NETİZ TV
geleceğin net portalı

DR. HİKMET KIVILCIMLI: DOĞU-BATI GELİŞİM ZITLIKLARI

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı (*)

drHer medeniyet, toplumu sınıflara böldüğü gün insanı unuttu. İnsanlık, 6-7 binyıl önce, Irak’ın güney bucağında ilk Sümer kentinde unutulmaya başlandı ve bir daha hatırlanmamak için elden gelen yapıldı. İnsan, gene öyle, kendisi de farkına varmaksızın, kuzeyin puslu bir çorak adasında, İngiltere’de bulunuverdi. Doğu’da İIkel Sosyalizm, köklerinden kazındığı halde, Batı’da bir türlü kazınamadı ve kapitalizm doğabilmek için o İlkel Sosyalizm geleneklerine tutunmak zorunda kaldı.

(*) Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bu yazısını, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere adlı kitabından aktaran BİLİM VE GELECEK dergisinden aldık. (V.P.)

Her medeniyet, toplumu sınıflara böldüğü gün insanı unuttu. Üst sınıf insan, alt sınıfların da kendisi gibi insan olduklarını aklına getirmedi. Bu durum, insanı hiçbir hayvanda görülmedik derecede hem yüksek hem alçak yaptı. Bereket, medeniyetin “Nurlu İstikbal”i ile gözleri kamaşmayan barbar yığınları, Sümer Medeniyeti’nden beri kopardıkları kıyametlerle (Tarihsel Devrimlerle), ikide bir o rezil çemberi kırıp insanı insana hatırlattı. Buna rağmen, yıkılan antika medeniyet leşleri, Yakın ve Uzakdoğu toprakları altına girdikleri vakit bile, ruhlarını yeryüzünde bıraktılar. Ruhların karakteristiği tapınaklardı. Ölülerin Doğu toprakları üstündeki medeniyet gübresi, ister istemez kokuşuk bir miyasma (salgın hastalıklara neden olduğu düşünülen etken) idi. Bu miyasma içinde kök salan her toplumda insan çarçabuk yumrulaşıp unutuldu. Gerçi Doğu’da da insan iki ayak üstünde dolaştığı için şekilce gene öteki hayvanlardan farklı görünüyordu. Ama tam Kuranıkerim’in dediği gibi, her şeye, hatta kendi kaderine bile: “Kör ve sağır kalıp aklını kullanmayan Şereddevvâb: Yürüyenlerin en şer budalası”, bir ele alınmaz kusmuk yığın ortaya çıktı.

Batı’da İlkel Sosyalizm’in kökleri kazınamadığından, insan unutulamadı

Doğu’da insanı unutma: Hal “şeref” bile sayılan bir marifet ve kural olmaktan bir türlü çıkamadı. İnsanı unutanlara “eşraf” denildi. Batı’da, tersine, kolay kolay insan unutulamadı. Normal kapitalizm buna çok çalıştı: Sosyal Devrim çığrıyla bir yol başına topladığı demokrasi “cin”lerini, en kanlı kasitlerine rağmen dağıtamadı. Emperyalizm çağında sürü sürü faşizmleri denedi. Tutturamadı. Doğu’yla Batı’nın bu kesin farkı neden ileri geldi? Doğu neden kendi başına kalsa, belki binyıllar yılı daha insanı unutacaktı da, Batı Medeniyeti, kapitalizm çağındaki bütün çabalarına rağmen, Sosyal Devrim geleneğini, İlkel Sosyalizm geleneğinden kaldırıp, Modern Sosyalizm gerçekliği üzerine oturttu? Çünkü, ekonomik sebeplerden başka Doğu’da İIkel Sosyalizm, köklerinden kazındığı halde, Batı’da bir türlü kazınamadı ve kapitalizm doğabilmek için o İlkel Sosyalizm geleneklerine tutunmak zorunda kaldı.

Gerek Yakın gerek Uzakdoğu’da, Hint, Çin, Akdeniz antika medeniyetlerinde, barbar akınları ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, eski medeniyetlerin kalabalık toplulukları ve üstün etkileri ağır bastı; Yunan Medeniyeti kadar orijinal yaratışlar bile, uğursuz ve mukadder bir cehenneme düşmüşçe eriyip, nemrutluğun ve firavunluğun paslı kalıbı içine döküldü. Gelen barbar, medeniyet sürüleri ortasında azınlıkta kalıyordu. Batı’da, bunun tam tersi gerçekleşti: Roma Medeniyeti kadar kan kurutucu bir teşkilatlı zorbalık düzeni bile, en yobazca ve en hoyratça işlediği Fransa’da dahi, ancak ince bir kabuk kadar azınlıkta kalan insanı tamamıyla kul köle edebildi. Batı’da, kapitalizm ve Sosyal Devrim atı alıp Üsküdar’ı geçinceye kadar, hiçbir kral, yahut imparator, en kıtıpiyoz Tavaifülmüluk tipi Doğu komutanı, hatta bir çavuş, bir uzatmalı er kadar olsun, bütün çevre insanlarını, yüzde yüz kul köle, yüzde yüz uşak, kişiliksiz uyruk yapamadı. Yapmak istemedi değil. Hatta, Sosyal Devrim ilk başarısını insanlığa sunduktan sonra bile epeyce yaptı. Ama, iş işten geçmiş, Sosyal Devrim bir yol keşfedilmişti.14. Louis’ler, Abdülhamit’ler Rıza Şah Pehlevi’ler: İnsanlık tarihi içinde kaç yıllık yer tutabildiler? Ve hepsi de, kendilerini en kuvvetli sandıkları gün, hiçe indiler.

İnsanlık, 6-7 binyıl önce, Irak’ın güney bucağında ilk Sümer kentinde unutulmaya başlandı ve bir daha hatırlanmamak için elden gelen yapıldı. İnsan, gene öyle, kendisi de farkına varmaksızın, kuzeyin puslu bir çorak adasında, İngiltere’de bulunuverdi.

Batı’nın Sosyal Devrimi ve engelleme çabaları

Batı’ya sık sık ılgar eden (atla ansızın yapılan dolu dizgin saldırı) ve her vakit, her yerde çoğunluğu oluşturan barbarların, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak etkiledikleri Roma’nın köleleri önce kolonlaştılar; sonra kolonlar serfleştiler. Serfler, barbar toplumun İIkel Sosyalist gelenek ve görenekleri ortasındaki sosyal ve ekonomik şartlardan yararlanarak göreli bir toprak mülkiyetine ve hürriyetine, toprağa ömür boyu olsun tasarruf etme hakkına kavuştular. Bu topraklar üstünde, kendi hesaplarına çalıştıkça, ülkenin dirlik ve düzenliğini, toprağın çalışanını adaletli kanadı altına alan taze barbarlara kavuştular. Serf ülkücü yiğit ve azla yetinen beye verdiği rödövanstan (aidattan) arttırabildiği parayla kendi toprakbentliğini satın alabildi: Affranchissement (kurtuluş) mümkün oldu. Elbet, bu imkânın içinde, Rönesans’a uğramış ziraatin nispeten gelişkin ekonomisi maddi temeldi. Yalnız, o ekonomik Rönesans için dahi, önce bir barbar akınının medeniyet kankıranını, toplum içinde ameliyat yapması gerekti. Doğu’da böyle bir gelişme çarçabuk derebeyleşmeyle hiçe indiriliyordu. Batıda, barbar şefler, henüz şövalyeliklerini tümüyle yitirmeden önce, tefeci-bezirgân etkilerin ve kilisenin kışkırtmasıyla, Haçlılar Seferi çıkmazına düşürüldüler. Patlak veren kargaşalık, serflerin “hote” sıfatıyla kişi mülkü edinmelerine kapı açtı; mülk edinemezlerse, toprak köleliğinden kaçıp, kuzey Almanya estüerlerinde, (ilk Roma plebleri, Mekke Müslimleri gibi) bezirgânlaştırdıkları Hansee adlı kentlere sığındılar. Bütün bir köy halkı, kurtuluşunu sağladığı vakit “hür komunalar” doğdu. Azadlılar, bezirgân kentlere kaçışıp, yerleştikçe “imtiyazlı şehirler” ortaya çıktı. Bu köy ve şehirlerde güçleşmiş insanlar, (burçlu) “burjuva” denilen kapitalistin prototipi (ön örneği) oldular. Ekonomik silahlarla sosyal bağımsızlıklarını bir yol elde eden yeni sınıflar unutulmuş insan durumuna bir daha sokulmak istendikleri vakit, direndiler. Kuran’ın buyurduğu uyanıklığı gösterip, gözlerini, kulaklarını ve akıllarını kullanmayı bildiler: “Hayr’ı üd Devvâb” oldular. Doğu firavunluğunda böyle bir sınıf insan, doğmadan boğulur ve boğulduğunu bile ağza alanın kellesi uçurulurdu.

Batı’da, burjuvaların ve Sosyal Devrimin gelişmesine engeller çıkarılmadı mı? Kilise, bütün Tanrısal heybetiyle, nemrutluğun ölmez hortlağıydı. En ince görünüşlü kaba yobazlık yollarından toplumun ruhuna olanca afyonu ve esrarı şırınga ediyordu. Kilisenin en çok etkilediği Frank barbarlarının başına Sezar’ın külahı geçirilmişti. Ama antika tefeci-bezirgân amaç ve araçlarına göre medenileştirilen, soysuzlaştırılan barbar yığınları, Akdeniz’e kıyı düşen Güney Avrupa’dan kuzeye doğru çıkıldıkça seyreliyorlardı. Önce Roma’nın maddi, sonra kilisenin manevi baskısını en çok duyan ülke, bugünkü coğrafya deyimiyle, İtalya ve İspanya’dan sonra Fransa oldu. Roma Medeniyeti “Galya” dediği ülkenin barbar insanlarını tefeci-bezirgân medeniyetinin top ateşiyle hayli hırpaladı. O hazırlanmış zemin üstüne, ölen Roma’nın “Ruh’u Habis”i kilise geldi, daha sinsice sokuldu.

Tarihöncesinin gerçek seçimle gelmiş sosyalist şefleri olan “barbar krallar”a insanı unutturmak için elinden geleni yaptı; kalleşlikle zorbalığın, şerefsizlikle gaddarlığın karma kırması olan irsi “medeniyet krallar”ını sahneye çıkarttı. Zavallı “krallar”: İnsanı unutacağım, derken, kendi insanlıklarını unutup bunadıkça daha az yıpranmış saray bakanlarına yerlerini bıraktılar. Bağdat’ta, Bermekî adlı barbar şefleri kendi milletine karşı kullanmak için yükseltip, işi biter bitmez kahpece öldürtmenin ününü Binbir Gece Masalları’nda edebiyatlaştıran Harun Reşid (776-809) vardı. Paris’te oyun tersine oynandı: Franklar’ın Bermekîler’i Bodur Pepinler, Merove krallarını manastıra kapattılar; tahta çıkan Büyük Charlemagne, Bizans’a karşı, Harun Reşid’le temasa geçecek kadar barbarlığını inkâr etti. Onun patenti altında tepeden inme getirilen yapma sınıflaşma, kilisenin el altından barbar krallar arasında kışkırttığı rekabetler, iç ve dış kısır savaşlar, “nortman” (kuzey adamı) barbarların akınını zarurileştirdi. Norman barbar aşısı, Fransa’yı bile geride bıraktı.

Medeniyet, daha barbar insanlara ve daha bezirgânlığa elverişli coğrafya üretici güçlerine doğru, güneyden kuzeye göçüp ilerledi. Fransa’da “emniyetsiz” bölge olmuştu. Ren, Elbe, Weser Irmakları’nın estüerleri üzerinde Kuzey Almanya’nın Hansa bezirgân kentleri teşkilatlandı; Flaman sanayii gelişti. Genişleyen ticaret daha büyük emniyet istediği için şirketler kurularak büyük sermayenin birikimi başladı. Doğu’da iki kişinin bir araya gelemediği, gelse ilk işleri birbirlerini kazıklamak olduğu bir sırada; Batı’da insanların sermayelerini birleştirme cesaretleri, ilkin aile ölçüsünde bile olsa, gene tarihöncesi sosyal gelenek ve göreneklerinin orada henüz diri kalabildiğini gösterdi: Bu gidiş, daha o zaman yeni sentezine: Kapitalizme varamaz mıydı? Beklemek gerekti. Kara Avrupası’nın egemen münasebetleri bir hayli derebeyleşmişti. Bunu bize iki olay belgeledi; 1) Herezilerin (sapıtma) kılıçtan geçirilmesi, 2) Etats-Gênêraux’ların (Ortaçağ Millet Meclislerinin) boğulması. Bu iki cinayet de Kara Avrupası’nda, Doğu’nun ağzını sulandıracak bir itsellikle (sinizmle) başarıldı.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar