyanın en doğru
parolası olmasına yeterli gözüyle bakamayız. Mutlak yığınlarla ilgisi
bulunduğunu görmeli ve düşünmeliyiz. Ve tıpkı bizim ülkemize benzeyen
bir tutum için de söylüyor Usta bunu. Diyor ki:

“Proletaryanın, hele köylülerin dağınıklığı, gerici zihniyeti, bilinçsizliği korkunç kertededir.”

Dikkat edin. Aynen bizim yığınlarımızın yıllar yılıdır
bırakıldığı hava içinde o zaman, o ülkenin proletaryası, işçi sınıfı ve
hele köylüleri. Ama bundan bedbin değiliz, diyor. Çünkü emekçileri
devrim aydınlatır ve bilinçlendirir. Zaten bu satırlar da yazılırken,
biliyorsunuz, devrim başlamıştır, o geri ülkede. (1905 patlamıştır.)

Yığınla İlişki ne olabilir? İşçi sınıfının bizim atacağımız
parolaları benimsemesi için hemen elde edilmesi gereken hedefler
göstermek nasıl olur? Sorusuna da, gene aynı, bizim o broşürü yazan
sevgili, değerli arkadaşlarımızın, genç arkadaşlarımızın pasaj aldıkları
“İki Taktik”te şöyle bir pasaj var. Onu ibretle okumak lazım.

“Günlük ayrıntılı çalışmalarda güçlerin hazırlanmasını küçümsemek hiçbir zaman akıldan geçmez.”

Sınıfın günlük, ayrıntılı çalışmaları içinde olacağız bir kere,
ki attığımız sloganı sınıf -devrimci sınıfsa- benimseyebilsin. Ve buna
örnek gösteriyor. O zaman, orda en az ihmal edilen de buymuş. Ondan
sonra o parlak, kuvvetli, keskin, büyük devrimci sloganlar atılmış.
Bakın ne diyor?

“Partinin…” diyor. Hiç unutmamamız gereken bir sözcük bu?
Ortada bir “Parti” var önce. Siyasi iktidar savaşı yapan memleket
ölçüsünde, dünya ölçüsünde bir “Parti” var. Ve:

“Partinin, (diyor Usta), tek bir komitesi yoktur ki, tek bir semt
komitesi yoktur ki, bu yönetici organların tek bir toplantısı yoktur
ki, tek bir fabrika grubu yoktur ki, dikkatini, zamanının ve gücünün
yüzde 99’unu, önemi 1895’ten beri kabul edilmiş bulunan o görevlerin
yerine getirilmesine harcamış olmasın.”

Demek ki, oradaki devrimciler, hem “Parti” içinde ordulaşmışlar,
hem de yığın içinde, yığının hiçbir günlük kavgasını ihmal etmemişler. O
kadar ki, her komite, her semt komitesi, her fabrika içinde yığının,
işçi sınıfının her günkü problemlerini yüzde 99 çalışma konusu yapmış.
Ve bunu, bu çalışma konusunun önemini de, 1895 olaylarından beri ağır
basar görmüş.

1895 olayları, biliyorsunuz, o ülkede işçi sınıfının geniş
grevlere geçmesi ve büyük üniversite gençliğinin de bu grevlere geniş
ölçüde katılması biçiminde bir gelişimdir. Türkiye’de, nedeni uzun bir
tarihi gelişimle, işçi sınıfımızın her günkü savaşı, sınıf savaşı daima
yerin altında boğulur durumdaydı. Ama, orada 1895’de, bizde 1970 yılının
hiç değilse 16 Haziran’ında hemen suyun yüzüne çıktı.

İşçi sınıfını, artık bugün… Gazeteler hiçbir zaman gereği gibi
ele almıyorlar. Ama, hepimiz, biraz işçi havadislerini eğer izliyorsak,
kıyıda köşede görüyoruz. Her gün, her fabrikada direnişler, işgaller,
grevler… Sistematikman, adeta bir harman yangını gibi: biri sönmeden
öteki patlıyor, öteki sönmeden daha öteki. Ve bu, Türkiye’nin yarı
ekonomisini temsil eden İstanbul ölçüsünde olduğu gibi, artık İstanbul
çerçevesine de sığmıyor. En ücra Anadolu semtlerimizdeki işçi sınıfının
çalıştığı işletmelere de yavaş yavaş giriyor, oralarda da görülüyor.

Şimdi, sınıf bu durumda iken, bizim yüzde 5 emeğimizi bile bu
sınıf olaylarına harcamadığımız göz önüne konursa, o halde devrimci
eylemimizin soyut doğruluğu nasıl etken olabilir? Bunu unutmamak lazım.

Örgüt konusunda da, gene bu açı birinci derecede önemli oluyor. Diyor ki Usta:

“Bana, komite üyesi olmaya elverişli işçi yok denildiği zaman, rahatsız oluyorum.”

Türkiye’de de çoğu devrimci arkadaşların, aydın devrimci
arkadaşların tepkileri, adeta içgüdüsüyle bu oluyor. E, canım, hani işçi
nerde bulalım? Yani, kendi kalitemizde işçi yok ki, falan… Ama, Usta
diyor ki: böyle bir şey söylediniz mi, ben rahatsız oluyorum. Yapmayın
bunu, diyor. Ve ondan sonra da, şunu belirtiyor:

“Komitelere…” Hangi komitelere? “Parti” komitelerine.

“Komitelere işçileri sokmak, yalnız ideolojik bir görev değildir.”

Yani, soyut bir düşüncenin gereği, işçi sınıfına da bir paye verelim, anlamında değildir, diyor.

“Aynı zamanda, siyasi bir görevdir de. İşçilerin bir sınıf
içgüdüleri vardır. İşçiler kısa bir siyasi çalışmayla sağlam sosyalist
olurlar.” diyor. “Bütün kalbimle, her komitemizde 2 aydın için 8 işçi
bulunmasını dilerim, temennni ederim.” diyor.

İşte, bizim Genç Türkler yoldaşlarımızın diyeyim, en çok ihmal
ettikleri bu ikinci problem. Parlak, çok büyük, doğru sloganlar,
parolalar atmak yetmiyor. Mutlaka, onlara yüzde 1 önem veriyorsak, yani
enerjimizin yüzde 1’ini oraya harcıyorsak, Usta öyle diyor, yüzde 99’unu
da sınıf içinde harcayacağız. Ve somut olarak da teklif ediyor; Lütfen,
bir aydının 4 tane işçi koyun yanına, komiteler böyle olsun, diyor.

Bu kısa gerçekler bütün somutluğu ile önümüze çıkınca, Genç Türk
arkadaşlarımızın nereleri ihmal ettiği kendiliğinden anlaşılıyor. Tabii
bu ihmal edilince, büyük yığın unutuluyor.

Türkiye’de bugün, artık hepimizin bildiği, burjuva
istatistiklerinin koyduğu (1965 istatistiğinde): 3 milyon küsur
gündelikçi insan var. Bunun 1 milyonu kapıkulu, memur, falan filan
taifesi diyelim. 2 milyon üretimde çalışan işçi sınıfımız var. Bu kadar
muazzam bir sınıf. Ve bu sınıf, hiç değilse son yıllarda, burjuvazinin
Finans-Kapital zümresinin o tahammül edilmez baskısı ve tahakkümü
altında, artık her an, her saat, her fabrikada, her işletme yerinde
sınıf savaşına girmiş.

Böyle bir sınıfı biz ihmal edersek, onun dışında kaldığımız için,
zaten azınlıktayız: kolayca ezilebiliriz, evvela. Yani kendi
emniyetimiz açısından yanıltı içine düşeriz. Fakat, eğer devrimciysek ve
devrimciliğimiz sosyal devrim anlamına geliyorsa -ki odur bilimsel
sosyalist devrim- her devrimin, tarihte her olayın, her büyük
değişikliğin olduğu gibi, sosyal devrimin de birinci şartı: büyük
yığınların o devrimden yana düşünüp davranmalarıyla sağlanır. Büyük
yığınlar dışında sosyal devrim düşünmek hayal olur. Ayrıca da, biz
düşündük mü, kendimize de yazık olur.

Bu duruma en çok acımak, bu durumun üzerinde durmak hepimizin
görevi olmalıdır kanısındayım. Bu durum ihmal edildiği içindir ki, Genç
Türklerimiz: adeta Çete Yaratıcıları diyebileceğimiz, yani Gerilla
yaratıcılığı içinde, devrimcilik gerçekleştirmek ister duruma girdiler,
giriyorlar. Onların o büyük, güzel, hatta kahramanca eylemlerini
küçümsemek, hiçbirimizin elbette hatırından geçecek kadar saygısızlık
göstermesine yer vermez. Elbet onları selamlarız, yürekten benimseriz.
Ama bazı, acı da olsa, gerçekleri birbirimize hatırlatmazsak, bizim
kardeşliğimiz, devrim arkadaşlığımız nerde kalır?

O açıdan ben, bu Çete Yaratıcılığı diyebileceğimiz, (Türkçesi
çete, Gerilla işte İspanyolcası) durumundan kurtulma yollarını
elbirliğiyle aramanın zamanı geldiğini, hatta çok ta geçtiğini bir
saniye bile unutmamak gerektiği kanısındayım.

AL-AYDINLIK: PARTİ YARATICILIĞI

Dördüncü akım: Genç Türklerimize “Çete Yaratıcılığı” demiştik, bu
dördüncü akım da Parti Yaratıcılığı diyebileceğimiz bir akım durumunda
gözüküyor. Al-Aydınlık akımı diyorum ben. Siz ne diyorsunuz, bilmiyorum.

Bu akımın kendine göre çok doğru sloganları ve teklifleri,
davranışları, düşünceleri var. Ve tabii, belki hakikate en yakın olanı
da, olanlarından biri de diyelim, bu akım oluyor. Yalnız, bu akımın
teorik ve pratik alanda, uzatmayalım, ayrıntılarına girmeksizin,
birtakım yanlışları var. Temelli yanlışlar olmasalar, bunlar üzerinde
durmak belki icabetmez.

Evvela, bir tarihi yanlış var: Türkiye’nin sosyal yapısı ve
devrimler tarihi karakteristiği sırasında. Örneğin, 1919-23 Birinci
Kuvayimilliye devrimini kim yaptı? sorusuna verdikleri karşılık,
biliyorsunuz: Asker-Sivil Bürokratlar yaptı, diyorlar.

Yani, böylece, modern toplumda sosyal sınıf olmayan bir
zümrenin… Ki buna biz gerekince Vurucu Güç diye bir rol tanımak
durumundayız, elbette. Ancak, ne kadar Vurucu Güç olursa olsun, eğer
sosyal sınıfa dayanmazsa, bu Vurucu Gücün kendi başına modern bir
toplumda ne devrim yapması, ne onu başarıya götürmesi imkanı yoktur.

Gene bunun gibi, bugün için de, yani Birinci Kuvayimilliye için
olduğu gibi, bugün için de: uzun aylar diyelim -yıllar pek geçmedi- bir
yanlış termle yanlış teşhis, sınıf teşhisi koydular… Komprador
Burjuvazi diye bir laf çıktı, ortaya. Ve son zamana kadar devam etti.
Günlük burjuva basınında hala sürüp gidiyor. Ama, bizim sosyalistler
arasında epeydir sesi kısıldı bu termin.

Komprador Burjuvazi: bizde Levanten adını alır, bildiğiniz gibi.
Fakat bunlar daha Birinci Milli Mücadele biter bitmez, Mustafa Kemal ve
arkadaşları tarafından temsil edilen akımla tasfiye edildiler.

Fakat, bu tasfiye, ekonomik alanda yeni uygulamalara geçilir
geçilmez, Türkiye’de Komprador’un yerine Finans-Kapital dediğimiz,
modern bir zümrenin geçişini kaçınılmaz kıldı. Bunu düşünerek yaptılar,
değil. Tam tersine. Hatta bunun, böyle bir gelişime varmaması için,
birçok tedbirler aldılar.

Mesela, bu Finans-Kapitalin bugün Türkiye’de en böyle seçkin
örneği, bildiğiniz gibi, İş Bankası grubudur. Bunu kurarlarken,
biliyorsunuz, Mustafa Kemal Paşa’nın kayınbiraderi, Muammer, gitmiş: bir
İthalat-İhracat şirketi kuralım, 250 bin liramız var, demiştir.
İthalat-İhracat şirketi kursalar halbuki Komprador Burjuvaziye
katılacaklar. Onu hesap etmiyorlar da, ecnebi, yabancı Kompradorların
yerine milli bir sermaye koyalım da, yabancı sermayenin sömürüsünden
Türkiye kurtulsun, gibi bir iyi düşünceyle davranıyorlar.

Fakat daha bunu düşünürken, anlıyorlar ki (ticaretin uluslararası
ölçüde ilişkilerini bilseniz, siz de derhal bu anlayışa varacaksınız):
Bu Kompradorlarla, böyle 250 bin lira gibi bir sermayecikle karşılaşmak,
dövüşmek ve başarı kazanmak, hayalden daha büyük bir bozgun verebilir
insana.

Onun için, o halde bir Banka kuralım, diyorlar. Ve banka
kuruluyor. Kurduğu zaman da, bankaya 14 tane mepus koyuyor. 17 tane
Tefeci-Bezirgan artığı “Zade” koyuyor. Hepsi zadelerdir. 17 zade:
bunlar, Tefeci-Bezirganların derebeyileşmiş olan büyük toprak sahibi,
büyük nüfuz sahibi kimselerdir. Bir 6 tane de, modern kapitalist
sayabileceğimiz kapitalist giriyor, kurucu olarak.

Fakat Paşa… Şimdi anlıyoruz, o olayı incelerken. Zaten o
katılan 17 hacıağa ve kapitalistin on para koydukları yok. Gene Paşa’nın
parası: 250 bin… Hindistan’dan 500 bin gönderilmişti kişiliğine. O
onu Garp Cephesine vermişti, biliyorsunuz. Garp Cephesi zafer kazanınca,
Heyet’i Vekile kararı ile, 350 bin geriye alındı. Onun 250 bini ile de
banka kuruldu.

İşte bu banka, sermaye sahibi sıfatıyle, kimi isterse oraya alır
ama, 17 tane bilmem ne zade girdi kuruculara. Bunlara, İdare Heyeti’nde,
hiçbirine yer vermiyor.

Mepus dediklerimiz ise: Türkiye’nin tarihi gelişimi içinde
Sünuf’u Devlet adını almış olan; yani Osmanlı toplumunu 500 sene
kayıtsız şartsız idare etmiştir. Toplumun büyük yığını, pasif olarak
daima onun emrinde büyük çiftçi yığını olarak kalmıştır. Mepuslar o
zümrenin mensuplarıdır. O tip, işte dört sınıftır, biliyorsunuz:
Seyfiyye, İlmiyye, Kalemiyye, Mülkiyye… Bu dört sınıf Memleket dediği
Türkiye’yi istediği gibi idare etmiş. Tabii, istediği gibi idare olmaz
tarihte. Yani, o anlama geliyor, demek istiyoruz.

Bunların en son Vurucu Güç olarak Kuvayimilliye’ye katılmış
olanları, hepsi mepus ve Paşa’nın yakınları. Paşa onları geçiriyor, İş
Bankası’nın başına koyuyor. Hiç para vermeyen agavatı da, alıyor -o da
bir sınıfa dayanma ihtiyacının etkisi ve tabii sonucu oluyor- onları da
kuruculuğa koyuyor.

Fakat bu konur konmaz, bir de bakıyoruz, birkaç sene içinde İş
Bankası, Devletçiliğimizin de yarattığı fiili tekel yüzünden -Türkiye
ölçüsünde bütün o zamanın en ağır basan üretim dallarını tekelinde
topluyor. İşte buna biz Finans-Kapital diyoruz. Yani kapitalist
sınıfının da, büyük arazi sahiplerinin de, yani o zade’lerin de hepsinin
kümeleştiği bir banka etrafındaki topluluğa Finans-Kapital deniyor,
dünyada, yeryüzünde.

Bunu Al-Aydınlık uzun süre gereği gibi değerlendiremedi. Ve
değerlendiremeyince, bugünkü Türkiye’nin sosyal sınıf ilişkilerinin,
karakteristiğinin dışında kaldı. O yüzden, o yanlış yüzünden de, birçok
yanlış konklüzyonlara vardı.

Bunlardan bir tanesi, bildiğimiz gibi, bir ara hemen hemen pek
çok gencin ağzında dolaşan: “Türkiye’de ne işçi sınıfının, ne de
küçükburjuvazinin bir Partisinin kurulma olanağı yoktur”, şeklinde bir
formüle bağlandıydı. Tabii bu, yanlışların en büyüğüydü.

Türkiye’de işçi sınıfının, herhalde duymuşluğunuz olması lazım,
ama onu yazanların mutlaka bildikleri gibi: 50 seneden beri kurulmuş
işçi Partileri vardır, sosyalist Partileri vardır. Bu Partilerin o zaman
yenilgiye düşmüş olmaları, var olmuş olmalarını ortadan kaldırmamıştır.

Binaenaleyh, bugün, önümüzdeki aşamada görevimiz, böyle yoktan
bir şey var etmek değildir. Çünkü öyle oluyor sonra. Yani, biz bugün
artık yoktan bir şey yapacağız, anlamına geliyor o formülasyon. Olmaz
diyorlar. Sonra birdenbire, tabii olmazın çok olumsuz sonuçlar yarattığı
görülünce, 180 derece bir öbür yana geçmek suretiyle: hemen bu gece,
sabaha karşı bir Parti kuralım, diye bir telaş belirdi, bildiğiniz gibi.
İkisi de iki uç, ortası yok.

Oysa bugün konu, yeni aşamada: bir 50 yıllık tarihçesi bulunan
Türkiye’nin sosyalist hareketinin ve sosyalist Parti tutumunun
Reorganizasyonu’dur, yeni baştan örgütlenmesidir. Buna alçak
gönüllülükle ve büyük bir gerçekçilikle el koymak gerekir, kafa koymak
gerekir. Yahut baş koymak, halkımızın dediği gibi.

Böyle bir kaçınılmazlık göz önünde durup dururken, onu, o yanlış
sosyal sınıf ilişkileri üzerindeki yanlış teşhisin, değerlendirmenin
sonucu olarak, bir uçtan bir uca sallanan biçimde koymak, bildiğiniz
gibi proletaryen bir problem koyuş olmaz. Tabii, işçi sınıfına yarışır
bir çözüm de getirmemiş oluyor.

Bunun çeşitli aksaklıkları üzerinde duramayacağım. Elbet ana
çizisini göz önünde tuttuktan sonra, hepiniz -yani hepiniz diyebilirim:
yüksek tahsil seviyesinde arkadaşlarsınız- bu açıdan mutlaka o yazılan,
çizilenlerin değerlendirmesini benden çok daha iyi yapacaksınız. Ben
sadece, eski bir arkadaşınız sıfatıyla, bikaç aklımın erdiği açıklamayı
burda yapmakla yetineceğim.

Fakat işte bu… Dün akşam da bir konu vesilesiyle söylemiştim:
Çarlık devrinde kimi aydınlar, o geri Mujik vb. nüfusunu sosyalizme
kazanmak için, “Allah Yapıcıları” diye bir doktrin tutturdulardı. Yani
bir Allah yaratalım ve köylüyü öteki dinlerden koparalım, bizim dine,
Sosyalizme gelsin. Sosyalizmi böyle mistik bir küçükburjuva hadisesi
saymak.

Bu arkadaşlar da, bir zaman olmaz, olanaksız dedikleri siyasi
iktidar savaşı yapacak Parti örgütü için: şimdi, olur ve hemen bugünden
yarına yapalım, telaşı içindeyken, o duruma düşüyorlar. Yani, Allah
Yapıcıları değil de, Parti Yapıcıları tutumuna girmiş oluyorlar.

Oysa Parti Yapıcılığı konu değildir. Parti geleneğini,
göreneğine, tarihini, deneylerini vb. göz önünde tutarak, bugünkü
aşamada da bir Reorganizasyon yapmak lazımdır. Ve bu Reorganizasyonda
hangi prensipleri, hangi parolaları, hangi davranışları koyacağımızı bir
kere daha, hep birlikte, arkadaşça, kardeşçe, koyup çözmemiz lazımdır.

Bu iddiayı da, beşinci Sosyalist akım diyebileceğimiz, düşünce ve
davranış ortamı, somut örnekleriyle koyuyor ve koyacaktır tabii.

Benim görebildiğim kadarıyla, bugün Türkiye’de sosyalist
diyebileceğimiz devrimcilerin “Durum Yargılaması”, şu birkaç kelimeyle
özetlediğim biçimdedir. Bunun ayrıntıları üzerinde durmayacağımı
söylemiştim. Tekrar etmekle başınızı ağrıtmayayım.

İkinci Kitap – İkinci Bölüm: SORULAR-CEVAPLAR

 

PROLETARYA PARTİSİNDE: BÜTÜN ORGANLARDA İŞÇİLERİN AĞIRLIKTA OLMASI TÜM OLUMSUZLUKLARI YOK EDER

Hikmet Kıvılcımlı: Şimdi, bu söylediklerim içinde ve dışında,
sevgili arkadaşlarımın zihinlerinde belirmiş ve oldukça kısa -yani nutuk
çekmemek şartiyle, birbirimize nutuk çekmeyelim- ama özet olarak bazı
problemler hepimizin kafasında her gün fışkırıyor… Bunları öne koyup,
arkadaşça tartışma veyahut karşılıklı eleştiri yapmaya çalışalım. Bunu
teklif ediyorum. Benim sözüm burda şimdilik bitiyor. Eğer bu tarzda
görüşmeye vaktiniz varsa, dileğiniz, arzunuz varsa, bunu yapmaya
çalışalım.

Başka var mı efendim?

Bir Eleştirici: Efendim, ben…

Hikmet Kıvılcımlı: Rica ederim, buyurun.

Eleştirici: Pratikten geçmiş, (…) pratik eylemlerden geçmiş
kişiyim. Fakat… Teorik bilgiyle, bizim Türkiye’deki 50 yıllık
mücadelenin… Aydınları inceleyelim, bakalım. Onların çeviri yaptıkları
kitaba bakalım. Ben öyle zannediyorum ki, Türkiye’deki aydınların
pratik deneyleri yok. Sol yayınlarda bilhassa.

Ben, Lenin’in “BİR ADIM İLERİ, İKİ ADIM GERİ” kitabını tam 11
günde okuyabildim. Benim geldiğim sınıf için değil. Sanki aydınlar için
yazılmış kitap, çeviri yapılmış. İçerisinde benim anlamadığım, yabancı
olduğum terimlerin oluşu, bunlara açıklık sağlanmayışı.. Yani parantez
içerisinde: Bizim gibi yoksul işçi ve köylülerin okuyacağı.. Olması
gerekirdi. Bir sürü sözlük karıştırmak zorunda kaldık.

Şimdi, ben iki yıl teorinin anlamını bilmeden, pratikte koştum.
Bir sürü hatalar yaptım. Bilhassa TİP’in Aydın delegesi olarak (…)
kongresine katıldım. Aybar konuşuyordu: Hoşuma gidiyor, çok güzel…
alkışlıyorum. Behice Hanım konuşuyor: Tamam, o daha güzel konuşuyor.
Halbuki ikisi birbirini çekiştiriyor. Ben hangisini alkışlamalı diye,
yahut hangisi daha iyi konuştu diye, çözemiyorum. Bir Aybarcı oluyorum,
sonra Arenci oluyorum.

Demek istediğim, ben, teori bilmediğim için… Demek ki, ben bu
terimlerin anlamını dahi bilmiyorum ve teori bilmediğimden dolayı bir
sürü hatalar yapıyorum. Yani, böyle işçi sınıfının örgütü konusunda, ben
derim ki: Teori ile donatılmış, pratik deneylerden de geçmiş. Fakat
dört işçiye bir aydın: O sözü doğru. Fakat hepsinin de teori ve pratik
ile donatılmış, yoğrulmuş kişiler olması lazım.

Hikmet Kıvılcımlı: İşte o Parti içinde olur.

Eleştirici: Parti içerisinde. Yani böyle şeylerden Parti oluşturulmalı.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Şüphesiz. Teşekkür ederiz. İşçisiniz herhalde. Sözlerinizden onu anlıyorum.

Eleştirici: Köylüyüm.

Hikmet Kıvılcımlı: İşçi, köylü…

Bir arkadaşımız aydınlardan şikayet ediyor. Aydınlar, bir takım
Sözcükler uydurdular. Hele son zamanda, biliyorsunuz: Öztürkçecilik
diye, ki Türkçenin de dışında, Türkçe kuralları dışında bir yeni Medrese
dili çıktı. Eskiden Arapça, Acemce Medrese dili idi. Halk anlamazdı.
Şimdi, biz devrimci gençler bir öztürkçe icat ettik, işte halkımız bunu
da anlamıyor. Bundan şikayetçi. Haklıdır.

Ancak, bunun tartışılacak yanı da yok. İşte dinledik. İnşallah
bundan sonra -öyle diyelim- bu hatamızı düzeltme yoluna gireriz. Ama
tabii, bu hatayı düzeltmenin yolu, teker teker kişilerin ne
düşüncesiyle, ne davranışıyla olamaz. Mutlak, Türkiye’de gerçek
anlamıyla işçi yığınlarına, köylü yığınlarına dayanmış bir Proletarya
Partisinin var olması şarttır. Benim kanım bu. Arkadaşlarıma
söyleyeceğim.

TÜRKİYE DEVRİMİNİN STRATEJİSİ

Başka bir noktada?

Rica ederim. Ben rica etsem, arkadaşlar bir zahmet etsinler de:
Hem burada konuşurlar, daha yaygın olur. Olmaz mı? Zahmet etseniz. Daha
iyi olacak.

Bir Eleştirici: 50 yıldır, bir sosyalist hareket söz konusudur.
Ve doğrudur. Gerçekten Türkiye’de sosyalist hareketi oldukça uzun bir
geçmişe sahiptir. Ve dünya sosyalist hareketi içindeki dünya ülkelerinin
işçi sınıfı Partilerine baktığınızda, bizim sosyalist hareketin ilk
Partisinin kurulması, diğerlerine göre oldukça uzun bir geçmişe
sahiptir. Hemen hemen kendisinden çok az sayıda bir parti bırakmaktadır,
kendisi gerisinde. Bu bakımdan, oldukça uzun sayılan bir geçmişe sahip
olan bir Parti kurulmuş Türkiye’de.

Fakat Türkiye’de -Sayın Doktor’un konferansında dediği gibi:
Reorganizasyon da desek, veyahut yeni baştan kuruyoruz da desek, 1971
senesinde bir gerçeklik var: Türkiye’de işçi sınıfının öz örgütü yok.
Bunu bangır bangır bağırıyoruz.

Bu, işçi sınıfının öz örgütünün olmamasında teorik ve pratik
sorumlulukların varlığı şüphesizdir. Ve 1971 senesinde sanıyorum ki, bu
konuda… Ben de katılıyorum: Doktor’un gençlik hareketinden gelmiş olan
bizlerin bazı yığınlarla ilişkiler konusundaki hatalarımıza. Fakat
bunun yanında, birçok tabii olumlu yönlerimiz vardır. Ve devrimci
hareketin, özellikle son yıllarda oldukça şiddetlenen devrimci hareketin
önemli görevleri yerine getirilmektedir. Bizim kuşağın bu konuda
sorumluluğu, benim kanaatimce, oldukça azdır.

1971 senesinde Türkiye’de sosyalist hareketi yöneltecek ve
Türkiye sınıflar kavgasında görev görecek ve Türkiye’deki devrim yolunu
çizecek bir siyasi Partinin olmaması, teorik ve pratikçe hangi
sorumluluğun altındadır? Ve bu konuda bize deney olarak neler
verebilirler? Bizim önümüzdeki dönemde, gelecek kuşaklara 10 yıl sonra:
İşte Türkiye’de bir işçi sınıfı Partisi yok, bundan dolayı ne
yapmalıyız? Gibi bir soruyla karşılaşmamamız için, şimdiden bize teorik
ve pratik hangi ödevleri verebilirler? Sorumluluk açısından, teorik ve
pratik sorumluluklar nelerdir? Birinci sorun bu.

İkincisi: Dünya Halklarının devrimci mücadelesi oldukça
şiddetlenmektedir. Bu, emperyalizmle toptan (…) gittiğimiz bir çağda,
genel bir doğrudur. Bunu, günümüzde çoğu arkadaşlar… Orta Doğu
Devrimci Çemberi olarak ANT çevresi attı. Arkadaşlar bilirler. Fakat
bugün oldukça tutulmaktadır. Orta Doğu Devrimci Çemberi, yahut Orta
Doğu’nun ortaklaşa mücadelesi Dünya uluslararası mücadelesi (…)
altında: Türkiye’nin veya herhangi bir ülkenin somut sınıf mücadelesi
gözden kaçırılmaktadır.

Bu gözden kaçırılırken, iki eğilim görüyorum. Birisi: Benim
kanaatimce… Sayın Doktor’u bu noktada eleştiriyorum. Birincisi:
Türkiye’nin sosyal pratik, sosyal sınıflar savaşına derinliğine dalmak
ve muhtemel olan bir, uluslararası emperyalizmin daha (…) olması,
gözden benim kanaatimce, kaçırılarak, Türkiye’de halk savaşını daha
sınıflar arası mücadele, daha sağlam bir (…) oturtulması için, yeni
öneriler gereklidir.

Bu bakımdan, Halk Savaşı konusunda, hocamızın da bir açıklık
getirmesi gereklidir, benim kanaatimce. Yani, Türkiye’de acaba, bazı
arkadaşların kafasında şöyle sorular var? Benim kafamda kesinlikle
yoktur. Doktor’un kitaplarını okudum. Türkiye’de bir Sovyetik ayaklanma
tipi mi? önerilmektedir, görüşü vardır. Buna cevap olacaktır.

Yani ikinci sorum: Türkiye’de mutlak ve zorunlu olarak -evrensel
olarak her ülkenin geçmesi zorunludur- bir uluslararası mücadele ve
çizgisi olan silahlı mücadelenin gerekliliği, şartlar zorunlu olarak
Türkiye’yi böyle bir aşamaya sokmuştur. Bugün, bunun gerektirdiği taktik
şeylere girmemiz gereklidir. Bu da benim takılmadığım konudur. Bugün
Türkiye’de her yönüyle, gerek kitle mücadelelerini hızlandırmak, gerekse
aktif eylemleri geliştirmek ve aktif eylemleri kitle mücadeleleri
içinde eritmek gereklidir. Bunların ışığında, yani sosyal sınıflar
savaşı ve uluslararası halk savaşları döneminde, Türkiye sosyal pratiği
bize nasıl bir devrimci mücadeleyi getirmektedir? Bu konuda da bir
açıklama yapmasını istiyeceğim.

†çüncü mesele: Sayın Doktor’un SOSYALİST Gazetesini inceliyorum.
SOSYALİST Gazetesinde, Türkiye’deki devrimci harekete ilişkin bazı
konularda, bazı eylemlerde tavrı ve eleştirileri biraz, benim
kanaatimce, sekterce olmaktadır. Bu konuda daha sekter olmamasını ve
sosyal gerçeklik… Örneğin: Türkiye’de son olaylarda, bazı eylemlerin
devrimci arkadaşlar tarafından yapıldığı açıkça ilan edilmiştir. Bu
bakımdan, yani bunlara bir provokasyon mahiyeti verilmesi SOSYALİST
Gazetesinde neden dolayıdır? Acaba teorik ve pratik yanlışlıklar
bakımından bir provokasyon mudur? Yoksa, Türkiye’nin bugün gerektirdiği
devrim mücadelesi adımında (…) bir provokasyon mudur? üç sorum budur.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim.

Efendim, ilk kağıdı getiren arkadaşımızın sorusuna, daha önemli
konular çıktığı için, biraz geç kaldık. Bir arkadaşımız, 957 senesi
Vatan Partisi Gerekçesinin önsözündeki bir problem hakkında soru
sormuştur. Küçük bir soru. Tabii, ilginç bir soru aynı zamanda. Yani,
bugünkü psikolojimizi de aydınlatacak anlamda ele alınması gerekir.

Yalnız, şimdi daha derin ve geniş, yani böyle kişisel bir hatanın
var mı, yok mu olduğundan daha önemli: Türkiye’de sosyalist düşünce ve
davranışın ana çizileri üzerine sorular açılıyor, eleştiriler yapılıyor.
Bunları mı önce yapalım? Yoksa, önce kağıda mı?…

Çünkü onun da bir öncelik hakkı var. Hepsinden önce geldi.
İsterseniz bundan başlayalım. Sizin teklifinize kalmış. İsterseniz, önce
işte şimdiki arkadaşımızın yönelttiği eleştiri açısından konulmuş
problemler üzerinde fikirlerimizi ortaya sürelim. Ne diyorsunuz?

Öneriyi veren arkadaşa rica edeyim öyleyse?

Ha, peki efendim, teşekkür ederim. Ben, önemi bakımından, onu sonraya bırakmak daha doğru olur, kanısındayım. Müsaade ederseniz.

Son üç konu var. Birincisi sonuç olarak: Türkiye bir Sovyetik devrim tipi mukallitliği mi yapmalıdır? anlamına geliyor.

Benim, daha ilk başta, bütün çırpınarak anlatmak istediğim
problem, biliyorsunuz: Şu maymunluktan kurtulalım, dünyanın başka
ülkelerinde gelmiş geçmiş modelleri aynen taklit etmekten kurtulalım,
prensibidir. Binaenaleyh, bu tarzda bir sabit fikir dediğimiz, bir
skolastik, bence aklıma gelmeyen bir noktadır. Varit değil yani, böyle
bir taklitçilik. Bu kadarla yetineceğim, o nokta hakkında.

Ondan sonra, bir de, Halk Savaşları’nın bugün Türkiye’de
özellikle işte Genç Türkler dediğimiz kesimin son derece kahramanca
direniş ve davranışları biçiminde cereyan eden, hatta silahlı
çatışmalara varan yakıcı günlük olayları var. Bunlar hakkında ne
düşünürüz? Sorusu geliyor, eğer yanılmıyorsam. Öyle değil mi? Evet.

Şimdi, arkadaşlarım, bundan birkaç sene önce Siyasal Bilgiler
Fakültesi’nde de buna yakın bir problem önümüze çıkmıştı… Hatta bazı
genç arkadaşlar: Nasıl biz devrimde değil miyiz, devrim içinde? Falan
diye, bayağı yadırgamışlardı o zaman.

Oysa, Devrim deyince, bizim Bilimsel Sosyalist açıdan Devrim: İyi
anlaşılması gereken, en önemli problemdir. Devrim nasıl yapılır? İş
oraya geliyor. Devrim yapılır mı? Yapılır. Devrim, devrimciler
tarafından “yapılır”, tabii. Ama, devrimcilerin tamamen subjektif
olanakları meselesi midir? Hayır. Binaenaleyh, devrimciler tarafından da
yapılmaz.” Yani, Devrim: Ne bir devrimci zümrenin, ne bir devrimci
sınıfın yapabileceği bir olay değildir. Bizim, hiç değilse Bilimsel
Sosyalizm açısından, devrim anlayışımız bu.

Devrim tamamen objektif bir sosyal (Sosyal Devrimden
bahsediyoruz), bir sosyal olaydır. Ve bizim Ustalarımıza göre, devrim
deyince: Temelinde, üretici güçlerle üretim ilişkileri çelişkisinin bir
patlamaya varması yatar. Devrim deyince biz bunu anlıyoruz.

Şimdi, problemi bu açıdan koyduk mu: Devrimcilik nasıl olacak?
Sözünün karşılığı bundan çıkarılabilir. Bir kere, bizim Bilimsel
Sosyalizme göre, Devrimin (bütün olaylarda olduğu gibi): Bir uzun
birikim devri vardır; bir de, diyalektikman, o uzun birikim sonuna
gelince, ansızın atlaması vardır. Ki bu atlama, bildiğiniz gibi, o
toplumda var olan bütün mülkiyet ilişkilerini, yani hukuki ve diğer
bütün ilişkileri altüst eden, yani, üstünü altına, altını üstüne çıkaran
bir değişiklik demektir. Bu ani olur. Bildiğiniz gibi, varlıkta da
böyledir, toplumda da böyledir.

Şu halde Devrim dedik mi: Mutlak surette bunu içimizden herhangi
büyük bir avuç kahramanın tek başlarına başarması, biraz güç bir
konudur. Yani sosyalizm, Bilimsel Sosyalizm açısından bunu öyle koymak,
bilimin tam içinde bir davranış ve düşünce olamaz. Alfabetik Marksizm’in
bize öğrettiği bu.

Ve bunu, tabii Marksizm bir gökten inmiş kitaptan çıkardığı
vahiyle bize anlatmamış. İnsanlık tarihinin modern toplumda geçirmiş
olduğu çeşitli devrimleri birer birer -hani laboratuvarda kobayı yatırıp
da nasıl üzerinde tecrübe yapılıyorsa- toplumun içinde geçmiş
tecrübeleri öyle tarafsız bilim görüşüyle ele almış, onların
inceleniminden sonuç olarak çıkarmış. Ve bunun diyalektik bir gidiş
olduğunu, binaenaleyh devrimin önce, yani genel çizileriyle uzun bir
birikimden sonra, ani atlayışlarla olacağını koymuş. Her yanda, her
alanda olduğu gibi.

Ondan sonra da, devrimin herhangi bir zümre, bir sınıf, vb.
problemi olmayıp. millet ölçüsünde bir milli bunalım problemi olduğunu
koymuştur. Yani devrim, sosyal devrim öyle bir değişikliktir ki:
Toplumun ne bir zümresi, ne bir sınıfı, ne birçok sınıfları yalnız
başlarına arzu ettikleri için, hatta mecbur oldukları için, bugünden
yarına yapabilecekleri bir olay değildir. Yaparız derlerse
yanılmışlardır, yanılırlar.

Bunu anlamak zorundayız Türkiye’de de. Milli ölçüde kriz ürünüdür
devrim. Dünyanın hangi yerinde başarılı sosyal devrim olmuşsa -bugün
de, dün de- gözümüz önüne getirelim: Bunlar hepsi Milli ölçüde
buhranların ürünü olmuşlardır.

Yani, milli ölçüde deyince, biliyorsunuz, Ustaların bir formüle
edişleri vardır: Alt yığınlar (diyelim ki, Türkiye’de işçiler, köylüler,
esnaflar ve diğer bütün aydınlar, bunlara alt yığın diyelim) bunlar her
an için sömürgen tahakküm sınıflarının baskısı altında illallah
demişlerdir. İstemiyoruz biz bu düzeni, bir devrim olsun demişlerdir.
Fakat bu yetmez, der bizim Ustalar. Bunun yanında… Halk yığınlarının,
yani ben Fransızcasından okumuştum: “Je ne veu pas” demesi yetmez. üst
sınıfların da, sömürgen, egemen sınıfların da: “Je ne veu pas” demesi,
yani ben bu işi yapamıyorum artık, beceremiyorum, bu işin altından
kalkamıyorum demesi lazım. Bunun da bir yığın semptomları olur.

Binaenaleyh, biz şimdi, Türkiye’de bugün Halk Savaşı acaba
birikim çağında mıdır, yoksa atlama çağında mıdır? Önce bunu ele alıp,
koymamız gerekir. Ondan sonra, eğer bu aşamada gerçek sosyal devrim konu
ise, bu devrimi gerektirecek biçimde alt tabakaların üstündekiler de
bunalıma katılmak suretiyle tamamlıyorlar mı? Ona bakmak icabeder. Ki,
burada, genel çizileriyle korsak: üst sınıfların, tahakküm eden
sınıfların, adeta paniğe uğramaları anlamı çıkar.

Onları paniğe düşüren olaylar ne olabilir? Onların üzerinde
hepiniz az çok bir fikir sahibisiniz. Yalnız Güney Amerika’daki olaylar
üzerinde bir Fransız burjuva dergisinin bir sözü hatırıma geldi. Onu
burda size okuyayım. Orda diyor ki: Daha iyi, özetleyeyim ben size.
Çünkü, inanabilirsiniz ki, bunu değiştirmekte hiçbir çıkarımız yok.
Diyor ki:

Bu Güney, Latin Amerika’da gerillalar şimdiye kadar olurdu.
Bunlara boş veriyordu Amerika, U.S. Amerika Emperyalizmi. Olur, biz
bunun hakkından nasıl olsa geliriz, derdi. Fakat, son gelişmeler:
Ordunun da vurucu güç olarak desteklediği yeni gelişimler önünde,
Amerika’nın ödü patlamaya başladı, diyor. Bu mealde söylüyor.

Şimdi, demek, Devrim içinde belirli bir zümrenin ne kadar
kahramanca, ne kadar etken sayılabilecek tutumu olursa olsun, eğer üst
sınıflar paniğe uğramamışsa, devrimin, sosyal devrimin bugünden yarına
gerçekleşmesi, temennimiz de olsa gerçekleşmesi biraz güç olur. Veyahut
olmaz. Yani bir sonuç çıkıyor. Bu belki biraz soyut bir kavram gibi ama,
gerçeklerin dışından alınmış bir kavram değil. Gerçeklere dayanan
araştırmalar bunu böyle koyuyor.

üst tabakanın, tahakkümcü sınıfların bunalımları nereden
anlaşılır? Dendiği zaman, işte gene bizim Ustalar, çeşitli semptomları
saydıkları sırada, bir tanesini de, herhalde bilirsiniz: İkide bir
kabine değişmesi, onun yerine gelenin bir daha tekerlenmesi vb… gibi
semptomlar şeklinde koyuyorlar.

Bizde, şu ana bakarsak: Bütün sosyal sınıflarımızın katıldığı bir
devrim mayalanması günün meselesi olmuş mudur? Yani, elbette İşçi
Sınıfımız her gün Grev yapmak suretiyle, bir eylem büyüyüşü içinde.
Büyük Köylü yığınlarımızın tek tük semtlerinde, Toprak işgalleri
biçiminde hakikaten devrim havasını koklatan davranışlar ve olaylar
oluyor. Bütün bunlar bir devrim semptomu. Ama, çoğunluğuyla alt
sınıfların, ezilen sınıfların devrim atılışını gösteriyor. üst
tabakalarda, bir Demirel’i dokuz düvel daha düşüremedi, görüyoruz. Yani
böyle de bir acı gerçek var.

Şimdi, demek ki üst sınıfların krizi… Bugün için hiç değilse,
belki yarın sabah, bilmiyoruz, belki bu gece yarısı her şey değişir, onu
da bilmiyoruz. Ama, bugüne kadarki olayların ışığında bakarsak, bugün
için yok öyle bir şey. Evet, bezirgan Partiler arasında bir hayli
şiddetli diyeceğimiz çekişmeler geçiyor. Ama bu kayıkçı dövüşünden öteye
gitmiyor, maalesef.

Nitekim, içlerinden bir kısmı, bir kutsal cephe kurmak teklifiyle
sahneye çıkıyor ve Türkiye sathında devrimciliği bütün silahlarıyla,
devlet gücüyle baskı altında tutması yetmiyor, onun dışında sürüyle
komandolar, sürüyle mücadele dernekleri, vb. kurmak suretiyle
örgütleniyorlar. Böyle bir gerçek durum içindeyiz.

Bunlar bizi elbette kötümserliğe, devrim hakkında bir ürküntüye
götürecek şeyler değil, devrimci olarak. Acaba içimizden bir herşeyi
göze almış atılım doğarsa, Türkiye’de bugünden yarına bir devrim olur
mu? Sorusunu, bunun değerlendirmesini, ancak diyalektik birikimin
patlama, devrine geldiğini ve bütün milli ölçüde bir buhranın olup
olmadığını hesaba katmakla çözümleyebiliriz.

Belki fazla genel konuştum. Ama, bu genel konuşmanın sonuçları
üzerinde, hepiniz: Kendi zekanız, bilginizle uzun uzun duracaksınız,
elbette.

Yalnız, silahlı mücadele denilen şeyin çok ciddi bir problem
olduğunu ve böyle büyük salonlarda, büyük, anonim kalabalıklar önünde
konuşulup bir karara bağlanacak şey olmadığını hepimiz biliriz.
Binaenaleyh, o noktada bir konferansçıdan şu veya bu yönde kesin bir
teklif beklemek, bence, pek realistçe olmaz.

Sosyalist Gazetesi hakkında eleştirilere gelince… Burada iki
nokta var. Birisi: Eleştiriler, gazetenin yaptığı eleştiriler sekterce
oldu, diyor. Mümkün. Bunun olmaması için, benim ricam: Hepiniz eli kalem
tutan aydın kişilersiniz. Hiç değilse büyük çoğunluğunuz. Bir işçi
arkadaşımız var orda ama, belki onun dışında büyük çoğunluk yazar,
düşünür insanlarımız, gençlerimiz. Sekter gördükleri yeri, rica
ediyorum, hepsi ellerinden geldiği kadar, hiç canımızın yanacağını
düşünmeksizin, en acı şekilde de olsa, bütün acılığıyla, bütün
şiddetiyle eleştirsinler. Temennimiz o.

Ve daha doğrusu, Sosyalist Gazetesi: “Benim”.. falan şeklinde
kondu. Yok öyle bir iddiamız. Biz bir girişimde ufacık bir taş olma
iddiasındayız. Bu gazete isteriz ki, herkesin içinde eleştiri, eylem ve
teori yaptığı bir alan olsun. Bütün yapılacak eleştirileri, şimdiden ben
şahsen teşekkürle karşılarım.

Öteki ikinci nokta: Bir yanlış anlamadır, arkadaşlar. Hem feci bir yanlış anlama. Ben Sosyalist Gazetesi’nde, eylemlerin provokasyon olduğu manasına gelecek bir sözün, bir sözcüğün hatta, olduğunu hiç zannetmiyorum. Yalnız belki yazış, stil yanlışlığı olarak, bu anlama çekilmiş. Yahut da, belki, hiç ummadığımız bazı sızmalar, içimizde böyle yorumlar yapıp Sosyalist Gazetesi’ne karşı bir antipati yaratmak sevdasına düşmüş. Bilmiyorum, yani, hepsi olur. Epey tecrübe geçirdiğimiz için. Bunların çeşit çeşit nüansları olur. Bu çeşit yanlış anlamaların.

Elbet arkadaşımızı tenzih ederim. Bu tarzda yanlış anlama kastı
mevzubahis değil. O öyle anlamış, yahut anlayanları işitmiş. Zaten daha
çok onu söylüyor.

Biz, hiçbir eylemin provokasyon olduğu hakkında en ufak kanaat
geçirmiyoruz. Tam tersine, gençliğin bugün yapmak zorunda bırakıldığı
bütün eylemlerin, bir kaçınılmaz insancıl nefis müdafaası olduğu
kanısındayız. Biliyorsunuz, Ceza Kanununda: Adam öldürür,
(hukukçularsınız çoğunuz herhalde Hukuk salonundayız) öldürür ve cinayet
sayılmaz. Eğer nefsini müdafaa ettiyse. Hemen beraat eder.

E, gençliğin üzerine, onu öldürmeye kastetmiş bir saldırı varsa,
gençlik savunmayacak mı? Ceza Kanununun emrettiği kadar olsun bir
yurttaş savunması yapmayacak mı? Bizim gördüğümüz bu. Bunun dışında, biz
hiçbir şey görmüyoruz, gençlik hareketinde.

Yani, Sosyalist Gazetesi’nde, böyle bir ima dahi yapılamaz. Eğer,
o anlama gelir bir ima sezildiyse, bu mutlaka yanlıştır. Yahut, belki
bizim de içimiz yani gazetenin de içine bu tarzda yorum yapmak isteyen
kötü niyetli eğilim girmiş, sızmıştır. Onu da bilmiyoruz. Araştırırız,
gene bakarız.

Fakat, tekrar edeyim: Gençlik eylemlerine yerden göğe kadar ve
sonuna kadar hak veren, Sosyalist Gazetesi kadar ikinci bir gazete
olamaz, olmaması lazımdır. Biz bu savaşın içindeyiz.

Ancak, orada bir provokasyon sözü geçiyorsa, özellikle çok
sevdiğimiz, çok saydığımız ve tabii başlarına kaza gelmesinden
yüreğimizin titrediği genç eylemci arkadaşlarımızın daha dikkatli
davranmalarına yarar bir uyarı belki yapılmıştır. Çünkü, dediğim gibi,
Türkiye maalesef zannettiğimiz kadar kendi içinden idare edilmiyor.
Bütün subaşlarının dünya ölçüsünde Finans-Kapital ajanlarıyla
kesildiğini hepimiz biliyoruz ve her gün görüyoruz, örnekleriyle. Böyle
bir durumda, sosyalist hareketin içine tahakkümcü sınıfların en güzel
kundak sokuşları, daima ajan-provokatörleri oraya sızdırmak şeklinde
olur.

Biz devrimciyiz, içimize nasıl sokarız?

Dünyada en devrimci, dünyanın en büyük devrimini yapmış, başarmış
-yeraltı biçimindeki uzun çalışmaları sırasındaki savaşlarında bile-
öyle Partiler olmuştur ki, Merkez Komitesine kadar tahakküm eden sınıfın
ajanları girmiştir. İhtilal olmuştur. İşçi Sınıfı iktidara gelmiştir.
Ondan sonra, dosyalara bir de bakınca… Eyvah! Yahu, bu Merkez
Komitesindeki üye casusmuş, İşçi Sınıfını sabote etmek etmek üzere
gelmiş, diye. Ondan sonra anlaşılmıştır.

Şimdi, bu ölçüde hilekar, içimize sızıcı düşmanlar karşısında
olduğumuzu unutmamamız lazım. Kaldı ki, gençliğimizin eylemlerinin çoğu
hiç olmazsa, gayet göğüs bağır açık, oportada, güneşin altında, aleni
olup bitiyor. Bu kadar açık bir savaş içinde, gerçek dövüşçülere,
göğsümüzü kabartan kahramanların arasında karşı tarafın ajan sokmaması
diye bir şey akla getirilmemelidir. Yani bunu, biraz daha yüreği çok
yanmış, canı çok yanmış bir arkadaş olarak hatırlatmak istemiş
olabiliriz.

Yoksa, elbette, söylediğimiz gibi: Gençlerin her eylemini en
meşru, Ceza Kanununun emrettiği bir vatandaş nefis savunması sayıyoruz.
Ve ona toz konduracak her sözün, her kişinin ölesiye karşısındayız. Bunu
arkadaşlarıma, bir kere daha burdan söylemiş olayım.

Bu konuda daha fazla uzatmayayım.
IV
ORDU GENÇLİĞİNİN DEVRİMCİ GELENEĞİNİN GÜNCEL SONUÇLARI

Hikmet Kıvılcımlı: Buyurun efendim, rica ederim. İsminiz? Efendim? Teşekkür ederim. Buyurun.

Bir Eleştirici: Efendim, Lenin’den bir takım pasajlar aktardınız
ve Lenin’in devrim üzerine ve başka konulardaki görüşlerini açıkladınız.
Ama bugün ülkemizde orduyu Vurucu Güç olarak adlandırıyorsunuz. Ve
orduyu, işte halkla arasını açmak istiyorlar, diyorsunuz. Oysa ki, bugün
ordu, Orta Doğu’da arkadaşlarımızın üzerine kurşunlar yağdırmakta ve
orda komandolar halkımızın üzerine amansız baskılar yapmaktadır. Orduyla
nasıl halkın arasını açıyorlar, diye bir mesele ortaya atılabilir?

Orduyu biz hakim sınıfların baskı gücü olarak biliriz. Ve Devlet
mekanizmasının bir parçası olarak biliriz. Ordu, sınıf mücadelesi
içerisinde, halkımızın mücadelesini ezmek için harekete geçecektir.
Hakim sınıflar bunun yapmak zorundadır. Ve hakim sınıflar, orduyu da…
Orduyla halkın arasını açmak diye bir mesele (…) bence çok yanlıştır.

İkinci sorum ise şu olacaktır. Şimdi, Hindistan meselesi üzerine
SOSYALİST Gazetesi okuduğumda, SOSYALİST’te şöyle diyorsunuz:
Hindistan’da yiğit bir halk savaşı veren Marksist-Leninistlere karşı
ağır ithamlarda bulunuyorsunuz. Hatta CIA ajanı diyecek kadar ileri
gidilmiş. Bunu nasıl şey yapabilirsiniz? Nasıl Marksist-Leninistlere CIA
ajanı diyebilirsiniz?

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Teşekkür ederim.

Şimdi, üç tane daha var burda. Hatta dört tane daha problem var. Bu arkadaşımızın da eleştirisi var.

Kısaca anlatmış olmaya çalışalım. Türkiye’de bizim somut
ilişkilerimiz arasında, Ordu problemi hakkında düşünce ve davranış
edinmek, bir ayrı konudur. Bir de, Ordu üzerinde, Devlet üzeride genel
teorik kavramları ortaya koymak ayrı şeydir. Bizim, baştan beri zaten,
açıklamaya çalıştığımız nokta budur.

Türkiye’deki Ordu: tarihinden gelen bir gelenek-görenek gücüyle
yaşamış diyoruz. Özeti bu: Sosyal Devrimlerin, Politik Devrimlerin,
şimdiye kadar görülenlerinde daima Vurucu Güç rolünü oynamış.

1908 Meşrutiyet-Hürriyet İhtilali’nde vurucu güç kimdir? Hepimiz
okuyoruz. En genç arkadaşımız da, Meşrutiyet İhtilali’ni, 1908
İhtilali’ni okusun, görecek: Niyaziler, Enverler, falan… bütün bunlar,
Ordu Gençliği’dir. Onlar yapmışlar.

Ama, onlar mı yapmışlar? Ha, işte orda bir nokta var, yani
diyalektik bir nokta var. Hem yapmışlar, hem yapmamışlar. Yapmışlar;
fakat hangi sınıf yönetiminde yapmışlar, yönelişinde yapmışlar? Önemli
olan o. Elbette Meşrutiyet: Komprador Burjuvazi’nin, o zamanki Komprador
Burjuvazi’nin yönünde gerçekleştirilmiştir. Ama bunda vurucu güç ordu
olmuştur. Ve bu vuruş, Abdülhamid istibdadını kaldırmak suretiyle, bir
ileri adım atmıştır.

Böyle mi? E, bunun aksini biz nasıl iddia ederiz? Olay bu.

Gelmiş 1919 yılı. Yeniden Birinci Kuvayimilliye başlamış. Ve
orada, Türk ordusunun gene genç insanları: Alın Mustafa Kemal’i, alın
Kazım Karabekir’i, alın işte İsmet Paşa’yı (o zaman İsmet Bey, albay)…
bütün bunlar hemen 40’ını doldurmamış insanlar. Ordu gençliği diyoruz.
Ve onlar Vurucu Güç rolünü oynamışlar.

Milli Mücadele’nin her safhasını birer birer gözden geçirin.
Kolordu kumandanlarıyle, tümen kumandanlarıyle şifreli, gizli, sıkı
temaslar: Ordu örgütünün Emperyalizme karşı ve dolayısıyle Saltana karşı
taarruzunu nasıl sağlayacağız? problemi içinde geçmiş. Ve neticede,
zafer de, bu Vurucu Gücün öncülüğü altında olmuş.

Ama bu Vurucu Güç mü yapmış o devrimi? Hem yapmış, hem yapmamış.
Bizim diyalektiğimizin uygulama alanı, gerçekler içinde değerlenecek.
Orada da öyledir. Sosyal sınıf olmadığı için Vurucu Güç: elbette kendi
başına bir Milli Mücadeleyi başaramazdı. Yani, kendi başına yapmış olmak
iddiasını üzerine alamazdı.

Elbet, Müdafaa’i Hukuk Cemiyetleri’nde örgütlenmiş o zamanki
Anadolu Burjuvazisi’nin sınıf olarak orduyu bir yöne çevirmesiyle, ordu
Vurucu Güçlüğünü yapmıştır. Ama, devrimci ve ileri bir Vurucu Güç rolünü
oynamıştır. Oynamamış mıdır? Oynamışsa, bunu nasıl inkar edelim. Bunu
söylüyoruz.

27 Mayıs: en son olay… Orada da öyle. Bir gece yarısı (her
zaman böyle koyuyorum; çünkü şeması yapılırsa, böyle olacak): 30 subay
Ankara’da, 30 subay İstanbul’da almışlar silahları, çıkmışlar ve sürpriz
baskınıyla o zamanın iktidarını alaşağı etmişler. Bunlar kim? Gene Ordu
Gençliği.

Şimdi, inkar mı edelim? Yok, ordu gençliği değil. E, kim bunlar?
Cevap vermek lazım. Daha doğrusu, bunu anlamak lazım. Bunu ordu gençliği
yapmışsa, 27 Mayıs’tan sonra Türkiye’de yeni bir gelişim için bir ileri
adım olmuşsa, bu durumda: Ordunun, Vurucu Güç olarak, siyasi
devrimlerde rol oynadığı gerçeği kendiliğinden, olay olarak ortaya
çıkmış olur. Biz onu nasıl inkar ederiz?

Yani, arkadaşların karıştırdığı nokta bu.

Bu rolü nereden geliyor diye aramak zorundayız. Çünkü, görüyoruz.
Ve örnek olarak onu da yazdık Sosyalist’te hatırlarsınız. De Gaulle
(Fransa’nın ordu zirvesi): Fransız ordusu, tarihinin bütün devirlerinde
hiçbir zaman devrimci olmamıştır, diyor. Doğru. Fransa’da da ordunun
politik devrimlerdeki durumu bu. Daima gericilikle birlik olmuş.
Türkiye’de olmamış. İşte iki ülke ki, orada silahlı kuvvetler birbirine
taban tabana zıt yöneliş peyda etmişler. Bunun bir nedeni yok mudur? Bu
nedeni biz aramayacak mıyız? Arayacağız.

Niçin arayacağız ama? Sadece bir kuru bilim gösterisi yapmak için
değil, tabii. Bugünkü problemlerimizin çözümünde bu olaydan yararlanmak
mümkün mü, değil mi? O açıdan alacağız. Yani, eğer ordumuzda, özellikle
Ordu Gençliğimizde (onu tasrih etmek lazım, çünkü her zaman odur vurucu
güç) bir devrimci gelenek varsa, bunu biz inkar etmekle mi günümüzün
görevini yerine daha iyi getiririz? “Yoktur böyle bir şey. Ordu alçak
burjuvazinin devletine dahildir, vur abalıya”, deyip de: onu illa ki
karşımıza zorla itelemek mi devrimciliktir? Yoksa, onun o geleneği
varsa, onu Türkiye Halkının yararına ele almak, değerlendirmek mi
gerekir?

Benim anladığım devrimcilik: muhakkak ki eğer böyle bir gerçek
varsa -ki ben böyle bir gerçek olduğuna kaniim- bu gerçeğin işçi sınıfı,
köylü yığınlarımız yararına değerlendirilmesi lazımdır. Ama bu
değerlendirmek, ona sövüp saymakla, ona kitaptan alınmış formüllerle
saldırmakla olmaz.

Mesela, genç arkadaşımızın söylediği bütün o şeyler, formüller
olağanüstü doğru. Hepsi doğru. Ama bunlar Marksizm’in alfabetik
doğrularıdır. Bunu bilmemek, elbette sosyalizm adına ağzını açmaya
insana izin vermez. Ama bunu bilmenin, somut olarak 1970 Türkiye’sinde
ordunun tam değerlendirmesini yapmak için yeterli olduğu iddia edilemez.

Somut, objektif olarak, bu ordunun daha 10 sene önce bir
devrimci, politik devrimci hamlesi olmuşsa, 10 sene sonra bunun sıfıra
indiğini iddia edemeyiz. Sonra, hepimiz Türkiye’de yaşıyoruz. Yani, Ordu
fosilleri dediğimiz insanlarla, ordunun devrimci geleneğini temsil eden
Ordu Gençliği’ni birbirine karıştırmak için elimizde hiçbir yetenek
yok. Tam tersine, eğer gerçekten devrimciysek, o gücün, o geleneğin
bugün bizim için kazanılması gerektir.

Kazanmaya gelince: ha, işte o zaman, gayet kritik bir moment
içine düşüyoruz. Ya o geleneği, küfür edip -hiç değilse tahkir edip-
karşımıza alacağız. Yahut ondan yararlanmanın, onu kazanmanın yollarını
arayacağız. Kazanmak gerek olduğuna göre… Çünkü, o güç de şakaya gelir
bir güç değil… Hani arkadaşlarım, bakın: “Silahlı mücadele”, falandan
bahsediyorlar, değil mi? E, silah da onun elinde. Onu biz nasıl hiçe
sayıp da, devrimcilikten bahsedebiliriz? Bu, hayalin son kertesi olur.

Hikmet Kıvılcımlı: Efendim? Buyurun.

Bir Eleştirici: Ordunun, yani vurucu güç meselesinde, bunu değerlendirirken, bütün konuşmalarınızda da…

Hikmet Kıvılcımlı: İsterseniz, buyurun canım, burdan konuşun.

Eleştirici: Arkadaşlar, vurucu güç meselesinde Dr. Hikmet
Kıvılcımlı arkadaşın yaptığı değerlendirme tamamen geçmişin tahlilinden
çıkarılmaktadır. Oysa, bugün içinde bulunduğumuz ortamı tahlil etmemiz
gerekir.

Emperyalistler ve onların uşakları baskılarını, silahlı
saldırılarını, her türlü oyunlarını oynamaktadırlar. Bütün güçleriyle
Marksistlerin üzerine saldırmakta, onları imha planları içindedirler.

Bu durumda vurucu güç, bu karşı-devrimcilere karşı dövüşenler,
onlara karşı göğüs gerenlerdir. Bugünün ortamında, vurucu güçlerse,
ortaya çıkmaları gerekir. Artık bu bir ölüm kalım savaşıdır. Geriye
çekilmekle, durmakla olacak iş değildir. Çünkü devamlı olarak
saldırılarını arttırıyorlar. İmha planı içindedirler. Bunu burada
mutlaka görmemiz gerekir.

Artık, Türkiye’deki Marksistlerin geriye çekilecekleri durumlar
yoktur. Devamlı saldıracaklardır. Fakat bu saldırılar açık saldırılar
olmayacaktır. Saldır-Kaç taktiğini izleyebildikleri ve varlıklarını
koruyabildikleri oranda bu savaşı başarıya ulaştırabileceklerdir. Artık
geriye çekilme diye bir şey yoktur, arkadaşlar. Olayları izleyenler,
bunu çok açık görebiliyorlar. Görmeleri gerekir.

Ve vurucu güç de -eğer bugün ordudaki o genç arkadaşlarımız
vurucu güçse, ortaya çıkmaları gerekir. Bu faşist saldırganlara hiç
olmazsa karşı durmaları, onlarla mücadele etmeleri gerekir.

Ve bugünkü ortamda, Orta Doğu olayları ve diğer bütün
Emperyalistlerin bu saldırıları, yani apaçık bir şekilde ortaya
çıkmıştır. Yani imha planı içindedirler. Burda Marksistlerin taktiği,
artık geriye çekilmek, beklemek olmamalıdır. Devamlı saldırı, devamlı
saldırı olmalıdır. Fakat bu saldırılar açık saldırılar olmamalıdır.

Ve bugün eğer, ordudaki bu genç arkadaşlarımız, bu genç
subaylarımız, bu genç devrimciler, Marksistler de bu taktiği
izlemelidirler. Öyle beklemekle olacak bir iş değildir.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederiz. Efendim? Buyurun.

Bir Başka Eleştirici: Arkadaşlar bizde okumama hastalığı var. Dr.
Hikmet Kıvılcımlı ağabeyi savunacak değilim. Fakat şunu bilelim.
Lenin’in “SOSYALİZMİN ÇOCUKLUK HASTALIÚI” diye bir eseri var. En gerici
eğilimde de olsa, sallantılı da olsa, kaypak da olsa… Yani bunlardan
yararlanabiliriz, der. Pek o kadar güvenilir olmasa da. Ama, ustaca, her
türlü şeylerden şey yaparak.

Şimdi, arkadaşlar, ben, yani bir köylüyüm demiştim. Durmadan
mücadelenin içerisindeyim. Çok pratikten deneylerim var. Hatta bir gün,
bir broşür, bir şey yazayım da, dedim. Böyle genç arkadaşlar okusun,
diye.

Bazı kelimeleri Mao’nun eserlerinde gördüm. Yani, o adamın nasıl pratik içerisinde yoğrulduğunu bir kat daha anladım.

Şimdi, bir adamı tahrik etmekte bir fayda yok. Ben gördüm. Çok
genç subay arkadaşlar da gördüm. Yani, bu demek değil ki, ordu bu işi
halleder demek değil. Onların içerisinde Marksist-Leninist adamları da
gördüm. Benden fazla eser okumuş kişi de gördüm. Yani bu şeydeyken,
tahrik etmekte bir anlam yok. Bunlardan bir fayda kazanamayız.

Yani, biz Lenin’in “DEVLET VE İHTİLAL” kitabını okuyup da…

Bir Başka Eleştirici: Sayın Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Ordu
meselesini genel olarak Devlet ve Ordu meselesinden ayrı olarak ele
almak gerektiğini belirtti. Sayın Hikmet Kıvılcımlı bu konuda uzun ve
oldukça ayrıntılı bir Tarih Tezi ortaya koyuyor. Bu Tarih Tezi, esas
olarak, Osmanlı toplumunda Osmanlı Ordusunun halkla ve üretimle kuvvetli
bağları olduğunu ve hatta halka karşı bir baskı aracı olmadığını içeren
belli aşamalardan geçerek gelişiyor. Ve bugün de, bugünkü Türkiye
ordusunun, Osmanlı ordusunun sahip olduğu iddia edilen o devrimci
geleneği devam ettirdiği söyleniyor.

Şimdi, birinci soru: Biz, bu Türkiye’ye ayrıcalık tanıyan ve özel
olarak Türkiye için geliştirilen Tarih Tezini, PROLETER DEVRİMCİ
AYDINLIK dergisinde, genel ilkeler açısından değil, çok somut olarak
Osmanlı Tarihi açısından eleştirdik. Bu eleştiriye karşı, bu eleştirinin
genel ilkelere dayandığı ve bu nedenle tekrarcı ve geçersiz olduğu
cevabı verilemez. Somut olarak orda yapılan eleştirmelere cevap vermek
gerekir.

İkincisi: Sayın Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye için bu ayrıcalıklı
Tarih Tezi’nin yanısıra, demin Latin Amerika’nın bazı ülkelerinde de
ordunun vurucu güç olduğundan söz etti. Orada ordunun vurucu güç olması
neye dayanıyor? Aynı şekilde, devrimci bir ordu geçmişine mi?

†çüncüsü: Yaratıcı düşünce, Marksizm-Leninizmin temel ilkelerinin
reddi anlamına gelir mi? Bu yaratıcı düşünce, Revizyonizmin önerdiği
cinsten bir yaratıcı düşünce olmaz mı?

Dördüncüsü: Eğer bütün Emperyalizm tarafından sömürülen ülkeler
için, ordunun devrimin vurucu gücü olduğunu ortaya koyacak bir Tez
geliştirilecekse, Modern Revizyonizmin “Kapitalist Olmayan Kalkınma
Yolu” tezi elimizde hazır değil midir? Bütün bunlar sonunda ona varmıyor
mu?

Beşincisi: Bunu Parlamentarizm meselesiyle birleştirelim. Sayın
Hikmet Kıvılcımlı demin TİP’i Parlamentarist bir tavır takınmakla
eleştirdi. Ve bunun bir Proletarya Partisinin tavrı olmayacağını, TİP’in
de bir Proletarya Partisi olmadığını ima etti. Sayın Hikmet Kıvılcımlı
SOSYALİST Gazetesinde: Şili’de Allende’nin seçimlerini aslında sosyalist
bir iktidarın kurulması olarak nitelemeyen unsurları da “Sol
provokatörler” olarak nitelendirdi. Sayın Hikmet Kıvılcımlı,
Hindistan’da emperyalizme ve feodalizme karşı silahlı mücadele veren ve
ülkenin birçok bölgesini emperyalizmin ve feodalizmin tahakkümünden
kurtarmış olan Hindistan Marksist-Leninist Komünist Partisi’ni, hiçbir
delil vermeden, “CIA Maocusu” olarak niteledi. Sayın Hikmet Kıvılcımlı,
yine SOSYALİST Gazetesinde: Emperyalizme karşı ve Emperyalizmin maşası
İsrail saldırganlarına karşı halk savaşı veren Filistin gerilla
örgütlerini eleştiren ve onlara karşı Mısır’ın çizgisini savunan bir
dizi yazı yayınlandı. Bütün bunları Parlamentarist bir tutum olarak
görmemek mümkün müdür?

Altıncısı: Ordu konusunda ve Parlamentarizm konusunda: tek tek
Şili’de, Hindistan’da, Orta Doğu’da tezahür eden bu tutumlar
karşısındaki tavrı bir Proletarya Partisi’nin ideolojik temeli olarak
ele almak mümkün müdür? Bu, bir Proletarya Partisi’nin sahip olması
gereken Marksist-Leninist ideolojik temel olabilir mi?

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederiz.

Efendim, genç arkadaşların kıyasıya eleştirilerine tekrar bir
daha teşekkür ederim. Yalnız onları dinleyince, aydın insanlar
olmalarına rağmen, okudukları cümleleri önyargı ile, yani önceden
edindikleri düşünceye göre değiştirdiklerini de görmemek elden gelmiyor.
Oysa, yazılan olduğu gibi hesaba katılmalı.

Mesela, Osmanlı Ordusu derken… Tabii cevap verilecek onlara da,
gerekirse. O Tarih Tezi konusu, çok geniş tabii. Arkadaş, içinde çok
toplanmış herhalde, onları dökmek ihtiyacını duymuş. Ama, bu topluluğu
biz şimdi bütün bu ayrıntılar içinde saatlerce işgal edelim mi? Buna
hakkımız yok bir defa ve bitmez de dava. Onu, yeri gelince, gereken
karşılıkla aydınlatmaya çalışacağız, tabii.

Yalnız, Osmanlı ordusu derken, onlar zannetmişler ki, sadece
Yeniçeri’den ibarettir. Yeniçeri’nin üretimle alakası nedir? falan,
şeklinde. Mesela böyle, bir takım görünen herhangi yüzeyi ele alıp, onun
altındaki özü -Tarih konusundaki araştırmalarının eksik oluşu yüzünden
belki de- göremiyorlar.

Oysa, Dirlikçi kimdir? Toprak düzenini gütme işi için dünyanın en
adil biçimde eşit köylüler arasında tasarruf hakkı verilerek kurulmuş
olan toprak düzenini gütme işidir Dirlikçilik. Binaenaleyh, üretimle
ilgili bir iştir… Yani, Dirlikçi, Osmanlı çiftçilerinin üretim
ilişkilerini düzenleyen bir insan durumundadır.

Onu anlamayınca, elbette, Osmanlı ordusu bir defa anlaşılmamış
olur. Onun dışında, biz orada, o Tez’de: gayet kesinlikle iki aşama
koyuyoruz. Ve bu aşamaların anlamını da: Tarihsel Devrim diye, Sosyal
Devrim’in dışında, Sosyal Devrimin olamadığı çağlarda büyük bir realite
olan bir olaydan çıkarıp koyuyoruz.

Tarihsel Devrimden gelen Osmanlı devletinin Dirlik Devri
dediğimiz uzunca bir aşaması (100 sene, 200 sene): Dirlik Düzeni
biçiminde geçmiştir. Ve ancak Kesim Düzeni’ne atlandığı zaman, Dirlik
Düzeni fesada uğramıştır: o arkadaşların Feodalite, falan diye,
basmakalıp öğrenilmiş deyimlerine uygun bir sistem doğmuştur
Osmanlılıkta.

Biz, Diyalektik deyince: Skolastik formüller tekrarlamak, yahut
bir kesit yapıp, Tarih’i Metafizikçe o kesite göre değerlendirmek
anlamını çıkarmıyoruz. Tarihin başladığı günden sonuna kadar -Osmanlı
tarihinin 1300 yılından 1900 yılına kadar- geçmiş bütünü içinde hangi
gelişim aşamalarından geçtiğini değerlendirerek ele almak zorundayız.

E, buna, öteki arkadaşların tabii yaşları da müsait değil,
başları da… Bu işi bütünüyle ele almaya. İster istemez, kimi
hocalarından, kimi Avrupa’da hayran oldukları profesörlerden
öğrendikleri kesitler üzerindeki yargıları, gelip bize adeta satarca
aktarmak istiyorlar. Bu tatmin edici bir şey olmuyor.

Onun için, yanılıyorlar orda. Somut eleştirdik zannettikleri
zaman, o somut dedikleri şey, hiç Osmanlı toplumunun diyalektik
gelişimini, canlı, biçimden biçime geçen ve atlamalarla gelen gelişimini
ele almak olmuyor. Yaptıkları sadece: Feodaldır, Feodal ordusudur vb…
diye damgalamak, geçmek oluyor. Bu soyut, tarihi en skolastikçe, en
metafizikçe soyut koymanın dik alasıdır yani. Ama, arkadaşlarım, samimi
olarak bunu böyle anlamıyorlar. Anlatmaya çalışırız. Burada arkadaşları
çok fazla bu konuda işgal etmek hakkımız değil.

Onun dışında, bir takım Latin Amerika, İsrail, Hindistan falan olayları… Hepsi ezberlenmiş, klişe formüllerdir söylenenler.

Latin Amerika’da yeni bir gelişim var. Yani onlarda, Türkiye gibi
Dirlik Düzeninin geleneği yok. Latin Amerika en ağır şekilde Amerikan
emperyalizminin ajanlarının emrindeki ordularla bugüne kadar güdüldü. Ve
o ordular her gün bir Puçizm yaparlardı. Yani bir aile, asker ailesi,
öteki asker ailesini devirir: Prononçlamento!… Orda yeni bir asker
diktası başlar. Ertesi gün öteki gelir, onu iter. Böyle idi.

Bu kadar gerici bir ordu bile, son zamanda, son olaylar içinde ne
duruma girdi? Onu, dün akşam da arkadaşlarla konuştuk. Gene iki
kelimeyle hatırlatmış olayım. Olaylar, bu arkadaşlarımızın ezberlemiş
oldukları formüllere uymuyor.

Alalım Peru’yu… Juan Valesco Alvarado, Peru’da ansızın, tam
tipik askercil cunta vuruşuyla iktidara gelince, bütün dünya (onlara, o
cuntacılara Goril diyorlar): Goriller geldi, dur bakalım şimdi ne
yapacaklar? diye beklediler.

Derken, bu Goriller, bir de baktık… İktidara gelmek kafi değil,
orda kalmak da lazım, bugünkü şartlar içinde. İktidarda kalmak için ne
lazım? Vurucu güç rolünü oynamış olan, o darbeyi yapanların hiç değilse
kendi adamlarını beslemesi, kölelerini isyana sevketmemek için
maaşlandırması lazım.

Nereden bulacak maaşı? Geri bir memleket. Bütün zenginlik
kaynakları ise, U.S. Amerika’nın tekeline geçmiş. Para onda. Kendisi ya
iktidarda kalacak, kalmak için para bulacak. Yahut parayı bulamazsa,
yıkılacak. Yıkılmamak için… Yani bu kadar hayvancıl bir içgüdüyle.
Herhangi bir sosyal, politik devrim, falan aklına bile gelmiyor
generalin. Ama, sıkışınca, nerde para var? Amerikan Petroleum
Company’de. Onu millileştirdik, diyor.

Şimdi, tarihin, demek ki, öyle bir neyrengi noktasına gelmişiz
ki, insanlık ölçüsünde: Güney Amerika gibi, dünyanın en geri ordularına
sahip bir ülkede, o en geri ordusu dünyanın iktidara gelince, bir anda
en büyük Finans-Kapital kurumunu millileştirmek zorunda kalıyor.
Düşünceyle falan değil. Gelirken aklından geçirmemiş belki. Ama gelir
gelmez, bunu yapmaktan başka ayakta durmanın yolu yok diye görmüş ve
yapmış.

Yapınca, bir de bakıyoruz: karşısına Amerika çıkıyor.
Finans-Kapitalin yeryüzünde en büyük külhanbeyi ve zorbası o. Böylece, o
dünyanın en geri generali, Latin Amerika’nın içinde Peru memleketinde,
bir de bakıyoruz ki: Standart Oil şubesine karşı takındığı davranış
yüzünden, Amerikan emperyalizmine karşı bir tavır takınmış. İster
istemez anti-emperyalist cepheye geliyor.

Gelince, Amerika onu ekonomikman batırmak istiyor. Kim yardım
eder bana? diye, dünyaya bir bakıyor: Sosyalist memleketler… Öyleyse,
onlarla benim sayım suyum yok, demiyor. Amerika Birliği, sosyalist
devletlerle Amerika’nın izni olmadan selam sabah kesilecek, demiş. Yok
diyor, öyle şey yok. Ben, o bana yardım ederse, sosyalistle de
anlaşırım.

Hadi, bakıyorsunuz, Goril: Finans-Kapital müessesesini millileştirdiği gibi, sosyalistlerle de yaklaşma durumuna giriyor.

Bolivya’da, aynı Goriller… Çeşitli (onların ayrıntıları
üzerinde durmayalım, uzar) durumlardan sonra, Torez, -en son,
biliyorsunuz, daha geçende havadisini okuduk- iktidara geldikten sonra:
gene tutunma içgüdüsüyle… Yani herhangi bir sosyal eğilim yahut
ideolojik falan yok onların kafasında. Yok olmasına rağmen… Zaten
bütün gücü de burda: Sosyal Devrimler çağı içinde yaşayışımızın
karakteristiği bu. Dünya dengesinin kaçınılmaz yaptığı durum bu. Bu
somut durum, ordaki Torez’i, karşı taraftan gericiler ona saldırınca:
“üniversiteliler silahlanın, İşçiler silahlanın!” demek zorunda bıraktı.
Ve silahlandırdı.

Şimdi, demek ki, bırakın Türk ordusunu bir yana. Dünyanın en
gerici, en sömürgeci Latin Amerika orduları bile (bir tanesinde, iki
tanesinde değil: hemen hemen birçoğunda bugün) anti-emperyalist cepheye
geçmek zorunluluğunu duymuş. Şimdi, bu olay… E, biz bu olayı kalkıp
da, ezberlediğimiz üç tane formülle yok sayarsak, bir bilim mi yapmış
oluruz? Yoksa, bundan bir pratik sonuç çıkarıp da, Türkiye’deki
insanlarımıza bir yön mü çizmiş oluruz? Hayır.

Demek istediğim, olayları bırakıp da kitapla düşünürsek,
düşeceğimiz çukur daima budur. Ve genç arkadaşlarım… (Özür dilerim
kendilerinden yani onları küçümseme anlamında söylemiyorum.) Takdir
ediyorum: çok güzel okuyorlar. Ama, okumakla olayları değerlendirmek
aynı şey değil. Ve olaylar bar bar bağırıyor. Dünya artık Devrimler
Çağı’nın son kertesine gelmiştir. Orada her güçten, devrimciler
yararlanmak zorundadırlar.

Bu kadar geri ülkelerdeki, geri vurucu güçler durumundaki
ilişkilerden yararlanmak olağansa, Türkiye’de niçin olmasın? Ama, ne
duruyor bu bizim Ordu gençliğimizin devrimci gelenekli kişileri? diye
arkadaşımız burdan bar bar bağırdı. Haklı. Hepimizin gönlü bunu istiyor.
Elbet. Ama, “armut piş ağzıma düş” mü olsun, istiyorsunuz? Bu olmaz,
çocuklar.

Onu kazanmak lazım. Kazanmak için, evvela aklımızı başımıza
almak, olayları bir kalemde silmemek ve zekice savaş yapmak lazım. Yani,
papağanca formül tekerlemek değil. Bunlar, devrimcilikle hiç ilgisi
olmayan yobazlıklardır. Bunlardan kurtulmanın yolu: Ordu gençliğinin bir
geleneği varsa -ki var, bütün olaylar onu söylüyor- biz bunu nasıl
kazanacağız? Gelsin efendim. Gelir mi? Olsun. Olur mu? Olsayla, bulsayla
dünya döner mi? Hele devrim ciddi bir mesele, ha deyince
gerçekleşiverir mi?

Buna karşı, devrimcilerin bir düşünce ve davranış dinamizmi
lazım. Biz bunu istiyoruz arkadaşlarımızdan. Aklımızın erdiği kadar,
yaşlı bir arkadaşınız olarak, her türlü işkenceleri hiç unutmaksızın,
size olsun bir uyarı yapmak arzusuyla söylüyoruz.

Ama siz, gene formüllerin içine batar da: “Yok biz bunun için
savaş yapmayız. Gelirse gelsin, kurtaracaksa kurtarsın, kurtarmazsa
anasına söveriz…” derseniz, bu devrimci tutumu değil. Bu, hazıryeyici
tutumu, asalak tutumu. Devrimci savaşacak. Her olanak, en küçük olanak
nerede varsa, onu pençesiyle yakalayıp koparmanın yollarını arayacak,
bulacak. Ve bunu aramalıyız.

Bizim memleketimizde Ordu ile Devrimcilerin ilişkisi deyince,
problemi böyle koymak zorundayız. Koymadık mı, onmaz softalarız,
devrimciler değiliz. Onu unutmayalım.

Evet, sorular… Gelmesin artık çocuklar. Çok geçti vakit hakikaten, yoruldu arkadaşlarımız.

İsrail meselesinde de.. İki kelime yalnız.

Lütfen, buyurun, gelin isterseniz.

FİLİSTİN DEVRİMCİLERİNE UYARI, “ÇETE YARATICILARI”MIZA UYARIDIR

Bir Dinleyici: (Sözleri anlaşılmıyor.)

Hikmet Kıvılcımlı: Vakit geçmiştir, diyor. Arkadaşlar
yorulmuşlardır, diyor. Benim anladığım o. Zaten genel anlamıyla bir
tartışma ortamı, yani sosyalistler arasında kardeşçe, yoldaşça bir
tartışma ortamı açmaktır amaç, diyor. Bu da açılmış sayılabilir, diyor
arkadaşımız. Ben de o kanaatteyim. Binaenaleyh, soruların arkası zaten
kesilmiş. O sorulara karşılık verilsin elden geldiğince ve tabii
dağınılsın, demek istiyor. Anlatabildim mi? Anlaşıldı mı arkadaşımızın
sözü?

Ha, şimdi, binaenaleyh, arkadaşımızın mesela son olarak Filistin
hakkında: SOSYALİST’teki etüt için, bilmem İsrail’in karşısındaki
kahramanları küçültmek hevesinden, yahut suçundan konu açmak, falan gibi
bir şeyler…

Yazıyı yazan benim. Bir defa öyle bir maksadım yoktu. Nasıl
anlaşılmış? Onu da anlamıyorum: yalnız, orda söylediğim: burda
söylediğimdir. Söylediğim şudur: Çete savaşıyla Ordu zaferi sağlanmaz.
Devrimcilikte bir Çete savaşı vardır, bir de Ordu savaşı vardır. Ordu
savaşı; Proletarya Partisi’nin koordine ettiği, millet, dünya
ölçüsündeki savaştır.

Filistin devrimcileri, bu ana problemi yeterince ele almış
değiller, 8-10 parçaya bölünmüş gruplar. Tıpkı bizdeki sosyalistlerin
bölündükleri gibi. Biraz durum sıkışınca, taktiği, stratejiyi koordine
edemiyorlar. Birbirlerine de düşüyorlar. O altı kulaç beberuhi Ürdün
Kralıyla da en avantajsız durumda boğaz boğaza geliyorlar. Ve İsrail ile
onun arkasındaki Emperyalizmi adeta sevindiriyorlar.

Buna karşı çare: Aman gerillacı kahraman kardeşlerimiz, rica
ederiz, ordu savaşını, politik ordu savaşını, yani Proletarya Partisinin
sağlayacağı koordine savaşı önemsemelisiniz, demek istiyoruz. Ama,
onlara değil: Söyleyeyim kızım, anla gelinim… Orda yapılan bu yanlışı,
hiç değilse bizde arkadaşlar yapmasınlar, demek istiyoruz.

Binaenaleyh, çok yanlış anlamalara kapı açıyor. Ve bu yanlış
anlamaların bütün nedeni de, söylediğim gibi: arkadaşlarımızın aydın
oluşu, yani kitaptan okuyup dünyayı görme eğilimlerinin baskısıdır,
diyoruz. İçlerine de bir takım ajanlar girdiyse onların da
kışkırmasıdır, diyoruz. Ve bunu yapmakla, Sosyalistler arası kardeşlik
havası bozuluyorsa, fiilen, bu Emperyalizmin özlediği ve her gün
kışkırttığı durumdur. Yani CIA’nın adeta istediği oyunu elimizle
yapmamız olur. Bunu yapmayalım, diyoruz. Bütün çırpınışımız budur.

Bu noktada bu kadarıyla yetinmemizi doğru buluyorum.

VATAN PARTİSİ TÜZÜK-PROGRAMININ ÖNSÖZ’Ü ÜZERİNE ANLATILAN “MAVİ HİKAYE”YE YANIT

Evet, artık sıraya koyalım. Efendim? Buyurun. Buyurun efendim, rica ederim. Herkes…

Bir Eleştirici: Şimdi, arkadaşlar. Birçok arkadaşlar kalkıyor,
Halil Berktay arkadaşımız, asistan falan, bir yazının içerisinde
söylenmek istenen bir şeyi… Bir dakka.. Peki. Peki.

Şunu sormak isterim, o zaman. Siz yazıda, orda örgütlenmenin,
yani bir Proletarya Partisinin gerekliliği, ordunun.. Pardon. Halkın
büyük çoğunluğunun tarafsızlaşmasını, ordunun ikiye bölümünü
koyuyorsunuz. Arkadaşlar nasıl bunu ters anlayabiliyorlar? Bunun
niteliğini anlamak istiyorum. Ben bu arkadaşlar yani…

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Şimdi bu tartışmaya girersek
-arkadaşımız, tabii, saygı gösteriyoruz sorusuna ama- buna girersek:
ordan cevap gelecek, falan. Yeniden demin kapattığımız bahsi bir daha
açmış olacağız. Özür dilerim arkadaştan. Bu soruyla yeniden, şu an için
kapanmış bir konuyu açmayalım. Sabahı da buluruz, bitmez konu.

Öteki sorulara karşı bir iki konuşma yapayım.

İlk kağıdı getiren hangi arkadaşımızdı? Soyadı neydi acaba, adı? Kenan Alyörük. Teşekkür ederim.

Şimdi, efendim, 1957… Türkiye’de Vatan Partisi 1954 yılı
kuruldu. Bunun bir de Gerekçesi var. Yani teori ile pratiğin bir arada
olması için. O Gerekçe, işçi arkadaşlarla oturuldu beraber, tartışıldı:
son biçimiyle Parti’nin ideolojik platformu oldu. O anda basamadık onu.
Tüzük-Program o platforma göre kuruldu. 57 senesinde, son seçime
gireceğimiz sırada, bu platformu yazılı-basılı şekilde yayınlamak
icabetti.

Fakat, o sene Türkiye’de birdenbire, birkaç sene sonra patlayacak
olan değişikliğin adeta prodromları, öncü habercileri gibi olaylar
başladı. Bu en başta, iktidar, Finans-Kapital iktidarı olan DP örgütünün
başındakilerde görüldü. Menderes’ten bahsediyorum.

Bu Menderes, Amerika’dan 300 milyon dolar istedi. Amerika bunu
vermedi. Bayar’ı gönderdi, alamadı. Başka kombinezonlar yaptı, alamadı.
Bunun üzerine, döndü: Ben Moskova’ya gideceğim, o verecek, şeklinde,
Kruşçev de Ankara’ya gelecek , şeklinde beyanatta bulundu.

Bunu bulunur bulunmaz, Amerika’daki Finans-Kapital organlarından
bir gazete (iyi hatırımda değil, ismini şimdi hemen hatırlayamadım,
yalnız notlarım vardır, izledim bililtizam o zaman): Menderes
hükümetinin artık yıkılması lazım geldiği anlamına gelen uzun bir makale
yazdı. Ve bu sinyal üzerine, Türkiye’nin bütün o zamanki muhalefet
partileri: İnönü, Bölükbaşı vb., hepsi birden Anadolu’ya yayıldılar. O
temayı, Amerikan gazetesinin temasını işlediler. O tema da: Menderes
yıkılmalıdır, artık meşruiyetini yitirmiştir. Yahu, düne kadar siz bunu
söylemediniz, Amerika söyledikten sonra mı aklınıza geldi? Geldi. Böyle
bir Türkiye’deyiz.

İşte bu durumda, Menderes’in de bir İnebolu nutku vardır. Bu
İnebolu nutkunda: o zamana kadar bize, yani sosyalistlere karşı, bütün
“hayır, yalan söylüyorlar” diye söyledikleri, yaptıkları atıfları,
kendisi ikrar eder bir nutuk oldu.

Orda.. Nutuk yanımda değil, olsa okusam, ibretle dinlemiş
olurdunuz. Yalnız özeti şu, diyor ki: “Birtakım politika madrabazları,
Türkiye’nin ekonomisini, Türkiye’nin üretimini vb. talan ederek
yabancılara satmak istiyorlar.”

Bunu Menderes mi söylüyor, biz mi söylüyoruz? Şaşırdık,
dinleyince. Menderes söyledi. “Ve böylece, Türkiye’yi yeniden sömürge
yapmak istiyorlar.” falan..

Evet, bunu şimdiki kuşak okumamıştır ama, o Gerekçe kitabının
başında o pasaj var. Arkadaşımızın sorduğu: 1957 basımı kitapçığın,
broşürün önsözünün üç pasajı vardır.

Birinci pasajı: Menderes’in ağzından çıkmış, ikrar ettiği, yani
bizim için o zaman düşman sayılan bir Partinin baştaki adamının itiraf
zorunda kaldığı pasajdır. Onu koyduk.

İkinci pasaj: bundan netice olarak çıkıyor. Menderes bir de
bakıyoruz: “Biz köylücüyüz” diyor, “Köylü Partisiyiz” diyor. Yalan
söylüyor, başka. Ama, söylüyor ya bunu. Hani “söyleyene bakma, söyletene
bak.” derler eskiler. Bütün mesele, Menderes’i sıkıştırıp ta bunları
söylemek zorunda bırakan ortamda o sırada. Ve bu ortam bize birtakım
şeyler anlatıyor. “Köylüler, bunların istediği sizin nafakanızı
almaktır.” diyor, öteki bezirgan Partiler için. Kendisi sanki onu
koruyormuş gibi.

Ve o arada da, gene işittiğimiz, gene o günlerde: Menderes, Ağır
Maden Sanayii Sendikasının Fahri Başkanı seçiliyor. Böylece, Menderes:
bir anda -hani bizim İşçi-Köylücü arkadaşlar var, onlar gibi- hem işçi
hem köylücü oluveriyor. Biz de o söze “Maşallah” diyoruz. Aşkolsun.
İnşallah bu işte samimidir Menderes. İnşallah sonuna kadar sendika
başkanı kalır. İnşallah Köylü Partisi olur. Dediğimiz bu. İkinci pasajı
bu.

Burada bitiyor. Üçüncü pasajı geliyor, Önsözün. Orada da: “Bize
gelince”, diye başlıyoruz. Türkiye’de İkinci Kuvaymilliye seferberliği
istesek te, istemesek te başlamıştır, diye bitiriyoruz.

Yani, Menderes’in İkinci Kuvayimilliye’de.. Çünkü bir “Mavi
Hikaye” dolaşıyor. Dolaştırılıyor daha doğrusu. Neden dolaştırılıyor?
Hepiniz bunu kolayca anlayabilirsiniz. Benim açıklamama lüzum yok. Güya
biz orda, Menderes.. Kimse okumamış ya orayı. Şimdi nüshası da tükendi,
aksi gibi. Belki bastıracağız ama, o zamana kadar yalan yalandır,
diyorlar. Atalım.

Biz orda Menderes’i; İkinci Kuvayimilliye lideri ilan etmişiz.
Bak, bak, bak!.. Yani, e bu kadar olur? Burada, ne ile izah edeyim ben
bu tarzda “Mavi Hikaye”nin anlamını?

Eleştirici: Affedersiniz ama, ben okudum onu. Üçüncü parağrafın
altında: “Sayın sendika liderimiz Adnan Menderes”, ifadesi vardır. ben
okudum, yani üçüncü paragrafın altında vardır. Cümle.. Alttan üçüncü
satırda.

Hikmet Kıvılcımlı: Ha, ne diyoruz?

Eleştirici: Sayın sendika liderimiz Başvekil Adnan Menderes…

Hikmet Kıvılcımlı: Yok, o ikinci pasaj.

Eleştirici: Hayır efendim, ben okudum…

Hikmet Kıvılcımlı: İkinci evladım. Ben yazdım. Siz
unutabilirsiniz. Yanımda olsa, size okurdum. Güzel olurdu. Yanımda yok,
maalesef. Öyledir, bir daha okuyun. Göreceksiniz, üçüncü pasajdır. Arada
bir mesafe bırakmışızdır. Üçüncü pasaj: Menderes’in adı yok artık orda.
İkinci pasajdadır. İnşallah böyle kalır, diyoruz. “İnşallah”,
“Maşallah”ın Türkiye’de ne olduğu biliniyor.

Eleştirici: Affedersiniz ama, benim için ha altta olmuş, ha üstünde…

Hikmet Kıvılcımlı: Ha, o başka. Sizin için öyle. Ama bizim için,
orda bir durum var. Yani biz Menderes’in bu tutumunun inşallah,
maşallahlık bir nesne olduğunu, bir alay konusu olduğunu söylüyoruz.

Eleştirici: Hocam, bugüne kadar, Türkiye’de devrimci mücadele
verenleri Karagöz olarak niteliyorsunuz. Fakat Türkiye’yi 1954
senesinde, petrolleriyle, madenleriyle peşkeş çekenler sendika lideri
olarak parti tüzüğünün başına geçiyor, yani. Ben bunu anlayamadım.

Hikmet Kıvılcımlı: Yok öyle bir şey canım.

Eleştirici: Okuruz, hocam. Ben getirdiydim, bu toplantı ertelendiği için bugün yanımda yok.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Orada, sendikacıları ben… Yani, tuhaf
durumda kalıyor insan. Gangster sendikacılık Türkiye işçi sınıfının
başına musallat olmuş bir ahtapottur diye, hem de yazılı şekilde, belki
yüz defa bunu tekrarlamış bir arkadaşınızım. Şimdi siz, sendika
gangsterlerini benim Vatan Partisi’ne, yahut Proletarya Partisine lider
durumuna getirdiğim, yahut gösterdiğim anlamını söylüyorsunuz. Buna
şaşmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

Ancak, tabii, ben işte söyleyim ki: yanılıyorsunuz. Öyle bir şey
yok. Tam tersine, yani bütün temamız: İşçi Partisini kuran aristokrat
sendika liderleridir. Bu aristokratların içinde, kendi ilan ettikleri
gibi, İşçi Partisi’nin ilan ettiği gibi, gizli ajanlar da çıkmıştır.
Çoğunluğu da işçi gangsterlerdir. Yani Amerika’nın taklidini yapan
CIA’nın burdaki ajanlığını yapan gangsterlerdir, diyen insanım ben,
yazanım. Yani bunu çeşitli ve çok defa yazmış bir arkadaşınızım.

Şimdi, siz bunun tersini söyleyince.. Demek öyle doldurulmuşsunuz ki, okuduğunuzu da…

Eleştirici: Bu ifadeyi beğenmiyorum.

(Anlaşılmayan sözler)

Hikmet Kıvılcımlı: Hayır, yahut zihninizde öyle dolmuş ki, öyle
dolmuş ki zihniniz, atamıyorsunuz. Yani, o önyargı halinde. E, biz bu
önyargılarla nasıl savaşırız? Ancak böyle arkadaşça konuşmakla. Değil
mi?

Binaenalyeh, varit değil, çocuğum. Buna, işte şey arkadaş derler, yani sosyalist edebiyatında “Mavi Hikaye” derler.

Bu bir “Mavi Hikaye”dir. Maksat da, akıllarınca, herhangi bir
teorik ve pratik eylemi çürütmektir. Çürümez. Yalanla olmaz. Yani yalan,
yanlış hesap Bağdat’tan döner.

KÜRT SORUNU KARŞISINDAKİ TAVIR NE OLMALIDIR?

Gene, ikinci soru: Kürt Sorunu karşısındaki tavır ne olmalıdır?
Halk savaşı ve sınıf savaşı nedir? Aynı şeyler midir? Türkiye’deki hakim
üretim biçimi ve iktidarın siyasi niteliği nedir?

Şimdi, kardeşlerim. Türkiye’nin bir Doğu trajedisi var. Ve bunu
ben, daha açılmadan önce, Doğu “üniversite”sinde dört buçuk sene geceli
gündüzlü etüt etmiş bir arkadaşınızım. O trajediyi. O trajedi ölçüsünde
bana açılacak suallerin hepsini çok küçük görüyorum. Yani bu sorular, o
trajedinin soruları değil. Evvela.

Ondan sonra, o konuda, her defa karşılaşıyoruz. Yerden göğe kadar
hak veriyorum soran arkadaşlarıma. İçlerindeki acıyı çok iyi biliyorum.
Ben de, aynen o acıları dört buçuk sene yaşamış bir arkadaşınızım.
Ancak, demin o silahlı savaş, falan filan meselelerinde olduğu gibi, bu
konunun da böyle geniş salonlarda, tamamen demokratik bir hava içinde
tartışılıp, konuşulup, çözüme bağlanacak konulardan olmadığına kaniim.

Bana, başka bir arkadaş, İstanbul’da bir seminer sırasında,
kalktı: Lenin’den milliyet davası hakkında şöyle beş on tane pasajlar
okudu. Bunlar doğru mu? dedi. Tamam, doğru dedim. E, ne susuyorsunuz?
dedi. Affedersiniz: “Sıkmıyor, ondan” dedim. Yani, kaba bir söz ama..

Şimdi, yani, bu konuda konuşmak, kuru kabadayılık biçimiyle
olmaz, arkadaşlar. Zaten bu konuda konuşulacak tek söz de yersiz, boşa
söz olur. Bu, ancak eylemlerin konuştuğu bir alandır. Ben bu kadar
söylüyorum. Bu konudaki derdimi, arkadaşların açtırmamalarını özür
dileyerek rica ediyorum.

Halk Savaşı ile Sınıflar savaşı aynı mıdır? diyor. Aynıdır,
kardeşim. Bizim için sınıflar savaşı, halk savaşıdır, halk savaşı da
sınıflar savaşıdır. Evet, yani bunun açıklanacak bir yanı yok. Doğrudur,
öyledir.

Bir de: bizim Türkiye’de hakim üretim biçimi nedir? Ve iktidarın siyasi niteliği nedir?

Bunun hakkında şimdiye kadar bir sürü -hatta hap gibi böyle,
yutulacak biçimde özetlemeler de dahil- açıklamalar yaptık ama,
arkadaşımız okumamış . Olabilir. Mutlaka okusunlar, okumaları şarttır,
demiyorum. Yalnız, o açıklamaları iki sözcükle, kısaca söylersem,
tekrarlarsam, özür dilerim, yani ayrıntılarına girmezsem. Çok konuştuk
onu.

Türkiye’nin üretim biçimi melez bir üretim biçimidir. Zaten bütün
problem de ordan çıkıyor. Yani kapitalist midir, yoksa prekapitalist
midir? Her ikiside bir aradadır. Karma ekonomidir.

Hem Tefeci-Bezirgan ekonomi, yani 7 bin senelik batmış çıkmış
medeniyetlerin bütün batış çıkış mekanizmasını gütmüş olan
Tefeci-Bezirgan sınıfının ekonomisi: Türkiye’nin 500 kasabasını tekeline
almış ve onu adeta sıkıyönetim altında idare ediyor. Hem de, büyük
şehirlerimizde: onunla rezonansı parelel düşen, yani onun kadar,
Tefeci-Bezirgan kadar dejenere olmuş, soysuzlaşmış, yani Derebeyileşmiş
bir sınıfın tam karşılığı olan, modern kapitalizmin sosyuzlaşmış,
Derebeyileşmiş, ölüm çağındaki Finans-Kapital egemenliği şeklindeki
kapitalist düzeni vardır.

Bu iki düzen birbirleriyle sarmaş dolaş olmuştur. Ekonomik temel
açısından. Türkiye’nin üretim biçimi böylece, dünyanın gerek modern,
gerek antika tarihinin en dejenere, en soysuz iki üretim biçiminin
melezidir, karmasıdır. Ve bütün başımızın belaları da zaten bundan
geliyor.

Bu melez ekonomi üzerindeki politika iktidarının niteliği de, hepimizin gözünün önünde: bir Oligarşi iktidarıdır.

Ana çizisinde, bu Oligarşi, yalnız büyük şehirlerin
Finans-Kapitalistlerinin tahakkümü olmakla kalamayacağını öğrenmiş,
1945’den beri, 50 de iktidara getirdiği DP ile birlikte, Tefeci-Bezirgan
sınıflarımızla Finans-Kapital zümremizin birbirlerini çengelleyip
Türkiye’yi, 35 milyon insanı sömürge yaptıkları bir iktidar sistemi icat
etmiştir. Ve bu iktidar sistemi, 27 Mayıs’ın ister istemez bilinçsiz
kalan vurucu gücüyle DP biçiminde devrilmiş olmasına rağmen, ondan
sonra, sınıf savaşı ve sınıf bilinci olmadığı için, devrimci gücümüzün,
vurucu devrimci gücümüzün adeta kendisi de farkına varmaksızın, hazırca
tekrar bir Finans-Kapitale iktidarı devretmesi biçiminde, AP iktidarı
şekline girmiştir.

Binaenaleyh, Türkiye’de bu -affedersiniz yani- piç ekonominin bir piç iktidarı tahakküm etmektedir.

Atilla Sarp’ın birinci sorusuna ilişkin ilave sorusu: Türkiye’de devrimci Çalışma, Sovyetlerde görüldüğü gibi, devrimcilerin…

Hikmet Kıvılcımlı: Evet. Rica ederim, buyurun.

Bir Eleştirici: Bu daha önceki sorunuzla ilgiliydi, bir şey.
Proleter Devrimci Aydınlığın, sayısını hatırlamıyorum, ordaki “Deccal
Kapımızı Nasıl Çalıyor? konulu bir yazınızda, Kürt meselesi hakkındaki
görüşleriniz şuydu: Türkleşmiş vatandaşlar, bunlar kendilerini Türk
falan sayıyorlar. Bu soruyu da böyle..

Hikmet Kıvılcımlı: Hangi?

Eleştirici: “Deccal Kapımızı Nasıl Çalıyor?” şeyinizde bu böyleydi. Biz yanlış anlamadıksa.

Hikmet Kıvılcımlı: Ben hayretler içindeyim. Evet.

Eleştirici: Ayrıca bu meseleyi böyle ufak yollu geçiştirmeniz de
anlamlıdır, sanıyorum. Eğer, daha önce dediğiniz şeylerde ısrar
ediyorsanız, tekrar açıklayınız. Veyahut ta bu konudaki yetersizliğiniz
falan söz konusu olabilir. Bütün devrimcilerin, bütün Marksistlerin her
yönde tam oldukları anlaşılmaz, hiçbir zaman için. Yani bu konuda bir
açıklama yapmanızı..

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. Sağolun.

Şimdi, çocuklar, gerçi geçmiş, kapanmış bir soru ama,
arkadaşlarımızın ne kadar hassas olduğunu görüyorsunuz. Üzülerek geldi,
konuştu. Ona bir açıklama yapmak, birkaç kelimeyle gerekir.

Yalnız, söyleyeyim ki, o “Deccal Kapımızı” yazmakta, tam bunun
tersidir iddiam. Demek ki böyle anlaşılmış. Bizim yazılarda bir şeylik
var, ya öztürkçe yazamıyoruz, yahut herhangi bir terslik: ters anlaşılış
çok oluyor. Yalnız, şunu söyliyeyim ki: ordaki Doğulu vatandaşların
Türkleşmesi, Türkleşmemesi diye bir şey hiçbir yerde geçmemiştir. Fakat
benim, konuşmalarımda, daima, orada geçirdiğim dört buçuk senelik
“üniversite” tahsili dediğim hayatımda gördüğüm, anladığım ölçüde
anlattığım bir gerçeklik vardır. Orada gözüm önünde geçmiştir. Bir nevi
sömürge metoduyla oraya, işte belirli bir ırkın elamanları göç
ettirilmiş, iskan ettirilmiş. Maksat ta: oradaki, anadili, ana toplumu
-temsil dedikleri eskilerin- asimile etmek (eritip sindirmek, kana
karıştırmak). Ben onları orda gördüm, gayet somut örnekleriyle.

Bütün bu teşebbüslerin hepsinin, bazen ağlanacak kadar, bazen de
gülünecek kadar başarısızlığa uğradığını da gördüm. Binaenaleyh orda,
herhangi bir asimilasyon olmuş değil. Tam onun zıddı olduğunu gördüğüm
için, bu gördüğüm gerçeği de, her zaman bu konuda konuştuğum (ama böyle
toplantılarda değil), konuştuğum arkadaşlara sık sık açıklamışımdır.

Oradaki toplumun, Doğu toplumu’nun bir de sosyal karakteristiği
vardır. Onu bizim politikacılarımız değil, sosyalistlerimiz bile henüz
pek daha anlamış değiliz. Oysa o karakteristik: orada adeta uygarlık
öncesi, sınıflı toplum öncesi toplum biçimlerinin yaşadığıdır. Yani
İlkel Komuna.. Aşiretler denilen şeyler orda İlkel Komunadır. İlkel
Komuna’da; bildiğimiz gibi, insanların hepsi silahlıdır. Evet, yani
bütün vatandaşlar eşit, kankardeşi oldukları gibi, dışarıya karşı
savunmaları için tepeden tırnağa silahlıdırlar. Hala da bütün trajediler
bu realiteden kaynak alıp yürüyor.

Hepsi kankardeşi olan.. Yoksulluk içinde, o başka. İlkellik
içinde, tabii. Ama, kankardeşi olan -ne kadar bu kankardeşliği
ilişkileri çözülmüş ve çözülmekte ise- gene de ilkel tipiyle az çok
devam eden bir toplum biçimidir. Bu biçimi, dışarıdan göndereceğimiz
birkaç yüz, birkaç bin aileyle asimile etmek hayalden ibaret kalır.

Çünkü onlar hem örgütlüdürler, hem silahlıdırlar. Hem de
kankardeşi tipinde birbirleriyle gayet sıkı ve kültür üçüzünün bütün
gücünü, yani, dans, müzik ve şiir dediğimiz üçüzü bütün halinde birlik
halinde yaşayan toplumcuklardır. Onun için onlara, yani kurşun işlemez.
Değil ki, temsil, asimilasyon gidip te onları çözsün, onlara etki
yapsın. Ve bu yüzden de, bütün o sömürge politikacısı kafasıyla yapılan
teşebbüsler boşa gitmiştir.

Bu arkadaşımıza yalnız bu kadarını söylemiş olursam, diğer
anlayışlarının, benim anlayışımla ve görüşümle ne kadar aykırı düştüğünü
kendisi de çıkarabilir. Bir daha okursa, belki o zaman anlar. Kısa
geçmemin sebebi de, bu kısa açıklamamın ta kendisidir. Yani devrim,
devrimci aksiyon: devrimci gevezelik değildir. Onu hiç unutmamak lazım.
TÜRKİYE’DE DEVRİM NE ZAMAN VE NE İLE OLUR?

Sonuncu soru: Sizce, siyasi iktidar savaşı yapacak bir Partiyi
hangi sınıf kurar? İktidara nasıl gelir? Türkiye’de işçi ve köylü
iktidarı ve ondan sonra da proletarya iktidarı ne ile ve nasıl kurulur?
Halk savaşı sizce ülkemizde nasıl başarıya ulaşır? Halk savaşından neyi
anlıyorsunuz?

Efendim, en alttakinden başlayalım. Halk savaşından neyi anladığımı açıkladım: Sınıf savaşıdır, sınıfların savaşıdır.

Türkiye’de bu ne zaman başlar? Türkiye’de sittin senedir başlamış
bu, devam ediyor. Yalnız, arkadaşımızın sorduğu galiba o değil de..
Başlamıştır çoktan, geceli gündüzlü sınıflar savaşı oluyor, halk savaşı
oluyor.

Ancak, bu savaşın aşamaları mürad ediliyor. Ve bu aşamada, sadece
sınıflar savaşının yaman atlayışı ne zaman olacak? diye bana soruluyor.

Bu, yani falcılık olur. Bizden böyle bir şey beklemek biraz güç
olur. Ancak, prodomları, öncü, habeci semptomları nedir? diye sorulursa:
hepimizin, o arkadaşımızın da, benim de, hepinizin de okuduğu ve demin
kısaca birkaç sözle anlatmaya çalıştığım birkaç eleman vardır. Onları
göz önünde tutarız. Ona göre, o kritik anda mıdır halk savaşı, sınıflar
savaşı Türkiye’de? Yoksa, birikim aşamasında mıdır? Bir şey
söyleyebiliriz.

Yalnız, bu birikimin ne zaman devrim patlamasına gireceğini,
bizim en büyük Ustamız Marks ve Engels -bilhassa tabii ki Marks Usta’nın
formülü vardır, biliyorsunuz. “Zur Kritik…”in önsözünde- orda kendisi
söyler: Bunun ne zaman geleceğini hiç kimse kestiremez, der.

Ve Fransız tarihçisi (Michelet) de, o ünlü “Fransız Devrimi”
eserinde şöyle bir pasaj yazar. Hoşuma gitmiştir, her zaman tekrarlarım.
Der ki: 18’inci yüzyılın başında (Fransa için, o zamanki), herkes
devrim bugünden yarına oldu olacak, geliyor ha, patladı falan, diye
heyecan içinde bekleşirdi. 18’inci yüzyılın ortasına geldik: Devrim
gelmedi. Gene, vardı geldi Konya 6 saat: Devrim geliyor, gelmedi falan..
bekledik. En sonra yorulduk, diyor. Ve unuttuk. 18’inci yüzyılın sonuna
geldik, 1789 yılı, bir de baktık ki, bizim unuttuğumuz Devrim bir gün
ansızın patlamaz mı? Bu ne tecelli, cilvedir? ey Sosyal Devrim, diye,
orda bir aşıkane beyanatta da bulunur.

Bu şaka biçiminde koyduğum pasaj bir realiteyi gösteriyor. O
atlama üzerinde, biz Marksistler değil, burjuva tarihçi realistleri bile
kehanete kalkamazlar. Kalkamayız.

Onun dışında, yani problemin bu üçüncü sorusu birinci olduktan
sonra: siyasi iktidar savaşı yapacak örgütün ne olduğunu bar bar
bağırıyoruz. Proletarya Partisi, yani işçi sınıfının Partisidir diyoruz.
Ama TİP tipinde: Sendikalizme, yahut Parlamentarizme -batağa oturur
gibi mandanın- oturmuş bir Parti değil.

Türkiye’de işçi köylü iktidarı ve ondan sonra proletarya iktidarı
ne ile ve nasıl kurulur? Bizim savaşmamızla. Devrimcilerin, Proletarya
Partisi içine girip savaşmalarıyla olur. Buna, bu kestirme iki sözden
başka cevap vermek gerekmez.

TÜRKİYE’DE DEVRİMCİ KUŞAKLAR

Buyurun efendim. Buyurun. Zaten sözlerimiz bitti. Bir arkadaşımız
soru, yahut işte eleştiri yapmak istiyor. Müsaade ederseniz. Bence
yapsın arkadaş. Buyurun.

Bir Eleştirici: Eleştiri değil, efendim. Sadece soru soracağım.
Demin bir arkadaşımız, Vatan Partisi’nin bu Gerekçesinde, yazısında
Sayın Hikmet Kıvılcımlı’nın yaptığı variyasyona ne kadar şaştığını ifade
ettiler, Hikmet Kıvılcımlı.

Yani, bizim galiba, yaşlıların müşterek bir tarafı var: Şaşmakta birleşiyoruz.

Şimdi, benim de şaştığım bazı şeyler var. Bu konuda iki sorum olacak.

Siz iki sene, Türk Solu’nda Milli Demokratik Devrimler aşaması
mücadelesi uğruna yazılar yazdınız, devamlı olarak. Sonra bunun devamını
Aydınlık’ta izledik, bir sene. Herhalde bunu, sonradan çıkardığınız
Milli Demokratik Devrimler Zortlaması’na materyal toplamak için
yapmıyordunuz.

İkincisi, yine bu Milli Demokratik Devrimler Zortlaması’nda dört
kategorik tasnif yapmıştınız. Bir Eneski-sosyalistler, ikincisi
Eski-sosyalistler, üçüncüsü Yeni-sosyalistler, dördüncüsü
Enyeni-sosyalistler.. Şimdi Eneski-sosyalistlerden Enyeni-sosyalistlere
gelinceye kadar, orda gösterdiğiniz kişiler hangi ölçülerle yanyana
getirilmiştir?

Benim bildiğim kadarıyla, bu ölçülerin hiçbiri şey değildir, yani…

Hikmet Kıvılcımlı: Doğru değildir.

Eleştirici: Doğru değildir. Ve açıklaması bile, yani bu şekilde
açıklaması bile bir alay şeklini gösteriyor. Çünkü, bir bu devrimci
eylem içinde, gerek formasyonları ve gerekse eylem içindeki işgal
ettikleri süreç ve görev bakımından çok farklı insanları yanyana
getirmekteki ölçü, kullandığınız ölçüyü ben de merak ediyorum. Bundan
sonraki, yani çalışan genç arkadaşları isimlendirirken, aynı şeyden ben
de yararlanmak diye düşünüyorum herhalde.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. İsm’i alinizi rica edebilir miyim?

Eleştirici: Hayati Tüzün.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. Kaç yaşındasınız, beyefendi?

Eleştirici: 52.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. Bendeniz 70 yaşındayım.

Eleştirici: 70.

Hikmet Kıvılcımlı: 70 yaşındayım.

Eleştirici: 70 yaşında. 18 yaş fark var.

Hikmet Kıvılcımlı: Bilgi olarak veriyorum.

Eleştirici: Evet, ben de onu söylüyorum. Şefik Hüsnü ile sizin aranızda da 18 yaş fark var.

Hikmet Kıvılcımlı: Yok, o kadar değil.

Eleştirici: 18 değilse, 16’dır efendim. Yaşını ben size açıklayabilirim.

Hikmet Kıvılcımlı: Tamam, evet. Onu açıklarsınız. Evet. O kadar
değil yalnız. Onu da biliyorum. Neyse, mesele yaş meselesi değil de,
sizin yaşınız gereği yakından tanımanız imkânı olan olaylar nerede
başlayabilir? diye kestirebilmek için sordum. Afedersiniz.

Şimdi, birinci soru, tabii her arkadaşın aklına geliyor. Türk
Solu’na yazı yazdın mı? Yazdık. Aydınlık’a yazdın mı? Yazdık. Hatta yazı
yazmadan önce..

Dinleyiciler: Ses..

Hikmet Kıvılcımlı: Ha, pardon..

Önce Türk solu’na, sonra Aydınlık’a yazı yazdın mı? diyor..
Yazdık. Tabii. E, bu yazıları yazarken, bunların Demokratik Devrim
üzerinde durduklarını bile bile, Demokratik Devrime de sonradan
“Zortlama” ismini koymak suretiyle aykırı düştüğüne göre, neden onlarla
bir arada yayın, yazı yaptın? diyor.

Şimdi, eğer okumuşlarsa o kitabı: orada, bizim Demokratik Devrime
aykırı bir düşünce taşıdığımız anlamına gelir tek satır yoktur. Nerden
çıkıyor bu? Tam tersine, bu Demokratik -MDD’ci diyoruz onlara kısaca- bu
MDD’ci eğilim öyle azıttı ki: Demokratik Devrimi yeryüzünde biz icat
ettik, gibi bir hava taşımaya başladı zamanla.

Bu iki yayın da çıkmadan önce, onun girişimcileri geldiler:
çıksın mı, dediler. Çıksın dedik, çok iyi. Çünkü biz o zaman da
Sosyalist’i yayınlıyorduk. Birçok mali ve başka nedenlerle Sosyalist’i
çıkaramaz duruma gelmiştik. E, hiç değilse başka bir yayın çıksın. O
arkadaşları da az çok bir yerlerden tanıyoruz, tanıyabildiğimiz kadar.
Yüzde yüz bilmiyoruz tabii. Bu ideoloji alanındaki kapasiteleri ve
tutumları, tamamen benim için bilinmez bir alan. Ama, iyi niyetlerini
görünce: Hay hay, çıkarın. Yazar mısın? Başımla beraber. Yazdık ta.

Yalnız, yazarken dikkat ettik ki: Bu arkadaşlar, Demokratik
Devrimi -hani gelinin kapı arkasında süpürgeyi keşfedişi gibi-
keşfettikleri ve icat ettiklerini anlatır bir duruma düştüler.

E, yok öyle bir şey. Türkiye’de Demokratik Devrim, en az 35 sene
önce legal yayınla, 50 sene önce de daha başka yayınlarla, Demokratik
İnkılap adıyla sunulmuştur.

Yalnız, bunu böyle bir ölü formül papağanlığı şeklinde
yapmamıştır. Her sosyalist Partinin kapitalist düzeninde bir Minima
Programı vardır, bir de Maksima Programı vardır. Minima Programı:
Demokratik Devrim programıdır.

Şu halde, Demokratik Devrimden bahsedecek devrimci, onun soyut
bir papagan tekerlemesi biçiminde kullanılmasını her şeyden önce
gidermesi gerekir. Onun asıl Minima Program anlamında, somut: halka, en
başta işçi sınıfına yapılacak teklifleri üzerinde, önerileri üzerinde
ısrarla açıklamalar yapması lazım.

Benim gördüğüm, bir de baktık ki, Aydınlık ta, Türk Solu da ha
bire: MDD’ciyiz, MDD’ci olmayan kafirdir, neüzü billah, falan.. Bu
tarzda bir.. Yahu çocuklar, ne yapıyorsunuz? falan.. Tamam, diyorlar:
Lenin de böyle söyledi, Marks ta böyle.

Be kardeşim, biz Türkiye’de yaşıyoruz: Türkiye halkına, bu
Demokraetik Devrimin, sloganının (parolasının) özünde yatan Minima
Program üzerinde hiç mi bir şey söylemeyeciğiz? Vay? falan filan, diye
gene ateşe devam.

Binaenaleyh, Türk Solu ve Aydınlık dergisiyle yazı yazma (var)..
Yani oraya yazdığımız imza ile yazılarımızdır. Ve tabii her şeyden önce,
kendi imzamızla yazdıklarımızdan hesap veririz. Yazdıklarımız hakkında
bir soru açılmadı. Yalnız niçin yazdığım soruldu. Niçin yazdığımı da, bu
kısa açıklama ile anlatmış oldum.

Yani Demokratik İnkılap sözünü, Demokratik Devrime çevirmekle,
onun başına bir Milli koymakla: bir yenilik yapmak.. Hadi yaptın. O
yeniliğin bir da özü var. Minima Programı var. Vatan Partisi kalkmış,
15sene önce, 30 sayfalık gayet somut, iktidara bu akşam gelirse, ertesi
sabah Türk milletine gözünü kırpmadan hemen uygulayabileceği ne
teklifler yapılabilir? denince, o teklifleri özetlemiş ve sunmuş. Neden
bunlar üzerinde durulmuyor? Bu milletle aramızın ısınması, bağlantı
kurmamız nasıl doğacak?

Bunu düşünmüyor arkdaşlar. Ne kadar alafranga söz varsa, hepsini
ucuca getirip, tespih çeker gibi çekerekten: bir nevi kolay
devrimcilik-yani devrim frazeolojisi dedikleri- devrimci sözebeliği
durumuna düştüler. E, bu kadar da Marksizmi kolayına almak, yanlış
tabii. Bunu eleştirmek lazımdı.

Eleştirmeye gelince, ideolojik eleştirmeye: orada da söylediğimiz
gibi, ne kadar seversek sevelim, (hatta ne kadar seversek, o kadar daha
çetin bir şeyle, şiddetle) meydan muharebesi vermek konudur. Yani
ideolojik kavga, herhangi bir yanlışı kökünden kazımak kavgasıdır. Bir
sınıflar savaşının, düşüce alanında uygulanmasıdır. Orda kimsenin özünün
yaşına bakılmaz.

Onun için, biz de, en can alıcı problem odağında: “Zortlama”,
“Demokratik Zortlama” kitabını, yahut “Devrim Zorlaması” kitabını
yayınlamak zorunda kaldık. O, o..

Öteki açıklamalara gelince: Arkadaşım, bir defa alay konusu
yaptığımızı söylüyor. Ben biraz şakayı severim. Çünkü, Nasraddın Hoca ve
Karagöz ülkesinde yaşıyoruz. Halkımızın şakayı sevdiğini çok iyi
bilirim. Ve ben de, küçükten beri, halkımızın bu psikolojisine
yatkınımdır. Ama bunu, belki de bazı güç anlaşılır konuları, göze daha
popüler biçimde koymuş olmak amacıyla yapmaya çalışırım. Kimseyi küçük
düşürmek değil, tahkir etmek, falan.. yani alay kavramında kullanmam,
sevmem o biçim kullanmayı.

Onun dışında asıl, Zortlama’da dört kategori var, diyor:
Eneski-sosyalist, Eski-sosyalist, Yeni-sosyalist, Enyeni-sosyalist..
Bunları hangi ölçüyle koyduğumu soruyor. Anlaşılan, gene bu arkadaşım,
pek şeyle, dikkatli okumamış. Orda ölçüsü de var.

Orda diyorum ki: Türkiye’de sosyalizm savaşı, Bilimsel Sosyalizm
savaşı içinde rol almış kuşakların karakteristiği yapılırken -ne
dünyanın falan ülkesinde yahut falan üniversitesinde tahsil’i ulüm
eylemek, falan, bunlar değil- ateş çizisi içine girmiş kuşak, o ateş
çizisi içindeki ilişkileriyle ele alınırsa, ona göre şu basamakta veya
bu basamaktadır denir. Anlatabildim mi? Ölçü vardır ve o ölçü orda da
konmuştur.

Binaenaleyh, o isimleri korken: Türkiye’de Bilimsel Sosyalizmin
ateş çizisi içine girildiği zaman, hangi kuşaklar o girişin içinde iyi
veya kötü, az veya çok bir iz bırakabilmiştir? Hangi kişilerle
deyimlendirilir? Onu koymak, somutlaştırmak için gerekti. Ve ona göre
bir ayrım yaptık.

Ve o ayrımı, orda da söylediğim gibi, biz eski nesil hiç olmazsa,
yani Eski ve Eneski kuşaklar kendiliğinden yapmıştık. Yani, birimiz
ötekine, hot zot ederek, ben senin üstündeyim, falan diyerek değil.
Kendiliğinden, o savaş ateşi içinde, kaçınılmaz bir yoldaşlığın,
bağlılığın, karşılıklı sevgi saygının, tabii eleştirinin de, hakim
olmasıyla kendiliğinden bir hiyerarşi kurulmuştur. Onu da orda
belirtiyoruz.

Ve bu hiyerarşide, falan, falan, falan isimler bize bir “point de
repere” (yön gösteren nokta) olur. Yani mutlaka hareketin, işte özünü
cebinde taşıyan insan anlamına değil. Karakteristiğini vermek için o
kuşağın, işte şu isim. Hepsinden de tercihan ikişer isim aldık. O
bakımdan. Onun nedenini de orada açıkladık. Arkadaşım onları herhalde
dikkatle okuyamamış.

Eleştirici: Okudum efendim.

Hikmet Kıvılcımlı: E, o halde yanlış anlaşılmış.

Eleştirici: Hayır efendim.

Hikmet Kıvılcımlı: Tekrar tavzih ettim. Ettiğimi zannediyorum.

Eleştirici: Edilmedi, tavzih edilmedi efendim.

Hikmet Kıvılcımlı: Evet, buyurun efendim. Buyurun. Tavzih edin, rica edeyim. Yanlışımız varsa, düzeltelim.

Eleştirici: Özür dilerim…

Hikmet Kıvılcımlı: İstirham ederim.

Eleştirici: Efendim, gerçi Doktor arkadaş, kategorileri
anlatırken kitabında tavzih ettiğini ve yeniden burda da tavzih
ettiğini, orda tasrih ettiğini, burda tavzih ettiğini söylüyor. Fakat
yine de ben, fikrimde musırım. Şu sebeple: açıklayayım.
En iltimaslı payı kendisine ayırıyor, Dr. Hikmet Kıvılcımlı
arkadaş. Şefik Hüsnü ile beraber diyor, yani temsil ediyor, Eneski
sosyalistleri. Şefik Hüsnü 1919’da Türkiye’ye gelip, ilk Türkiye İşçi
Çiftçi, İşçi Köylü Partisini kuran ve son nefesine kadar bu işçi sınıfı
davasının öncüsü olarak 1959 Nisanında Manisa’da sürgünde ölmüş bir
zattır.

Doktor arkadaş, benim bilgime göre, 1925 senesinde bu harekete
katılmış. Ve 1929 tevkifatından sonra da, bu eylemin neresinde olduğu
hakkında benim bilgim yok. Kendisi de bunu açıklamak mecburiyetinde
değil.

Yalnız bu, bir liderle, sıradan bir Parti üyesinin, kendisini,
bir örgüt üyesinin kendisini aynı çizgide göstermiş olması, en azından
kendisi için bir iltimas payı ayırıyor, zebahını veriyor. Çünkü, aynı
mantalite ile ben de devam etsem, Şefik Hüsnü ile 5 sene bir koğuşta,
bir ranzada yattığımdan ötürü ben de kendimi onunla aynı kategoriye
sokarsam, gülünç olurum, zannediyorum.

İkincisi: Eski-sosyalistler derken, Nazım Hikmet’le Reşat Fuat
Baraner’i yanyana getiriyor. Nazım Hikmet’in ne kadar büyük bir
sanatkar, dünya çapında bir sanatkar olduğu hakkında hiç kimsenin bir
şüphesi yok. Fakat, yani devrimci eylem içinde, örgüt içinde aldığı
görevle Nazım Hikmet’in, herhalde Reşat Fuat Baraner’in aldığı kişiliği
hiçbir zaman, en uzaktan dahi kıyas edilecek durumda değil. İki.

Üçüncüsü: Mihri Belli ile Mehmet Ali Aybar’ı getirip bir yere
koyuyor. Ve onun için bana hep biraz alaymış gibi geliyor bu, sonunda
da. Şimdi, Mehmet Ali Aybar, aşağı yukarı biz nesildaşız. Biliyoruz.
Yani bizim yaşımızdaki insanların, Mehmet Ali Aybar için, ta o talebelik
hayatında kullandıkları bir sıfatı vardır: “Çaycı Mehmet Ali” derler.
O, çaylarda, üniversitelerin çaylarında, (o zaman her fakülte senede bir
iki defa çay verirdi) o çaylarda dolaşırken, işte.. onun emsali olan
bizler de, herhalde çay peşinde koşmadığımız için, sonradan tukaka
olduk. Ve Mihri Belli o zaman eylemin içinde. Eylemin en parlak, genç
unsurlarından bir tanesi. Şimdi, bu Çaycı Mehmet Ali ile Mihri Belli’nin
yanyana getirilmesi, yani bana bir alay geliyor.

Dördüncüsü: Enyeni-sosyalistlerden bahsederken, yine hepinizin
çok iyi , çok yakından tanıdığınız bir Vahap’la, bir Doğu’nun bir
çizgide gösterilmesi, sizi ne kadar memnun ediyorsa, e bundan önceki
kategorileri temsil eden insanların da böyle yanyana getirilmesi, beni
de bu kadar ancak memnun edebilir.

Yani, teessürümü ifade edebildim zannediyorum.

Hikmet Kıvılcımlı: Teşekkür ederim. Teşekkür ederiz. Efendim,
tabii arkadaşımız biraz müessir olmuşlar. Tabii o teessürle, duygularını
burda açıkladılar. Teşekkür ederiz kendisine.

Yalnız, benim kendime, Türkiye’deki proletaryanın 50 yıllık
savaşı içinde bir imtiyaz ve rüşvet, yahut iltimas yaptığım
kanısındadırlar. E, bu kanısını neye dayandırdıklarını bilmiyorum.
Yalnız bilmediklerini verdiği bir rakamdan anlıyorum. 925’le öğrenmiş
benim adımı. E, demek ki, kulağına öyle fıslanmış. Yahut.. Çünkü yaşı
müsait değil. O senede, 1925.. Yani o zaman 5 yaşındaymış, 25 senesinde
bu arkadaş. Kendisinin görmesine, bilmesine imkan tasavvur edilemez.
Ancak 20 yaşını geçsin ki -eğer o yaştan sonra da sosyalizmin içine
girdiyse- belki o akımın ne olduğu etrafında bir şeyler öğrenir.

Yalnız, Şefik Hüsnü ile 5 sene bir ranzada yatmış bulunduğuna
göre, Şefik Hüsnü ile herhalde konuşmuştur. Ve bu konuşmalar sırasında,
belki de Hikmet Kıvılcımlı’dan da bahsedilmiştir.

Dinleyiciler: Ses..

Hikmet Kıvılcımlı: Ha, pardon.. 5 sene ranzada yattık Şefik Hüsnü
ile, diyor. E, yattıysa, herhalde Şefik Hüsnü arkadaşımızın (rahmetli),
Hikmet Kıvılcımlı hakkında düşüncesini de öğrenmiştir. Ben kendim
biliyorum düşüncesini. Çünkü senelerle, birlikte savaştık kendisiyle.

Ve 1925, bir basamağın, Türkiye’de Bilimsel Sosyalist Proletarya
Partisi savaşının bir basamağının kapanması senesidir. Yani Dr. Hikmet
Kıvılcımlı’nın vicahen, Şefik Hüsnü’nün ve başka arkadaşların da gıyaben
(Nazım’lar falan da dahil), Ankara İstiklal Makemesi’ne
gönderildiğimiz, bizim mahkum olduğumuz yıldır.

Hemen demek o sene ben, daha kafamı çıkarır çıkarmaz kundaktan
politika alanına, yakalamışlar bizi: İstiklal Mahkemesi gibi bir terör
mahkemesinde ağır cezaya mahkum etmişler.

Öyle görmüş arkadaşımız. Ama öyle değil.

Burada maksadımız, kimseye paye vermek değil. Ve en başta, en az
payı da kendimize ayırmak mizacındayız. Arkadaş bizi tanımadığı için,
anlaşılan, bu şekilde kanılar -tekrar edeyim- kulağına fısldanmış ve
onlara çok inanmış. Öyle anlaşılıyor.

Ondan sonraki durumda, elbette o zaman Şefik Hüsnü ile aramızdaki
ilişkilerin içyüzünü bir tek bilen Şefik Hüsnü’dür, ikincisi de benim.
Onun dışında kimse bilmez. Bilmesine de imkan yok. Ama, bu konu üzerinde
ben burda şimdi kalkıp ta açıklama yapacak değilim. Kendisinin de
söylediği gibi. Yalnız bilmediğini söylemekle yetineceğim.

Onun dışındaki kuşaklara gelince.. Orda başka bir.. Bizimle Şefik
Hüsnü arasında böyle bir kutbiyet hiçbir zaman olmamıştır. Mutlak
surette Proletarya Partisinin devrimci arkadaşları, yoldaşları olarak
çalıştık. 25 senesinde biz yakalandık, o kaçtı. Ve ilh… Ondan sonra
devam eden belirli aşamaları var.

Ama ondan sonraki aşamada.. Ki buna ben kitapta da, okuyanlar
bilir: Türkiye’de bir Proletarya Partisinin kuruluş çağı diyorum. Önemi
oradan geliyor, kuruluş çağı oluşundan. Ve o kuşak, ateş çizisi içinde
savaşmış insanlar olma ölçüsünde, o dönemin insanı sayılarlar. Yoksa,
birisi ötekinden daha üstün, yahut öteki ona karşı daha göklere çıkmış,
falan.. Bu anlamda bir ilişki hiçbir zaman olmadı, bizim o çağımızdaki
savaşçı arkadaşlar arasında.

Ondan sonra arkadaşımızın (Hayati Tüzün beymiş) haklı olarak
işaret ettiği gibi, bir kutuplaşma oldu Türkiye sosyalist devrim
savaşında. Ve bu kutuplar, orada söylediğim isimler biçiminde tecelli
etti. Yani Reşat, Parti ölçüsünde, Parti çizisinde dövüştü. Nazım, o
çizinin gah orasında, gah burasında, şairane atlamalar sıçramalar
geçirdi. Bu bir realite. Büyük şair, falan filan, ikinci bahıs. Şairlik
değil, politika ve devrim savaşı. O açıdan..

Ancak, o çağ için, yani İkinci Emperyalist Evren Savaşına
gelinceye kadarki kuruluş çağından sonraki çağ için, bu iki isim
hakikaten sosyalist dünyada en çok işitilen -yahut işitilen olmasa bile-
bu iki zat bunu en etken sayılan tepeleri olarak görülmüştür. O açıdan
koyduk. Yoksa, biri ötekinden daha faziletli, yahut öteki ona.. O
anlamda değil. Ancak, tabii biz, daima Parti çizisini savunan bir
askeriz. O açıdan elbette, orda Reşat Fuat arkadaşımızı Nazım’a daima
tercih etmişizdir ve ederiz.

Üçüncü aşamada: Mihri ile Çaycı yahut benim Yenimemedağa dediğim
Aybar.. Bu ikisini karşılaştırışım da aynı. Reşat Fuat’la Nazım
Hikmet’in karşılaştırması biçiminde yaptık orda da. Kimseyle alay etmek
için değil. Bir realiteyi göze çarptırmak için. Birisi doğru çizide,
doğru çiziye hiç değilse en yakın, ötekisi de ona en aykırı düşen, iki
tip olarak. Ama ikisi de, iddialarına bakarsanız, ikisi de aynı derecede
Bilimsel Sosyalisttir, aynı derecede Parti uğruna ölümü göze almış
sayılır. Fakat realitede, bizim deyimimizde bunlar iki kutbu temsil
etmiştir. O anlamda koyduk. Birini kötülemek, ötekini göklere çıkarmak
aklımızdan geçmemiştir.

Yalnız bu ikisi de, benim bilebildiğim kadarıyla, İkinci Cihan
Emperyalist Savaşının ateşi içinde sosyalizme -belki çayhanelerde, belki
başka yerlerde- gelmiş katılmışlardır. Türkiye’de bu iki ismi aynı
kuşak çağı içinde gördüğümüz için, hatırda kalması bakımından, yanyana
koyduk. Yoksa birini ötekine tokuşturmak anlamıyla değil. Ve bu iki isim
hakkındaki kanılarımı da, şimdiye kadar, belki yüzlerce yazıyla
açıklamış bulunuyorum.

Vahap Erdoğdu, kendiliğinden öyle. Hatta, ben bile sonradan, yani
kitap basılırken, düşündüm: yahu, bunlar daha dünkü çocuk.. Yani,
ikisinin de adını böyle iki önemli akıma mal etmek fazla kaçmadı mı?
Hemen haber yolladım: Aman, bu isimleri çıkarın da, orda isim
koymayalım, falan dedim. Yani, böyle de bir şey oldu. Oldu ama, meğer
matbaada basılıvermiş o sırada. Eh, kalsın dedik. Ne olacak? Gene
Vahap’la Doğu, biri şimdi Ak-Aydınlık’ta, ötekisi Al-Aydınlık’ta..
Kendilerine göre, kediye göre budu, bir akımın akla ilk gelen
isimlerinden. Bunu anlatmak istedik. Yoksa, biri ötekinden daha
faziletli yahut faziletsiz anlamında bir karakteristik yapmak, orada
zaten konu değil.

Bizim konumuz, şu MDD’ci Demokratik Devrim parolasının nasıl
yanlış kullanıldığnı ve nasıl yanlış neticelere vardığını göstermekti..
Bizim, 50 yıldır normal ilgiyle karşıladığımız ve katılabildiğimiz kadar
katılabildiğimiz -katılamadığımız zaman da kuyunun dibinde istirahat
ettiğimiz- sosyalist savaşın bir aşaması olarak anmak gerekince, onları
andık.

Binaenaleyh, arkadaşımın bu noktada hassasiyetine teşekkür ederim
ama, bilmediği noktalar hakkında da kendisinden ben özür dilemek
durumunda değilim. Yani bildiğim bir şeyi bildiğim gibi ve hiçbir hatır
gönül düşünmeksizin koymak zorundayım. Bundan sonra zaten, hayatta
herhangi bir şeyimiz de kalmamış bizim, ambisyon dedikleri, yani bir
hırs, falan filan yok.

Ancak sizin kuşağınıza karşı büyük sorumluluk duyuyorum. Ve bu
sorumluluğu en realistçe, en dürüstçe, en açıkça yerine getirmeye
çalışıyorum. Bütün yaptığım bu.

Fakat tabii arkadaşımız kendi kanılarında, şahsi ölçüde yerden
göğe kadar serbesttirler. Ondan dolayı kendisine hiçbir şeyim yok,
taanım yok, yani sitemim yok. Serbesttir, nasıl isterse düşünür. Ama,
benim kanılarımı açıklama görevimi, şu veya bu arkadaşın hissiyatı,
duygululuğu belirlendirmez.

Binaenaleyh, bu konularda zannediyorum başınızı çok ağrıttık.
Benim söyleyeceğim bu kadar. Sizlerin de söyleyeceklerini -belki hepsini
söyleyemediniz ama, söyleyebildiğiniz kadarıyla- cevaplandırmaya
çalıştım. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.

Kaynak:

http://www.derlenisyayinlari.org/index.php?option=com_content&view=article&id=50:durum-yargilamasi&catid=32

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar