NETİZ TV
geleceğin net portalı

DEVRİM ZORLAMASI VE “DEVRİMCİ” ZORTLAMASI

silahters

III. KİTAP: M.D.D. KÜÇÜK BURJUVA ZORTLAMASI
I. BÖLÜM: Özel Açıdan Eleştiri

II. BÖLÜM: Genel Açıdan Eleştiri

GİRİŞ:

Biz Kime Benzeriz? Başkalarından Ders Alınır mı? Türkiye’nin  “Napolyon” ve Krallığı-İmparatorluğu 1830 -1850 “KARMA”sı: 1960 Ötesi ? Gerçekliğimiz:  Gericilik Ortamımız Karaavrupa Devriminden Kaçanlar Bozgunda Zafer Havası Çalanlar Marks- Engels’i Sıkan Şeyler Açlığı  Bilimle Giderme Engels’in Hücum Borusu Göçmen Sığınganlar Arası Sürtüşmeler Sarp Küçükburjuva Dikta Hevesleri Göçmen Sığınganlarda İş Yok “Eşeklerle Gülünçlüğü Paylaşmamak” Dar Kafalı Karyeristler Devrim  ve Devrimci Ciddiliği 

SUNUŞ
BİRİNCİ BOLÜM: M.D.D. ZORTLAMASININ DOĞUŞU
I. AYRIM
Zortlamaya Giriş Dünya’da Sosyalist Kuşaklar Türkiye’de Sosyalist Kuşaklar Dünya’da ve Türkiye’de Çelişkilerin Sonuçları Yeni Sosyalistleri Eleştiriye Alıştırmalı Bugünkü “Yuvar”larımız (Mahfil=Çetelerimiz)
II. AYRIM
Minima Program – Demokratik Devrim – ABA’cı TİP Oportünizmi Türkiye’nin 40 Yıl Önceki Devrim Stratejisi Stratejiden ve Taktikten Sözetmenin Yolu Küçükburjuva Devrimciliği – Proletarya Devrimciliği Burjuva Devrimciliği – Proletarya Devrimciliği ABA’cı TİP Liderleri ve Proletarya Hazırlıksızlığı “Tepeden İnme” Allerjisi: Çokyanlı Mücadeleden Kaçmadır “Başa Güreş” Dangalaklığının Anlamı : Halka  İhanet Türkiye’de Sendikalizm ve Parlemantarizm Bir Delikanlının Yorusuz Falı Panayır Kebapçılığına Reçeteler : “Sosyalizm Türlüsü”
III. AYRIM
Eneski Sosyalizmden – Enyeni Sosyalizme (Ak Aydınlık) Diyalektiğin Saçmalamaktan Ayırdı Ajit-Prop Örgütlenmiye Varmalı Eneski Sosyalizmin Düşünce ve Davranışları Bir “Emekçi” ve Bir “Vatan Partisi” Oldu Eneski-Sosyalistler ve Yeni-Sosyalistler Demokratik Devrim – Halk Devrimi Tartışma ve Eylem Metodu Proletaryasız Proleter Devrimciliği Olmaz Kişi ve İlke Yüzeyi İlkelerin İçyüzü Ak Aydınlığın Dedikleri

IV. AYRIM

Eneski Sosyalizmden, Yeni Sosyalizme  (Al Aydınlık) Strateji ile Taktiğin Karıştırılışı Devrim Konağında mıyız? Evrim Konağında mı? Iki Türlü Somut Taktik Moment (Ân) Anlayışsızlığı ABA’cı “Sosyalizm” ve Devrimci Taktik MDD’ciler ve Ayrılıkları Barutsuz Top = Partisiz Devrimcilik “Devrimci Pratik Yollar” Nelerdir? MDD’ci Teorik Yollar Nelerdir? Parti Yerine “Örgüt-Prose” Safsatası

İKİNCİ BÖLÜM: MDD ZORTLAMASININ AÇILIŞI
V. AYRIM
MDD’ciliğin Sınıf Skolastiği Millî Demokratik Devrim mi? İkinci Kurtuluş Savaşı mı? Yeni Ağızlara Yeni Taam Nerede? Yabancı Emperyalizm – Yerli İşbirlikçi Soyutlaştırmaları Sömürge ile Yarı-Sömürgelerin Karıştırılması Bir Paşalık ta Biz Yapamaz mıyız? Birinci Kurtuluş’ta Burjuva Egemenliği Unutulur Küçükburjuvazi “İleri Sınıf” mıdır? Sınıflar Ötesi Konfüzyonizm Üzümünü Ye, Bağını Sorma Hikâyesi Genel Gelişim Çizisinde Özel Devrim Durumu Doğu Devrimcilerinin Getirecekleri Yenilikler Dağ Teorisinde Ayakların Kayışı Perhiz – Kıstas – Kalıp
VI. AYRIM
Türkiye’nin Sınıf Orijinalitesi ve M.D.D.’cilik “Millî Burjuvazi” ve Serbest Rekabetçi Kapital Finans-Kapitale Karşı “Vahşi” Kapital Komprador Burjuvaziye Karşı Millî Burjuvazi Çapraşık Alaman Çorbaşı Devletçiliğimiz ve Geberen KapitalizmTahtı Finans-Kapital Derebeğiliği Eneskiİerden Kaçarken Oportünizme Kapı Açış Türkiye Devrimlerinde: Komprador ve Finans-Kapital Emperyalizmin Yampırı Tanımlanışı Finans-Kapital Anlayışında Yanılgı Devrimler Tarihçesinde Yanılgı Tarihi Kahramanlara Yaptırtış Metafiziği Türkiye Sosyalizminin Trajedisi
VII. AYRIM
MDD’ciliğin Örgüt Anlayışı Türkiye’de Komünist Partisi İstiyenler Sosyalizm Canbazlığı Olur mu? Ne Yanlışlar, Ne Sosyalizm Saklanmaz Demokratik Devrim ve Sosyalizm MDD’cilerin Örgüt Kötümserliği Oportünizm Nedir? Nasıl Ezilir? Siyasî Parti Problemi ve Devrimci Lâfazanlık Teoriyi Herkes mi, Parti mi Yapar? Örgüt Yerine “Devrimci” Lâf Kendi Kendini Cezasız Suçlayış “Bütün” Demokratik Devrim Bitmeden Sosyalizm O!amaz mı? Günün Görevini “Şartların” Kuyusuna Atış Marksist Objektiflik Yoğu Var Etmektir Ordusuz Savaşı Kazanma Donkişotluğu Çetecilik Provokasyonun 40 Yıllık Kaynağıdır “Zamanı geldi” mi? “Geçti” mi? Oportünizm ve Onunla Savaş Şartı
VIII. AYRIM

Anarşistliğimiz mi? Dağınıklığımız mı?
Toptan Anarşizm
Otorite Gösterişi ve Anarşizm Diyalektiği
Otorite ve Savaşçıllık
Anarşistlikle Savaşta: Örgüt
Anarşistlikle Savaşta: Teori

GİRİŞ
BİZ KİME BENZERİZ?
Devrim zorlamasına ve Demokratik Devrim zortlamamıza bir girişçik gerek. 
1.- Başkalarından Ders Alınır mı?
Geri bir ülkenin devrimci düşünürü olan Karl Marks, 25 Temmuz 1867 günü, Das Kapital‘in Birinci Önsözünde, yampiri Almanlara şöyle demişti:
Bir Millet ötekilerinden ders almalıdır ve alabilir.“(7)
Endüstrice daha gelişkin ülke, daha az gelişkin olana onun kendi gelecekteki. tasvirini göstermekten başka bir şey yapmaz.“(6)
Türkiye denli dünyanın (Modern Kapitalizmin) en aşağı basamağına itilerek boğuntuya getirilmiş bir ülkesinde bilim: gündelik hotzotçugörülmedik ukalâlıklar yerine, “öteki gelişkin“lerin geçmişlerinden çok ders alabilir ve almalıdır.
2.- Türkiye’nin “Napolyon” ve Krallığı – İmparatorluğu
Türkiye 1970 yılında, Batı’nın 1851 yıllarını güçbelâ sürüklüyor. Türkiye’nin yapısı Çarlığın sosyal yapısıdır, politikası Fransa’nınkine uyar.
Birinci Emperyalist Evren Savaşı: Türkiye’yi Enverland (Enver ülkesi) yapan Napolyon Savaşları yerine geçmiştir. Fransa’nın Napolyon Bonaparte avortonu, Türkiye’de Enver Paşa Panturanizm – Panislâmizm avantüryeliği oldu.
Verilen ad‘lara değil, şey‘lere bakalım. Savaş sonu (1815’te de, 1917’de de) aynı oldu: Gaalip Devletler için tek kaygı, Sosyal Devrimi(1815’te Burjuva Demokratik Devrimini; 1917’de Proletarya Sosyalist Devrimini) her ne pahasına olursa olsun boğmaktır… 
Onun için Türkiye’de 1923 Cumhuriyet‘i ister istemez Fransa’da Restorasyon (Krallığın yeniden kurulması) denilen şey olmuştur. Pâdişah‘ın yerine Paşa geçmiştir. O kadar. Saltanat‘ın adına Cumhuriyet denmiştir: Toplumun egemen yapısı ve politikası elifi elifine 1815 -1851 Fransasında (36 yıl) ne idiyse, 1917 –1970 Türkiyesinde (53 yıl) tıpkı odur.
3.- 1830 -1850 “KARMA”sı: 1960 Ötesi
27 Mayıs 1960 İhtilâlimiz, Fransa’nın 1830 İhtilâli’dir. Kemal Paşa (1919 – 39), Fransa’nın 18. Louis’sidir (1814 -1824). İsmet Paşa (1939 – 45) Fransa’nın 10. Charles‘idir (1923 -1950). 27 yıllık Tekparti çağımız, Fransa’nın 16 yıllık (1814 -1830) Restorasyon çağıdır. Bütün siyasî ve sosyal – ekonomik olaylar gibi, kahramanlar bile karşılaştırılabilirler. Ayrıntılarla kafa çatlatmıyalım.
Ancak Türkiye’nin II. Cumhuriyeti (1960) ile Fransa’nın II. Cumhuriyeti (1848) arasında: gerek zamanla uğratılan Burjuva soysuzlaştırılmaları, gerek ister istemez ortaya çıkan Proletarya Sosyalizmi açılarından konumuza değgin paralellikler ilginçtir. Türkiye’yi, Fransa’nın 1848 Devrimi eli kulağında bekliyor. Ama, Türkiye’nin politika ortamı 1850 – 51 havasını çalıyor.
27 Mayıs’ın MBK‘si, Fransa’da 24 Şubat 1848 Geçici Hükümet‘i oldu. 27 Mayıs’ın Kurucu Meclis‘i, Fransa’da Mayıs 1848 Assemble Nationale Constituante‘ının ta kendisidir. Ondan sonra gelen Frenk Assemble Legislative‘i (Yasalama Meclisi), bizim atomatik kanunlar makinası T.B.M.M. gibi işlemişti. Gürsel Paşa çabuk öldürüldüğü için, Fransızların seçimle iktidara gelen Louis – Napoleone Bonaparte‘lığı: 1950 de Bayar – Menderesikilisine, 1961 den sonra Gümüşpala – Demirel ikilisine düştü. Fransa’nın Temmuz Monarşisi denilen krallık çağı, Türkiye’nin DP – AP çağı oldu.
4.- Gerçekliğimiz: Gericilik Ortamımız
27 Mayıs sonrası AP Türkiyesini:: hem 1830, hem 1848 Devrimleri sonrası Fransasına benzer ve benzemez yanlarıyla uzun boylu karşılaştırmanın yeri burası değil.
1830 Devrimi sonrası Fransasında


27 Mayıs 1960 sonrası Türkiyesinde


Parti Kutupları
Sosyalist – Katolik
İşçi – Dinci Faşist
Aydın Kaynaşmaları
Banquet (Politik şölen) ler
Gösteri – Seminerler
Gerici Baskı Örgütleri
Gard Mobil
Komando – Toplum Polisi
Dış politikada teslim dur
İngiliz Filosunun “Ziyaret Hakkı”
Amerikan Üsleri ve 6. Filo’nun “Ziyaret Provokasyonları”
1848 Sonrası Fransasında 


Türkiye’de Devam 


– Napolyon Bonapart Dramı yerine, Louis – Napolyon Komedyası
– Tekparti Trajedisi ve DP Dramı yerine, AP curcunası (fars’ı)
– Para dinastisi (hükümdarlığı) yerine “Köylü dinastisi
– Para dinastisi ile yanyana yalnızKöylü demagojisi
– “Muazzam bürokrasi yapma kast” +Din + Ordu hayranlığı
– Devletçi‘liğimiz + Dinci‘liğimiz +Orducu‘luğumuz
1850 karşı – devrimi ile Fransa, tam “Tarlacıklı Köylü” özlemini taşıdı.
Fransa, ancak otoritesiz bir kişinin istibdadı altına yeniden düşmek üzere bir sınıfın istibdadından yakasını sıyırmaşa benziyor. Ayrışıklık öğlesine çözülmüş görülüyor ki, sınıflar, aynı kertede iktidarsız ve aynı kertede dilsizce tüfeğin namlusu önünde diz çökmüş bulunuyor.” (K. Marks: Louis Bonaparte’ın 18 Brümeri, s. 309)
Türkiye’de C. Gürsel Paşa çabuk öldürüldü. Karşı – devrim, Finans – Kapital ve Tefeci. – Bezirgân sınıf‘larını dilli tehakküme ulaştırdı. Fark bu.
1850 Fransasında: “Her şey: bütün resmî kurumlar, Senato, Devlet Şûrâsı, Yasama Heyetleri, Lejyondonör (Şeref Alayı Nişanı), Askercil madalyalar, çamaşırhaneler, Bayındırlık işleri, Şimendüferler, askersiz Genel Kurmay, Gardnasyonal, Orlean dinastisinin müsadere edilen malları satınalım nesnesi oldu. Her şey: Ordu veya Devlet makinası içindeki en ufak mevkii satınalma aracı oldu.” (K. Marks: a. y., s. 329)
Saray, Bakanlıklar, yüksek idare mevkileri ve ordu: bir yığın acâip kişilerce kaplandı ki, bunların en iyisi için, nereden çıktığı bilinmiyor, denilebilir. Kötü ünlü, çapula susamış bir gürültücü bohem (gününü gün eden) takımı, alacalı bulacalı üniformalar giydikçe Soulouque (vahşi kralı)nın mûteberânına dönüyorlar. Bu üst tabakayı daha iyi tasvir edebilmek için, ona ahlâk dersi verenin Veron – Crevel ve düşünür olanan Garnier de Cassagnac olduğunu göz önüne getirmek yeter.” (K. Marks: a. y., s. 330)
Bu anlatılanlar içinden her Türkiye’nin Türkü bir ayıklama yapabilir. Yalnız tanımıyanlara: Veron – Crevel için Diyanet İşleri Başkan ve Yardımcılarını, de Cassagnac için Aydın Yalçın yahut Feyzioğlu ve benzeri profesörleri salık vermek olağandır.
Napolyon rolünü oynayamıyan “Siyasî Lider”lerin yaptıklarını ise, 118 yıl önce Marks şöyle anlatmış bulunmuyor mu: 
Her gün bir minyatür Hükümet Darbesi (İ. İnönü: “her gün bir 31 Mart” demişti. HK.).. burjuva ekonomisini altüst ediyor…. 1848 Devrimi için (1923 ve 27 Mayıs Devrimleri için anlaşıla. HK.), dokunulmaz görünen herşeye dokunuyor. Birilerini kaderine katlanmış, ötekilerini Devrim bağnazı haline çeviriyor. Düzen (Nizam) adına Anarşi yaratıyorken, aynı zamanda bütün Devlet makinasını başındaki azizlik hotozundan yoksun ederek, Devlet Kutsallığının ırzına geçiyor, Devleti iğrençleştirip gülünçleştiriyor.” (K. Marks: a. y., s. 330-331)
Marks, sonra gerçekleşen bir öngörü ile, “Louis Napolyon’un: 18 Brümer“i kitabını şu son sözle bitirmişti: 
Ama, İmparatorluk Mantosu Louis – Bonaparte’in omuzlarana giydirildiği gün, Napolyon’un tunç heykeli, Vendöme sütunu yukarısından aşağıya tekerlenecektir.” (K. Marks: a. y., s. 331)
Bizim Dincil Bonazarta’lar sonrasını bile beklemiye dayanamıyorlar. Gerçi henüz Taksim’i “Kanlı Meydan“a çevirmekle kalıp, Ankara’daki Zafer heykeline dokunamıyarlar; ama, her allahın gecesi tunçtan veya mermerden, yahut alçıdan bir “Atatürk Heykeli“nin bütününü, veya başını, hiç değilse burnunu kırmakta kusur etrniyorlar. Kimi, daha azığa alınmaz şeyler de ediyorlar.
5.- Karaavrupa Devriminden Kaçanlar
Tarihcil Objektif ortamımız bu olunca, Sübjektif ortamımıza az geçebiliriz.
19. yüzyıl başlarken, Politika ve Ekonomiye egemen olan burjuvazi, Büyük Sanayi tırpanı ile son Derebeğilik kalıntılarını temizlemek için İşçi Sınıfını yan güç gibi kışkırtıyordu. En ileri kapitalist ülkesi İngiltere’de “çağımızın ilk İşçi Partisi” (Engels) olan Şartizm, gerice Fransa’da 1830 İhtilalipatladı. Napolyon avantüryesinin burjuva çapulunu götürdüğü hemen bütün Karaavrupa ülkelerini 1848 İhtilalleri havai fişek tutuşması gibi sardı, geçti.     
O zaman bütün o 1848 altüstlüklerinin kılıçartığı devrimciler İngiltere’de toplaştılar. Çünkü, güçlü İngiliz Burjuvazisi, İşçi dileklerine azçok kanuncıl haklar tanıdığı için, Şartizmi küllendirmişti. Karaavrupasından sığınmış göçmen devrimciler Şartizm’in konuğu olmuşlardı. 1851 yılı, o ateşli kalabalık içinde kellesini yitirmiyen tek vücutlu 2 insan var: Marks – Engels… Bunlar Tarihcil Maddecilik Metodunu bulmuşlar. 1848 İhtilâline ışık tutan:”Komünist Manifesti” ile Sosyal Devrimin ulu anıt kanununu koymuşlar. Ama, Devrimin, hiç değilse o ân için, geçtiğini görüyorlar. Proletarya Devrimi için Bilimcil Sosyalizmi derinlemesine işlemiye girişmişler.
Bütün öteki yetmiş yedi buçuk milletin Devrimci döküntüleri, Marks – Engels’e devrim hâini gibi yan bakıyorlar. Hepsi de, (tıpkı Türkiye’nin içerde – dışarda göçmenleşmiş keskin Sosyalistleri gibi): “Büyük Adam“, “Dâhi Devrimci“, “Sosyalizmin Mesihi” rollerine çıkmışlar. Bugün değilse yarın, dünyada değilse falan ülkede, her biri en ulu Devrimi elense edip, cihan pehlivanı Tanrı – Lider olacak! .. Pek bizim politika palyaçoları ve sosyalizm şıhları gibi de “Kerametleri kendilerinden menkul” değiller: 1848 kasırgalarıyla bayağı yücelerden şişirilmişler. İtalyan Giuseppe Mazzini: ömür boyu gizli faaliyetten kırılmış; 48 İhtilâlinde Roma Triumvirat (Üç Buyurucu) sundan biri… Alexandr-August Ledru – Rollin: 48 İhtilâl Hükümetindendir. Fransa’ya Tek dereceli seçimi getirmiştir… Jean – Jaseph – Louis Blanc: 48 İhtilâl Hükümetindendir. “Emeğin Örgütlenmesi” ile, dünyaya: “Herkesin hür yardımlaşması ve kardeşçil ortaklaşması yolundan herkesin maddecil mânâcıl durum düzelmesi” teorisini atmıştır… Artık ötekileri hiç sormayın.
6.- Bozgunda Zafer Havası Çalanlar
Öylesine ki, ateşleri küllenik Şartistler bile, o “Büyük Adamlar“ın Londra’ya taşıdıkları pozlarında ısınmayı mârifet sayıyorlar. Bir yanda Marks – Engels’in düşüncelerine göz kırparken, ötede, hiç haber vermeksizin, o “Büyük Devrimci“lere miting üstüne mitingler düzüp, şölenler pohpohluyorlar. Bir karga derneği ki, sorma gitsin.
Marks – Engels ne yapsınlar? 1849 Ağustosu Marks Paris’ten sürülmüş; Engels Bade isyanında yenilince Cenevre’den Londra’ya gelmiş: Güzün buluşur buluşmaz, merkezi Londra’da olmak üzere, Henri Bauer, Charles Pfander, August Willich ile “Komünist Lig” i kurdulardı. Ne çâre ki, yama küçük delik büyük: sığıngan Almanlara iş ve yardımı bulma yetersizlikleri, çekişmeleri arttırdı. Neue Rheinische Zeitung, Politisch Ökonomische Revue, 1850 başından Nisan’ına dek ancak 4 fasikül çıkabildi. Demek gitmedi.
Karşılarında yalnız L. Bucher gibi Liberaller yok, asıl Radikal Demokratlar ile Küçükburjuva Sosyalistleri ve Conrad Schramm, Ernest Dronke, Wilhelm Pieper gibi uçkun ahbaplar başbelâlarıdırlar. Hele çıkarcıklarından cayamıyan tiyatral pozlu lirik hatip Kinkel: Rastate askerî mahkemesindeki saçma edebiyatını üstelik yayınlayınca, Marks – Engels susamadılar. “Aşırı – Devrimci” Kinkel’in kılına dokunuldu diye, “Kahraman asker” Willich curcunayı patlattı. “Wahre: Hakiki” Sosyalist, efendime söyliyeyim, onlardı. Pomeranyalı filozof Arnold Ruge, “ardında hayalî alaylar” varmışça, “Kudretli Adam” gösterisinde. Ledru – Rollin, Louis Blanc ile “Avrupa Demokratik Merkez Komitesi” kurmuş, ikide bir yangınlı Bildiri’ler savurup, ortalığı şaşkına çeviriyorlar. 
Amaçlarina ulaşmak için buradaki zavallı bir Straubinger’i (kirpileşmiş: keskin Devrimci) bildirinin elli nüshasını Fransa’ya götürmekle görevlendirmişler (herifçioğlu bu acıklı hlkâyeyi dün Pfünder’e anlatmış). Bulonya’ya varmazdan az önce kirpicil 49 tanesini denize atıyor. Pasaportsuz olduğu için Bulonya’ya sokulmayıp, geri Londra’ya çevriliyor. Orada: Boston’a gitmek üzere bulunduğunu hikaye ediyor.” (Marks’tan Engels’e Mektup, 2 Aralık 1850)
Engels, bu devrimci şarlatanlıklar önünde şaşıra kalıyor: 

1848’denberi olup biten utandırıcı olaylardan sonra, şu anda crapaud (kara kurbağa yumurcak) Fransızlardan başlarsak, bütün milletleri ayırdeden yatışkın zihniyet önünde, Taç ve tahtları yutmakla tehdit eden halk denizinin kabarmasından söz etmek, doğrusu sıkılmazlığı çok uzağa itmek oluyor.” (Engels’ten Marks’a, 17 Aralık 1850)

7.- Marks – Engels’i Sıkan Şeyler
Kişi olarak rahatsızlıklar artıyor. Marks, takım taklavatı satıp, rehine yatırmakla sürünüyor.”Toz konspiratörü” dediği oğulcuğu, gözü önünde oynarken yoksulluktan düşüp ölüyor. Kendi bitmiyecek hastalığı tepmiştir. Tam o sıra ahbap Seiler’in yaptığına bakın:
Seiler 10 sterlin borçlu bulunduğu ev sahibine kendisini tam zamanında kapıdışarı ettiriyor; borcuna karşılık ta, 18 peni (1 peni 1 sterlinin 240 ta biri) edecek möblesi ile benden ödünç almış bulunduğu iki üç kitabı bırakıyor. Adam sahiden, gelirinden taşkın masraflarını Amerikanca gidermekte yüksek derece becerikli hani.” (Marks’tan Engels’e, 2 Aralık 1850)
Ve Seiler’in borcu kapatılıyor. Yalnız madde tırtıklamasıyla kalsalar. İnsana çalışacak vakitte komuyorlar. Marks, yalnız mecbur oldukça resmî toplantılara gidiyor.
Bu baylar ha bire Derneğin can sıkıcı olup olmadığı meselesini tartışa durduklarından, tabiî kendi söylediklerinin tadını çıkartmak zahmetini kendilerine bırakıyorum. Bana gelince, seyrekleşiyorum. İkimiz de epey denedik: insan boyuna semtlerine uğradıkça bu adamların saygısından düşüyor. Zâten artık kabak tadı verdi, zamanımı elden geldiğince daha yararlıca kullanmak istiyorum.” (a.y.)
Aynı tartışma için tartışma bıkkınlığı Engels’te de artıyor:
Tartışma büsbütün beklediğim gibi olmadı. İki taraf da küçük savaş hileleri, Londra’nın nice tatsızlıklarından bizi teselli eden bir çok skandallı havadisler.” (Engels’ten Marks’a, 8 Ocak 1851)
Komiteler “Alângle” komedya:
Burada lokal bir Şartist örgüt kurmuş bulunuyoruz. Demokratik biçimler çerçevesinde şu İngilizler, biz dürüst ve çekingen Almanlardan çok daha az aldırış ediylorlar. 13 kişi idik. Hemen oracıkta bulunan 13 kişiyle 13 kişilik bir komite seçmiye karar verildi. Bunun üzerine herkes hazır bulunan üyelerden birisini teklif etti. Ben, tabiî hiç bir şey yapmak istemeyince, benim yerime ve adıma hazır bulunan yoldaşlardan birisi teklifi yapıverdi, ve beş dakika geçmemişti ki, bu özge centilmenler bir komite kalıbına giriverdiler; ve bütün bunlar en büyük ciddilikle ve kendiliğinden öyleymişçe yapıldı. Ne çıkacak bakalım.” (Engels’ten Marks’a, Şubat 1850)
8.- Açlığı Bilimle Giderme
Bilimcil Sosyalizme biraz dikkatli olsalar. Önüne gelen kendi kuruntu Sosyalizminde. Hiç değilse Manifest Komünist’i incelemek üzere Engels bir yuvacık kuruyor. En kabadayı aydınlar, Proudhon’un “Ekonomik Çelişkiler” eserini anlamadığı için İngiliz işçisini “yeterce eğitilmiş” bulamıyorlar.
Böyle burjuva sağlamlığına çevirmek istiyen kimseler için Proudhon, tabiatiyle, bu ülkede, haphazır bir yal (yahut deve hamuru) oluyor; görünüşte başka herhangi kimseden daha uzağa, Owen’den de daha uzağa gitse bile, olağanüstü saygıdeğer kalıyor.” (Engels’ten Marks’a, 17 Kasım 1850)
Onun için Marks, bütün gücünü Ekonomi Politik araştırmasına veriyor. Tam o sıra, Malthus papazının saçma nüfus teorisine destek yaptığı Ricardo’nun Rant (Toprak İradı) yanlışını düzelten keşfini Engels’e danışıyor. O günler Rusça yerine Fizyoloji öğrendiğini yazan Engels, hemen belirtiyor:
Her ne olursa olsun, toprak rantı için yeni kavrayışın adamakallı doğrudur. Daima nüfusla birlikte artan toprak bereketsizliği üzerine Ricardo teorisi bana hiçbir zaman besbelli görünmedi, ve buğday fiyatındaki boyuna artışın da haklı nedenini bulamadımdı; ama teori olayında ki bilinen tenbelliğim verili bulunduğundan, işin derinliğine hiç inmeksizin kendi kendime homurdanmakla yetindim. Senin getirdiğin çözüm tek doğru olanıdır, ve sen böylece toprak iradının iktisatçısı ünvanına yeni bir hak kazandın. Eğer hukuk ve adâlet hâlâ şu yeryüzünde bulunsaydı, hiç değilse bir yıllığına bütün toprak iradı senin malın olurdu! ve bu irad da istiyebileceğinin en azı sayılırdı!” (Engels’ten Marks’a, 29 Ocak 1851). “İşi aydınlattın; artık durma bitir, yayınla ekonomik politik eserini.” (a.y.)
Dostunun bu bir yıllık Dünya İradını bağışlayışına Marks ta takılarak cevap veriyor:
Fizyoloji’yi Mary üzerinde mi, yoksa başka yerde mi etüd ediyorsun?
Şu ân için, yeni irad teorim bana sadece her namuslu adamın ister istemez araştırdığı vicdan huzurunu sundu. Ancak, seni tatmin etmiş olması beni de tatmin etti. Hele evliliğim endüstrimden daha üretici olduğu ölçüde, benim gibi bir aile babasını: toprak bereketliliği ile insan bereketliliğinin tersine orantılılığı derinden derine müteessir kalmaktan geri kalamazdı.” (Marks’tan Engels’e, 3 Şubat 1851)
Ve bu sefer Marks “Para değeri teorisinin bir örneklemesini” veriyordu.
9.- Engels’in Hücum Borusu
Gürbüz gelişen Bilimcil Sosyalizmi bir türlü anlamıyanlara susulacak mıydı? Engels çoktan gemini kemiriyordu:
Hoş bir kepazeler çetesidir şu Gross, Wilhelm ve Cincinnati’li ilerici hicviye yazarı! Bize bu tür teklifler yapabilmeleri için, bu acaip herifler moral, beden ve zihin bakımından bizim sahiden son soluğumuzu verdiğimizi sanıyor olmalılar.” (Engels’ten Marks’a, 29 Ocak 1851)
Bir hafta sonra, politika ünlü’lerini şişiren Şartist Harney’e Engels’in “Karaavrupa Demokrasisi” üzerine, Marks’ın eliyle gönderdiği yazılar taarruz fişeği oldu:
O bahaneyle, bütün resmî demokrasinin yakasına yapışacağım ve onu, içinde Mazzini, Ledru – Rollin, vb. de bulunmak üzere, maliye reformcuları ile aynı sepete atarak, İngiliz proletaryasının gözünde şüpheli duruma sokacağam. Avrupa Komitesi iyice yoluna konacak! Orada sarayla şu baylar boy gösterecekler: Mazzini’nin yazaları, Ledru – Rollin’in Şubat’tan Haziran 1848’e dek meşhur yüksek eylemleri; artık elbet B. Ruge de unutulmıyacak… Lafayette ve Temmuz Devrimi… Louss Blanc’ın On Yılın Tarihi: henüz aşalamadı, ve Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da bütün devrimci parti içinde çok önemli bir biçimlenme elemanı oluyor. Bence, şimdiye dek saldırılamaz bir otorite olan bu kitabın etkisini hakettiği yere oturtmak yararsız olmıyacaktı… Son günlerde rastladığım sersem bir Macar sığınganından öğrendim; şu asaletli gil yeniden ulu orta kanlı konspirasyonlardan (gizli faaliyetlerden) ve büyük sergi vesilesiyle ayaklanmalardan söz ederler. Bu davullu zurnalı bando mızıka önünde, Londralı devrimcilerden Willich ile Berthelemy’nin kahraman ruh hâletlerini sezinler gibi oldum.
Buranın serbest – değiştokuşçuları proletaryayı satın almak için mülkiyeti yahut yarı – mülkiyeti sömürüyorlar… Bütün toplantılarda, bu uğurda örgütlenen bütün mitinglerde işçilerin, ve pek özellikle de, şu ara Manchester Piskoposu ile araları en iyi olan yiğit, alçakgönüllü ve yararlı Watts’ın övgü şarkıları durmaksızın dinlenmeksizin çağırılıyor. İlk uzlaşmazlıkta, dört bir yandan işçilerin nankörlüklerine karşı kopacak kızgınlık patlangıcanı düşünerek peşin peşin keyifleniyorum.” (Engels’ten Marks’a, 5 Şubat 1.851)
10.- Göçmen – Sığınganlar Arası Sürtüşmeler
Sanki üstüne basılmıştır. İrkilen Marks, önce rahat bir nefes alıyor. Ve günün “küçük büyükadamcık“larının perde arkası oyunlarını alaylıca çiziyor:
10 Şubat 1851
Azizim Engels,
Louis Blanc’a saldırmanın artık iyice zamanı geldiğini yazdığın vakit, hiç değilse, durumu duruca görmüştüm. Hele şu hikâyeyi bir dinle:
Bir hafta kadar oluyor. Londolphe’a rastlıyorum. Karıma ve bana selâm verişinden bozum havasanı seziyorum. “Şövalgecil dost”umuzun, Dağ Bagard’ımızın Müfrit Yiğitler Yiğitimizin durumunda çürük bir şeyler vardı. Meğer! Landolphe ile Lauis Blanc, M. Adam’an bırakıp gittiği Willich – Schapper komitesine katılmamışlar mı! Hem daha onbeş gün öncesi Landolphe, Barthelemy’yi assa hınca bitmiyecekmişçe konuşuyordu ve ben de kendisine Willich – Schapper işini anlatmıştım. Ne dersin? Ol görüp şu babayiğitler bu meselede bana bir sözcük olsun fıslamadılar.
Artık onların ölçülerinde Willich ve Schapper’in ne kertede büyüdüklerini ve hangi noktarda dek bizi yenik saydıklarını tasavvur edebilirsin.
Ama biz onları başka yoldan döveceğiz. O marangoz Assubay Willich’i deliye, ama sözün tüm anlamayla çalgına çevirmek üzereyiz.
Kolonya’lı Becker (“kızıl” demokrat) adına Schramm’ın Willich’e yazdığı mektubu hatırlarsın: ona askercil diktatörlüğü sunuyor, aynı zamanda da basın’ı ortadan kaldırarak Schapper’in moral yapısı üzerine hafif gölgeler düşürtüyordu.
Bir de ne görürsün! Willich tavşan gibi tuzağa daldı. Becker’i mektup üstüne mektupla bombardıman etti; hattâ emre hazır bir ulak bile bulunduruyor; artık burnundan kıl kopartmıyan bir II. Cromwell (İngiliz Burjuva diktatörü) kesilmiştir bile o, büsbütün dizgin kantarma tutmaz olmuştur, kimseyi karşısında konuşturmuyor ve Becker’i Kolonya’da bir ihtilâl yapmakla görevlendirdi. Devrim patlar patlamaz kendisini yüce güdümü ele almıya hazır ilân ediyor. Bir kaç günedeğin Becker mektupları bana teslim edecek ve o zaman ben de ateşi baruta koyacağım.
Burada yeni bir Demokratik hinoğluhinler çetesi var: Bruxelles’den kovalanmış Fransızlar, Cassel’den Heise Oppenheim. Francfort’tan Günther ve ilh. Bereket şu sonunculardan kimseyi görmedim.
Umarım son mektubumu almışsındır.
Senin, K.M.”
11.- Sarp Küçükburjuva Dikta Hevesleri
O bir avuç Sığıngan (mülteci) göçmenler (İslâmlıktaki: “Muhaciriyn“) ile onlara Şartist yardımcı (Medine’deki “Ensâr“) arasında geçen,yapacak yığın işsizliğinden gelme yarı trajedi ve yarı komediler, zaman zaman son kertede dramatik sahnelere de kapı açıyordu. Gene Marks’ın dilinden roman gibi dinliyelim:
24 Şubat 1851
Azizim Engels,
Sabahın saat biri. Bir saat önce hemen hemen, Pieper bir yel vuruşu ile, şapkasız, saç baş karmakarışık ve elbiseleri lime lime içeriye girdi. İşte olan biten şey.
City’de miting yahut banquet (şölen) bu akşam olmuştur. Willich başkanlık ediyordu. Sözünde duran Jones (Şartist şeflerden biri) oraya gitmemişti. Bizim Dear (Aziz: Harney: başka Şartist şef) bir kızıl şeritçik taşıyordu. Hazır olanlar 700 kişi kadar. İçlerinde 150 Fransız, 250 Alman, 200 Şartist, sonra Polonya’lılar ve Macarlar geliyor. Blanc, er kardeşlerinin Paris’ten ona yolladıkları toplantı dileklerini (adreslerini) okuyor. Willich, Chaux de Fonds’tan aldığı bir başka toplantı dileğini okuyor. Almanya’dan birşey gelmemiş. Paris’teki Polonyalalaran da bir adresi okunuyor.
Anlaşılan söylevler fenâ halde kötü olmuş; ve bütün fraternite’ye (kardeşleşmiye) rağmen, cansıkıntısının şebnemleri yüzIeri ve dilleri kaplamış.
Schramm (Alman komünisti) ile Pieper (Marks ile Engels’in dostu, filozof) orta oyununa katılmak üzere kartlarına almışlar. Daha başlangıçta hırpalanıyorlar. Schramm, düzeni muhafazayla görevli, yiğit ve şövalyecil Landolphe’a sokulup, verdikleri paraya karşılık hiç değilse rahat bıırakılmalarının sağlanmasını rica ediyor. Görevli, izahat verecek yerin burası olmadığı karşalığını veriyor.
Yavaş yavaş Greatwindmillstreet’in adamları bu işi çok uzun sürmüş buluyorlar. Başlıyorlar haykırmaya: Casus var, casus! der demez, Schramm ile Pieper, sille sopa, salondan dışaraya atılıyor. Şapkaları yırtılıp, salonun önündeki avluda ayaklar altında çiğneniyor. Tekmeler, yumruklar üstüste, adamlarda parçalanmadık kol kafa bırakılmıyor. Başlarından saçları demet demet yolunuyor, ve ilh. Barthelemy çıka geliyor, ve Schramm’ı parmağıyla göstererek bağırıyor: “Bu berbat bir heriftir! Ezmeli onu.”. Buna karşı Schramm’ın verdiği karşalık: “Siz bir serbest bırakılmış kürek mahkûmusunuz.” 
Bağrışmıya 200 kişi katılıyor: Almanlar, Fransızlar ve bu hepsi de pek babayiğit Fraternite’ler (Kardeşleşmişler) silâhsızlandırılmış iki insana karşı.
Bayram ertesi bizim “Dear” görünüyor, ve, enerjiyle müdahale edecek yerde, bu kimseleri tanıdığını kekeliyor ve uzun uzun izahlara girişmek istiyor. Böyle bir anda hoş çâre doğrusu.
insan bir arslan cesaretiyle kendilerini savunuyorlar.
Greatwindmillstreet’li kişiler bağırıyorlar: bu herif kasamızdan 19 şilin çaldı.
Bugünlük bu kadarı yeter. Ne dersin, azizim? Eğer yarın Londra’da ihtilâl patlarsa, Willich – Barthelemy muhakkak iktidara geleceklerdir.
Senin, K.M.”
12.- Göçmen – Sığınganlarda İşyok
Öyle gösterişçi bir küçükburjuva devrimci ortamı Marks – Engels için dayanılmaz şeydi. Orada herşey yapmacıktı. Engels bulantı geçiriyordu:
(Tırnak içinde) “Bizim dost” Landolphe, bir yol daha, kocakarı olarak davrandı, ve şu kendini beğenmiş cüce Louis Blanc’ın ahmakça böbürlenişi, o küçük dangalakçığı adamakıllı deli edecek orantıya çıktı.” (Engels’ten Marks’a, tarihsiz, 1851)
Marks, onlarda, bütün kendi toprağından kaçmış sığıntıların kompleksini buluyordu:
“Fransızlar, bütün buradaki orta – oyuncuların başlarındaki hâlelerini yitirecek olan bir genel aftan korktukları kadar hiç bir şeyden korkmuyorlar.” (Marks’tan Engels’e, 23 Şubat 1851)
Engels, olayların şişirmecelerine içerliyordu:
Kutsal İttifak (Karşı – Devrimci krallar andlaşması), hakikaten sorumsuzca tabanı bu azgın eşeklere hazırlıyor, ve eğer Palmerston bulunmasaydı, evrensel hayvânlığın yakın kurtuluşu pekâlâ altı ay önce olurdu.” (Engels’ten Marks’a, tarihsiz 1851)
Tek tutamak bilimcil yazarlık kalıyordu:
Gittikçe daha iyi göze çarpıyor: göçmenlik öğle bir kurum ki, orada her bir kişi ister isternez bir deli, bir eşek yahut bir madrabaz olur, meğer ki insan onlarla her türlü dayanışmayı tümüyle koparsın ve o sözde devrimci parti ile bir uzak kuyruklu kirazla eğlenirce alay eden bir bağımsız yazar olmakla yetinsin. Bu basit bir rezalet ve alçaklık okulu; orada her önüne gelen eşek, vatan kurtarıcısı postuna bürünüveriyor.” (Engels’ten Marks’a, a. y.)
13.- “Eşeklerle Gülünçlüğü Paylaşmamak”
Marks neredeyse tapayı atıyor:
Schapper, alkışlar arasında, İngilizce olarak kaçınılmaz nutkunu attı: bıçağına savaş! Louis Blanc daha iyisini yapmadı. Yaşasın savaş! Tausenau’da orada bulunuyordu, ve Bem’den sözetti. Harney uzun bir söylev söylemiş, – bana dediklerine göre, iyi olmuş, – ve Blanqui’yi, Barbes’i ve en sonra Louis Blanc’i sosyalist Mesih ilân etmekle sözünü bitirmiş.
Ne dersin?..
Yoruldum, Şu Harney’in “büyük adamcıklar”ı kamu önünde durmak dinlenmek nedir bilmeksizin buhurdanlamasından…
… bugün bu saat, sen ve ben her ikimizin, kamu önünde en aslana uygunca tecrid edilişimiz hoşuma gidiyor. Bu tecrit ediliş durumumuza ve prensiplerimize büsbütün uygun düşüyor. Bir zamanlar olduğu gibi karşılıklı imtiyazlaşmalar, nezaket gereği birtakım zaaflara göz yummak, kamu önünde, parti üzerine ikide bir fışkıran gülünçlüğü bu eşeklerle paylaşmak sistemi artık dindi. Sana rica ediyorum, bu satırlara çarçabuk karşılık ver. Burada Pieper’den başka hiç kimseyi görmüyorum, ve pek itikâfa çekilmiş bir yaşama sürdürüyorum. Anlarsın artık ne denli eksikliğini duyuyorum ve seninle konuşmıya ne kadar ihtiyaç duyuyorum.” (Marks’tan Engels’e,11 Şubat 1851)
14.- Dar Kafalı Karyeristler
İki gün geçmeden, Engels’in karşılığı ne oldum delilerine ateşten gömlekti:
Kişi olarak Harney’in o sersemliği ve sakarlığa başka herşeyden çok rahatsız ediyor. Ama aslına bakarsan bunun da artık önemi yok.
Bir kez daha, – ve uzun süredenberi ilk defa olarak, – şunu ispat etmek fırsatı elimize geçti: bizim ne populariteye (dillere destân olmıya), ne herhangi bir ülkeden herhangi bir partinin “dayanak”ına ihtiyacımız yok, ve bizim durumumuz bu tür entipüflüklerden mutlak surette bağımsızdır; ve bu bayların bize muhtaç olacakları ân geldi mi, kendi şartlarımızı dikte edebilecek durumda olacağız. O güne dek hiç değilse huzura kavuşmuş oluruz. Bir hayli yalnızlık! Vallahi, üç aydan beridir, Manchester’de ben bu yalnızlıktan yararlanıyorum ve ona alışmış bulunuyorum. Hem üstüne üstlük burada pek hoşuma gitmiyen bekar yalnızlığına da alışmış bulunuyorum. Doğrusunu istersen, o küçük büyük – adamcıkların bizden çekinişlerini yadırgarsak insafsızlık etmiş oluruz. Yıllar yıladır en ufak bir partimiz bulunmazken, hiç değilse resmen partimîzden saydığımız kimseler doktrinimizin elemanlarını bile kavramadıkları ortadayken, çeşit çeşit kimseler sanki bizim partimizdenmişler gibi davranmadık mı? Hem bizim gibi karyirlerden (resmî mevkilerden: külâh kapıcılıktan) vebâ illetini görmüşçe kaçan kimseler, nasıl olur da bir partiden olabilirdik. Biz ki her türlü ünsalmanın üstüne tükürmüşüz, adımız duyulmaya başlar başlamaz kendi kendimizden kuşkulanmaya kalkmışız, bize öyle partiler vız gelir. Hakikaten böyle! Son yıllar bize katılmış o dar kafalı (borne) kişilerin “tıpatıp ta kendi tanımlanmaları” içine sığdırılmazsak, bu bizim için hiçte bir yitiri olmayacaktır.” (Engels’ten Marks’a,13 Şubat 1851)
Marks’ın: “Bir cüce ile yarım düzine deve” dediklerine karşı yüreği soğutuluyordu.
15.- Devrim ve Devrimci Ciddiliği
Sonra, Devrim‘in objektifliği ve o durumda Marks’a, Engels’e düşen iş geliyordu: Orada Engels, dün elde silâh devrim için çarpışırken sınadığı başından geçenleri veriyordu:
Bir devrim, bayağı zamanda toplum gelişimini belirlendiren kurallardan çok fizik kanunlara uyan sırf tabiî (doğal) bir haile (büyük olay)dır. Yahut, daha doğrusu o toplum gelişim kanunları devrimler sırasında çok daha fizik bir karaktere bürünürler ve gerekliliğin (zaruretin) maddecil gücü daha ziyade şiddetle kendini gösterir. Ve insan kendini bir partinin mümessili olarak koyarsa, bu dayanılmaz doğal gerekliliğin girdabı içine çekilip götürülür. İnsan, ancak bağımsız kalarak, ve aslında başkalarından daha devrimci görünerektir ki, hiç değilse bir zaman için olsun, en sonunda gene de içine sürüklenilecek olan bu girdaba karşı otonomisini (muhtarlığını) kurtarabilir.
Bu pozisyonu (duruşu), gelecek sefere biz işgal edebiliriz ve etmeliyiz. Yalnız resmî Devlet mevkii yasak olmak yetmez, fakat elden geldiğince uzun süre Komiteler içinde koltuğa oturmak ta yasak, eşekler için üzerine sorumluluk almak ta yasak; herkese ve herşeye karşı acımak nedir bilmez bir eleştiri; ve onunla birlikte, bütün şu konspirasyon (gizli faaliyet) ahmaklarının bize yitirtemiyecekleri açık hava duruluşu. Ve bu bizim elimizden gelir. Biz aslında her zaman şu laf ebelerinden daha devrimci olabiliriz. Çünkü biz bir şeyler öğrendik, onlarsa hiç birşey öğrenmediler. Biz ne istediğimizi biliyoruz, onlarsa bilmiyorlar. Ve şu son üç yıl içinde gördüklerimizden sonra, büyük olayları kişicil olarak onlarla ilgili bulunan başka herkesten daha serinkanlıca ele alacağız.
Şu ân için esas olan şey yazdıklarımızı bastırmamızdır: ister bir üçaylık dergi içinde ya doğrudan doğruya saldırırız veya kişilere karşı pozisyonumuzu sağlarız; ister kocaman kitaplar içinde şu pis hayvanlardan hiç birisinin adını bile anmak ihtiyacını duymaksızın aynı şeyi yaparız. Bunun ikisi birden de yürütülür. Zaman uzadıkça ve çoğalan tepki önünde bana öyle gelir ki, birinci olanak azalır, ikincisi gittikçe üzerinde karar kılınması gerekecek olan kaynağımızı teşkil eder. Eğer sen hepsine Ekonomi Politik eserinle karşılık verirsen, bütün sığınmış göçmen hinoğluhinlerinin sana karşı yapabilecekleri bütün dedikodular ve bütün sersemlikler neye yarıyacaktır ?” (Engels’ten Marks’a, 13 Şubat 1851)
SUNUŞ
M.D.D. (Millî Demokratik Devrim) diye birkaç yıldır süren akım var. Onun tüm Tezlerindeki ana eğilim : Kapıkulu Aydınlar içinden bir kesimi heyecana verdi. Tabiî, o (M.D.D.cilik) ile Marksizm’deki Demokratik Devrim iki bambaşka şeylerdir. Demokratik Devrim çok ciddî bir konudur. MDD’cilik : Demokratik Devrim‘i dramatize ederken karikatürleştirir. O bakımdan söz benzerliklerine aldanmamalı. MDD’ciliğin Demokratik Devrimadına yapılmış bir Küçükburjuva Zortlaması olduğu Bes-Bellidir.
Zortlama“: biliniyor, kimi çok hareketli sesler çıkaran ilkel bir halk türküsü türüdür. Yerine göre dinlenilir. Arada pek hoşa da gidebilen “parçaları” geçer. Ancak ister istemez İlkel kalır, Zortlama‘dır. Tam: “Zurnada peşreve bakılmaz” deyiminin yeri burasıdır. MDD’cilik Zortlamacılığıdır.
Bu kitapta o MDD’cilik denilen tipik Küçükburjuva zortlamasının doğuş ve açılış ayrıntılarını gözden geçireceğiz.
Bu iki bölüm : bir “Zortlamaya Giriş” ile başlayacak ve “Anarşizm mi? Dağınıklık mı ?” sonsözüyle bitecektir.
BİRİNCİ BÖLÜM
M.D.D. Zortlamasının Doğuşu
İnsanlığın her Pratiği gibi her Teorisi de: Geçmiş-Gelecek kuşaklar arasında kaçınılmaz ilişki-çelişki‘lerle gelişir. Geçmişle ilişkiler açıkça veya gizlice koparılırsa, çelişkiler ürkekçe veya ikiyüzlüce atlanırsa gelişim durur.
Bu kural herşey gibi Sosyalizm için de doğrudur. Toplumun veya Kendi kendisinin gerçekliklerini, bir öğrenci içtenliği ve alçakgönülllüğü ileetüt etmiyen sosyal akım, istediği denli sansasyonel (duygu çatlatıcı) olsun, tarihcil gelişim pratiği içinde köksüz davranışlardan, Teorik bilinç aydınlığı yönünde tutarsız düşüncelerden başını alamaz.
Bu Bölümün üç Ayrımında, İkinci Emperyalist Evren Savaşından sonra çizisine giren Yeni ve Enyeni Sosyalizmlerimizin, -sırf Eski– Sosyalizmin aşıladığı S.S.lik (Sapık Softalık) hastalığı yüzünden,- nasıl (görünüşte Tarihcil bağ ararken bile) Eneski – Sosyalizmin Teorik kazançlarına kaygısızlık ve saygısızlık yaparak, en can alıcı noktalarda yanılgılara sahneye çıktığı eleştirildi. 
AYRIM I.
Zortlamaya Giriş
Öğrenimin yaşı, başı olmaz. İslâmlık: “Minelmehd ilel lâhd” (“Beşikten mezara dek” öğren), demiş. . . Allah bizi: “herşeyi biliyorum, bundan böyle hiçbir şey öğrenemem, ” eğilimli tıkanıklıktan ve ölüm körlüğünden korusun. Allah bizi, yaşarken hiçbirşey öğrenemezliğin mezarına gömdürmesin.
“GİRİŞ” in konusu: Marksizm yeniden icat edilmez, ama daima geliştirilir, prensibidir.
A – Dünya’da hayatın dinamizmini temsil eden yeni Kuşaklar, durmuş, yanılmış eski Kuşağı yıkmak için yıkmazlar. Yıkılan sakat ve bayağı eğilimler, derinliğine Teorik araştırmalarla doldurulur.
B – Türkiye’de çelişik başlıca 4 Sosyalist kuşak sayılabilir: Eneski Sosyalistler (1920 -1925) (Ş. H. Değmer – H. Kıvılcımlı); Eski Sosyalistler(1925 -1945) (N. H. Ran – R. F. Baraner);Yeni Sosyalistler (1945 -1960) (M. Belli – M. A. Aybar); Enyeni Sosyalistler (1960 sonrası) (V. Erdoğdu – D. Perinçek).
C – Dünya’da: eski yanılan kuşağın değerlendirilmesi sonunda yeni ve daha yüksek teorik sentez yaratılır. Türkiye’de: eskinin ölümlülüğü örtbas edilip üzerine oturulduktan sonra, Teori hiçbir yüksek senteze vardırılmaz.
D – Eleştiri yanlışı okşamak değil, yatağanla kökünden kazımaktır. Yoksa dokunulmaz adam Führer’liğe, basit oportünizm Sosyal Faşizme karabilir.
E – Bugünkü Sosyalizmimiz Eski Fraksiyon=Provokasyon‘ların yerine Yuvar (Mahfil) ilkelliğini geçirdi. TİP ABA’cıları Kuyrukçudur. Ama, azınlıkların Anarko – Bundizmi yanında, Enyeni’lerin Menşevizm ve Yeni’lerin Otzovizm (Hotzotçuluk, Ultimatomculuk) eğilimleri bellidir.
DÜNYADA SOSYALİST KUŞAKLAR
“Seni doğrucu başı mı koydular ?” denecek. Ve bir MDD’cinin dediği gibi, “İşimize gelmiyen gerçekliği“, neden “elimizin tersiyle itele“miyelim ? Şunun için ki, gerçeklikler, (bir İngiliz atasözünden bir ustanın aldığı deyimle): “Olaylar inatçadırlar. ” En beklenmedik yerde karşımıza dikiliverirler ve bizi, – içtenliğimize, iyi dileğimize, hattâ devrimci sağduyumuza bakmaksızın, bozu bozuverirler. Olayların bir de Bilimi vardır, Teori adını alır.
Lenin’in “Devrimci teorisiz Devrimci hareket olamaz” sözünü hemen her eline kalem, diline söz tutan Türkiyeli günde kaç öğün tekrarlamıyor ? Ancak o söz hiç bir zaman ölü ve soyut formül değildir. Her defasında uygulanmak için canlı somut ekleriyle belirtilir. “Ezilen sınıfın kurtarıcı hareketi, devrimci teorisiz, olanaksız kalır” denilince, hemen hatırlatılır: “Bu teori icat edilemez!” “Devrimci Teori, tüm Evren ülkelerinin devrimci deneylerinden, devrimci düşünmesinden sonuç olarak çıkar. . . Ona Marksizm denir. ” (Lenin: “Bir Fransız Sosyalistinin Namuslu Sesi“, 1915)
Onun için Marksizm’in term ve tanımlamaları gelişigüzel değiştirilemez. Doğruculukta ısrarımızın anlamı budur. Yalnız, Teori: bir term ve tanımlama küpü değildir. Marksizm her gün gelişen bilimdir. “İnsan gücü yettiğince bu Teorinin elaborasyonuna (işlenmesine) ve uygulanmasına katılmadıkça, günümüzde Plehanof, Kautsky ve Ortaklarının teoriyi uğrattıkları sakatlamayla mücadele etmedikçe SOSYALİST OLUNAMAZ, Sosyal Demokrat olunamaz. ” (Lenin: II. Enternasyonal’in Krahı, 1915)
Kautsky: II nci Sosyalist Enternasyonal’in Lideri, Plehanaf: Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Lideri. Her ikisi de Bilimcil Sosyalizmin klâsikleri sırasına girmiş. . . Onlara karşı Lenin çıktı. Niçin ? “Teoriyi uğrattıkları sakatlama ile mücadele” için. Ne zaman ? 1893’ten 1915 yılına dek: tam 22 yıl aynı ikinci. Enternasyonal ve R.S.D.İ.P. içinde çalıştıktan sonra. Her iki örgütte de çeyrek yüzyıl Kautsky ve Plehanof “Öğretmen“, Lenin “Öğrenci” sayılarak çalıştı.
Nasıl çalıştığını mı merak ediyoruz ? Bir saniye bile “Beyinsizlik işgüzarlık” yapmadı. Attığı her pratik adımı bir teorik yorumla geliştirdi. En sıkıörgüt disiplini içinde, en önde başıyle ve gövdesiyle dövüştü. Dövüşürken yalnız kendi ülkesi için değil, dünya işçi sınıfı hareketi ve sosyalizmi için, görülmedik çığırlar açtı. Gerçek baş Lenin’di. Ama 22 hattâ 25 yıl Lenin Örgüt geleneğini sayarak, “Öğrenci” durumunu korudu. Kautsky ile Plehanof hâlâ örgüt‘ün “Öğretmen“i, “baş”ı göründüler:
Lenin, o biri dünya örgütünün, ötekisi ülke örgütünün başı alan iki adama karşı yüzde yüz kopuşarak çıktığı gün: ardında, iki yıl sonra yeryüzünün altıda birinde iktidara geçecek en güçlü Partisi ve ömür boyu yazdığı otuz (sonra kırk) cilt emeğinin tam yirmi cildi dağ gibi sıralanmıştı. Ve bu sıra dağların tepesinde bir de hiç yanılmadan benimsenip değerlendirilmiş 1905 Devrimi şahikalaşıyordu.
Ve eser, Marksizm’in bayağılaştırılmış kimi formüllerini tekerlemek değil. Daha ilk adımı, kendi ülkesinin en yakıcı problemi, Rus köyü içine girer. “Köy Yaşantısında Yeni Ekonomi Hareketleri” (1893) ile başlar. Hemen “Halk Dostları (Drujya Naroda) Nedir ve Sosyal – Demokratlarla Nasıl Dövüşürler ?” ve “Narodnicestva’nın Ekonomik Özü ve Onun G. Struve’nin Kitabında Eleştirisi” (1894) eserlerinde köyle ilgili Küçükburjuva ve Burjuva Sosyalizmlerini elekten geçirir. “Fabrika İşçilerine Para Cezası“, “Gimnaz Ekonomisi“, “F. Engels“, “Bakanlarımız ve Düşünür“, “Sosyal – Demokrat Parti Programı“, “İşçi Sınıfı Kurtuluşu Savaş Birliği” (1895 – 96); “Buğday Meselesi“, “Kapitalist Ekonomi Romantizmi“, “Yeni Fabrika Kanunu” (1897); “Mirasımız“, “Bizim Fabrika İstatistiklerimiz” (1897 – 98); “Yazımları”. “Köy Ekonomisinde Kapitalizm“, “Rus Sosyal Demokrasisinin Sorunları“, “Partimizin Programı“, ve ilh. (1899) ve bu arada muazzam “Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi” eseri… 
Bütün bu yazılar, çızıktırına değil, içinde yaşanılan toplumun derin etütleridir. Ancak o temelli bilimcil Sosyalist etütlerden sonradır ki: bir yanda “Marksist doktrin” ve “Devrim“, “İşçi Partisi ve Din” gibi genel konularla yanyana, bir daha “Halk Dostları Kimlerdir ?“, “Rus Sosyal – Demokrat problemleri“, ve nihayet “Ne Yapmalı?“,  “İki Taktik” ortaya çıkar.
İşte bütün o her adımında, kendi Toplumunun ekonomik, sosyal, politik, kültürel orijinal karakterlerini, sıkı Marksizm derinleştirmesiyle atbaşı birlikte giderek inceliyen bu adam o büyük doğruyu kavramıştır : “Devrimci düşüncesiz, Devrimci davranış olamaz” demekle kalmamıştır; o prensibi uygulamıştır. Ama o adam kimdir? Henüz adı bile her gün değişir. 1917 Patlamasaydı, kişi olarak belki adını işiten pek bulunmıyacaktı. Bir çağ açtığı gün de işitilen adı Lenin, takma idi.
Bir de bizim “Üstâd“ları düşünün. Hemen hepsi: Sosyalizmin “yedek parçaları” halinde dışarıdan ansızın harekete “ithâl” edilmişlerdir. “Montaj sanayiimiz”; gibi kafalarında yabancı makineli, yabancı hammaddeli uyduruk bir “Montaj Sosyalizmi” taşırlar. Hiç zahmetsiz, rakı bulamayınca kahve köpürdeterek yıldırım ünlü, yanılmaz “Lider” sayılmazlarsa hastalanırlar. Çünkü öyle nankör emekle beklemiye tahammülleri yoktur. Ancak, “Üstâd“lıkları yeni bir şey değildir. Elli yılın kuşakları içinde neleri görülmedi?
TÜRKİYE’DE SOSYALİST KUŞAKLAR
Bizim anabildiğimiz kadarıyla, Türkiye’de başlıca dört konak, yahut Kuşak, yahut Aşama Sosyalistler oldu. Bunları zaman aşımları açısından şöyle adlandırabiliriz:
1. Eneski Sosyalistler: Bunlardan adı kalanlar Dr. Şefik Hüsnü Değmer ile Dr. Hikmet Kıvılcımlı oldu.
2. Eski Sosyalistler: Bunlardan gene adı kalanlar Şâir Nâzım Hikmet Ran ile rahmetli Reşat Fuat Baraner oldu.
Burada, bilmiyenler için birkaç küçük açıklama yapalım.
a) Sosyalizm ve Sosyalist deyince sırf ve yalnız Bilimcil Sosyalizmi anlıyoruz. Marksizm dışındaki akımların Sosyalizmleri ne olursa olsun, Türkiye Sosyalizmi Tarihinde bugüne dek sürekli olabilenleri yoktur.
b) Sosyalizm ve Sosyalist deyince şu veya bu kitapta, yahut Kütüphanede, yahut okulda sosyalizm “tetebbü” etmiş olmak aklımıza gelmiyor, ve öyle sosyalizm ve sosyalist te olamaz ve olunamaz. Sosyalist: belirli bir ülkenin, belirli savaş‘ının tümü için de teoriyi ve pratiği yaşamış insan demektir. “Biz de falan zamanda, filân köşecikten sosyalizm yapmamış mıydık ?” diye sohranacak olan kimi ahbapçavuşların bu bakımdan gönülleri kırılmasın. Kendilerini Antika meraklılarına bırakıyoruz.
c) Sosyalizm ve Sosyalist dediğimiz şeyi (b) bendiyle açık seçik koyunca, kimi kafaları karıştıran “Anakronizm”ler (zaman çelişkileri) aydınlığa kavuşabilir.
Netekim, Eneski Sosyalistlerle Eski Sosyalistlerin kimileri arasında (baş farkı bir yana) hiç hir yaş farkı görmiyenler, bu iki kuşağ’ı birbirine karıştırmakta çok “duygucıl”dırlar. Ne çâre ki, olaylar böyledir. Savaşa beş on yıl önce katılanla sonra katılan er, eğer erse, hiçbir düzeyde aynı kertede “kıdemli” sayılmaz.
Ve Türkiye’nin Sosyalizm olayları ile geleneğinde öyle kesin bir hiyerarşi (basamaklar zinciri) kuruludur. Kimse onu, hiç bir düşünce ve davranışı ile değiştirememiştir. Türkiye Sosyalizminin Sosyalistleri: kendi aralarında (her kuşağın kendi içinde ve öteki kuşakla arasında) bu hiyerarşiyi, (hiç değilse bilenler önünde), bozmak cesaretini gösterememişlerdir. Yaş ve baş farkları ne olursa olsun Eneski Sosyalistler Eneski Sosyalist olarak kalmışlardır, Eski Sosyalistler de Eski Sosyalist…
d) Sosyalizm ve Sosyalist dediklerimizle, daha tanımlarken belirttiğimiz gibi: “adı kalanlar“ı göz;önünde tuttuk. Bir de “adı kalmıyanlar” var. Bunlar iki zıt kutupda toplanırlar. Bir bölüğü adı ağıza alınamıyacak kertede yüreksiz ve alçak çıktıkları için Allah bizden onların ne adlarını, ne sanlarını sormasın. Şeytan hesaplarını görsün.
Ama bir de her kuşağın “adsız” yiğitleri vardır. Onlar ne savaşta, ne savaş sonrasında hiç kimseden hiç bir şey; ne ad, ne ün, ne şeref, ne baht istememişlerdir. Kendi çaplarında, kanlarının son damlasına dek son kurşunlarını doğruca, namusluca atmışlar, çoğu hayatın sillesiyle vurulup “ölmüşlerdir”. Burada, günümüze dek kesintisiz süre; gelmiş savaşın somut elemanlarına senbol olmuş bir iki adı ancak anabildiğimiz için, geçmiş kuşakların adsız yiğitlerine yalnız saygı, sevgi ve yoldaşlık bağlarımızı bir yol daha sunmakla özür dileriz.
Bu açıklama üzerine samut sayı ile yıl rakamı da verebiliriz:
Eneski Sosyalistler: Savaşa 1920 – 1925 yılları arasında katılanlardır.
Eski Sosyalistler: Savaşa 1925’ten sonra, İkinci Emperyalist Evren Savaşına dek katılanlardır.
Bu ayrıma göre genel olarak Eneski ve Eski Sosyalistler Birinci Emperyalist Evren Savaşı sonucu Bilimcil Sosyalizm Savaşına giren kuşaklardır.
Eneski Sosyalistlerin “kıdem“leri kısa süre gibi görünür. Ancak o kısa beş yıl, Dünya ve Türkiye Tarihinin en büyük Devrilişler ve Devrimler günleri olduğu için, kendinden sonra gelen uzun süreye orantılanırsa, ölçülemiyecek kertede yoğun ve yaman zenginlikte mücadele ve örgüt biçimleri ve parolaları ile yüklüdür. Üstelik hareketin kuruculuğunu ve bütün korkunç yükünü Eneskiler omuzlarına aldıkları için, Sosyalizm biliminde ve hiyerarşisinde özel yerlerini tutmuşlardır. Bu oluşta ne takmalığın, ne iğretiliğin, ne yakıştırmalığın, ne kulluğun zerresi aranamaz. Herkes bıçağı hakkına yaşamıştır.
Eneski Sosyalizmin matrisi, Dünyada: Emperyalizmin ilk yıkılışı ve Sosyalizmin altıda bir yeryüzünde güc ile kuruluşu; Türkiye’de: Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve Cumhuriyet‘in kuruluşu ile damgalıdır. Eneski Sosyalizmin gücü bu damgayı taşımaktan gelir. Hiyerarşisi o nedenle tartışılmamıştır. O kadar ki, bir bakıma Eski Sosyalistlerin Eneski Sosyalizm sınırında savaşa katılan Nâzım Hikmet Ran bile, hiç değilse “Şâir” olduğu sürece (çünkü bizde edebiyatçılar ün aldıkça başka şey de kesilirler), bu sürece, Eneski Sosyalizmin hiyerarşisine karşı, – kimi gülünçlüğe dek varan, – aşırı bir duygululuk “prejüjesi” (önyargısı) sayılacak eğilimlerini gösterileştirirdi. 
3. Yeni Sosyalistler: Bunlardan Türkiye’de yaşayıp duyulan arasında Mihri Belli ile Mehmet Ali Aybar’lar anılabilir.
4. Enyeni Sosyalistler: bunlardan en “serbest güreşen”lerden Vahap Erdoğdu ile Doğu Perinçek’ler anılabilir.
Yeniler ve Enyeniler o denli çoklar ki, içlerinden ancak birkaç senbol ad alabildik.
Elbet, Eneski ve Eski Sosyalistler için yapılmış “birkaç küçük açıklama” sırasında bütün söylenenler, Yeni ve Enyeni Sosyalistler için de, hem fazlasıyla yürürlükte sayılır.
Yeni ve Enyeni Sosyalistlerin, dünya açısından ortak yanları, hepsinin de II. nci Emperyalist Evren Savaşı sırasında yahut sonra, Sosyalizm Savaşına katılmış olmalarıdır. Fakat Türkiye açısından aralarında çok kesin bir uçurum açılır: 27 Mayıs. . . Yeni Sosyalistler 27 Mayıs öncelerinde, II. Emperyalist Savaşı biterken dövüşe, (tabiî herkes kendi çapında) katılmaşlardır. Enyeni Sosyalistler, 27 Mayıs sonralarında, (gene tabiî herkes kendi çapında), Savaşa katılmışlardır.
DÜNYA’DA ve TÜRKİYE’DE ÇELİŞKİLERİN SONUÇLARI
Türkiye’de Bilimcil Sosyalizmin elli yıllık Tarihçesine toptan kuşbakışı göz atınca ne görüyoruz ? Düz mantığa (yâni: Skolastik ve Metafizik düşünce yollarına) epey aykırı gelecek şaşmaz bir genel kanun buluyoruz.
Ardarda yetişmiş. Sosyalist Kuşaklar arasında: her sonradan gelen kuşak, kendisinden önce gelmiş bulunan kuşağa karşı, bıyık altında saklıyamadığı bir “Antitez” yaratma sevdasına kapılmıştır.
Her önceki Kuşağın Tez‘ine karşı, sonraki Kuşağın Antitez yaratması, diyalektik canlılığın kaçınılmaz sonucudur. Olacaktır. Olmuştur. Her ülkenin yetişmiş, yetişecek kuşakları arasında bu diyalektiğin benzerleri gelişir. Yalnız bu oluş sırf eski teze yeni antitez çıkarmış olmak gibi eski bir çelişki basamağında kalmaz. Mutlak daha yüksek bir Sentez uğruna gelişir.
Plehanof’un Marksizmi eleştirilirken iki şart yerine getirilmiştir:
1 – Plehanof Kuşağının Kurucu Marksizm‘e tahrif ve işkence yapması önlenmiştir. En eski kuşağın (Marks – Engels’in) getirdiği bütünkazançlar birer birer ve bütünü ile ele alınarak değerlendirilmiş, hemen ondan sonraki kuşağın (Kautsky – Plehanof’ların) “antitez” yaratacağız diye giriştikleri düzeltmeci, gözden geçirici, uyuşturucu ve ilh. fâre tırtıklaması Oportünizm‘leri çürütülmüştür. 
2 – Olduğu gibi ele alınan eneski doktrin, papağanca ezberlenerek toptan ve perakende satışa çıkarılmakla kalınmamıştır. Marks – Engels çağındakilerden bambaşka olan yeni şartların doğrulukla nasıl, eneski doktrine sâdık kalınarak işlendiği hem teorice, hem pratikçe, hem (gizli kapaklı değil) apaçıkça ortaya konmuştur. Yâni, örneğin Leninizm denen yeni Senteze varılmıştır. 
Dünya çapında Sosyalist metot, Sosyalist ahlâk budur. Kuşaklar, normal savaşçılar olarak, dengelerini böyle kurarlar, görevlerini böyle yerine getirirler. 
Türkiye’ye gelince, iş anormalleşir. Çünkü, Türkiye, yığını bakımından, Bâbil artığı Tefeci – Bezirgân Antikalığının batağında soğulcanlanmışküçükburjuva ortamıdır. Bu dejenere düzende geniş yenidenüretim yapan kapitalizmin serbest rekabet kuran gibi otomatikçe olsun gelişime elverişli bir ilişki bile mumla aranır. Günü gününe kıt kömür geçindiren basit dar yeniden üretimli Küçükburjuva ortamımız, ister istemez sosyalist kuşaklar içine de uğursuzluğunu çöktürmüştür. 
Her kuşak, yaratıcı çaba gösterecek yerde, ya teoride ya pratikte beliren eksiğini ve yanlışını, kendinden önceki kuşağın değerine ve kazancına en azından susuş kumkuması kesilip örtmiye çabaladı. Küçük dükkâncı rekabeti içinde öldürücü düşünce ve davranışlarla mirasını örtbas etmiye çalıştı, çalışıyor. Bunu niçin yapıyor ? Aklmca sivrilmek, “eşsiz örneksiz” geçinmek ve tarihte her şeyin kendisiyle başladığını ispatlamak için! Bütün bu amaçların sonucu ise: çevresindeki üç beş müridi esrarkeşleştirmiye, üç beş provokatörün daha yılanca hareketi zehirlemesine yarıyor. Hareketi birbirinden kopuk, ilkel çetecilik yolundan, her gün “bir adım ileri, iki adım geri” giymiye zorluyor. 
Yanılgı, o küçükburjuva yapıntılarını ve pozlarını bir kahramanlık sanan kişi‘lerin herkesten önce kendi kendilerini aldatmalarıyla kalsa, pek bir şey denemez. Yahut, “ilâ cehennem’üz zümera!” (Cehenneme dek yolu var) denir. Ancak Sosyalizmin trajedisi sürüp gidiyor ve memleket gibi, halkımız ve İşçi Sınıfımız da bir yol daha hayal kırıklığına, umutsuzluğa, kötümserliğe düşürülüyor. Kuşaklararası, aşamalararası eleştirinin iki şartı yokediliyor: 
1 – Eneski Kurucu Kuşağın mirasını, korumak şöyle dursun, en sinsice alçaklıkla kökünden kazıyıp yok etmek hırsı tarikatlaşıyor
2 – O pis Küçükburjuva lonca düşünce ve davranış soysuzlaşmasından, en ufak bir teorik ve pratik sentez doğmuyor.
YENİ SOSYALİSTLERİ ELEŞTİRİYE ALIŞTIRMALI
Aşağıdaki satırlar bu rezil çenberi kırmak için, – ne ilk, ne son olacağa benzemiyen, – bugün için bir sınamadır. Elbet mekanik bir “kuşaklar çelişkisi” deyimi ile Türkiye Sosyalizminin bütün problemlerini çerçevelemek istemedik. Maksadımız Kuşaklar örneği ile Sosyalizmin Pratik ve Teorik aksaklıklarını az çok toptan şemalaştırmaktır. Derdin ne denli eski ve derin olduğunu Yeni ve Enyeni sosyalistlerimize başka türlü sezdiremezdik. 
Eleştiri“: hem olumlu, hem olumsuz yanları belirtirmiş. Biz, olumlulukları sıralıyacak kadar ne vakit, ne nakit lüksüne sahip değiliz. Özellikle olumsuz bulduğumuz, eksik gedikleri doldurmaya çalıştık. Mezhebimizce: yanlış okşanmaz, kazınır. Onun için yanlış saydıklarımızın üzerine kalemefendisinin çelebi kalemtraşı iledeğil, sevimli halk filozofumuz Nasreddin Hoca’nın yatağanı ile saldırmak meşrebimizi düzeltmedik. Ve yanılan ne denli bize yakın, daha çok sevdiğimizse, yatağanı o denli derine kıyasıya batırdık. 
Çünkü, bıçak kemiğe dayandı. Kuşaklar arası bağlar mı ? Evet. Küçükburjuva yakıştırması teyellemeler’le bu sökük dikilemez. İkircilik ise, kararlar dünyasında İşçi Sınıfı’na ve Halka ihanet olur. 
*
Türkiye’nin Sağı: mitingde birbirini yaraladı. Sol henüz salonda kafa göz yarıyor. Meydanlarda dövüşmemekse, bir tarafın daima “Deliye uymamalı” eğilimine bağlanıyor. Ancak teorik ve pratik alanda gittikçe kızıştırılarak derinleştirilen sol uçurumlar, dağdakinden az değil. Bunun anlamı ned ir ? Yalnız bir akımın en doğru “çiziyi” savunarak ötekileri paramparça etmesi, izliyebileceğimiz kadariyle başroIü oynamıyor. O zaman tek şık kalıyor: Finans – Kapital bütün uç akımları kedi fareyle oynar gibi parmağına dolama yollarını bol bol bulmuştur.
70’ne geldim. Hiç bir zaman kendimi beğenemedim. Daima, sonsuz eksiklerimle cenkleşirim. Bir ara, çok toyken, kendini beğenenlerin (çürüklerini elle tuttuğum halde) gerçek bir güce dayanmış olabileceklerini sanırdım. Denemelerim çoğaldıkça, kendini beğenmenin bir yaldızlı paravan olduğunu arkasında acıklı yoksullukların saklandığını hep gördüm. O zaman Bilimcil Sosyalizmdeki: “Mükemmel adam = ölmüş adam!” gözleminin derinliğine ve sağlamlığına bir daha sonsuzca inandım.
“Piyasa” kendini beğenenlerle dolu. Demek, insanların toylukları: “ha!” deyince geçmiyor. Bunların içinde: “Herkes hiç karşılıksız bana itaat etsin, Dünyayı Cennete çevireceğim!” buyuranların, burunları dibinde oynanan Finans – Kapital alicengiz oyununu görmeyişleri: ya burunlarının aşırıca “büyüklük” nezlesine uğramış olmasından, yahut Sosyal Faşizme Musolini ve Hitler’lerin hangi kapıdan girdiklerini hatırlamak istemediklerinden başka nedene güç bağlanır. Proletarya Particiliği ile Führer taslaklığı nasıl bir sayılabilir?
BUGÜNKÜ “YUVAR”LARIMIZ (MAHFİL = ÇETE’LERİMİZ)
Çok soruldu. Soruluyor. Hangisi haklı?
Enyeni Sosyalist Ak Aydınlığın büyük tedirginlikle işlediği tema, kişi istibdadına karşı: “Demokrasi oluyor. “Sâf Demokrasi Dünyanın ve Türkiye’nin neresinde var ? Şef kalitesinin Taktik eksikliğine İdeolojik silâh yetmez.
Yeni Sosyalist Al Aydınlık “Etken Azınlık” zılgıdından “halkı uyarı” umuyor. Dünyanın ve Türkiye’nin hangi bölümünün eğilimidir bu ? Sınıf karakterinin İdeolojik eksikliğini Pratik silâh kaldırmaz.
40 yıl önceki bir anıda “Parti ve Fraksiyon” bölümü üç sapıtma tanımlıyor:
1 – Kuyrukçuluk.
2 – Anarko – Bundizm.
3 – Otzovizm.
ABA’cılık (Aybar – Boran – Aren) oportünizmi Kuyrukçuluk eğilimindedir. Bu eğilim daha önce Ekonomizm biçiminde idi daha sonra Menşevizmbiçimini alacaktı.
Yeni Sosyalistlerle Enyeni Sosyalistler ABA’cı (Kuyrukçuluğa) karşı işbirliği yaparak yola çıktılar. ABA’çılık puvan hesabıyla “yenilmiş” sayılır sayılmaz, üçü de birbirini “Oportünizm“le suçlayan üç akım ortaya çıktı. Bunlar ne mene Oportünizm idiler ? “Daha belli değil!
Araya sıkışan ve bütün yüksek yıldırımları üstüne çeken Azınlıkçılığı, Allah “Anarko – Bundizm“den korusun.
Enyeni Sosyalizme bir ölçüye dek Menşevizm yakıştırlabilir.
Yeni Sosyalizm’in payına Otzovizm (Türkçesi: Hotzotçuluk, Ultimatomculuk) kalır.
Eğer bütün o Sosyalizm eğilimleri, bir Siyasî Parti içinde doğmuş bulunsalardı: Fraksiyon adını alırlardı. O zaman her fraksiyonun eğilimine düşen ad verilirdi. Oysa bütün bu eğilimler ortada Proletarya Partisi‘nin bulunmadığında sözbirliğidirler. Demek 40 yılın kazancı Parti’yi yitirmek olmuş! Fraksiyonlar da birbirleriyle çatışan “Bağımsız” Führerlikler haline gelmiş.
Bu durumda susmak, çeşitli oportüniz mlerin Sosyal – Faşizme karmalarını önlememek olurdu.
AYRIM II.
Minima Program – Demokratik Devrim – Aba’cı Tip Oportinizmi
Bu Ayrımda Sosyalist Parti’nin Minima (Enaz : Asgarî) programı içine giren Demokratik Devrim problemi açısından BurjuvaKüçükburjuva veProletarya‘nın bakımları ele alındı. TİP ABA’cı (Aybar – Boran – Aren’ci) oportünizminin (Sendikalizm + Parlemantarizm) açısından ekonomik köksüzlüğü belirtildi. O yüzden başvurduğu: “Tepeden inme” düşmanlığı, “Başa güreşme” atmasyonu ve Sosyalizme (Maksima : Ençok : Âzamî Program) kaçamağı karakterize edildi.
TÜRKİYE’NİN 40 YIL ÖNCEKİ DEVRİM STRATEJİSİ
40 yıl önce ‘Türkiye Stratejisi “Demakratik İnkılâp” olarak konuldu. Bu İnkılâp (şimdiki: Devrim) alanında İşveren sınıfı değil, İşçi Sınıfı öncü sayıldı.
Türkiye’de Sosyal Strateji ve Taktik ağıza alınmamalı mıdır? Yerinde ve doğru olmak şartıyle alınmalıdır. Netekim alınmıştır da. Hem bundan tam 40 yıl önce, yâni 1930 yılları adıyla sanıyla alınmıştır. Henüz 10 yaşına basmış olmasına rağmen, Feleğin hertürlü çenberinden geçmiş olan yeni Türkiye’nin Bilimcil Sosyalizm çocuğu, 1970 den tam kırk yıl önce “Slogan” veya Soyut kavram tekerlemiyordu. Meselenin girişine şöyle başlıyordu:
“Tekmil siyasî meseleleri, birbirlerine bağlı ve zincir halinde bir takım halkalara benzetirsek, bu halkalardan hangisinin üstüne basarsak, peşinden bütün öteki halkaları getirir ve zinciri sürükler? İşte o halkaya “Anahalka” diyelim.”
Şüphesiz Ana-halka, zemine ve zamana göre başka başkadır. Şu halde, her meselede, İlmî Sosyalizmin bu ana halkalarını bulmak mühimdir. Burada denenecek olan şey, Sevkulceyş (Strateji) ve Tabya (Taktik) meselelerinde Fırkamızın (Partimizin) bugün hangi anahalkalara sarılması icap ettiğini araştırmaktır. Fakat, “ARAŞTIRMAK” olduğu için büsbütün kısaltılamıyacaktır
Görüyoruz. Türkiye’de 40 yıl önce, Strateji Taktikten ayrılıp kuşa çevrilmeksizin bütünüyle ele alınmıştır. Ve bu ele alış: daha önce ve sonra: “Bilhassa Tabya ve Sevkülckeyş (Taktik ve Strateji) meselelerinde, fakat umumiyetle tekmil siyasî mücadelede, bir kelime ile (Tahrikât + Propaganda + Teşkilat) işlerini ve en ince teferruatına kadar her noktaya işlemek” biçiminde olmuştur.
Fırkamızın Strateji plânını şöyle şemalaştırmak mümkündür” denilip, “Proletarya Înkılâbı“nın Evrensel ve Millî anlamına işaret edilmiş ve asıl ayrıntılı Devrim, Sınıflar incelemelerine girmeden önce, genel Strateji plânının karakteristiği şöyle özetlenmiştir:
Her Fırka, (Tümen değil Parti. HK), kendine düşen dövüş sahasında, kendi sevkülceyşini (Stratejisini) ne kadar muvaffakiyetle kurar ve güderse, Cihan İnkılâbandaki rolünde o nisbette muvaffak olur. Şu halde, bizim bugünkü Sevkülceyşimiz (Stratejimiz), Cihan İnkılâbının hangi konağına uyar? İçtimaî harbimizde hangi Sevkülceyş hedefiyle karşa karşıyayız? Varılacak konak, gaye, hedef nedir?
Bu sorguya cevap vermek için keramet sahibi olmaya lüzum yok. Türkiye’de, Türk Burjuvazisi kendi İnkılâbına yaptı. Bu inktlabı bitirdi mi, biteremedi mi? Bitirebilir mi, bitiremez mi? Bunu bir tarafa bırakalım. Cihanın herhangi bir sermayedar sınıftadan beklenilmiyen ve alınamıyan şeyi, DEMOKRATİK BURJUVA İNKILÂBI’nı son hâdine vardırmayı, bizim burjuvaziden ummak beyhudedir. Türkiye Sermayedarlığı: ununu elemiş eleğini duvara asmıştır. Fazlası : fazla kâr, zâit-kıymet (artı-değer) çekmekten ileriye geçemez. Şu halde bize, Türkiye Proletaryasına, bütün memleketler amele sınıfına düşen bir vazife kendini dayatıyor: Burjuvazinin bıraktığı yerden başlamak!
Türk Burjuvazisi, Türkiye’nin Müstemleke Kurtuluşu mücadelesinde inkılâpçı rolünü oynadı, ve zaferden sonra kendi soygun nizamını kurdu. Zaferin ganimeti ile yaşıyor. Türkiye Proletaryası, yarım kalan ve yarım bırakılmak istenen işi bütünleştirecek : MÜSTEMLEKE KURTULUŞUNU YAPAN TÜRKİYE HALKINI İÇTİMAÎ KURTULUŞA GÖTÜRECEKTİR.”
Ancak, 1930 yılları, Antika KOMPRADOR Burjuvazinin duyulur bir çabuklukla sinsice FİNANS – KAPİTAL Burjuvazisi hâline geçtiği dönemdir. Ve bu deri değiştirme, ancak, yılanın üstünkörü derisi değil, organik iç yapısı incelenirken izlenebilmektedir. Üstyapıda en inanılmaz demagoji hokkabazlıklarıyla dikkatin en ters yerlere çekilmesinin kimseyi aldatmaması için, o istatistik boşluğu içinde bile, ekonomik temeldeki Finans-Kapitalleşme gidişi canlı çürütülemez olaylarla göze çarptırılmaktadır.
STRATEJİDEN ve TAKTİKTEN SÖZETMENİN YOLU
Strateji çizmek:
a) Aklına esenin işi değildir. Partice çizilir.
b) Soyut Kavram, Slogan atmak değildir. Somut Pratik Program ister.
c) “Formül ezberciliği” devrimci güçsüzlüğün belgesidir.
Kırk yıl sonra Türkiye’de ne yapılıyor? “Gelin kapı arkasında baltayı buluyor” olsa hiç kınamıyacağız. Hiç kimsenin görmediği ve bilmediği bir Strateji baltası keşif ve icat edildiği kendine göre velvelelice ortaya atılıyor. Türkiye’nin, içinde yaşanılmış, ıcığı – cıçığı çıkarılmış Sınıf ilişkileri, tamamiyle altüst ediliyor. Ve bir hayli çam devirmeler, yeni bir “Devrim Stratejisi” gibi öne sürülüyor.
Bu “ihtirâ“, Lenin’in “İki Taktik” emeği son Türkçeye çevrildiği sırada ortaya konup, ısrarla tekrarlandığı için, o yoldaki çabaları, asıl kaynağında görmek ilginç olacaktır. “İki Taktik” emeği, asıl problemi nasıl koymaktadır? En az anlaşılan ve en çok, hattâ trajik biçimde, karıştırılan gerçeklik burada yatıyor. Herkesin bakabileceği sayfalarda yürüyelim.
İki Taktik” herşeyden önce Skolastiği Bilimcil Sosyalizme sokmamak metodu ile yola çıkıyor. Ezbere formül papağanlığını yoketmek için bütün özentilerin yolunu kesiyor : “Soyut gerçeklik yoktur, gerçeklik her zaman somuttur“. (Lenin: İki Taktik, Türkçe s. 89) diyor. Diyalektik somutlukta “formül ezberciliğini” sık sık çürütüyor:
(Devrimci Komün) ün sözünü etmek, Partinin pratik Programına hiç değilmediğne göre, ve gerekçe olarak kararlardan birinde Tarih dersi verildiğine göre : formülleri ezberlemiş olan bir adamın yersiz muhakeme yürütmesinin ve devrimcinin güçsüzlüğünün kanıtı değil midir ?” (L. : İ.T., 82)
Bu metodun yönü açıktır:
1 – Dünyanın neresinde ve ne zaman olursa olsun bir Sosyal Strateji veya Taktik konusunu ele almak, yahut ve ancak “Parti” yâni Siyasî İktidar Savaşı yapan bir örgüt çerçevesi içinde ciddiye alınabilir.
2 – Parti açısından problem, “Devrimci Komün” veya “Devrimci Slogan“, “Devrim Stratejisi” gibi soyut kavramlar satrancı oynamakla değil, yalnız ve ancak “Pratik Proğram” somutluğunu derinliğine işlemekle konulabilir.
3 – Parti ve Pratik Proğram ötesinde girişilen her soyut tartışma, ne Stratejik veya Taktik, ne başka herhangi bir Politik problemi ne ortayakoymuş olur, ne de o çeşit yapmacıklar ciddiye alınabilir. O zaman, geceli gündüzlü tekrarlanacak ve bir ölçüde yaymaktan bıkılıp usanılmıyacak bütün “Formülleri ezberleyiş“lerin bir tek anlamı kanıtlanır : “Yersiz muhakeme yürütme” önündeyiz. Onu yapan ister “Bir adam” olsun, ister bir küme insan olsun, “Devrimci güçsüzlüğü” içinde bunalmış kimselerdir hepsi su üstüne yazı yazmaktadırlar.
KÜÇÜKBURJUVA DEVRİMCİLİĞİ – PROLETARYA DEVRİMCİLİĞİ
Demokratik Devrimi bitmemiş ülkede iki tip Strateji belirir :
a) Küçükburjuva görüşü : Kapitalizm uğramadan Sosyalizme geçmek (Narodnik anarşisi)
b) Proletarya görüşü: Kapitalizm kaçınılmazdır. Burjuvalar için olsa da, İşçi Sınıfı ve Halk için de olumlu yanları ve olumsuz yanları vardır.
Metodu bu denli duru ve kesin olan “İki Taktik“in, özü nedir ? İşte asıl kargaşalığın, “kafa karıştırmanın” ve kördövüşünün ortalığı kırıp geçirdiği yan burasıdır. Artık Türkçeye de iyi kötü bir çevirisi yapılmış bulunan “İki Taktik“i anlamak için “Bilgin” veya “Keskin nişancı” olmıya hâcet yoktur. Her okuduğunu anlamıya alçakgönüllüce emek harcıyabilen işçi, köylü ve aydın arkadaş, yazılanları oldukları gibi kavramakta aşırı güçlüğe uğramaz.
“İki Taktik” kaçamaksızca belirtiyor:
Hepimiz, Burjuva Devrimini Sosyalist Devrimle karıştırıyoruz, hepimiz kesin olarak bu iki devrimin birbirinden ayırdedilmesi üzerinde direniyoruz.” (İ. T., 87)
İki Taktik” eleştirisi ne zamana geliyor ? Dünyamızda genellikle Kapitalizmin Tekelci Soysuzlaşması ile açtığı: Genel Bunalımlar (Krizler, Savaşlar, Devrimler) çağına; ve özellikle Çarlık Rusyası’nın kapılarını 1905 İhtilâli’nin kırıp içeriye girdiği günegeliyor. Artık, “Devrim” gelir mi, gelmez mi konusu değil, çatan devrimin ne olduğu günün konusudur. 19 uncu Yüzyıl boyu hep o konu didiklenmiştir. Hangi Devrime hangi Sosyal Sınıf başçekerek varılacaktır ? Tartışma budur.
Devrim az çok uzaklarda iken Sosyal küme devrimcileri, Devrimin karakteristiğini vermekte ikiye bölünmüşlerdi.
1 – Küçükburjuva Devrimcileri : Kendi Sosyal Kümelerinin eğilimine kapılarak bir tatlı hayali savunuyorlardı. Özellikle, Barbarlıktan en son Uygarlığa geçmiş bulundukları için, İslav köylerinin şurasında, burasında İlkel Sosyalizm‘den kalma “Mir” gibi “Komunalar” vardı. Küçükburjuva Devrimcileri, o İlkel Sosyalizm basamağından, “Mir“den : Avrupa’daki gibi Kapitalizme hiç uğramaksızın, doğru Modern Sosyalizme geçilebileceğine inanıyorlardı. Çabuk yenildiler.
Rusya’nın Kapitalist gelişimden kaçınabileceğini, Kapitalizmden çıkabileceğini, şu veya bu tarzda Kapitalizmin üstünden atlıyabileceğini ve bunun Kapitalist sistem içinde ve Kapitalist temeller üzerinde Sınıflar Mücadelesinden ayrı bir yoldan başarılabileceğini düşünen Narodnik ve Anarşistlerin rüyâlarına Marksizm son vermiştir.” (İ. T., 49)
Türkiye’de, Narodniki’lerin “Sıfır numara“larına bile benzemiyen “Kadrocu ideolok“ların yumurtladıkları, sakın Narodnik’lerle karıştırılmasın. Ama, Narodnik eğilimlerine “son” verildiği de kesinlenmesin.
2 – İşçi Sınıfı Devrimcileri : Objektif (nesnecil) ve somut gerçekliğe bakınca, genel olarak hayâle kapılmıyorlardı. “Marksistler, kesin olarak, Rus Devriminin Burjuva karakteri taşıdığı kanısındadırlar. Bu ne demektir?
Soruya tekyanlı ve “ya evet – ya hayır”la karşılık vermek ancak Skolastik Marksistlerin harcı olur. Diyalektik Marksistler için problem çok yanlı ve çelişkilidir. Burjuva Demokratik Devrimi genellikle : “Asya Kapitalizmine değil, Avrupa Kapitalizmine geçiş ve hızlı bir gelişme yolu açacak” (İ. T., 47) tır. Ancak, “Avrupa Kapitalizmi”, ne olduğunu Avrupa’da göstermiştir. Yekpâre bir sonuç değil, millet içinde iki millet (Burjuvazi – Proletarya) çelişkilerini yaratmıştır. Geri bir ülke olan Çarlık Rusyası’nda bu çelişkiler elbet ileridekilerden daha yaman ve orijinal çelişkiler getirecektir.
1 – Bir yanda olumsuzluklar yığılacaktır.
Rusya’da Burjuvazinin sınıf olarak egemenliğini mümkün kılacak” “Kapitalizmi ortadan kaldırmak şöyle dursun, tam tersine, Kapitalizmin gelişmesinde yeni bir sıçrayış sağlıyacak” Hattâ: “Köylü ayaklanmalarının başarısı bile“, “Toprakların köylü isteklerine ve çıkarlarına uygun biçimde dağılması bile” (İ. T., 47) aynı sonucu verecektir. “Demokratik biçim değiştirmeler… Burjuva egemenliğinin kendiliğinden sarsılması anlamı taşımaz.” (a. y.)
Sen “armut piş, ağzıma düş” beklersen olacağı budur. Yalnız iş o kadarla kalamaz.
2 – Öte yandan olumluluklar yığılacaktır. “Şu (sosyal – ekonomik karakteri gereği burjuva olan) Demokratik Devrim, proletarya için, en büyük önemi taşımadığı anlamına gelmez.” Herşeyden önce: “Köylü yığınının Sınıflara bölünmesini hızlandıracak“, köyde sınıflar savaşını, şehirde proleterleşmeyi arttıracaktır. Demokratik Devrimin: “Köylü için de, işçi için de elverişli biçimlere bürünmesinin imkansız olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.” (İ. T., 48)
Burjuva Devriminin, Proletarya çıkarlarından çok Burjuva çıkarlarına uygun olduğu söylenebilir. Ama, Proletaryanın çıkarlarına hiç uymadığı görüşü, açıkça saçma bir görüştür. Bu saçma görüş bizi Narodnik teorisine… Burjuva siyasî özgürlüğünün bizim için gereği yoktur, demeğe, yahut o saçma görüş bizi anarşizme vardırabilir.” (İ. T., 49)
BURJUVA DEVRİMCİLİĞİ – PROLETARYA DEVRİMCİLİĞİ
Çarlıkta Burjuvazi cılız Marksistler ne yapacak? Menşevik – Bolşevik ayrıldı.
Kalp Marksistlerce : İşverenleri ürkütmemek için hükümete katılmamalı, Avrupa’da Sosyalizm tutarsa iktidara geçmeli.
Gerçek Marksistlerce : İşverenleri bırak. İşçi kardeş köylülerle birleş. Biz iktidarı alırız: Avrupalılara örnek oluruz.
Marksistlerin genel kavrayışları da kendi içinde, çarçabuk bölünmiye başladı. Çar Rusyasının, hele 1905 yılı (Rusya’nın Japonlara yenilgisinden bir yıl sonra), bir Devrimle yüzyüze geldiği, bu devrimin Demokratik Burjuva Devrimi olduğu hiç değilse Marksistler için tartışılmaz gerçeklikti. Ama, en büyük tartışma burarla patladı: Devrimde öncü İşveren Sınıfı mı, İşçi Sınıfı mı olacak? Dolayısı ile de: İktidar İşveren Sınıfına mı, yoksa İşçi köylü ittifakına ma geçecek? Ana problem bu idi.
Onun için: “Devrimin kapsam alanını” daraltmamak, Gelgeç Hükümete katılmamak, “Sosyalist çalışmayı ve bilinci derinleştirmek” gibi kaçamaklı mız çıkaranlara İki Taktik şöyle bağırıyordu : “Devrimin Kapsam alanı hangi gerçek güçlere dayanır? Hiç düşündünüz mü baylar ?” (İ. T., 103)
Baylar (kimi bizimkiler gibi) bunu düşünmüyorlardı. İşverenlerin Tutarsız oluşu önünde şu iki zıt sonuca varılıyordu:
okumak için tıklayın
Netekim Çoğunlukçuluğun dediği dolaylı yoldan çıktı. Sosyalizmin Rusya’da zaferi, Avrupa’da Karşı – devrimin direnişini kışkırttı. Ancak, 1905 yılı bu sonuç ortada değildi. Oportünizmin ise demagosijini kimse doğru sözle tüketemez. Çoğunlukçular açıkça, somutça: “Cumhuriyeti Kurmak” parolasını önerirken, Azınlıkçılar: “Burjuva Hükümet Düzenini eleştirmek için tam bir özgürlük sağlamak” gibi “anlamı şâirin karnında”, uygulanması : “Burjuva İktidarını” destekleme olan makarna laflar dizelediler. “İleri” Alman Sosyalistlerinin Kayzere karşı “Cumhuriyet” değil, “Sosyalizm” parolası attıklarını örnek gösterdiler. Onlara şu sille indirildi:
1898 yılı Alman Sosyal – Demokratı Cumhuriyet meselesini ön plâna koymadığı için kınanamaz; bu tabiîdir. Ama, Cumhuriyet meselesini gölgede bırakmış olan bir 1848 Alman Sosyal – Demokratı, Devrime ihanet etmiş olurdu. Soyut gerçek yoktur, Gerçeklik her zaman somuttur” (İ. T., 89)

(Çarlağa karşı kesin zafer) bize imkan sağlıyorsa, devrimcileri aktif olarak bunu gerçekleştirmeye çağırmalıyız; sadece devrimin Batı Avrupa’ya yayılmasını öngören parolaları değil, Batı’daki devrime katkada bulunmak için parolalar atmalayız.” (İ. T., 86)

ABA’cı TİP LİDERLERİ ve PROLETARYA HAZIRLIKSIZLIĞI
TİP ABA’cıları (Aybar – Boran – Arencileri) : TİP Minima Proğramı (Demokratik Devrim) dururken, Sosyalizm (Maksima Proğram) taslamakla, Halk Cephesi gibi günün görevlerinden kaçtılar. İşçi Sınfının (Bilinç – Örgüt – Eğitim) gereklerini atlattılar.
Türkiye’de Burjuva Devrimciliği eğilimini ABA’cı (Aybar- Boran – Aren’ci) TİP Liderleri, Proleter Devrimciliği eğilimini ise, TİP dışı sosyalistler savunmak durumuna düştüler. Gerçekte, o ABA’cı TİP Liderleri, doğrudan doğruya TİP’in kendi Tüzük ve Proğramına karşı çıkmışlardı. Çünkü TİP’in Proğramı, herhangi bir İşçi veya Sosyalist Partisinin “Minima (Enaz : Asgarî) Proğramı” idi. Proleter Devrimcileri : ABA’cı Liderlerine karşı TİP’i savunuyorlardı. Ama ABA’cı Liderler, ellerindeki TİP Programı yokmuş gibi, ansızın (bir zaman sözünü edenleri boğdukları) Sosyalizm‘in [Yâni“Maksima (Ençok : Âzamî) Programın”] kesin şampiyonları kesildiler. Halk Cephesi kurmak, İşçi Sınıfını : (Örgütlemek + Bilinçlendirmek + Eğitmek)gibi günlük görevlerinden kaçtılar.
Azıcık “yavuz hırsızlık”a benziyen bir şahbazlıkla da, karşılarındakileri, TİP Proğramına uygun Demokratik Devrimciliği savundukları için,Sosyalizme ihanet etmekle suçladılar. Onlar (ABA’cı TİP Liderleri), hiç ötesi yok, gelecek seçimde “Başa güreşecek”ler : Sosyalizmi yekten kuracaklardı. Bu tartışma, elbet “Ayıyı vurmadan, postunu paylaşma kavgası” değildi. ABA’cılar, en basit Proğramlarının uygulamasını, “kayıkçı dövüşü”ne çevirip günlerini gün etmek istiyorlardı. Kendi tekerlemelerinden başka kitap okunmasını Parti üyelerine yasak etmişlerdi ya, Kendileri de yasağa uymuşlar, anlaşılan artık Türkçeye de çevrilmiş, her işçinin okuyabileceği kitapları ya okumuyorlar, yahut anlamak istemiyorlardı.
Oysa ABA’cıların Keskin Sosyalistlik demagolojilerine 65 yıl önce kesin karşılık verilmişti. Minima Proğramla Maksima Proğramı birbirine karıştırmak, yaşadığı toprağı ve insanları tanımamaktan, turist sosyalist olmaktan başka birşey değildi:
“Ancak, en kalın kafalılar, şu anda gelişmekte olan Demokratik Devrimin Burjuva kökenlerini inkâr edebilirler; ancak en saf iyimserler, işçi yığınlarının sosyalizm amaçları üzerine ve bu amaçlara ulaşmak için tutulacak yol hakkında henüz pek az şey bildiklerini unutabilirler. Ve hepimiz şuna inanıyoruz: İşçilerin kurtuluşu, işçilerin kendilerinin eseri olacaktır; yığınların bilinci ve örgütlenmesi olmaksızın, yığınlar hazırlanmadan ve eğitilmeden, bir sosyalist devrim söz konusu olamaz. Sosyalist Devrimi geciktirdiğimiz yolunda anarşistçe itirazlara karşılık olarak şunu söylüyoruz: biz, sosyalist devrimi geciktirmiyoruz, biz biricik güvenilir ve doğru yoldan, Demokratik Cumhuriyet yolundan Sosyalist Devrime doğru ilk adımı atıyoruz. Kim, Sosyalizme siyasî Demokrasi dışında, başka bir yoldan varmak istiyorsa, ister istemez, hem iktisat bakımından, hem de siyaset bakımından saçma ve gerici sonuçlara varır.
“Eğer bir gün, işçiler bize, Maksima (Âzamî) Proğramımızı niçin uygulamıyorsunuz, diye sorarlarsa, kendilerine Demokrasiye bağlı halk yığınlarının Sosyalizme henüz ne kadar az gelişmiş bulunduğunu, Proleterlerin örgütlenmesinin henüz ne kadar yetersiz olduğunu göstereceğiz. Öyleyse, bütün Rusya’da yüzbinlerce işçiyi gidin örgütleyin, milyonlarca emekçinin Proğramımızı desteklemesini sağlayın! Bunu bir deneyin, ve anarşistçe boş palavralarla yetinmeyin, ve o zaman hemen göreceksiniz ki, bu örgütlendirme ve bilinçlendirme işinin, o sosyalist eğitim işinin başarısı, Demokratik Devrimin eksiksiz gerçekleştirilmesine bağlıdır.” (İ. T., 21- 22)
TEPEDEN İNME ALLERJİSİ : ÇOKYANLI MÜCADELEDEN KAÇMADIR
TİP’in, nispeten elverişli ortamını sağlıyan 27 Mayıs‘cılığa karşı ABA’cıların : “Tepeden inme” diye allerji gösterişleri, Finans – Kapitalin Karşı – Devrimini “demokratik” rahatlıkla başarması için duman perdesi yaymaktı.
Artık “Düşük” denilmeleri gereken ABA’cı TİP “Lider”lerinin bir ağız pelesenkleri de: Partiye uğratmadıkları, kitaplarını yasak ettikleri, adlarını söyliyen üyeleri “Haysiyet Divânı” na verdikleri Proleter Sosyalistlerini, 27 Mayıs gibi “Tepeden inme” devrimcilikle “suçlamaları” dır. Kendileri, sırf 27 Mayıs’tan sanra İşçi Sınıfının başına “Tepeden inme” apansız, füc’eten Kahraman yapıldıklarını unutan o Parlementocu baylara, 122 yıl önceki Frankfurt Parlementosu olayı (1848 Alman Devrimi) gereken şamarı atmıştı:
“Marx Neue Rheinische Zeitung‘da Frankfurt Liberallerini (O zamanın Osvobojdenye‘cilerini, zamanımızın Yön’cülerini, Devrim’cilerini, Kurucu Meclis’çilerini, Anayasa’cılarını! HK.) güzel söylevler verdikleri için, Demokratik “Kararlar” aldıkları için, türlü türlü özgürlükleri “ilân ettikleri için”, ama gerçekte iktidarı Kralın (veya Finans – Kapitalin. HK.) elinde bırakarak, Kralın emrindeki askercil güce karşı silâhlı mücadeleyi örgütlendirmedikleri için, onlarla amansızca alay etmekteydi. Ve Frankfurtlu liberaller nutuk atarlarken, Kral zaman kazanıyordu, Kral askercil Birliklerini güçlendiriyordu. Öylesine ki, gerçek güçce desteklenen Karşı – Devrim, Parlamenterlerin hayran kalınacak “Kararlarına” bakmaksızın, demokratları tam yenilgiye uğrattı.” (İ. T., 28)
ABA’cılar 27 Mayıs’cılığı hor görmekle, Finans – Kapitalin Karşı – devrimini rahatça sağlaması için “Demokrasi Duman Perdesi”ni saçıyordu.
Demek, dövüşün ne “Tepeden”, ne “Dipten”, ne “Yukarıdan”, ne “Aşağıdan”, ne “Üstten”, ne “Alttan” yapılması diye bir skolastik şart, hayatın diyalektiğine sığmazdı. Mesele olayları ve güçleri doğru değerlendirebilmekteydi. Her an yeni dövüş şartları ve biçimleri gerekirdi. ABA’cılar, hem bindikleri dalı kesiyorlar hem Finans – Kapitalin demagojisini haklı çıkararak, çeşitli mücadele biçimlerinden TİP’i yoksul bırakıyorlardı.
“O yeni dövüş biçimi, yâni “Yukarıdan” mücadele, hangi şartlarda yararlıdır ve amaçlarımıza uyarlıdır? Anlaşılacağı üzere, Güçler oranı vb. gibi somut şartlardan şimdiden söz etme olanağı yoktur… Aklı başında hiç kimse, şu anda, bu konuda kehanete kalkışamaz.” (İ. T., 22)
BAŞA GÜREŞ DANGALAKLIĞININ ANLAMI: HALKA İHANET
İktidar Finans – Kapital ipoteğinde iken : Halka ve İşçi Sınıfına tersi olacakmış pozunu takınmak. bir şişe boya ile her derde deva satan şarlatanlıktan da öte bir ihanettir. Çünkü halkın Sosyalizme güvenini baltalamıştır. Gençliğin antuzyazmını çar-çur etmiştir. Devrimci ortamı kötülemiştir.
“Başa güreşme”ye gelince, onun da, yalancı pehlivanların “kursaklarında kalacağı” paçalarından sızıyordu. Tarih ne diyordu:
“Bir zaferin temel şartlarının bulunmadığı bir durumu, kesin zafer olarak nitelendirrrıek Sosyal – Demokrasi için hiçbir vakit hoş görülemiyeceği söz konusudur.” (İ. T., 31) “İşçi Sınıfını kendine karşı savsaklamalara, oyalamalara, pazarlıklara, ihanetlere ve gerici tedbirlere karşı koyamıyacak duruma getiren bir güçsüzlük ve zaaf durumunu, işçilerin zaferi diye adlandıran kimse için ne diyeceğiz? Belki de Rus Devrimi, Vperyod’un dediği gibi, “ölü doğmuş bir Anayasa ile sonuçlanacaktır”. Ama, kesin savaşlar arifesinde bu ölü doğan çocuğu “Çarlığa karşı kesin zafer” olarak nitelendiren Sosyal – Demokratın bu davranışını doğru bulabilirmiyiz? Belki de Cumhuriyeti elde etmemiz ve ancak bir Anayasa hayâleti, Bay Çipof’kâri bir Anayasa elde etmemiz olağandır; ama bizim Cumhuriyet Parolamızı gölgede barakan Sosyal- Demokratın o davranışını af edecek miyiz?” (İ. T., 32-33)
Netekim, arkadan : “İşçi Sınıfının politik moralini zayıflatan ikiyüzlü tâvizler… Halk temsilinin karikatürlerini yaratmak için İşçilere çağırılar… Karayüzleri (Komandoları. HK.) örgütlendirmeler”, “Daha çok Proletaryanın bilinçli elemanlarına karşı baskı tedbirlerini arttırmak” ve ilh., ve ilh…“Başa güreş”  gösterilerine ithaf olunacaktı.
“Düşük” yahut “Güdük” ABA’cı TİP “Lider”leri, 65 yıl önce geleceklerini böylesine filme çekmiş kitapları hiç bir TİP üyesine okutmamakta yerden göğe dek haklı sayılmazlar mı?
TİP ABA’cıları alınyazılarını elifi elifine yazan Bilimcil Sosyalizmin öğütleri gibi, canlı Türkiye Toplumunun açık seçik gösterdiği gidişi de : 5 bin lira maaş cennetinde “Anayasayı Tastamam” savunmak edebiyatı ile boğdular. Oysa Anayasa, bütün “Çipof’kâri” Demokrasiyi kundaklama elemanlarını içinde bulundurmasaydı bile, beş on sayfalık üçüncü hamur kağıttan başını raftan kaldırıp ABA’cı pehlivanlığını “sayı ile galip” ilân edebilir miydi? Devrimci Güçler ortamı beycikleri o denli mi ürkütüyordu?
Sen, İşçi Sınıfının ve Köylülüğün yığınları Bezirgân Partiler ipoteğinde iken: yakında iktidara geçeceğinden sözet: Demirel misin be mübarek!.. Sen, Musolini’den aktarma T. Ceza Kanunu’ nun, eski Kemalist Anyasaya nasılsa girememiş maddeleri, yeni Anayasa ve Seçim Kanunu’na birer Demokratik gelişim gibi sokulurken: onların “Tastamam” uygulanması için kanteri dök: Sükan mısın be mübarek!.. Sen, Suudî Arabistan’ın petrollü hacıyağı barularından, yerli Finans – Kapital “Sincabî beyleri” ile “Tefeci – Bezirgân hacıağaları”na Dolarlı fodlalar yağdırırken: başka işin kalmamışça, TİP’e girmiş ya girecek iki üç eski sosyaliste “kursaklarında kalacak”  şantajıyla en “tepeden inme” zılgıtları zehir hafiyelik ve Sendikacı sopası biçiminde kaşarlatıp yağdır : CIA mısın be mübarek!.. Karagöz gibi “yıktın, viran ettin perdeyi…”
ABA’cılar Türkiye halkını ve İşçi Sınıfını bu mavallarla oyalayıp politika moralinde sıfıra indiriyorlardı. “Proletaryanın bilinçli elemanlarını” ve Devrimci Gençliği TİP’ten soğutarak, Karayüzlü Kodamanlara elsiz, ayaksız, “kafadan gayrımüsellâh” bırakıyorlardı.
Kim derdi ki bu “yağlı pehlivan”ların çıkarıp attıkları kirli kispetlere hevesli başka pehlivanlar türeyecek?
TÜRKİYE’DE SENDİKALİZM ve PARLEMANTARİZM
Türkiye Finans – Kapitalin sömürgemsi yangın yeridir. Öyle olduğu için, Aşırı – Kârla oturaklılaşmış bir: Sendikalizmci “Aristokrat amelesi” ve “Parlemantarizm”ci “Aydın Küçükburjuvazisi” olamazdı.
Türkiye solunda, bir yılı aşkın zamandır, birbirine paralel iki olay suyun yüzüne çıktı:
1 – TİP içinde patlama, ABA’cıların Tekerlenmesi.
2 – TİP dışında Millî Demakratik Devrim “Stratejisi” yahut Tekerlemesi.
Sonra bu iki olay birbirine girdi. Karşılıklı Tez ve Antitez tartışmalarının tümünü izliyebildiğimiz söylenemez.
TİP içindeki patlama nedir? Kimi TİP liderlerinin TİP’in temellerine koydukları saatli bombadır.
Nereden çıktı bu patlama?
TİP’i ilk kuran Sendikacılar: Mebus olmak “amacını” ülküleştirdilerdi. Netekim, ilk TİP Genel Başkanı, Mebus olma “şansını” TİP yerine başka Partide görür görmez, ora listesine kendini atmakta sakınca bulmadı. Bezirgân Kulüp ve Parti’lerimiz için “geçer akça” sayılan bu “Transfer” yolu da tutmayınca, TİP’e bir “Baş” arandı.
Bulunan “Baş”, anlaşılıyor, gövdeye göreydi. Parlamentarizm: aydın “Baş”ların da, Sendikacı “Gövde”lerin de ortak eğilimlerine tıpatıp uygun, ortak “ideoloji”leri haline geldi. Hele çarçabuk “Millî Artık”tan 15 TİP Milletvekilinin çıkıvermesi, Parle’mantarizm ideolojisini sanki perçinledi. “Zafer”sarhoşluğu son kertesine vardı. 1969 seçimlerinde “Başa güreşme” pertavları atan yağlı pehlivanlardan geçilmiyordu.
Bir şey unutuluyordu. Parlamentarizm: gerçi Emperyalist Anavatanlarda tutmuştu. Çünkü bunun sosyal temel şartı: İşçi Sınıfı içinde oturaklı bir “Aristokrat amele” zümresi (İşçi Küçükburjuvazisi) ile, kaderini onunla eşleştiren Aydın Küçükburjuvazisi vardı.
Aristokrat İşçi zümresi, Finans – Kapitalin beslemesiydi; Emperyalizm Dünya ölçüsünde tekelci aşırı – kâr çapulu yapmak sayesinde, Sermayeye sâdık bekçi köpekliği yapan oturaklı bir sosyal küme yaratmıştı.
Türkiye Finans – Kapitalinin, ne sömıürge çapulundan, ne yeni – sömürgeci çapulundan doğmuş bir aşırıkâr kaynağı yoktu. Türkiye kapitalizmi, yabancı sermayenin sadakasıyla geçinen bir tutsaktı. Doğu (Şark) vilâyetleri, aşırı-kâr şöyle dursun, komando aşırı masrafıyle kundaklanıyordu. Bu bakımdan, Türkiye’de ancak (CİA ve Entelijens Servis gibi) yabancı casus örgütlerinin yerli tutsaklarıyla birlikte yetiştirdikleri sayılı, sâdık, yarı-resmî, yarı-sivil, Toplum Polisine benzer “İşçi Polisleri” yaratılabilirdi. Bu “Besleme Aristokrat İşçi” taslaklığı, yapma olarak, yâni parasını yabancı ajanlara ödeterek kullanılabilirdi. Demek bizimkilerin madde tabanları oturaksızdı. Aristokrat işçi küçükburjuvaları tutarsız durumdaydılar.
Aydın küçükburjuvaları avlıyarak besliyecek olan Sendikalizm bülbüllerine gelince, onlar Aristokrat İşçilerden de daha iğreti idiler. Sendikalara, yerli yabancı ajanlar dışında, bir tek Aydın kişinin girmesi, kanunlarla yasak edilmişti. Ancak ajan Sendikacı gangsterliğine bir “Hukukî Kaftan” giydirmiye çağrılı tektük işsiz avukat, suç ortaklığına iyice yatkınlaştığı ölçüde, Sendika paryası gibi kullanılabiliyordu. Böylece, Sendikalizmin ideolojik üstyapısı da oturaksız kalmıştı.
Batı Emperyalizminin türettiği : Aristokrat işçi zümresi ile o zümrenin istihkâmı olan Sendikalizm her bakımdan tutarlı olamayınca, Türkiye’de“meşru” bir Parlamentarizm: gerek maddece, gerek moralca temelsiz kalıyordu. TİP “Lider”leri bunu anlamamışlardı. Seçim Kanunu değişiklikleri önünde bıyıklarını yemekten başka birşey yapamadılar. Parlamenta dışı çalışmaya ise “Tenezzül” edebilirler miydi? Onun için, Sosyalizmin Türkiye’deki düşünce gücü yerine, halka çoban aşkı (idil) okuyan romantizmiyle yetindiler.
BİR DELİKANLININ YOMSUZ FALI
Seçim gitti : ABA’cılar bitti. Ölüm falları : (Demokratik + Sosyalist) devrimi “ilk” yapmaktı. Dokunulmadan düştüler.
“Başa güreşme” gösterileriyle girilen 1969 Seçimlerinden tek Milletvekili ile, çıkılınca, TİP liderleri, iskambilden şatolar gibi birbirlerinin üzerine yıkıldılar.. Bunca yağmur duasına çıktıkları Parlamentarizm göklerinden, mutsuz “baş”larına taş yağmıştı. Külâhını kurtaran kaptandı.
Uzakta TİP’e karşı “Strateji” talimleri yapan Millî Demokratik Devrimciler, bu kendiliğinden patlak vermiş TİP Liderleri Katastrofunukendilerinden bildiler. Boşuna “günahı” boyunlarına aldılar. Zaten M.D.D.’cilerin bile “Katakulli”den gelme “Kataklizm” (yıkılış) dedikleri o yıkılışı, karşıdakiler çoktan onlara yüklemek istiyorlardı. Üstüste “Haysiyet Divânı” kıyımları, üye olan ve olmak istiyenlere yağdırılan “Merkeziyetçi”yıldırımlar, hep onları bahane ediyorlardı. Ve bir taşra dergiciğinde bir delikanlı en “Şâirane” üslûpla onlara 21 Kasım 1966 günü şöyle çıkışmıştı:
“Duygularınıza tutsaklığınız uğruna cinayetler işliyorsunuz baylar. Bu milyona varan inanmış topluluk bir çözülürse, – bir çözülürse, – üçünü beşini bir araya getirmek çok zor olacak. Kayıplar büyük olacaktır. Türkiye İşçi Partisinin göneticilerini hedef alarak bölmiye, hırpalamıya hakkınız yoktur.” (Kenan Coşkun : Saykın Duygular, ÇALTI, No. 178)
Hem milyonla “inanmış topluluk”, hem “bir çözülse” “üçü beşi bir araya” gelemezler… Demek “Yöneticilere” bu denli dramatik tutku besliyenler de, TİP’i çil yavrusu edip bölüyorlardı. Ve o durumda şöyle düşünülüyordu:
 “Türkiye İşçi Partisi Demokratik yönden tüm aşamaları akışına katarak Sosyalizmin özüne, biçimine toz kondurmadan, (nasıl ki kapitalistlere Tarihte biz ilk kurşunu sıkmışsak) Sosyalizmi de demokratik yönden ilk kez dünyada uygulıyan ülke biz olacağımızı kanıtlıyacaktır.(Belgeliyecektir.)” (a.y.)
Kara – cümlesi eksik te olsa, bu Nâzımkârî “Serbest Nazım”, Parlemantarizm‘in Türkiye’de “Kapitalizme ilk kurşunu sıkacağına” inancın ürünüydü. “TİP yöneticileri” birbirlerini “bölüp hırpalayınca” ise, o satırcıkları döktüren gibilerin ne hale geldikleri “varsayım”lanabilir.
Daha o “dakunmayın düşeriz” (“çözülürüz” ha!) felsefeli çocukça “çoban aşkı” satırları, güdümlüce kekelenirken dahi, Bütün bir “Sapkın”proğramcıktı. “Sosyalizmin özüne, biçimine toz kondurmamak” siperi arkasına çekiliyordu. “Tarihte Kapitalistlere ilk kurşunu biz sıktık” gibi kuyruklu bir yalana dayanıyordu. “Tüm aşamaları (Antiemperyalist – Antifeodal aşamayı da, Sosyalist aşamayı da) akışına katmak” lâfıyla,“Sosyalizmi de demokratik yönden ilk kez dünyada uygulıyan ülke biz” (yâni Sendikalist – Parlamentarist “Legal Markszim”) başaracak gibi soyut bir falcılığı öne sürüyordu.
PANAYIR KEBAPÇILIĞINA REÇETELER : “SOSYALİZM TÜRLÜSÜ”
Parlemantarizmin başlarına yıkılışını : “İdeolojik” merhemle ilâçladılar. ABA’cı aşçıbaşıların “Sosyalizm türlüsü”: Minima Proğramı baltalamak için Maksima Proğrama uçmaktı. Batıdaki: (Sendikalizm – Trandünyonizm – Ekonomizm), (Parlemantarizm – Oportunizm – Reformizm – Legal Marksizm) ABA’cılara az gelirdi.
Bu tip demagojiler, Bilimcil Sosyalizme karşı en az yüzyıldan beri en az yüz kılıkta saldırıya geçirtilmişti. Ortalığı kırıp geçiren gerçekliği bırakıp,gerçek-üstü gibi gösterilen kuru varsayımlarla karşısındakileri oyalamak taktiği idi bu. Düşmanı, bulunduğu elverişli mevzilerden, en elverişsiz yere çekip orada muharebeyi kabul ettirdikten sonra, daha kolay yenmek taktiği idi bu. ABA’cı “TİP yöneticileri” (onlara bu sıfatı vermek ne denli doğruysa): küp küp üstüne dizerek tepesine tünedikleri Parlamentarizm saltanatlarına aşırıca güvenmişlerdi. Onlara bu saltanatı bağışlıyanlar, en alttaki küpü: “Millî Artık” dedikleri şeyi çeker çekmez, ısmarlama ütopyalarının tepesi taklak geldiğine tanık oldular. Bu maddecil Krah, hepsini, kopardıkları çıngara sözde “İdeolojik” bir kılıf giydirme çabasına zorladı. Hiç birisi “Teori yapmak” şöyle dursun, Teori‘nin ne olduğunu anlamış olmak eğiliminde değildi.
Kolayını “Sosyalizm” üzerine “genel lâflar” tekerlemekte buldular. “Demokratik Sosyalizm”, yok “Güleryüzlü Sosyalizm”. Olmadı. TİP Proğram ve Tüzüğünü bile ciddiye almıyan: “Sosyalist Devrim”… Hele bu son silâh hepsinden daha “Keskin” düşüyordu. Çünkü TİP yöneticilerini her türlü Teorik ve Pratik uğraşılardan bağdaşık (muâf) tutan geleceğin “Sosyalizm” göklerine uçuruyordu. Onlara, gömüldükleri bataktan (Parlamentarizm’den), sağlam toprağa (Halkı örgütlemiye) çıkmaları söyleniyordu. Onlar, bulutlar arasında tapşırdıkları “Sosyalist” Cennet köşkünün pâlûze duvarlarını rüyasında yalamıyanları “Haysiyet” Cenennemiyle zılgıtlıyorlardı.
Oysa, daha 24 Ocak 1873 günü (97 yıl önce) Karl Marx bu çeşit Geleceğin Lokantasında pişirilecek yemeklerin çaşnısı üzerine Bilgincil(Âlimâne) ahkâm kesmelerin aşçıbaşı pozlarını şöyle rezil etmişti:
“Böylece, Parisli “Revue Positiviste”, bir yanda bana, Ekonomiyi metafizikçe ele aldığım taşını atıyor, öte yanda, Geleceğin seyyar kebapçısı(Garküche) için (Comte’vârî?) reçeteler sayıp dökecek yerde, verilerin sırf eleştiricil incelenimi ile yetinişimi başına kakıyor.” (K.M. : Das Kapital, 1952, Wien, I. Cilt, s. 15)
Türkiye’de konu gelecek Devrimin “Gülergüzlü” veya “Demokrat” mı olup olmıyacağı değildi. Sosyalizm: Maksima (âzamî) proğramdı. Bugünkü Türkiye: Minima (asgarî) proğramı gerçekleştirme durumundaydı. Minima Proğramın binbir yakıcı konusu oportada çözüm beklerken, Maksima Proğram (Sosyalizm) üzerine mız çıkartmak, en hafif deyimiyle: kaçak güreşmekti. Buna dünyada “Oportünizm” adı verildi. Sırf Sendikalizm: İngiltere’de Trandünyonizm, Çarlıkta Ekonomizm adını aldı. Sırf Parlamentarizm: Batıda Reformizm, Çarlıkta “Legal Marksizm” adını aldı…
AYRIM III.
Eneski Sosyalizmden – Enyeni Sosyalizme (Ak Aydınlık)
Bu Ayrımda: Eneski – Sosyalizmin Teorik ve Pratik kazançları “Susuş Kumkuması” ile yokedilmek istendikçe, Yeni – Sosyalizmin nasıl Burjuva(ABA’cı) ve Küçükburjuva (Yön Devrim) ana tezleri önünde apışıp kalacağı ele alındı. Enyeni ve Yeni Sosyalizm parçalanışında Eneski Sosyalizmi etüt etmek ve lâfta değil iş’de saymak istemeyişin kompleksi ve yarattığı Bâbil kulesi belirtildi. Enyeni – Sosyalizmin (Eskilik – Bireycilik – İlke) gibi konularda Küçükburjuva eğilimi yüzünden Parti dışında: Bilinç – Çizi – Hazırlık – Açıklama kuruntuları göze çarptırıldı.
DİYALEKTİĞİN SAÇMALAMAKTAN AYIRDI
Diyalektik birikiş (Ajitasyon + Propoganda) alanında yetti arttı. Artık Örgüte: Proletarya Partisine Diyalektik atlayış her saniye geciktikçe, iş saçmalamıya varmaktadır.
Diyalektiğin bir ana kuralı da Birikim momentini gerekli anında Atlama momentine sıçratmaktır. Örnek verelim: suyu ateşin üstüne tencereyle koyduk. Onun içindeki ısı kaç dereceye dek çıkar? 100 dereceye dek. Suyu ateş üstünde bir saat te tutsak, bin saat te tutsak, derecesini 100’den yukarıya çıkartamayız. Üzerindeki atmosfer basıncı değişmedikçe, bunun yolu yoktur.
Yalnız su değil, herşey böyledir. Hele mücadele (dövüş) ve örgüt (teşkilât) biçimleri ve parolaları, inanılmaz ölçüde korkunç sonuçlarıyla büsbütün böyledir. 27 Mayıs Sosyalistleri ilkin su gibi sâf olarak ortaya çıktılar. Sosyalist düşünce ve davranışlarla ısındıkça kızıştılar. O gidişle ateş kesilebileceklerine inandılar.
Oysa her madde gibi onların varlıkları da belirli bir kaynaşım kertesine (Galeyan derecesine) sahipti. Su nasıl 1 atmosfer basınç altında 100 dereceden aşırıca ısınamazsa, onlar da kendi erime ve kaynaşım derecelerinin ötesinde kendi kalitelerini değiştirmeksizin kalamazlardı.
Kimi “Parti – dışı” Sosyalistler için de mesele böyle bir “galeyan” kertesine gelmiştir. “Eski”, daha doğrusu: İlkel mücadele Biçimleri ve Parolaları görevlerini kendi çaplarında bitirmiş, yeni bir keyfiyete, niteliğe atlama sınırına gelmiştir.. Devrimci düşünce ve davranışlar bugüne dekAjitasyon biçimine önem verdi. Gerek düşünceler, gerekse davranışlar en çok Ajitasyon biçimleri ve parolaları üzerinde durdu. Son yıllar çıkan kimi girişimler, bu ajitasyonları Propaganda kılığına sokmıya çalıştılar.
Ancak son “Aydınlık Olayı” diyebileceğimiz durum, artık sırf “Ajitrop”un, okulcul bir propaganda olarak Propagandanın da “miyâdını doldurduğunu” ortaya çıkarmış bulunuyor. Artık istenildiği denli Ajitasyon ve Propaganda yapılsın, şimdiye dek yapılmışlarla alınabilmiş olandan ileri ve verimli sonuç alınamıyacaktır.
Ne var ki, ilkel biçim ve parolalar üzerinde kıyasıya inat ve ısrar, sonuçları olduğu gibi bıraksa ne iyi denebilirdi. Her, kertesini aşan durum gibi, “Program” çerçevesinde Ajit-Prop geriye tepmiye başladı. Yaptığını bozmıya kalkıştı. Bunu varılmış bir gelişim aşaması sayalım, ama eleştiriden uzak tutmıyalım.
Küçük Sol-Ortalık, hangi olaylarla gerçek ilgisi bulunduğu pek belli olmıyan yahut açıkça belirtilmiyen bir kavramlar anaforu içinde dalgalanıyor: “Sağ Sapıtma”, “Sol Sapıtma”, “İkede Birlik”, “İlkesiz Birlik”, “Kitle Çizgisi”, “Ferdî Kahramanlık”, “Kişi Liderliği”, “Âdil Hiyerarşi”, ve ilh., ve ilh…
AJİT PROP ÖRGÜTLENMEYE VARMALI
İşçi Sınıfına dayanmak: Sosyalist – Örgüt‘le olur. Sosyalist olmıyan örgüt te, örgütlü olmıyan sosyalist te hiçtir. Sosyalist örgütsüz Proletarya da olsa hiçtir.
O başdöndürücü kavramlar anaforu ortamında ne yapılmak isteniyor? Kötüleme veya kayırma kaygısından uzak kalarak, “Proleter Aydınlık”ın 2 -16 sayısından örnek alalım:
“…Temel mesele, bir gençlik ve aydınlar hareketi niteliğini aşıp, sınıf temeline, İŞÇİ SINIFINA DAYANMA meselesidir.”
“Proleter Devrimci Hareket, karşı karşıya olduğu pratik teorik meselelere mutlak doğru çözümler getirecek, ve onu yerinde saydırmak istiyen eğilimleri yenerek, BAŞTA İŞÇİ SINIFIMIZ olmak üzere, tüm halkımızı bilinçlendirmek ve örgütlemek görevini mutlaka gerçekleştirecektir.”(Aydınlık’ta Dünya ve Türkiye, 241)
Kavram olarak bu “söz”lerin tersini kim öne sürebilir? Hiç kimse sürememelidir. Aynı yazıda, benzer yayınlarda, benzemez yazılarda hep öyle sürüyle doğru “sözler” yığılı. Bütün o sözlerin kendileri, 2 yıl önce ne denli gerekli göründüyse, bugün en az o denli artık bıktırıcı olmıya başlamıştır. Düşünelim: 16 ay Aydınlıklar vb. leri boyu yazılanlar aynı şeyleri hep bir ağızdan yahut iki üç zıt gırtlaktan çıkararak tekrarlar kalırsa, bu kabak tadı vermez mi?
Kafa idmanı ise, onun da bir şartı, şurtu vardır. Kafa bir değirmendir. Düşünce ataşları arasında gerçek olay tâneleri bulunursa, iyi kötü un öğütür. Aynı öğünmüş unu, hamur yuğurup ekmek yapmakta kullanacağımıza, tekrar tekrar değirmen taşları arasına atıp yeniden öğütmiye çalışırsak ne olur? Belki unu biraz daha “inceltmiş” olma tesellisi veya öğüntüsü bulunur. Ama, zamanla hem değirmenin taşları boyuna aşınır hem karnımız aç kalır.
Ajit – Prop: una benzerse, hamuru yoğurmak aksiyon, ekmeği pişirmek örgüttür. Örgüt deyince, modern dünyanın manivelası olan İşçi Sınıfıüzerine, Devrim Doktinini biri kurmuş, ötekisi geliştirmiş olan iki ustanın birbirini yorumlayarak bütünliyen iki çimçiy sözünü göz önüne getirelim.
K. Marx der ki: İşçi Sınıfı sosyalist olursa herşeydir; sosyalist değilse, hiçbir şey değildir.
V.İ.U. Lenin der ki: İşçi Sınıfı örgütlü ise heptir, örgütsüz ise hiçtir.
Demek işçi sınıfı için Sosyalist olmakla Örgütlü olmak birbirinden ayrılmaz iki gerektir.
ENESKİ SOSYALİZMİN DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞLARI
ABA’cı oportunistler sosyalist örgütü biçimsizleştirince ilk tepki Eneski sosyalizmden geldi. 1965 Marksizm Kütüphanesi yayını:“Türkiye’de Kapitalizm, Tarih – Devrim – Sosyalizm, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme ve ilh.” emekleriyle Türkiye’nin melezekonomi ve sınıf ilişkileri açıklandı: 1 – Büyük şehirlerin birkaç yüz modern Finans – Kapitali, 2 – Kasabaların birkaç bin AntikaTefeci Bezirgânı… Türkiye’nin egemen ekonomi ve toplum yapısını karakterize ediyordu. Bu kesinlikle anlaşılmadıkça Burjuva(ABA’cı) ve Küçükburjuva (Yön) sosyalizminden” kurtulunamazdı.
27 Mayıs Politik bir Demokratik Devrimdir. Türkiye’de, o zamana dek, yalnız Finans – Kapital ve Tefeci – Bezirgân sınıflarının en ılımlısından en aşırısına (Faşistine, Irkçısına, Nurcusuna ve ilh.) verilen “kayıtsız şartsız” (hiç bir ceza kovuşturmasız) legal hürlüğü, 27 Mayıs, sözde olsun ılımlı Sosyalizme de tanıdı.
Bu tanınış çerçevesi içinde “Protokola” sokulan tek Örgüt TİP, önce Sosyalizm sözcüğünü yasak eden ABA’cı “Lider”lerin sonra Sosyalizmtekelciliği yapmaları alanı oldu. Bu tekelciliğin hangi soysuzlaştırmalara kardığına değdik. O soysuzlaşma önünde TİP dışında bırakılan sosyalistler sonuna dek tepkisiz kalamazlardı. İlkin dışarıdan bakana az tuhaf görünecek bir tarih sırası ile bu tepkileri 3 basamakta derlemek olağandır: 1-Eneski Sosyalist, 2 – Yeni Sosyalist, 3 – Enyeni Sosyalist tepkiler.
Eneski Sosyalist Tepkisi: Tekelci TİP liderlerine en önce ihtar çekti, ve Oportünizm önünde ilk Bilimcil Sosyalizm eleştirisini açıkladı. Çaltıdergisinde 1965 yılı çıkan ve yarım bıraktırılan eleştiri, umulduğundan daha geniş ilgi çekti. “Piyasa”: yâni basın – yayın alanı Finans – Kapital’in istediğinden âlâ bir Küçükburjuva Devrimci yaygarasıyla kaplıydı. Burjuva Sosyalizmi (ABA’cı TİP liderleri) ile Küçükburjuva Devrimciliği (Yön liderleri) hiç anlaşmasız sıkı işbirliği içinde kültür ortamım kasıp kavuruyorlardı.
En Eski Sosyalizm 1965 yılı kurulmuş “Tarihsel Maddecilik” yayınlarına devam etti. “Türkiye’de Kapitalizm” eseriyle Türkiye’de herhangi ciddî bir Politika anlayışı için temel olacak Sosyal Ekonomi ve Sınıf ilişkilerini özetledi. Türkiye: Büyük Şehirlerde birkaç yüz Modern Finans – Kapitalist ile, Bütün Anadolu kasabalarında çöreklenmiş birkaç bin Antika Tefeci – Bezirgân ekonomik sömürüsü ve sosyal sınıf – zümre tahakkümü altında idi. BuEkonomik ve Sosyal yapı orijinalitesi kavranılmadıkça yapılacak her Politik çıkış temelsiz ajitasyonlardan öteye geçemezdi.
Bütün Anadolu kasabalarını kaplamış (yukarıda Finans – Kapitale kul, aşağıda milyonlarca köylüye Efendi kesilmiş) Tefeci – Bezirgân sınıfın kökleri Antika Tarih‘te idi. Onun için “Tarih – Devrim – Sosyalizm” ile “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” adlı iki Teorik (yâni uluslararası ölçüde değerlendirilecek sosyal sınıf ilişkileri) etüdü yayınlandı. Türkiye’de Kapitalizmin orijinal karakteristiği, ancak böyle teorik araştırmalar bütünü içinde ve ışığında ele alınırsa tüm kavranılabilirdi yoksa, Türkiye üzerine yapılacak her yakıştırma “ideoloji”, ezberlenmiş kimi sosyalist formüllerin hafızlığı olurdu.
Eneski Sosyalizmin 40 yıl önce “Teori – Parti – Strateji – Özgüç – Yedek Güçler – Taktik ve ilh.” üzerine sistemli araştırıları derinliklerin derinliğinde yatıyordu. Onları aydınlığa çıkarmak o ân için olası değildi. Hiç değilse, son çeyrek yüzyıldır açıkça işlenmiş Eneski Sosyalizmin Politikadüşünçe ve davranışlarından bir yazılı – basılı bölümü olsun, ortaya konulmalıydı. Çünkü yeni kuşaklar, Cumhuriyetin 40 yıllık ekonomik ve sosyal yapısı üzerine, ısmarlama biçimsizleştirmelerden başka hiçbir şey bilmiyorlardı. Bilmemeleri için de, sağlı sollu Küçükburjuva darkafalılıklarının ve“beyinsiz işgüzarlıklar”ın türlü türlüsü sürümlendirilmiş ve sürümlendirilmekte idi.
BİR “EMEKÇİ” ve BİR “VATAN PARTİSİ” OLDU
“Emekçi” ve “Vatan” Partilerinin 1945 – 1954 Teorik ve Pratik gelenekleri hiçe sayıldı. Demokratik Devrimi yerlileştiren“Birinci Kuvayimilliyeciliğimiz” (Gerekçe), “İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz” (27 Mayıscılara “Açık Mektuplar”), “Sosyalist”gazetesi, “Sosyslistlerarası Konferans”“Uyarmak için…” düşünce ve davranışları (Finans – Kapital) ve (Burjuva + Küçükburjuva) Sosyalizmlerince baltalandı.
1954 yılı kurulmuş, 1960 yılına dek boğulurcasına kanlı, gözyaşlı, zındanlı, işkenceli Düşünce ve Davranış örnekleri vermiş bir Vatan Partisi vardı. 1920 Eneski Sosyalizm Programı 15 yıl sonra “Marksizm Biblioteği”, “Tarihî Maddecilik Kütüphanesi”, “Emekçi Kütüphanesi” gibi seri yayınlarla Teorik alanda; 20-25 yıl sonra “Türkiye İşçi Çiftçi Emekçi Partisi” ve o baskına uğrayınca “Vatan Partisi” hem Pratik, hem Teorik alanda legalite suyunun yüzüne çıkmıştı.
Denizde Buzuldağı gibi kalmış Eneski Sosyalizmin, hiç değilse Vatan Partisi ölçüsünde Politik Düşünce ve Davranışlarından bir bölükceğizi olsun ortaya konmazsa, yeni kuşaklar Türkiye’nin Ekonomik ve Sınıf yapısına dayandırılması gereken günlük Politika örneklemesinden yoksun bırakılırdı. “Siyasetimiz”, “Fetih ve Medeniyet” gibi idealojik broşürlerle Vatandaş gibi gazeteler, 1957 Seçim Kampanyaları, 1957 -1960Savunmalar Kampanyası gibi yazılı geniş belgeler, yığınla Tarih ve Millî Kurtuluş etütleri basılamazdı. Parti programları, tüzükleri bekliyebilirdi.
Hiç değilse, Türkiye’de Tekparti ve Çokparti oyunlarının Ekonomik ve Sosyal içyüzlerini en pratik biçimiyle özetliyen “Vatan Partisi Gerekçesi” (Kuvayimilliyeciliğimiz) alındı. Millî Birlik Komitesine, Vatan Partisi adına, ihtilâl olur olmaz sunulan açık mektuplar yazılmıştı: biri Genel Sosyal Politika özeti, ötekisi o politikanın dayandığı Özel Ekonomi ayrıntıları üzerine iki teklif incelemesiydi. Bunlar: İkinci Kuvayimilliyeciliğimizadıyla yayınlandı. Ayrıca günün pratiği bakımından: “Uyarmak için Uyanmalı, Uyanmak için Uyarmalı – Türkiye İşçi Partisine Teklifler” çıkarıldı.
En sonra, hem günlük olayları ters yorumlardan kurtarmak, hem “Sosyalizmin Bilimi” üzerine alfabetik elemanları kısaca sunmak, hem 27 Mayıs, TİP liderleri, Yön yönsüzlüğü çevresindeki yampiri Tabu’ları kırmak için Sosyalist gazetesi çıkarıldı. Bu arada, Sosyalist Düşünce ve Davranış alanına Finans – Kapitalin sistemlice yaydığı ve “Küçükburjuva Devrimcileri”nin alabildiğine geliştirdiği kargaşalığa Teorik ve Pratik bir çekidüzen verecek “Sosyalistlerarası Konferans” çağrısı yapıldı.
Eneski Sosyalizmin yazıyla ve sözle yaptığı bütün o çabalar yalnız sıkı sıkıya Sansür edildi. Kimlerce? Hemen sağlı – sollu herkesçe. Finans – Kapital ne yaptığını biliyordu. Burjuva Sosyalizmi: Polis korkusunu umacılaştırmıştı. Küçükburjuva Sosyalizmi: “o yârimin eski huyu” ile, tavan arasında fâre tıkırtılarıyla koşuşarak, “Senin dükkân kapansın, benim dükkân açılsın” anlamlı ezelî “teorisi”ni düzüyordu. Aman, Eneski Sasyalizmin sesi işitilmesin!
ENESKİ SOSYALİSTLER ve YENİ SOSYALİSTLER
Yeni Sosyalizm: Eneski Sosyalizmin orijinal çabalarını (İkinci Millî Kurtuluş tezini), bir “çeviri” olan: Burjuva “Demokratik Devrimi” başına “Milli” sözcüğünü geçirerek örtbas etmekle, asıl Devrimin en önemli İktidar problemine Yönvâri yana “çizdi”.
Eneski Sosyalistlerin aylar ve yıllar boyu yazılı, sözlü uyarı ve teklifleri birikimini yaptı. Yeni Sosyalizme atlayış görüldü. Yeni Sosyalistlerin en eskisi: İkinci Emperyalist Evren Savaşının bittiği yerde başlıyordu. Onun, Birinci Emperyalist Evren Savaşı bitimiyle başlamış bulunan Eneski Sosyalizmi bütünüyle tanımış olması beklenemezdi. Ancak Eneski Sosyalizmin yalnız “Pratik” alanda tek tük, Frenkçede “Exploit” dedikleri biçimde, sansasyonel yaptıklarını kulaktan kapma, ağızdan dolma dedi-kodulardan öğrenmekle kalmıştı. “Teorik” alanda hiç değilse yazılı basılı Eneski Sosyalist çabalarını: “Görmedim bilmem, almadım vermem” yollu hiç işitmemişçe kulağının arkasına atıverdi. Ama Eneskilerden hiç bir zaman hiç bir şey okumamış, hattâ dinlememiş olmakla rahat rahat, kimi gerine kasıla övünmesi de beklenemezdi!
Anlaşılan her yiğitin bir yoğurt yeyişi olur. Yeni Sosyalistler, üzerlerinde hiç bir eski toz bırakmamak kaygusu ile, ortaya yepyeni çıkmak istediler. Eneski Sosyalistlerin: “Atma Avcıoğlu, Din Kardeşiyiz!” dedikleri Küçükburjuva Devrimciliğinin “çok satış” yapan sütunlarında (“Yön” de) görünmeyi, “az satışlı” Eneski Sosyalizm sütunlarında (Sosyalist’te) görünmekten daha “yeni” buldular.
Eneski Sosyalizmin bir yıl önce basılmış Teorik eserinde, bir “Doğulu” bilginin bir “Batılı” bilginle benzer yanlarını görünce kutsal isyanlarını haykıran Yeni Sosyalistler: sonra yarım buçuk Marksist bir “Batılı”nın yarım buçuk “teorik” bir makalesini Türkçeye çevirince aynı “Doğulu”nun aynı“Batılı” ile benzerliğini başlık yapmakta sakınca görmediler.
Eneski Sosyalizmle en ufak işbirliğini göze alamıyan Yeni Sosyalistleri en az kınayanlar Eneski Sosyalistlerdi. Yeni Sosyalistlerin yeni girişimlerini en çok teşvik edip yazıyla, örgütle, kişiyle destekliyenler de gene Eneski Sosyalizm oldu. Eneski Sosyalistlerin en kınadıkları şey boş durmaktı. Boş gezeni Allah ta sevmezdi, Eneski Sosyalistler de… Çalışsınlar, bir iş yapsınlar, “başka ihsan istemezdi” Yeni Sosyalistlerden Eneskiler.
Yeniler Tercümeyi seviyorlardı. Çeviri yaptılar. Ne iyi. Yeni Sosyalistlerden kimse, Eneski Sosyalistlerin birikimini diliyemezdi. Hiç değilse Bilimcil Sosyalizmin kimi klâsiklerini Türkçeye kazandırmaları en yeni kuşaklar için, hele yabancı dil bilmiyenler için önemli bir işti.
Ya Türkiye’nin Ekonomisi, Sosyal yapısı, Sınıf ilişkileri?
Onu da Eneskiler düşünsün müydü? İşte buna Yeni Sosyalistler pek kıyışamıyorlardı. En Eskiden bir taş alırlarsa, daha doğrusu aldıklarını saklamazlarsa, başlarına taş yağacak gibilerine geliyordu. En eski Sosyalistlerin kendilerini, yenilerin çıkaracakları dergide, en görünmez yere atılmış bir taş gibi kullanabilirlerdi. Eserlerine gelince!
Eneskilerin eserleri diye bir şey var mıydı? Hadi canım siz de! Öyle saçma sapan En Eskilerin değeri olsa, bit pazarına nur yağardı. Yeni’ler En Yeni kuşakları Eneski düşünce ve davranışlarla “kafakarışıklığına” uğratamazlardı. Eski elek çöplüğe, yeni elek yeni ve yüksek çiviye asılacaktı.
Eski elek: “İkinci Kuvayımilliyecilik” yahut “İkinci Millî Kurtuluş” idi. Çünkü Birinci Kuvayimilliye ve Millî Kurtuluş 1919 — 23 yılları bitmişti. İkincisi 1950 yılları Teorik ve Pratik bütünüyle, Stratejisi, Taktiği 1923 ve 1930 plânlarına göre, hem de Parti Örgütü ve Parolası ile başlatılmıştı.1960 yılı 27 Mayıs siyasî devrimi ile amortize edilmişti.
Yeni Sosyalistler ona katlanamadılar. Yeni, Yepyeni bir “Strateji” istiyorlardı. Yeni elek: Millî Demokratik Devrim oldu. Doğrusu bu Türkiye’nin Eneski Sosyalizminden de eski idi. 1905 Temmuzunda yazılmış, 1960 yılları Türkçeye çevrilmiş “İki Taktik” eserinden alınmıştı. “İki Taktik”ten 25 yıl sonra işlenmiş Türkiye’nin Strateji ve Taktiğine kim bakardı? Herşey güneşin altında herşeyden daha “iyi” olmak için daha “yeni” olacaktı.

Yalnız bir noktacık kalıyordu. “İki Taktik”in yazarı, Teori’de temelin, her ülkedeki “orijinal” ekonomi ve sınıf ilişkileri “karakteristiğine”dayanırsa teori adını alabileceğini ısrarla belirtmişti. Hani Türkiye’deki M.D.D. formülünün karşılığını ve sağlam temelini verecek orijinal Ekonomi veSınıf ilişkilerinin karakteristiği?

DEMOKRATİK DEVRİM – HALK DEVRİMİ
“Milli” demek “Burjuva” demektir. Kelime oyunu yapma. Memleketinin orijinal sınıf mücadelesini maskeleme. Demokratik Devrim“Halk Devrimi”dir. Burjuva yağmurundan kaçarken Küçükburjuva dolusuna tutulma.
Ondan kolayı ne var? Yaptırırsın bol şekerli bir kahve, yakarsın, -efendime söyliyeyim- telli sigarayı, yatarsın arka üstü. Açarsın İki Taktikçevirisini. Bir daha şöyle üstünkörü göz atıverirsin. Buldurur mu sana Türkiye’nin Sosyal yapı orijinalitesini? Hayır. Sana yalnız o karmakarışık müstebit Çar Rusyasının çetin sosyal ve politik savaşları ortasında gelişen bir tek “Burjuva Demokratik Devrimi” formülünü verir. Ve onu sen günde yüz övün de tekrarlasan, soyutlaştırmaktan kurtaramazsın.
Ve sen o formülün başına, “Burjuva” sözcüğü yerine falan yahut filân ülkede geçirilmiş “Millî” sözcüğünü geçirmekle, büyük bir “orijinalite”yaptım sanırsın. Yâni, “Burjuva” ile “Millî” sözlüğünde ve sosyal gerçeklikte aynı olaya ve aynı anlama geldiğini unutmakla kalırsın. Çünkü “Millet” sözcüğü,Kapitalizmin yarattığıdır. Kapitalizm öncesinde Ümmet vardır, Millet yoktur.
Hepsinden daha firaklısı ise, “İki Taktik”te: Burjuva Demokratik Devrimi veya sadece Demokratik Devrim adını alan olayın, gittikçe nasıl durulduğu gözden kaçmıştır. “İki Taktik”in bütün tartışma özü: Burjuva Demokratik Devrimi‘ni Tabulaştırıp tabulaştırmamak değil, o devrime kimin, hangi sosyal sınıfın, İşveren Sınıfının mı, yoksa İşçi Sınıfının mı başçekeceği noktasıdır.
“İki Taktik”, iyice, duru ve kesin olarak: Burjuva Demokratik Devrimi‘ne Çarlıkta Burjuvazinin değil, Proletaryanın öncü olacağını gösterir. Bütün problem: Devrimin en önemli konusu İktidar konusu üzerinde döner. Onun için “İki Taktik”, Demokratik Devrim‘in Burjuva yahut Millîkarakterini tartışmaz bile. 120 sayfa boyunca, Demokratik Devrimde yalnız HALK’ın (yâni: İşçilerle Köylülerin) İktidara geleceğini savunduktan sonra, kitabın “Sonsöz”ü artık, kavrama daha keskin bir açıklık getirmek için, Demokratik Devrime dolaysızca Halk Devrimi adını verir.
“…Proletaryanın ve “HALKIN” devrim için yararlı olduğunu, devrim için akacak kanın onların kanı olduğunu” (İ. T., 127) hatırlatarak:“Baylar’ın ve Ortaklarının politik eylemiyle “HALK” DEVRİMİ’ndeki tutarsızlıklarını” anlatır (İ. T., 127). Baylar: “Rusya HALK DEVRİMİNİ kendi sınıf mücadelesi damgasıyla damgalamaktan vazgeçsinler.” (İ. T.,128). “O büyük Burjuva sahteciliği… “İşçilerin bilincindeki Rusya HALK DEVRİMİ fikrini, sınıf mücadelesi fikri ile maskeleme eğilimine” dayanmaktadır.” “İşçinin bilincindeki Rusya HALK DEVRİMİ fikrini (Brentano biçimi) bir sınıf mücadelesiyle (“bağımsız politikadan uzak sendika hareketini indirgeme” ile) maskelemek” istiyor.” (İ. T.,129) (Majüskülliyen HK.)
Demek Yeni Sosyalistlerin kolay buldukları soyut kavramlı formülün aslı HALK DEVRİMİ’dir. MDD’ciler 65 yıl önceki İki Taktik‘in, birkaç ay içinde gerekli bulduğu ve “Halk Devrimi” biçiminde deyimlendirdiği gelişimin gerisinde kalmışlardır. Bu kolay yanından “Yeni” Sosyalistliğin, ilk bakışta ve yapışta sanıldığı denli “kolay” olmadığı anlaşılmıyor mu? Burada hangi güçlüklerin yattığı kendiliğinden BELLİ olacaktır.
İki Taktik: Proletaryanın ve Sınıflı toplumun Sınıf Mücadelesini (yâni sosyalizmi) değil, “Brentano biçimi” sosyalizmi “tutarsızlık” ve Halk Devrimini “Maskelemek” sayar. Bizim kimi üstâd Yeni – Sosyalistler, sokaklara dökülmüş sınıf mücadelesini “maskelemek” (sosyalizm yasağı, yahut“canbazlığı” çıkarmak) karasevdasına düşerler.
TARTIŞMA ve EYLEM METODU
Yeni Sosyalist Al (yahut Renkli) Aydınlık II. Emperyalist Evren Savaşı sonrası, Enyeni – Sosyalist Mor (yahut Ak) Aydınlık 27 Mayıs sonrası Aydın Gençlik eğilimleridirler. Ana yanılgılar Proleterya Partisi dışında tartışma ve eylem kuruntularıdır. Yanılmaz Papa çalımları da cabadır.
Yeni Sosyalistler “Millî Demokratik Devrim” parolası çevresinde toplandılar. Bu Parolayı kendilerinin icat etikleri, yahut “Burjuva” sözcüğü yerine “Millî” sözcüğünü geçirmekle çağdaş devrimciliğe daha uygun düştükleri gibi iddiaları tartışmıyalım. Önce “Türk Solu” haftalık dergisi, sonra Yeni – “Aydınlık” aylık dergisi ikinci yaşlarına basarken, MDD’ci Yeni – Sosyalistler ikiye bölündüler. Yeni – Aydınlık biri Al, ötekisi Mor (sonra Ak) kapakla ayrı çıktı. Türk Solu da Mor (Ak) Aydınlık’tan yana geçti.
1- Al Aydınlık: Mihri Belli – Vahap Erdoğdu grupu olduğuna göre, özellikle Yeni – Sosyalistler adını alabilirler. Çünkü eğilimce II. Emperyalist Evren Savaşı sonrası devrimcileridirler. Elbet daha sınangılı olan bu kanat daha çok dikkati çeker.
2- Mor (ya Ak) Aydınlık: Doğu Perinçek – Şahin Alpay grupu sayıldığına göre Enyeni – Sosyalistler adını alabilirler. Çünkü 27 Mayıs sonrasıdevrimcileridirler. Elbet daha soyut kalan bu kanat daha az sınangılı sayılır.
Gene de iki Aydınlık grupunun Soyut Kavram tartışmaları ancak somut problem ve olaylar üzerinde tartılabilir. Günün somut problemi nedir? TİP’in ABA’cı düşük Liderleri hem TİP’i çarçur ettiler, hem de Türkiye’de Proletarya Partisi kavramını soysuzlaştırdılar. Oysa gerçek Proletarya Partisi dışında kalan her tartışma, sekter, mihenktaşsız yırtınma olur. Ne yazık ki, gerçek sosyalistlerin Parti dışı bırakılmaları herşeyi tersine çevirmiştir.
İki Aydınlık grupunun karşılıklı Yanlış çıkartmaları da ikincil bir konu olabilir: Her iki grup da Yeni – Sosyalist‘tirler. Eski de olsalar, gökten zenbille inmemişlerdir. Bilgi ve deneylerine göre kerte kerte yanılabilirler. Hele bir  yapıyorlarsa, yanılmazlık taslamak gülünç olur. Bütün mesele yanılmakta değil, temel yıkıcı olmıyan yanlış önündeki davranıştadır.
Her yanlış düzeltilebilir. Ve bir yanlış düzeltildi mi, ortadan kalktı, demektir. Elbet proleterce yanlış düzeltmek: yanıldığını herkesin önünde açıkça ve temiz yürekle kabul edip, düzeltmek üzere gösterilecek doğru yolu eylemle tutmaktır. Böyle bir yanılgı düzeltişinden sonra, yanlışı yapanın alnına lânet damgası gibi ikide bir vurmak, herşeyden önce yanlış olur.
Yanlış nerede, nasıl düzeltilir? Ancak ve yalnız Parti içinde ve bir Organ kararı ile. Yoksa mutlak olarak ne yanlış doğru değerlendirilebilir, ne de yanlışı giderme sağlanabilir. Onun için grupların birbirlerinde buldukları yanlışları İkincil problem saymalıdır. Birincil problem, herşeyden önceÖrgüt ve Organ problemi, burada Parti işidir. Nerede o Parti? Kimse cebinde “mavi boncuk” gibi bir Parti saklıyamaz.
Ortada üyeleri belirlice seçilerek eğitilmiş ve demir disiplinli bir Proletarya Partisi bulunmadıkça, her problem sınırsızlık ve biçimsizlik içine düşebilir. Örgüt, yâni gerçek Proletarya Partisi dışındaki başka problemler, yalnız öyle bir ölçünün yaratılması uğruna ve hemen hizâya gelinerek tartışılabilir.
PROLETARYASIZ PROLETER DEVRİMCİLİĞİ OLMAZ
Eneski Sosyalizmi “bend”lemek ABA’cılıkta, “sansür” etmek (MDD’cilik) te: (Fraksiyon – Yuvar – Provakasyon) üçüzünden kurtulamaz, Proletaryasız sosyalizm ve sosyalist partisiz devrimcilik boşuna ajitasyon‘dur.
Ne var ki Türkiye’de Finans – Kapital, daha doğarken, ölümü görmüşçe Proletarya Partisinden ürkmüştür. En son TİP’in doğuşunu, sırf Türkiye’de gerçek bir İşçi Partisinin kuruluşunu önlemek üzere kışkırtmıştır. Kazâra TİP içine gerçek Sosyalistlerin sızmaması için de, çoktan beri hazırladığı lânet damgası ile her türlü karantina zorbalıklarını bir an bile uygulamaktan geri kalmamıştır.
O nedenle Türkiye’nin bugünkü paradoksu ortaya çıkmıştır: İşçi Partisi dışında Proletarya Partisinin prensipleri savunulmak durumu doğmuştur. Onun için TİP, özlenen Praletarya Partisi olmak dururken, ters yönde, gizli servislerin ve açık okşayışların itkisiyle, aristokratlığa bayılan Küçükburjuva histerisine kapılmış bulunan ABA’cı ve kısmen düşük Liderler yönünde zorlanmıştır. TİP”in gerçekten bir Proletarya Partisi olmak için büyük “Nefis mücadelesi”ne yardımcı olunabilir. Ancak TİP: (Otokritik + Yığın) problemleri yoluna girmedikçe, tartışmalarda mihenktaşı, pratiğin kriteryumu olamıyacağı unutulamaz.
Demek henüz kesin karar organı yok. Hiç değilse görünen sosyalistler için, bu baıkımdan, en ivedili tutum: Proletarya Partisiningerçekleştirilmesidir. Yoksa, her konu kişicil görüntüsünü ve komplikasyonlarını yitiremez. Herşeyin “neyrengî noktası” gelmiş örgüte dayanmıştır. Nasıl: “Devrimci teorisiz, devrimci pratik olmaz” ise, tıpkı öyle: Proletarya Partisiz Proleterya Devrimciliği de olmaz. Bu hakikat kafalarda olsundurulmadıkça, yapılacak her düşünce ve davranış dağınıklığı maskeler.
Her ne pahasına olursa olsun: bu boşluk doldurulacaktır, yoksa atlama tahtasına gelmiş bütün ajitasyonlar, bütün propagandalar gibi, bütün tartışmalar da, bütün eylemler de, her türlü düşünce – davranışlar boşlukta, havada, eski deyimle “muallâkta” asılır kalır.
Duygular, sempatiler, tercihler bir yana. Hiç kimseye özel taş atmadan: herkese, usta deyişile, “her zaman yeni olan” en eski prensibi, Romalının: “Delenda Carthaga”su gibi analım. Çetecilik yetmez. Yuvar savaşı 50 yıl öncesine itilsin. Yoksa kimse kimsenin saçmalamasını pratikte önliyemiyecektir. Çeteciliğin yerine, Tüzükle işliyen Ordulaşma geçmeli. Ordu: gerçekten o adı alabilecek Proletarya Partisi‘dir. Proletarya Partisiz, Proletarya Devrimciliği olamaz. Praletarya devrimciliğinin bulunmadığı yerde ise, hiç bir şey yok demektir. 
Yaygın adıyla “Aydınlık’lar çelişkisi” denilen problem önünde tek çözüm yönü: Siyasî iktidar savaşı yapacak Proğramı ve Tüzüğü ile gerçekten Bilimcil Sosyalizme uygun Proletarya Partisidir. Hiç değilse Eneski Sosyalistler başka türlü düşünüp davranmıya zorlanamazlar. Bu genel kural konulduktan sonra, örgüt dururken Propaganda ve ajitasyon eylemleri ve tezlerine birincil önemin verilemeyeceğinde, hiç değilse Yeni – Aydınlıkçıların kuşkusu kalmamalıdır.
KİŞİ ve İLKE YÜZEYİ
Enyeni Sosyalizm: Küçükburjuva “eşitcilliği”ne ve “İlke” mistisizmine düşmemeli.
Mor, yahut Ak Aydınlık denilen çevreyi ele alalım.
İşte Ak Aydınlığın Prensip – Program yazısının başlığı:
“proleter devrimci birlik için ilkesiz birlik cephesini açığa çıkaralım!” 
Dikkat edelim. Yukarıki satırı harflerinin yazılışı ile de olduğu gibi aldık.Orada alışılmış Majüskül (iri harf)ler tüm kaldırılmış. Hiç bir sözcüğe, yahut düşünceye imtiyaz vermiş olmamak için, bütün harfler miniskül (ufacık) biçimde dizilmiş. Sanki hiç bir “baş” istemiyorlar: bu Baş “harf”(Tilcik) bile olsa.
Bir kanıdır. Herkes bir olsun. Hoş bir şey. Ama, sınıflı toplumda bu dilek nedir? Küçükburjuva egalitarizmi!… Daha satırın ilk harfini görür görmez Ak Aydınlıkçıları Küçükburjuvalıkla suçlamak istemiyoruz. Ancak böyle yazmak, mutlak eşitlik eğiliminin senbol buluşu ise, hemen söyliyelim: katılmıyoruz.
“Hurufiyyunluk” (harflerden anlam çıkarma zanaatı) saçmadır. Ama, kimi senbolizmlerin altında yatanı sezmek yasak olamaz. Belli ki en genç Aydınlıkçılar, başlıklarda majüskül harf kullanmamakla, içlerinden hiç kimsenin “sivrilmesine” katlanmamak isterler. Netekim kendileri Enyeni Sosyalist oldukları için, sadece Yeni Sosyalist olanlardan kimseyi “Majüskülleştirmemek” allerjilerini normal sayıyorlar. Prensip – Program yazısında sık sık şöyle denilir:
“… her “Millî Demokratik Devrim” diyen ve belirli bir kişiye bağlılık gösteren unsuru proleter devrimci kabul eden anlayış, bizlere yabancı bir anlayıştır.” (P.D. Aydınlık, Şubat 1970, 2 -16, s. 242)
“Kökü aşırı ferdiyetçilikte yatan bu küçükburjuva zihniyet, saflarımızda gerçek birliğin, sahte, düzmece olmıyan birliğin kurulmasına yönelen, tartışma ve eleştirileri bastırmıya çalışmış. belirli bir kişiye bağlılığı ilkelere bağlılığın üzerine çakartmak istemiştir. Kendisini proleter devrimci hareketteki “âdil hiyerarşi”nin en üstünde gören bu ferdiyetçi tutum, proleter devrimci hareketin tarihini temsil ettiği iddiasına kadar varmıştır.” (a.y., s. 243)
Demek harflerde majüskülü kaldırmak yüzeyi ile düşüncelerin özünde: “Aşırı ferdiyetçilik”, “Belirli bir kişiye bağlılık”, kendini “Âdil Hiyerarşinin en üstünde görmek”, “Hareketin Tarihini temsil etmek” suçlaması epey paralel düşüyor. Anlaşılıyor. Ak Aydınlık gençleri “Millî Demokratik Devrim”formülündeki “Demokratik”liği harflere de, kişilere de aynen uygulamakta içtenlikçidirler, samimîdirler.
Ak Aydınlıkçılar Enyeni – Sosyalistlerimizdirler. Kişilere saygı kişiçil bir problemdir. Olaylara saygı: onları oldukları gibi ele almaktır. Al-aydınlıkçıları: 1 kişi gibi koyuyorlar. Oysa o 1 kişiye “bağlılık”tan sözedildiğine göre: Al Aydınlık birden fazla sayıda kişileri içine almıştır. Biraz da bir Eneski Sosyalistin, yahut Eski Aydınlık yazarının bildiğini katalım: her iki Yeni Aydınlık kadrosu da aynı kültür seviyesindeki Aydınların Mahfili‘dir.
Şimdi bu aynı seviyedeki insanlardan Ak Aydınlıktakileri sırf ve hep “ilkeli”, Al Aydınlıktakileri ise sırf ve hep “ilkesiz” saymak nasıl inandırıcı olabilir? “Belirli bir kişiye bağlılık” noktası da öyle. Neden Al Aydınlıkçılar “bağlı” da, Ak Aydınlıkçılar “bağsız”? Kimi anılar ise, ilk zamanda “belirli bir kişi” uğrunda masaya yumruk atanlar Ak Aydınlıkçılarmış.
Şöyle, yahut böyle. Ak Aydınlıkçıların “İlke” tartışmasına girmiyoruz. Yalnız tezlerini açıklıyan: “İlkesiz birlik cephesi” sözüne bakalım. Ak’cılar bu üç sözcüğün tepiştiğini, birbirini çürüttüğünü dikkatlıce baksalar görüverirlerdi. Eğer “birlik cephesi” gerçekten varsa, öyle bir şeyin kendisi de bir “İlke” neden sayılmasın? “İlke” deyince o yalnız soyut “Kavram” olmak zorunda değildir. Ortada bir “Cephe birliği” kuruldu mu, davranış pratik bir “ilke” durumuna girer. Yanlış ilke, doğru ilke, başka. İkisi de “ilke”dir.
Sonra, “ilke” sırf kendi başına nedir? Boş bir kavram da olabilir, dolu bir kavram da; doğru bir kavram da olabilir, yanlış bir kavramda…“ilke”olmak kendi başına dolu ve doğru olmayı ıspatlamaz. Dünya ne boş, ne yapma, ne kalp “ilke”lerle doludur?
Kapitalizm ilkesiz midir? Emperyalizm yahut Faşizm, Derebeyilik, yahut Nurculuk ve ilh. kendilerine göre hep sürü sürü “ilke”ler tutturmuşlardır. Mesele bir yerde “ilke” var mı, yok muda değildir. Mesele ilke denilen şeyin ne olduğundadır. “İlke”siz hayvan olur, insan olmaz. İnsanın “İlkesiz”liği bile kendince bir “İlke”dir. Kendi “İlke”sini benimsemiyene “İlkesiz” demek bir Küçükburjuva afokonu olur. “Bilimcil Sosyalizm ilkesi” denecek. Mesele asıl orada çatallaşıyor ya!
İLKELERİN İÇYÜZÜ
Eleştiri ortamı da, ilkelerin doğruluğu da Proletarya Partisinin PRATİK’inde gerçekleşir.
İlkelerin içyüzleri: pratikteki yerleri ve karşılıkları ile ölçülür. Eğer Ak Aydınlığın söylediği doğru ise, Al Aydınlık ekibi bir “Birlik Cephesi”kurmakla, pratikte yerini almış bulunuyor. İyi veya kötü bir “İlke”si mutlak olacaktır ki, cephesi kurulmuş. Ak Aydınlık onu “ilkesiz” değil, “kötü ilkeli” sayıyorsa, bunu soyut kavramlarla değil, pratik olaylarla ispatlamalıdır. Ak Aydınlıkta: “Tek ölçü pratiktir” (a. y., s. 249) diyor. Ve Al Aydınlığın “ilkesizliğine” belgeler veriyor. Onlara kısaca değinelim. Belki de tavşan orada yatıyor.
Deniyor ki, Aydınlık “Alı al, moru mor” olmadan önce, 12. Sayıda bir “Proleter Devrimci safları çelikleştirelim” bildirisi çıkmış. “Bildiri’de, saflarımızda tartışmayı, eleştiri – özeleştiriyi örtbas etme, kapalı kapılar arkasına hapsetme eğilimlerine karşı çıkılmış.” (a. y., s. 242)
Böyle bir tartışılmaz kural olur mu? Her eleştiri mutlak açık salonda yapılmıyabilir. Her eleştiride kapıları ardına dayamak diye, mutlak bir“Bilimcil Sosyalizm ilkesi” bilmiyoruz. “Saflarımızda” mı denecek? Ya “saflar” ayrılmışsa? Ki ayrılmış… Hoş ayrılmadan ne imiş? Bir derginin yazı kurulu. Kurulun bir Program taslağı olsa bile, “Tüzüğü” var mı? Yok. Niye (hangi tüzüğe, hangi maddeye) dayanılarak tartışma kapılarının illâki açık tutulması “ilke”leştirilecek? Belirsiz. Demek Küçükburjuva “sağ duyusu” yetmiyor.
İkinci nokta: “Eleştiri – özeleştiriyi örtbas etme”, “Birliğin kurulmasına yönelen tartışma ve eleştirileri bastırma” (a.y.,. 243) da, Bilimcil Sosyalizm açısından mutlak bir suç sayılamaz. “27 Mayıs” emeğindeki olayı analım. Devrimciler günlerce sabahlara dek ateşli tartışmalardan bir adım atmıya vakit bulamıyorlar. Derken, açık bile değil, aralık duran kapıdan, bir, hem de “iyi dilekli” yoldaş kulak verir, ki.. ne verirsin? Karşı taraf bir baskınla: o uzun tartışmacıları Türkiye dışına sepetler. İmdi o davranışı ivmelendiren tartışmayı kısa kesmek için o “eleştirileri bastırmak” mı iyi olurdu, yoksabasılıp sınır dışı edilmek mi? Demek, gene, Küçükburjuva “Sağduyu”su yetmiyor.
“Eleştiri hürriyeti” de herşey gibi dozu, biçimi değişen bir ilâçtır. Onu hekimi kullanırsa etken olur. Hekim kimdir? Ancak ve yalnız Proletarya Partisidir. O olmadıkça, bütün “İyi Dilekler” gibi dünyanın “Sağduyuları” da güme gidebilir.
Daha “esaslı” görünen başka “İlke”lere bakalım. Sırasıyle hep güzel, iyi, doğru şeyler dizilmiş gibi görünüyor:
1- Temel mesele, bir gençlik ve aydınlar hareketi niteliğini aşıp, sınıf temeline, işçi sınıfına dayanma meselesidir.” (a. y., s. 241)
Nasıl dayanılacak?
2 – Sürekli ideolojik mücadele yürütmek ve eylemine girmek zorundayız.” (a. y., s. 242)
Nasıl yürütülecek?
3 – “… Küçükburjuva ilericilerine özgü çalışma tarzlarından arınma görevi önümüzde durmaktadır.”(a.y.)
Nasıl arınılacak?
4 –“Başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm halkımızı bilinçlendirmek ve örgütlemek görevini (proleter devrimci) mutlaka gerçekleştirecektir.”(a. y., s. 241)
Nasıl gerçekleştirecek?
Daha böyle onlarca, yüzlerce kendi başına, soyut: doğru, iyi, güzel kavramlar ardarda sıralanabilir. Hepsi gelir bir “Nasıl”a dayanır. Hangipratik yol ve araçla o “ilke”ler uygulanacak? Bu, ne aynı “İlke”leri günde beşyüz kez tesbih çekmekle, ne kapıları ardlarına dek açık salonlarda“Bilimcil Sosyalizm” yarışçılığına girmekle yapılamaz.
Bütün bunları “yapma”nın modern Toplumda bulunmuş bir tek yolu ve aracı vardır. O yollu araca Siyasî Parti denir. Bilimcil Sosyalizmin Politik Partisi: Proletarya Partisi‘dir. O olmadıkça hiçbir şey yapılamaz. Bütün yapılanlar Proletarya Partisine teoride ve pratikte varmıyorsa, ya“frazeoloji” dir, ya “beyinsiz işgüzarlık”tır.
Ak Aydınlık bu yönde ne diyor?
AK AYDlNLIĞIN DEDİKLERİ
Bilinç – Çizi – Hazırlık – Açıklama: Proletarya Partisiyle olur. Medrese goygoyculuğu bile tek merkezden örgütlenirdi ve hâlâ örgütleniyor.
“Bütün çalışmalarımızın geniş işçi ve köylü yığınlarını ve tüm halkımızı bilinçlendirmek ve örgütlemek yönünde propaganda faaliyetini esas aldığını, bugün devrimin sosyal ve psikolojik şartlarını hazırlamak amacıyla geniş bir siyasî gerçekleri açıklama ve bütün Halk sınıflarının mücadelelerini yürütme çalışması safhasında olduğumuzu unutan; kitle çizgisi anlayışımıza ters düşen, ferdî kahramanlık gösterilerini esas çalışma tarzı olarak öneren, ve her şeyden önce politik bilince ikinci derecede yer veren..” ve ilh., ve ilh… 
Bütün çözüm bu 16 satırlık tek cümlede toplanıyor. Bütün o uzun sözün kısası: hangi “SAFHA”da bulunduğumuz Ak Aydınlık’tan sorulur. Bu “Safha”, bir “HAZIRLIK” ve “AÇIKLAMA” safhasıdır. Orada “BİLİNÇ” (“Halkımıza bilinç”, “Siyasî bilinç”) pişirilip piliç gibi yenilecek, ve “ÇİZİ” (“Kitle çizisi”) inbikten geçirilip cinzano şampanyası gibi içilecek. Nasıl mı? Ne sorarsınız? Elbet Siyasî Parti ile değil, bayağı Örgütle bile değil… Ya? Bunu Ak Aydınlık söylüyor: “ÖRGÜTLENMEK.. YÖNÜNDE.. PROPAGANDA” .. Evet, “yönünde propaganda” ne olacak hem de?. “ESAS!”
Bunlar sanki insan ayağı basmamış Türkiye denilen sönük yıldıza Devrimci Uçandairelerle konmuş Merihli üstinsan astronotlarıdır. Hazırlığı, açıklamayı, hattâ örgütü lâfla yapacaklar!
Çorak Türkiye gerilik ve gericilik batağı içinde, “devrimcilik” uğruna çırpınan hiç bir genci ard-düşünce, yahut “ön yargı” ile damgalamayı gönül hiç istemiyor. Ama, o “SAFLARIMIZ” diye koca koca lâflarla ağızlarından yalım saçanların, bir Proletarya Partisi dışında hiçbir “BİLİNÇ”in, hiçbir “ÇİZİ”nin, hiçbir “SAF”ın gerçek Devrimcilik olamıyacağı denli alfabetik bir doğruyu atlayışlarına, ve 50 yıl önceden bıraktığımız tereleri“Propaganda esas” rahat döşeğine uzanarak “Devrimin Sosyal ve Psikolojik şartları” diye bize satmalarına ne demeli?
Belki ağır konuşuyoruz. Bırakın da hafifliklerimiz beğendikleri bulutlarına uçsunlar. Çünkü karşımızda, dilimizi yakacakmışca adını ağzımıza almaktan kaçındığımız 500 Finans – Kapitalist: CHP yetmeyince DP, o yıkılınca AP, onun eksiklerini tamamlamak üzere her telden GP, CKMP, MP, MHP, MNP ve ilh., ve ilh… diye her aybaşında üç beş Siyasî Parti tâzeliyor. Bizim çocuklar neredeler? Üç milyon kişilik ücretli sayılan İşçi Sınıfı var. Bir Parti kurmadan “Objektif şartlar” mı eksik, “Sübjektif şartlar” mı eksik diye, karşılıklı çift mi, tek mi oyunu ile cilveleşiyorlar.
Finans – Kapitalin de baş dileği bu. 3-5 bin Tefeci – Bezirgân kasaba eşraf, âyân ve ağavâtına beş on Siyasî Parti için ölüm çağında“Sübjektif ve Objektif” bütün şartları bulduracak. Bizim 50 bin tertemiz üniversiteli genç aydın yığınlarımız, 50 bin kapıkulu aydınımız, 750 bini yabancı ülkelerde, 1 milyonu Türkiye’de işsizimiz, 3 milyon kısmî işsizimiz, de ki yok. Her gün İşçi grevleri, Köylü işgalleri ve ayaklanmaları patlıyor. Gençlik yarış ederce geberen Finans – Kapital oligarşisine, mezarından zorla hortlatılmış Tefeci – Bezirgân plutokrasisine karşı her gün kanlı dövüşler yapıyor. Genç şehit kanları, İşçi Köylü canları dökülürken: bir Proletarya Partisi için “ŞARTLAR MÜSAİT” mi diye diye hâtıften CİA sesinin vereceği şâhane “İrade’i Seniyye” ve “Fetvayi Mübin” beklenecek.
Hepimize söyliyelim: bu tartışma çıtkırıldımlığının iler tutar yanı kalmamıştır. Kendimize gelelim. Yarım yüzyıllık Bilimcil Sosyalist Devrimci geleneğimize, bir yanda “İlân’ı aşk” ederken, ötede ağız dolusu sövmiyelim. Sıkı mı, 5 kişi de olsanız, 10 kişi de, bir araya gelmek istiyor musunuz? Bunun lâfı kalmadı. Gerçekten “SAF” bağlayıp, bir Proletarya Partisinin çelik çekirdeği içinde demir disiplinle herşeye göğüs gerebilir misiniz? Değilse, devrim gevezeliği niye? Medrese mollalığı bile, halkın içine goygoycularını bir merkezden örgütleyip yollardı. Siz başsız goygoyculukla cihangir olamazsınız.
AYRIM IV.
Eneki Sosyalizmden Yeni – Sosyalizme (Al Aydınlık)
Bu Ayrımda: 50 yıllık bütünlüğü bulunan Minima Program somutluğu yerine, Taktikten bile koparılmış Soyut bir Strateji gösterişinin getirdiğiPrimitivizm (ilkellik) geriliği ele alındı. Türkiye’nin Sınıf ilişkilerindeki orijinalite örtbas edilmiye çabalandıkça, nasıl Evrim ile Devrim‘in, Stratej ile Taktiğin karıştırıldığı sırf genel ve İlkel hakikatlerin tekerlendiği ve bir kuru “Slogan”ın Parti ve Praletarya yerine geçirildiği belirtildi. Sınıfı ve Halkıbilince, örgüte, eğitime kavuşturacak “Pratik Yollar” sağlamaksızın, “genel slogan”dan herşeyin beklendiği ve net Parti yerine Menşevik“Örgütlenme – Prose” yolundan “Katkı” yumurtlamalarına gidildiği karakterize edildi.
STRATEJİ İLE TAKTİĞİN KARIŞTIRILIŞI
Sosyalizmin Minima Programı somuttu: Stratejiyi de Taktiği de içine almıştı.50-40-33-20-16 yıl önce durmaksızın işlenen Demokratik Devrim bütünü birkaç yıldır parçalandı. ABA’cılar Taktiği, MDD’ciler Stratejiyi ayırıp soyutlaştırdılar.
Azcık gördük: Türkiye’de Sosyalizmin “Stratejisi” elli yıl önce konulmuş bulunan Minima Program‘dır. Bu program, “Millî” yahut “Burjuva”başlığının konulmasına yer kalmaksızın: “Demokratik Devrim” Stratejisi ve Taktiğini içine almıştır. kırk yıl önce aynı Demokratik Devrim Stratejisi ve Taktiği bütün ayrıntıları ile işlenilmiştir. 33 yıl önce “Demokratik İnkilâp” adıyle İşçi – Köylü açısından en somut biçimde yazılıp yayınlanmıştır. 20 yıl önce bir, 16 yıl önce bir daha: Demokratik Devrim Türkiye‘de kurulan iki Sosyalist Partinin, Emekçi ve Vatan Partilerinin resmî Proğram ve Tüzüklerinde pratikçe uygulanmıştır.
Demek, Demokratik Devrim Stratejisini ve Taktiğini yarım yüzyıl sonra yeniden keşif ve icat etmek diye bir problem ciddiye alınamaz. Olsa olsa: 50 yıldan beri işlenegelmiş, uygulanagelmiş bulunan Sosyal Strateji ve Taktiği, bugünkü Dünya ve Türkiye şartları için daha objektifçe ve daha somutça, bir yol daha eleştirici gözle değerlendirmek ve uygulamak problemi ile karşı karşıyayız. Değerlendirilecek ve uygulanacak şey: Taktikten ayrı bir Strateji değildir. Strateji ile sıkı sıkıya bağlı olan Strateji içinde Taktik birinci problemdir.
Sosyalistler arası savaşın başlıca yanlışı Strateji ile Taktiği; hiç değilse Teori alanında birbirine boş düşürmeleridir. TİP ABA’cıları Strateji dışında Taktik‘ten başkasını görmez durumdadırlar. Onlar, Devrim gelsin, Stratejiyi o zaman düşünürüz, diyorlar. TÖS Salonunda TİP sözcüsü B.B. Boran Tezini öyle savundu. Bu, yumurta kapıya gelsin kendiliğindenciliği idi. Strateji plânı açık olmayınca ister istemez Taktik düşünce ve davranışlar birbirini çürüten eylemlere döküldü.
MDD’ciler o tutumun taban tabana zıddını ele aldılar. TİP Programında “Sosyalizm” bulunmadığını, kendileri söylediler. Demek Demakratik Devrim’in TİP’te Asgarî Programla yürürlükte bulunduğunu, gördükleri, söyledikleri, yazdıkları halde, soyut bir Strateji tartışmasına girdiler. Strateji’ye var güçleriyle yüklenmekten, Taktiği değerlendirmede teorik ve pratik yanılgıya düştüler. “Geniş Cephe”, “Dev – Güç”dayanışmasını,Taktik ötesinde bir sâf Strateji konusu yaptılar. MDD düşüncesi, Demokratik Devrim‘in birikim çağını (Minima Programı), atlayış konağı ile karıştırdı.
DEVRİM KONAĞINDA MIYIZ? EVRİM KONAĞINDA MI?
Ekonomik bunalım her patlamayı getirebilir. Ama bu patlama 10 yıldır süren Karşıdevrim‘le önlendikçe Atlayış – Devrim içine girilemiyor. Hele Proletarya Partisi‘nin bile şartlarını “Hazır” bulmıyan MDD’ciler: Birikim – Evrim konağında bulunduğumuzu nasıl görmezler?
Bu karışıklık açıkça belirtilmiyordu. Ama davranışlarla abartılıyordu. Bugüne dek, Türkiye bir Devrim içinde değil midir? Bunu ciddî ciddî soran akıllı gençler gördük. Onlara göre elbet Devrim içinde idik. Dolayısı ile de ne ric’at, ne savunma taktiği değil: taarruz taktiği uygulanacaktı. Hayır, Taktik te nesi? Yalnız taarruz Stratejisi esastı!
Dünya bir bunalımlar ve devrimler çağını yaşıyor. Bu tartışılmaz gerçekliktir. Türkiye o dünyanın bir parçası olarak ister istemez Kapitalizmin her an patlıyacak Bunalımları ve Devrimleri dışında kalamaz. Ancak, öyle bir çağda yaşamak başka şeydir, o çağın belirli somut devrim kesimiolmak, başlıbaşına dolaysız devrim konağını yaşamak başka şeydir.
Zamanımızda ardarda bir sıra, hattâ sürü sürü bunalımlar ve devrimler oldu, oluyor, olacak. O bunalım ve devrimler için hazırlıklı bulunmak bir iştir, onların dolaysız içinde aktif olmak başka bir iştir. Kapitalizmin eşitsiz gelişim kanunu gereği, her ülkede özel ve ayrı Devrim – Evrim konakları gelişir. Bu konakları birbirine karıştırmak, gerçekliğe sığmaz. Her ülkenin ansızın patlıyan bunalım ve devrim konakları arasında bir sıra, hattâ sürü sürü durgunluk, birikim, evrim konakları olur. Bu söylediklerimiz Alfabe. Ama, o alfabeyi tartışanlar, içtenlikle konakları karıştırıyorlar.
Türkiye bu konaklardan hangisinde bulunuyor?
En son 27 Mayıs geçirildi. O bir “Devrim” konağı adını alabilir. Nasıl bir devrimdir? Kendine göre Siyasî bir “Demokratik Devrim”dir. Çünkü halka özlem besledi ve diktatörlüğü savunrnadı. Hattâ, ondan önce halkı ayartmıya yarıyan maskeli karşı – devrim diktatörlüğünü ortadan kaldırdı. Onun yerine halka daha yakın sosyal koşullar getirdi. 27 Mayıs “Mlillî” midir? Bütün ülkeyi ve milleti, tüm sınıfları kapladığına göre “Mlillî” dir de. Gerçi Millet ve tüm Sosyal Sınıflar aktif olarak Devrim aksiyonuna kalkışmadı. Ama, genç Ordu güçlerinin davranışına önce tarafsız kalışı, sonra yeni Anayasayı benimseyişi ile oyunu ve onayını verdi.
Şimdi 27 Mayıs‘ın neresindeyiz? Kimse devrim eylemleri içinde bulunduğumuzu öne süremez. Devrimin 10.cu yılındayız. Anayasa’nın önerdiği Reformlardan hiçbirisi uygulanmıyor. Tam tersine, 27 Mayıs Anayasasını tanınmaz kılığa sokmak için geceli gündüzlü gizli faaliyet fareleri, yapılmış devrimin bütün anılarını delik deşik ediyor. Gençliğin ve halkın her devrimçi davranışı en kanlı gangster metotlarıyla boğuluyor. 27 Mayısı hiç affetmiyen her cinayetini 27 Mayısa atfettiren, Millete tükürdüğünü yalatan bu durumdan daha gerisin geri Karşı – Devrim olabilir mi?
Demek 27 Mayıs devriminin 10uncu yılında: Devrim eylemleri, Karşı Devrime döndürülmüştür. İkinci bir 27 Mayıs veya başkası gelir mi, gelmez mi? Gidiş açıkça bunalımı hızlandırıyor. O ayrı problem. Şimdi Devrim konağında değiliz. Yeni bir Devrim Taktiğini şu anda uygulamak yerinde olamaz.Birikiş ve Evrim Konağındayız. Yarın sabah yahut bu gece yarısı ne olacağına fal bakamayız. Ama bugün dolaysız devrim görevleri: (Devrim mücadeleleri, Devrim teşkilâtları, Devrim parolaları, Devrim biçimleri) ile karşı karşıya değiliz. Nasıl olabiliriz ki, en başta bütün MDD’ciler daha bir Proletarya Partisi için şartları yetersiz buluyorlar.
Hangi objektif (nesnecil) ve konkret (somut: elle tutulur) durumdayız? Evrim birikimi konağındayız.
İKİ TÜRLÜ SOMUT TAKTİK
Strateji içinde Taktik: bulunulan konağın Taarruz mu, Ric’at ya Savunma mı gerektirdiğini; Sırf Taktik: o konağa uygun(Dövüş + Örgüt) Biçim ve Parolalarını açık belirlemektir. MDD’ciler bu somut plânı, Türkiye’nin objektif sınıf ilişkilerinden çıkaracak yerde, ezbere ve soyut strateji sloganı tekrarlıyorlar.
Evrim konağında Strateji denildi, sırf Strateji olarak Strateji düşünce ve davranışlarını soyutça tekrarlamak mollalık olur. Strateji geleceğin perspektividir (uzak ufuklarına bakıştır). Günün konusu, 50 yıldır bilinen o perspektive göre: Strateji içinde Taktik veya Taktik olarak Taktikbiçimleri ve parolalarıdır.
Strateji içinde Taktik: bize, Evrim Konağının, çıkış basamağında mı, yoksa iniş basamağında mı bulunduğumuzu araştırıp gösterir.
Taktik olarak Taktik: o iki basamaktan hangisine en uygun düşecek Mücadele ve Teşkilât (Dövüş – Örgüt) biçimlerini ve parolalarını ele alır. Bu ele alış aynı zamanda iki yönde işler: Dövüş – Örgüt biçim ve parolalarının önce bize (Parti’ye!) uygulama yollarını belirtir; sonra yığınlarabenimsetme yollarını belirtir.
Bütün Sosyal “Stratejici”lerimize toptan bakınca, yazdıklarında ve yaptıklarında o iki bakıma boşverdikleri görülüyor. Mesele kıyasıya somutTaktik iken, onlar kıyasıya soyut Strateji kesiyorlar.
1- Önce meselenin Konuluşu net olmuyor. Çok genel deyimlerle bir “Strateji aşaması” tutturuyorlar. O Strateji aşamasının veya konağının hangi basamağında bulunulduğu ve hangi Taktiğin uygulanacağı ağıza bile alınmamıya çalışılıyor. “Strateji içinde Taktik”in karakteristiği güme gidiyor. Herkes ağzı açık bakıyor. Hâtıften gelen sese ya “Körü körüne itaat” edecek, yahut açıktan açığa “İsyan Bayrağını” kaldıracaktır.
Strateji içinde Taktiğin, iniş mi (Ric’at veya Savunma mı), yoksa çıkış mı (Taarruz veya Atılma mı) olduğu bilincine varılamıyor. Bilincin yerini sözde “disiplin” adı verilen otomatizm alıyor. Dağın tepesine çıkılacak ya: geçilecek yer ister uçurum olsun, ister sarp kayalık, kanatlanıp oraya uçulabileceği sanılıyor. Atılış belki Hasan Sabbâh’ın müritlerinde görülen yaylımı buluyor. Ama, ayaklar kolayca yerden kesiliyor ve Kaosun (mahşerin) içine düşülüyor. Atavizmimiz diriliyor. Bir “Bozkurt” bekleniyor, yahut bulunuyor, ki Ergenekon’dan kurtulunsun.
2- Sonra “Strateji aşaması” ne denli sık ve çok kullanılırsa, o denli kolayca herşeyin kendiliğinden çözümlenivereceği umuluyor. Önümüzdeki uçuruma nasıl inileceği, sarp kayaya nasıl tırmanılacağı serinkanlıca ve örgüt denecek örgütlüce araştırılmıyor. Elde bir kuru Parola, “açıl kapım açıl” dendi mi, kayaların yarılıp içinden cevherler yüklü deve katarlarının çıkıvereceği sanılıyor.
Oysa Strateji gibi Taktik te, her ülkenin kendi orijinal Sosyal Sınıflar karakteristiğine göre özel (dövüş + örgüt) parola ve biçimlerini uluslararası kazançlarla sentezleştirir. Onun yerine kerametli şıh hazretlerinin yakıştırma kehaneti beklenen mûcizeyi getirmedi mi, uçurum gözde büyüyor, sarplık yıldırıcı geliyor.
Örgüt çerçevesinin belirsizlendiği, Taktik düşünce ve davranışların bilinçsizleştiği yerde, ister istemez, düşüncenin yerini içgüdüler kaplıyor. Her Bilinç aydınlığına ulaşmamış çekişmede, iş kızışınca akıl‘lar duruyor, refleksler (otomatik tepkiler) oynuyor. Kargaşalıktan billûrlaşma güç çıkıyor.
MOMENT (ÂN) ANLAYIŞSIZLIĞI
İş Siyasî Devrimin Sosyal Devrimle ilişkisini ve önümüzdeki görevleri özellikle plânlamıya gelince: Genel ve İlkel gerçekleri tekerlemekle, asıl problemler baştan savılıyor.
Bizim diyalektiğimizce hiç bir kargaşalık, tek yanlı hep kargaşalık olarak kalamaz. Toplum var oldukça her Kaos‘tan (Mahşer’den) bir billûrlaşma, biçimleşme çıkabilir ve çıkarılmalıdır. Su bulanmadan durulmaz. Herkesin: “Elhamdülillâh Müslümânım!” der gibi: “Şükür Sosyalistim”diyerek birbiriyle kucaklaştığı “Sosyalizmin balayı” daha fazla süremezdi. Netekim şimdi herkesin “Nasıl Sosyalist” olduğu önem kazandı. Stratejinin de “Nasıl Strateji” ve Taktiğin “Nasıl Taktik” olduğunu sormak ve karşılık almak zamanı böyle geldi. Eleştiriler yörüngelerine oturmalıdır.
1905 Çarlık Rusyasında ilk yenilgin Sosyal Devrim patlarken, oranın devrimcisi, “Taktik” adı altında şu Strateji’yi önerdi:
“Kim Sosyalizme Siyasî Demokrasi dışında, başka bir yoldan varmak isterse, o ister istemez hem ekonomi bakımından, hem de politik bakımdan saçma ve gerici sonuçlara varır.”  (L. İki Taktik, s. 21)
Bu, Siyasî Devrimlersiz Sosyal Devrimin gelişemiyeceği için de doğru bir kuraldır. Siyasî 27 Mayıs üzerine,1960 – 70 Türkiyesinde yukarıki doğru formül, birbirine zıt iki yönde çekiştirildi. Ve o Strateji içinde anlatılan somut Taktikler görmezlikten gelindi. TİP ABA’cıları, ellerinde “Parti”olunca kendilerini her türlü Taktik zahmetinden bağdaşık bildiler. MDD’ciler ise, ellerinde “Parti” bulunmadığı için, bir Strateji sloganını her türlü Taktik yerine kullandılar. Ortada Türkiye’nin nice yakıcı Taktik problemleri yatarken, onlar: önümüzdeki Aşama Demokratik Devrim midir, yoksaSosyalist Devrim midir? gibi en genel soyut kavramları önerdiler.
ABA’cılar: madem ki “Demokrasi dışında” Sosyalizme yol yokmuş, öyleyse Demokrasi demek (Parlamentarizm + Sendikalizm) demek olduğundan, hiç bir devrimci Taktiğe metelik veremeyiz, sonucuna vardılar.
MDD’ciler daha “metne saadık” kaldılar: mâdem ki Sosyalizmden önce Demokrasi geliyormuş; öyleyse Milli Demokratik Devrim Stratejisinden başka herhangi Taktik sözünü ağıza almak; devrimcilikten caymaktır, sonucuna vardılar.
Oysa yukarıki Stratejik formül, sayısız somut Taktikler kanevası içinde çok özel durumlar için konulmuştu. Ve daha konulurken, ölümden kaçarça, “genel” hakikatler ve “ilkel gerçekler” tekerlemekten sakınılmasını açıklamıştı. Hemen her sayfa, Devrim gerçekleştiği zaman bile“Devrim”le her işin bitmiyeceğini asıl ondan sonra başlıyacağını anlatıyordu:
“Devrime yenik düşen karşı devrim yokolmıyacaktır: tam tersine, karşı – devrim, kaçınılmaz olarak, yeni ve daha amansız bir savaşa girişecektir.” (İ. T., s. 38)
“Şu andaki devrimci dönemi izliyecek olan gelişme hakkında ve “siyasî bakımdan özgürlüğe kavuşmuş bir toplum” gerçekleştiği zaman ne olacağı hakkında GENEL mülâhazalar içinde boğulmaktan kaçınmalıyız. Nasıl “Ekonomistler” ŞU ÂNIN siyasî görevlerini anlıyamamış olmalarını gizlemek için, siyasetin ekonomiye tâbi olduğu yolundaki İLKEL GERÇEKLERİ ileri sürüyorlardıysa, aynı şekilde, yeni Iskra‘yı çıkaranlar da, Toplumun siyasî Kurtuluş‘unun ŞU ANDA bize yüklediği devrimci görevleri anlıyamamış olmalarını gizlemek için, siyasî bakımdan özgürlüğe kavuşmuş bir toplumun bağrındaki mücâdele konusunda İLKEL GERÇEKLERİN sözünü edip duruyorlar.” (İ. T., s. 38) (Majüskülliyen HK.)

ABA’cı “SOSYALİZM” ve DEVRİMCİ TAKTİK

TİP ABA’cılarının içyüzleri 55 yıl önce suyu ısıtılmış “göbekli memur” sosyalizmi idi.
Türkiye’de “Şu ânın Siyasî görevleri”, “Toplumun.. şu anda bize yüklediği devrimci görevler” nelerdir? Siyasî İktidar Savaşı yapacak gerçekProletarya Partisi‘nin “Minima Proğramı”na giren Taktik problemlerdir. “Straieji” Türkiye’de 50 yıldanberi Demokratik Devrim amacını işlemiştir. Hâl böyle iken ABA’cıların “Sosyalist Devrim”, MDD’cilerin “Demokratik Devrim” üzerine “sel’li seyf ederek” (kılıçları çekerek) düelloyu kana kan yürütmeleri: “GENEL MÜLÂHAZALAR” ve “İLKEL GERÇEKLER” üzerinde Medrese kavgasına benzemiyor mu?
Bu kavganın altında “ÂN’IN GÖREVLERİNİ ANLIYAMAMIŞ OLMALARINI GİZLEMEK” yatmıyor mu?
TİP ABA’cıları “Tepeden inme” diye (gölgesine sığındıkları) 27 Mayısı sırf keskin “Sosyalizm” adına kınıyorlardı. O zaman kime benziyorlardı? Marks’ın alay ettiği 1848 Frankfurt’lu Liberallere:
“Frankfurt’lu liberaller nutuk atarken, Kral zaman kazanıyordu, askerî birliklerini takviye ediyordu. Öyle ki, gerçek güçle desteklenen karşı devrim, hayran kalınacak “karar”larına rağmen, demokratları tam yenilgiye uğrattı.” (İ. T., s. 28)
TİP’li ABA’cılar, köyde kentte kürsüden 27 Mayıs’a yan bakıp nutuk atarlarken, Finans Kapital “Gerçek güç” olan Ordu’yu “Amerikan yardımı” ile nötralize etti. Anayasa, Seçim Kanunu tırtıklamalarıyle, TİP’in “millî artık”tan alınmış 15 koltuğunu 2’ye indirdi. ABA’cıların en çalımlı “Zâti Sungur”u, hâlâ sesi kısılıncaya dek 1969 Seçimlerinde Pehlivan Demirel’lerle ve Kırk Tilkili Paşa’larla: “Başa güreşmek”ten dem çekiyordu.
Bu ABA’cı Sosyalizm nasıl bir “Sosyalizm”dir. 1914’ten beri hallaç pamuğu gibi atılmış:
“Sosyalizmin bir çeşididir. Tatlandırılmış Sosyalizmdir. Ülkücü ruhsuz, ihtirassız sosyalizmdir. Göbekli memur ve âile babası sosyalizmidir. İstatistik memuru ve burnu kapitalizmle yapılan andlaşmalara giden sosyalizmdir. Yalnız reformlarla (dönüşüm’lerle) çok meşgul sosyalizmdir. Bir tabak mercimeğe ağabeyilik hakkı taslıyan, burjuvaziye karşı sabırsızlıkları regülâsına koyan, Proletaryaca gösterilen cür’etlere otomatik fren sıkıcı sosyalizmdir.” (Lenin: Contre le courant.)
Parlamenterlerin (Milletvekillerinin), memurların, aydınların, imtiyazlı işçi gruplarının Kapitalizmi oturaklılaştırma Sendikalizmi, külâh kapıcı küçükburjuva politikacısı, proletarya içinde yapma ayrılıklar yaratan lonca ruhu, “kimi eleştiri türlerinin mızçıkartıcı derin düşünceleri”, “Ölü fikirlere cici elbiseler” (L.: a.y.)… ABA’cılar, 65 yıl önce dürülmüş o “Sosyalizm” defterini açıyorlardı.
M.D.D.’CİLER ve AYRILIKLARI
MDD’ciler, tek slogan’ı: Parti ve Proletarya yerine geçirebileceklerini sandılar. İşçi Sınıfına “Pratik yollar” gösteremediler, Başıboşluk ayrılıkları kışkırttı.
MDD’ciler TİP ABA’cılarına karşı “yekpâre” saldırıya geçerken en zaif yanları: ABA’cıların örgüte ipotek koymuşça sahip çıkmalarına karşı, MDD’cilerin kendilerini kolayca ele verip, örgüt dışı edilmeleri oldu. Başlangıçta MDD’cilerin durumu 1905 yılı Vperyod’cuların durumunu andırıyordu.İki Taktik o durumda yapılacak işi şöyle özetlemişti:
“Bizim bugünkü görevimiz Cumhuriyet uğruna savaş için, proletaryanın o savaşa en enerjik biçimde katılabilmesi için şiârlar atmak, pratik yollar göstermektir.” (İ. T., s. 40)
MDD’ciler ne yaptılar? “Tam Bağımsızlık + Gerçekten Demokrasi” şiârını bayraklaştırdılar. Şiâr, Türkiye’de Eneski Sosyalizmin en doğru parolası idi. Ama, bir çiçekle bahar olmıyacağı gibi, bir “Şiâr”la Devrimciliğin bitmiyeceği ortadaydı. İki Taktiğin kısaca “Cumhuriyet” parolası yerine uzunca; “Tam Bağımsız + Gerçek Demokrasi” şiârı geçebilirdi. Ancak o şiârın yanında, üç şart daha vardı ki, yalnız birinin eksik oluşu, kurulacak sehpayı devirebilirdi. O üç şart şunlardı:
1- İki Taktik bir Partinin şiârını savunuyordu. MDD’ciler değil öyle bir Parti’ye dayanmak, TİP’in içinde bile ABA’cılar gibi sapıklarca kendilerini, parti dışı ettirmişlerdi. O zaman “slogan” dayanaksız, havada kalıyordu. Parti varlığı bu yüzden aşırıca ufaltılıyordu.
2- İki Taktik Proletaryanın savaşını savunuyordu. Ve bunu söylerken, bütün gerçekliğiyle de proletarya hareketini temsil ediyordu. MDD’ciler, birkaç dergi yayını çevresinde heyecanlı Üniversite gençliğinden öteye geçememişlerdi. Aydın gençlik varlığı bu yüzden aşırıca abartılıyor idi.
3- İki Taktik şiârın yanında “Pratik yollar gösterme”yi o momentin görevi sayıyordu. Parti‘den ve Proletarya‘dan kopuk kalan MDD’ciler, ister istemez Proletaryanın “en enerjik biçimde katılabileceği pratik yollar göstermek” işinde “elsiz, belsiz, dilsiz” kaldı.
Bu üç başlı boşluk ister istemez MDD’ciler arasında çarçabuk anlaşmazlıklara yol açtı. MDD’cilerin toptan Aydın Küçükburjuva “kökenleri”,kişicil kontenjanları büyüttü.
BARUTSUZ TOP = PARTİSİZ DEVRİMCİLİK
Başıboşluk ilkelliği Yuvar (Mahfil) kafasıdır. Bu kafa Parti içine Fraksiyon biçiminde girer. Ya Parti olmak şöyle dursun, Proletarya küçümsenirse kargaşalık mahşerleşir.
Bugün MDD sloganı çevresinde beliren konfüzyonizm (kargaşacılık) nasıl durulabilir? Herhalde, hep bir ağızdan “Tam Bağımsız + Gerçek Demokrasi” parolasını bağırmakla durulamıvor. Çünkü, bugün o sloganı dilinden eksik etmiyenlerin kaç parça olduklarını kimse bilmiyor. Bir tekslogan bayrağı ile bundan fazla birlik ve cephe yahut disiplin kurulamıyacağı ortadadır.
“Slogan” yahut Parola, -tartışılması bir yana,- Lenin’in “İlkel gerçekler” dediği şeyin en “ilkeli” (primitifi)dir. Onu istediğimiz kadar ciddiye alalım, şu usta eleştirisinden yakamızı kurtaramayız:
“.. İlkel gerçekleri, ağırbaşlı bir edayla tekrarlamalarını, hiç kuşkuya kapılmaksızın kabul edebilmek için, insanın ya çok safdil olması, ya da gerçek durumu hiç bilmemesi gerekir.” (İ. T., s. 111)
Türkiye’de ABA’cılara karşı olan Sosyalistleri en çok üzen ilkellik, bütün ilkelliklerin başı olan ve “Mujiğin çakmaklı tüfekle savaşa gitmesi”ni andıran, kırk yıldır giderilememiş olan, her kuşak için ha bire bir daha ve bir daha “tekerrür” edip duran “Yuvarlar” (Mahfiller) sistemidir. MDD’cilerin belirttiğimiz başlıca üç boşluğu, hep aynı hastalıktan gelir.
Osmanlı hikâyesini biliriz. Paşa kalenin toplarına ateş emri verir. Patlıyan yok. Nedenini sorar. Topçubaşı ateş edemeyişin kırk türlü nedeni bulunduğunu söyler. “1’inci neden: Barut yok” der demez, Paşa: “Yeter, der, öteki nedenleri sayma!” Bizim primitivizmimizin (ilkelliğimizin) birinci ve biricik nedeni: “Yuvar” kafasını Parti içine bile Fraksiyon biçiminde sokup ebedîleştirebilmesidir: Ya bir de ortada “Parti” adı verilecek Partinin bulunmayışı gözönüne getirilsin? Yürekler acısı durum büsbütün korkunçlaşır.
Parti ortada yoksa “proletarya savaşı” olsa bile, kurmaysız oduların kördövüşüne döner. Ya bir de “Proletarya”ya, ilkin MDD sloganı atılır atılmaz sokağa dökülmediği için, neden sonra sözle bir “hegemonya” tanımamızla birlikte, “Sen işine bak!”, dövüşen, deviren sivil – asker bürokraside iş var, diyen, bıyık kıvırtış gözönüne getirilsin? Partisiz Proletarya önünde istavroz çıkarmanın ilkelliği pratikte ağlanacak şey olur.
“DEVRİMCİ PRATİK YOLLAR” NELERDİR?
Gerçek Devrimci: zamanının % 99 unu “Pratik yollara” (İşçi Sınıfının günlük dövüş ve örgütüne) verir. MDD’ciler: zamanlarının % 99 unu Strateji kesmiye, Slogan tekrarlamıya, % 1 ini de Örgüt olamıyacağını “Saptamaya” saptırırlar.
MDD’ciler “Pratik yollar” göstermiyorlar mı? “Slogan”ın içinde hangi “Pratik yol” yok! Hazreti Muhammed’in Urûc‘una dayanarak, Kozmonotlardan bin beş yüz yıl önce İnsanın Aya nasıl çıkabileceğini Kur’anda bulanlar ülkesindeyiz. MDD “sloganı”, hepsi Roma’ya çıkan “Pratik yollar”la dolu… Ne var ki, şu Bilimcil Sosyalizm, insanın kafasına çekiçle vurur gibi, yığın içinde Pratik yollarla çalışmanın “günlük sınıf çalışması”olduğunu, bunun da ancak ve yalnız Parti organlarıyla yürütülebileceğini Demoklesin kılıcı gibi tepemize diker durur.
Biz, ortada ne “Parti”, ne “günlük sınıf çalışması” bulunmadığını gerine gerine yazıp çizdiğimiz hâlde: kıyasıya “Taktik” ve “Şiâr” cenginden başalamayız. Bilimcil Sosyalizm ise, tersine, ancak Parti ve “günlük sınıf çalışması” tartışılmaz bir gerçeklik olduğu zaman ve olduğu için “Taktik ve Şiârlar” üzerinde durur. Yâni, Bilimcil Sosyalizme göre: Ordu hazır olunca parola ve taktik tartışmasını başarır. Bizim MDD’ciler, Ordu hazır olmasa da, ve olmadığı için, onun “Taktik ve Şiârları” uğruna dama tahtası üstünde Stranç oynarız, kanısındalar. Bakın ne diyor “İki Taktik”:
“Partinin alışılmış günlük çalışmasının önemini belirtmenin tek başına hiç bir tehlikesi olamazdı ve Taktik ve Şiârlar konusunda görüş ayrılıklarına sebep olamazdı.” (İ. T., s. 110)
“Günlük ayrıntılı çalışmalarında güçlerin hazırlanmasını ve ilh. ve ilh küçümseme hiç bir zaman akıldan geçemez.”
Bizim MDD’ciler “günlük sınıf çalışmasını” akıl ve hayallerinden geçirmezler. Yalnız, son duruşmada, teraziledikleri Yüksek stratejilerinde Proletarya için bir “Hegemonya” kayırırlarsa, bütün “güçlerin hazır” ve lopça “armut piş, ağzıma düş” olacağından emindirler. Oysa kazın ayağı başka türlüdür. Kendilerinde “Taktik ve Şiâr” atma yeteneğini gören Bilimcil Sosyalistler şöyle konuşurlar:
“Partinin tek bir komitesi yoktur ki, tek bir semt komitesi yoktur ki, yönetici organların tek bir toplantısı yoktur ki, tek bir fabrika grubu yoktur ki, dikkatini ZAMANININ VE GÜNÜNÜN YÜZDE DOKSAN DOKUZUNU, önemi 1895’tenberi kabul edilmiş olan bu fonksiyonların (görevlerin) yerine getirilmesine sarf etmiş olmasın. Bunu ancak harekete tamamiyle yabancı kalmış ülkeler bilmiyebilir.” (İ. T., s. 111)
Bir de bizim MDD’cileri gözönüne getirelim: “Zaman ve güçlerinin yüzde doksan dokuzunu” nereye harcıyorlar? Kendileri herkesten iyi biliyorlar.
MDD’ci TEORİK YOLLAR NELERDİR?
Gerçek Devrimci: Sınıf bilinci, Halk toplantıları, Ekonomik dövüş vb. üzerinde var gücünü oturaklıca “kayıtsız şartsız sağladığı”için, artık patlıyan Devrimin “genel Siyaset şiârlarına” kuvvet verir. MDD’ciler, tersine: o görevlerin hiçbirini başaramadan, ezbere“genel slogan” atmakla Devrimde Proletaryaya “hegemonya” sağlıyacaklar.
Biz, anlaşılan, okuduklarımızı başkalarına anlatmaktan, kendimizi anlamıya vakit bulamıyoruz. Yahut, okuduğumuzun öylesine ağır etkisi altında kalıyoruz ki, ayaklarımız bulunduğumuz topraktan kesiliyor. Kendimizi, kitapta yazılan yerde ve günde sanıyoruz. Bir kitapta: “Çarlağa karşı ayaklanmanın görevleri, genel siyaset şiârları” gözümüze çarpıyor. Doğrusu da 1905 ihtilâli patlamış, Sosyalist devrimciler, o görev ve şiârlar için“En zaif noktamız burada” diyorlar.
Bunu okur okumaz “Zaif noktamız şiâr” imiş kanısına varıyoruz: “Kuvvetli” noktamız neresi? Çevremiz umurumuzda değil. Okuyoruz:
“Rus Sosyal Demokrasisinin bütün eylemi, şimdiden, Propaganda ve Bilinçlendirme üzerinde, hazırlıksız toplantılar veya halk toplantıları üzerinde, bildiri ve broşür dağıtımı üzerinde, işçilerin iktisadî mücadelesi ve bu mücadelenin şiârları üzerinde güçlerin yoğunlaşmasını kolaysız şartsız sağlıyan oturaklı (istikrarlı) değişmez biçimlere şimdiden bürünmüş bulunmaktadır.” (İ. T., s. 111)
Bu satırların başındaki sözcüğün yerine hayâlimizde “Türk” sözcüğünü geçiriyoruz. Bir broşür‘le iki de “bildiri” yayınladık mı, “Propaganda” ve“Bilinçlendirme” işini, dolmayı “pirinçlendirme” kadar oldu bitti biliyoruz. Bir yerde bir “halk toplantısı” mı yapılacak? Varın sorun, “bizden izin” alınmış mı? Alınmadıysa veya bizim argomuzla konuşulmıyacaksa, “zinhâr!” (sakın ola) kimsenin kılı kıpırdamasın! Yoksa, davrananı “oportünizm” domuz kurşunu ile vururuz”. Bugüne bugün bu işler MDD’ci iyi saatte olsunlardan sorulur!
“İşçilerin ekonomik mücadele ve şiârları”na gelince. Onlar ufak işler. “Şâir Nâzım oğlum, anan seni büyük işler için doğurdu.” Ve de işçi kullarımızı, baksınlar: broşürde, bildiride, dergide, gazetede “Hegemonya pâyesine” yükseltiverdiğimiz yeter, artar bile. Biz ki anadan doğma pîr aşkına devrimciyiz: “güçlerin yoğunlaşmasını kayıtsız şartsız sağlıyan oturaklı, değişmez biçimlere şimdiden büründürmüşüzdür”!
Bu havayı estiriyor çoğu MDD’ciler.
PARTİ YERİNE “ÖRGÜT – PROSE” SAFSATASI
Gerçek devrimciye göre: Proletarya Örgütü köle bağımlılığını kaldırır. MDD’ci üstadlara göre: “Bağımsızlık.. sömürü alanına son” verirsek Proletarya örgütü kurulur! Gerçek devrimciye göre: “Plânlı belirli bir parti” başta gelir; MDD’cilerce: “Proleter Devrimci örgüt.. dâvaya katkımızla orantılı” olacaktır, yâni “Örgütlenme – Prose” en başta gelir.
“İyi, güzel topçusunuz (Devrimcisiniz), ama barut (Parti) nerede?” diye sordunuz mu, MDD’cilerin en “kabadayı”ları gene iki türlü karşılık veriyorlar. Birincisi dişleri kenetleten şu ağdalı sakızdır:
“Proleter Devrimci örgüt kurma yolunda mücadelenin başarısı, Türkiye’nin en önde gelen ulusal dâvasına, bağımsızlık dâvasına, ülkemizin emperyalizmin sömürü alanı olma durumuna son vermeyi amaç edinen dâvaya katkımızla orantılı olacaktır.” (M.B. MDD, 74)
“Proleter devrimci örgüt uğruna mücadele… ve ilh, ve ilh.” (a. y., 75)
Çiğneyebildiğiniz kadar çiğneyin. Ağzınızda sakız çürüyor. Ağdalı sözcük sucuklarından başka, Parti konusunda dişe dokunur yenilir yutulur nesneye rastlanılmıyor. Hep “… örgüt kurma yolunda…”, “…örgüt uğruna…”, MDD’ci Şıh‘ların kendilerinden menkul kerametleri: “zamanı gelince”, bekleşen açık ağızlara tükürülecek. Bu düpedüz, Türkçe’nin o kaba ama yerinde deyimi ile: “Ölme eşeğim ölme! Yonca bitecek” tekerlemesidir.
Onun Bilimcil Sosyalizmdeki anlamı ise, bugün Türkçeye çevirisi bile yapılmış, altmışbeş yıl önceki örneklerde apaçıktır. Marksizm’in “Akılcıl Plân” önerdiği yerde, Menşevizm’in ünlü “Kendiliğindenci” “Organizasgon – Prose” ukalâlığını alaturkaca tumturaklandırmaktır:
“… Kendiliğinden gelmeliğe hareketi tâbi tutarak, proletarya mücadelesinde bilinç elemanlarını küçümseme eğilimi… Örgüt konusunda, bu eğilimlerin temsilcileri, rasyonel bir plân içinde düşünülmüş belirli bir PARTİ faaliyetine karşılık düşmiyen ÖRGÜTLENME – SÜREÇ teorisini formüle etmektedirler.”(RSDİP Kongre Kararı, İ. T., s. 27) (Majüskülliyen HK.)
Parti içinde hizaya gelme, çete savaşından kurtularak bilimcil Politikanın düzenli Ordu savaşı için günün en yakıcı bin bir problemini sistemlice, süreklice göğüsleme konusuna gelindi mi, MDD’cilerin bütün karşılıkları, ya yüzlerce sayfalar dolusu “âlimâne” (Bilgincil) yorumlarla kafa çatlatmak, yahut, gelecek devrim üzerine soyut genellemeleri bir daha kehanetle gösterip, bir çok kez daha tekrarlamak oluyor. Bu sekter tutum üzerine, 65 yıl önce yapılmış eleştirileri kulaklarının ardına atıyorlar. Biz hiç bir şey katmadan, onları bir daha bağıralım:
“Bırakalım, baylar, Burjuva Devriminin hangi görevlerini sizin ve bizim, bir hükûmet içinde başarabildiğimizi tayin etme işini Ruskaya Starina adındaki Tarih dergisinin gelecekteki sayılarında yazacak olan geleceğin tarihcileri yüklensinler. 20 – 30 yıl içinde elbette bunu tayin etmiye vakit olacaktır. Bizim bugünkü görevimiz, Cumhuriyet uğrunda savaş için ve Proletaryanın bu savaşa en enerjik biçimde katılabilmesi için şiârlar atmak, pratik yollar göstermektir.”
“(Geçici) Hükûmet “Devrimi ilerletmekle” yetinmemeli, “aynı zamanda kapitalist toplumun temellerini tehdit eden etkenleri de darbelemelidir”. Proletarya bu “etkenlerden” biridir… Proletaryanın ŞU ANDA “Devrimi nasıl ilerleteceğini” [meşrutî (Anayasacıl) yönetim taraftarı burjuvazinin devrime çizdiği sınırdan öteye nasıl geçileceğini.] söyliyeceğine, Burjuvazi, Devrimin sağladığı kazançlara karşı döndüğü zaman, onunla mücadeleye gereken biçimde hazırlanılacağına, bizim eylemimizin SOMUT HEDEFLERİ üzerine hiç bir şey söylemeden SÜRECİN GENEL TASVİRİ ile yetinilmektedir.” (İ. T., s. 40) (Majüskülliyen HK.)
Yeni Iskra‘cılar (Yeni-Aydınlık’cılar! HK.), seyrettikleri mücadeleyi oldukça iyi tasvir edebiliyorlar ve açıklıyabiliyorlar. Ama, bu mücadele içinde, doğru bir şiâr formülleştirme yeteneğinden yoksundurlar. Şevkle yürüyüşler ve geri yürüyüşler yaparak, ama harekâtı kötü yöneterek, maddî devrim şartlarının bilincine varmış olan ve en ilerici sınıfların başına geçmiş bulunan PARTİ’lerin Tarihte etkili biçimde yön gösterici ve yönetici rolünü kavramamakla, Tarihcil Maddeciliğe de gölge düşürüyorlar.” (Lenin: “İki Taktik”, s. 41) (Majüskülliyen HK.)
İKİNCİ BÖLÜM
M.D.D. Zortlamasının Açılışı
MDD (Millî Demokratik Devrim)in üç egemen Yuvar (Mahfil) karakteri vardır: 1 – Sınıfları, bir Medrese hafızı gibi Skolastik biçimde görüş metodu; 2 – Bu görüş (yâni gerçeği ezbere görüş; yâni görmeyiş) sonucu Türkiye’deki orijinal Sınıf karakteristiğini bir türlü duru koyamayış; 3 – O iki sapmanın kaçınılmaz ürünü olarak sırıtan Proletarya Partisi gereğini “Şartlara” (MDD zaferine!) bırakış.
Bu üç MDD ana yanılgısını üç ayrımda gözden geçireceğiz.
AYRIM V.
MDD’CİLİĞİN SINIF SKOLASTİĞİ
MDD “ideolojisi”, “Halk Demokratik Devrimleri” çağında “Millî” sözcüğünü sözde “katkı” yaparak “yenilik” göstermek sevdasıyla doğdu. Eneski Sosyalizmin savaş meydanındaki Minima Program kazançlarından koptu. Emperyalizmi Cunow’lar gibi yanlış (politik-dış) problem gibi koydu.Sömürge kurtuluşu ile Yarı-sömürge kurtuluşunu, Finans – Kapitalist ile Komprador‘u birbirine karıştırdı. O yüzden TİP ABA’cılarına yem oldu.Kemalizm‘i ve 1930 yılını 1970’ten çok Sosyalizme yakın buldu. 1930’la 1945 arasındaki sınıf ilişkilerini bilmeyince, Demokratik Devrimi:Küçükburjuva Bağcılığına, Karşı Devrimi: ayağı kayıp düşen turist burjuva kayakçısının Dağcılığına çevirdi. İşçi Sınıfının anadan doğma Sosyalistolduğunu bıyık altından küçümsedi.
Bütün bu irili ufaklı yanılgılar komedyasında: bilgi kıtlığı denli Metot skolastiği‘nin payı büyüktür. Bu ayrımda diyalektiğe şaşı bakan MDD skolastiğine değeceğiz.
MİLLÎ DEMOKRATİK DEVRİM Mİ? İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI MI?
MDD’ci Sosyalizmin: “Demokratik Devrim” dediği şey eskilerin “Demokratik İnkılâp” dedikleri şeydir. Onun başına“Burjuva”, yahut “Millî” sözcüğünün geçirilmesi ne yeniliktir, ne değişikliktir. Dünyada Demokratik Devrime, 1905’ten beri “Milli Burjuvazi” yerine İşçi – Köylüler baş çektikleri için: “Halk Demokratik Devrimi” denilmiştir.
Türkiye’de Milli Demokratik Devrim: ilk “Kuvayimilliyecilik” veya “Milli Mücadele”, yahut “Kurtuluş Savaşı” idi. ŞimdiHalka düşen Demokratik Devrime: “İkinci Kuvayimilliye” yahut “Halk Kurtuluş Savaşı” demek daha yerinde olur.
Al Aydınlık her ne pahasına olursa olsun aksiyon yanlıdır. Bunun için son derece önemle yaydığı: “Millî Demokratik Devrim” parolasını bayrak yaptı. Bayrağın “rengi” yahut “direği” ikincil gelir. Bayrak askerlikte “İçtimâ” denilen derlenip çabuk istenen yerde ve zamanda Toplanmaişaretidir.
Hemen diyelim ki, parolanın sözleri önce anlatılmak istenen öze uymaz. Eneski Sosyalistler ona “Demokratik İnkılâp” derlerdi. “İnkılâp”sözcüğü yerine “Devrim” geçti. Halk ta bunu öğreneceğe benzer. “Demokratik Devrim” dünyanın her yerinde bilinen “Burjuva Demokratik Devrimi”dir. “Burjuva”sözcüğü ile “Millî” sözcüğü arasında Bilimcil Sosyalizm bakımından hiç bir fark yoktur.
Oysa daha 1905 Devrimi ile birlikte “Demokratik Devrim”in özü tersine döndü. O zamana dek Burjuva veya Millî Devrimlerin öncüsü Kapitalist Sınıfı iken, ondan sonra İşçi Sınıfı öncülüğe başladı. Ancak Türkiye gibi yarı – sömürge ve sömürge ülkelerde İşçi Sınıfı şu veya bu Tarihcil nedenle öncü olamadı mı, o yerlerde İşveren Sınıfı iyi kötü Devrim öncülüğü yaptı.
20 inci yüzyılla birlikte Demokratik Devrimin mantıklı sonuca varması, ancak İşçi Sınıfının Köylülüğü yedek güç olarak kazanması, devrime öncü olması ile mümkündür. O zaman Demokratik Devrimin başına illâki bir üçüncü sözcük geçirilmek istenirse, bu ne “Burjuva”, ne “Millî”sözcükleri olamazdı. Devrimin başından Millî Burjuvazinin kalktığını, İşçi – Köylü Halkın geçtiğini anlatmak için parola HALK DEMOKRATİK DEVRİMİ biçimine girmeliydi.
Bu “öz” gerekçesi yanında “biçim” gerekçesi de konulanılabilir. Bir ülkede Millî Burjuva (Demokratik Devrim)i: İşveren Sınıfının hegemonyasıaltında azçok olumlu sonuçlar elde ettiyse, ondan sonra gerekecek İkinci bir Demokratik Devrim, Birinci Demokratik Devrimin hakkıyla “mirasçısı”olur. Türkiye’de iş böyle olmuştur. Onun için Mustafa Kemal’in güttüğü Birinci Kuvayimilliye yahut Birinci Millî Kurtuluş‘tan özce, başka Burjuva-MillîDemokratik Devrim‘den ayırtlı olan yeni İşçi – Köylü Halk Demokratik Devrimine Eneski Sosyalizm, İkinci Kuvayimilliye yahut İkinci Kurtuluş Savaşıadını vermişti.
Yeni Sosyalistlerimiz nedense Türkiye’nin bu yerli, millî Devrimci geleneğini benimsemediler. “Yeni” olmak için “Alafranga” ile “Öztürkçe”karışımı “Millî Demokratik Devrim”i var güçleriyle yaydılar. Bu yaygınlık bir türlü Aydın Gençlik ötesine geçememiş görünüyor. Oysa“Kuvayimilliyecilik” ve “Millî Kurtuluş” sözcükleri, en basit işçiden, en ücra dağbaşı köylüsüne dek bütün Türklerce tanınır; bilinir, kullanılır termlerdir.
Ayrıca İkinci Kurtuluş Savaşı, Eneski Sosyalistlerin onaltı yıldanberi savaşarak kullandıkları deyim oldu. Şimdiki gençlerin okul ömürleri kadar uzun bir hatırı sayılır Tarihçeye de sahipti. Bu Tarihçeden, sırf Burjuva basınınca “Protokola dahil” edilmediği için kopuşmak, Türkiye’de Sosyalizm Tarihine karşı saygısızlık olmakla kalmadı. Birçok enerji, vakit israfına ve yanlış anlamalara da sebep oldu.
En sonunda, Türkiye’nin Birinci Demokratik Devrimi (Millî Mücadele) açıktan açığa sırf bir sömürgeleştirme baskısına karşı, İngiliz Fransız Amerikan Emperyalizminin maşası Yunan ve Ermeni istilâsına karşı bir kurtuluş savaşı oldu. Onun için “Kurtuluş Savaşı” adını aldı. İkinci Demokratik Devrim‘de: araya maşa karıştırılmaksızın (o İngiliz Emperyalizminin metodu idi) doğrudan doğruya Ekonomik – Politik ve Askercil Amerikan istilâcılığı ile yüzyüzeyiz. Uluslararası Finans – Kapital ile Yerli Finans Kapitalin gerek sömürüleri, gerek tehakkümleri etle tırnaktır. Birinin kılına dokunulmadan, ötekinin kılına dokunulamaz.
Bu şartlar altında, başka ülkeler için klâsik olan Demokratik Devrim, daha çok dolaysız  Sosyal Sınıf çelişkilerinin patlangıç ürünü iken, Türkiye için, ister istemez gene dış Emperyalist baskı ve tecavüzlerine karşı kaçınılmaz bir derinliğine Millî Kurtuluş Savaşı biçiminde başlamış veya sonuçlanmış dolaylı ve orijinal bir yeni – sömürge Demokratik Devrimi olmak durumundadır. O zaman onu kendi gelenekcil ve halkcıl (popüler) adıyla: “İkinci Kuvayimilliye” yahut “İkinci Kurtuluş Savaşı” diye anmak daha olaycı ve gerçekçi davranmak ve düşünmek olur.
YENİ AĞIZLARA YENİ TAAM NEREDE?
MDD’ci Sosyalizm “Emperyalizm”i yabancı bir güç gibi korken, Türkiye’nin ekonomi ve sınıf yapısını anlamıyor. Birinci Kuvayimilliyeciler Emperyelizmi yabancı saymakta azçok haklıydılar. MDD’ciler bugün o eskimiş anlayışı yenilemekte haksızdırlar.
Yeni Sosyalistlerimiz‘in “MDD slogan” biçimi altında yatan öz nedir? Bir makaleden bir broşüre doğru gelişen tezin 4 versiyonundan, ilk üçü besbelli aceleye gelmiş. “Bir kollektif çalışma ürünü sayılabilir” (M. B.: MDD, Nisan 1970, s. 3) denilen dördüncü versiyonuna dikkat edelim. Orada bir sorumluluk yüklenilerek deniliyor ki: “Türkiye emekçisi bizden… yeni şartların gerekli kıldığı yeni söz beklemektedir.” (a. y., 76)
Doğrusu, Yeni – Sosyalistlerimiz‘den o beklenir. Ancak MDD sloganı’nın “yeni”liği, biçimcesi bir yana, öz bakımından ne söylüyor? Daha doğrusu ne söylemelidir? Herşeyden önce, Türkiye’nin Sosyal Sınıf ilişkilerinde yeni olan şeyi söylemelidir… Yoksa, “Slogan” dedikleri Parola, (Ustanın dediği gibi): “(Demokratik Devrimin Burjuva karakteri üzerinde) HER ZAMAN YENİ OLAN ESKİ FİKİRLERE dayanıyor, ya da onları hareket noktası alıyor” (İ. T., 36) (Majüskülliyen HK.) bulunmalıydı. O zaman daha oturaklı olabilirdi.
Türkiye’de “Yeni” olan “Sosyal Sınıf İlişkileri” nelerdir? MDD’cilerin yalnız Yeni – Sosyalist‘lerinde değil, Enyeni – Sosyalist‘lerinde de, bir yıldan aşırı zamandır en çok aranılan, bir türlü bulunamıyan öz budur.
Bir yol “Emperyalizm” diye öne sürdükleri bir numaralı düşman hedef hangi yeniliği gösteriyor? Böyle bir soru bile MDD’ciler yanında açılmıyor.“Emperpalizm”: Tıpkı elli yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Bildirilerindeki kadar genel ve dış bir “düşman” gibi konuluyor. Emperyalizmi böyle sırf Türkiye dışında bir “Zümrütanka” kuşu gibi koymanın “yeniliği” anlaşılmıyor. Yalnız ikide bir şöyle deniliyor:
“Emperyalizm, sömürü ve tehakküm altında tuttuğu ülkelerde, o ülkenin en gerici sınıf ve zümreleriyle ittifak kurar. Sömürüsünü bunlara dayanarak, bunların aracılığı ile yapar.” “Türkiye’nin ekonomisine ve geniş ölçüde politikasına hükmeden işbirlikçi sınıflar, yurdumuzun bağımlı ve geri bir ülke olarak varlığını sürdürmesinde çıkarı olan sınıflardır.” (a. y., s. 12-13).
Kimdir onlar?
YABANCI EMPERYALİZM YERLİ İŞBİRLİKÇİ SOYUTLAŞTIRMALARI
MDD’ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka birşey saymakla, hem Emperyalizmin Tekelci Kapitalizmolduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesini ya Afrika ve Hindistan, yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar.
Görüyoruz, MDD Doktrincilerinde iki apayrı Kategori elemanı var: 
1- Emperyalizm: O tamamen Türkiye dışında bir kategori olarak konur.
2- İşbirlikçileri: Onlar da tamamen Yerli malı elemandır.
Dünya’da böyle: beri sırf dışarlak, ötekisi sırf içerlek iki apayrı eleman olarak: Emperyalizmin yabancı, İşbirlikçilerinin yerli olduğu ülkeler var mıdır? Vardır. MDD Teorisyenleri onu da aynı sayfada açıklamaktan geri kalmıyorlar. Diyorlar ki:
“Kendi yaratığı olan İşbirlikçi sermayeden başka emperyalizmin Hindistan’daki yerli müttefiği Mehrace olmuştur. Afrika’da da köy büyücüsü, Türkiye’deki Yerli müttefiki ise, (işbirlikçi kapitalistlerin ortağı) feodal rnütegallibedir.” (a. y., 13)
Demek MDD ideolokları dünyayı, yâni Kapitalist Dünya Sektörünü ve onun içinde Türkiye’yi böyle görüyorlar. Bu görüşlerini abartmakta yarar da buluyorlar anlaşılan: çünkü o sayede Türk Milleti, Emperyalizmi yabancı bir düşman olarak görür görmez, onun “İşbirlikçilerini”de hemen millet dışıederek, MDD’cilerin “saptadıkları” kesinkes Strateji‘de yerini alacak, millet cancana beraber olarak, yabancı Emperyalizm ile İşbirlikçilerini sınır dışı etmekte tereddüt etmiyecektir.
Bu görüşlerinde öylesine “samimî” ve “tutkun”durlar, ki bütün ideolojilerinin yapısını ona göre yükseltiyorlar.
Ve ilk iri Tarihcil yanlışlarını burada anıtlıyorlar. Kolay ve ezbere kıyaslama ile bugünkü Türkiye’yi önce Hindistan ve Afrika ile karıştırıyorlar, sonra dünkü (50 yıl önceki!) Türkiye ile karıştırdıklarının umulmaz bir kaygısızlıkla farkına bile varmıyorlar. O zaman bunca çaba ile yayılan o sözde “Yeni” şirinlik muskası MDD’in ayakları yerden, Türkiye Toprağından kopuyor. Ya mekân (yer) içinde Hindistan ve Afrika’ya uçuyor, yahut zamaniçinde Osmanlı çağına doğru gerisin geri kanatlanıyor.

SÖMÜRGE İLE YARI SÖMÜRGELERİN KARIŞTIRILMASl

Hind – Afrika: Sömürge idi (Gandi’yi yetiştirdi). Osmanlılık: Yarı-sömürge idi (Mustafa Kemal’i yetiştirdi). Kurtuluş Savaşı‘nın ilk orijinal başlangıcı: Yarı – sömürge toplumun işidir. 1920 ile 1970 Türkiyeleri iki bambaşka ekonomi ve sınıf yapılı toplumdur. Onları karıştıran MDD’ciler, çıkmaza mantık hilesiyle çözüm ararlar: Milli Sınıf – Gayrimilli Sınıf icadı gibi…
Oysa Türkiye denince, 1970 Türkiyesinden başkası akla getirilemez. MDD ideolaklarının sık sık atıf yaptıkları 1939 (İkinci Emperyalist Evren Savaşı) önceleri Türkiyesi bile ne Hindistan’dır, ne Afrika’dır. Her “Sosyalizmin bilimi”ni yapmak iddiasına girişen akım, Dünyayı bilmekle kalmıyacak (Dünya zaten ondan sorulmuyor), üzerinde yaşadığı toprağı herkesten iyi bilecek. Bu toprak ne Hint –Afrika toprağıdır, ne de 1919 Osmanlı toprağıdır.
Yalnız Türkiye Cumhuriyeti değil, Osmanlı Toplumu dahi, hiçbir zaman ne Hindistan, ne de Afrika olmuştur. Hindistan da, Afrika da; Filipin de birer SÖMÜRGE toplumudurlar. Osmanlılık en batakçı günlerinde bile, kendisine yutturulan Panislâmizm ve Pantürkizm afyonları ile dalga geçtikçe, büyük Sömürgeci metropolların uykusunu kaçıran acaip YARI – SÖMÜRGE idi.
Sömürge ile Yarısömürgenin ayırdını “Yeni”, hele “Enyeni” Sosyalistlerimiz bilmiyebilirler. Biz onlara pek Teorileştirmeyi sevdikleri kişicil örnek verip o ayırdı kafalarında somutlaştırabiliriz : Hindistan’da Gandi; Türkiye’de Mustafa Kemal çıkmıştır… Yarı – sömürgede Millî KurtuluŞ Savaşı ilk orijinal biçimiyle erken icad edilir. (Çin’de Sunyatsen’cilik, Türkiye’de Kuvayimilliyecilik gibi). Sömürge, ancak Amortismanlı Bağımsızlık Savaşlarını az çok geç taklit eder… Toplumların öteki Alt temel ve Üst yapı farkları üzerinde durmıyalım.
Ne var ki, 19 uncu yüzyıl sonunda ve 20 nci yüzyılın ilk on yıllarında (Birinci Emperyalist Evren Savaşına dek) görülen Sömürge – Yarısömürge ayırdı, İkinci Emperyalist Evren Savaşından sonra hemen hemen silinmiştir. MDD Teorisyenleri, a silinen ayırt üzerinde durmamış olmakla büyük bir yanlıgıya düşmemiş sayılamazlar mı?
Eğer 1920 ile 1970 arasında geçen 50 yıl olmasaydı, ve hele bu süre boyunca Türkiye : “Güneşin altında yeni hiç bir şey” geçirmemiş bulunsaydı mesele yoktu. Ne yazık ki, Sömürgelerle Yarısömüngeler arasındaki mesafe inadına kısalırken, 1920 Türkiyesi ile 1970 Türkiyesi arasındaki mesafe yalnız nicelik bakımından uzamakla kalmamış, asıl nitelik bakımından iki bambaşka egemen sınıf karakteristiği ile kutuplaşmıştır.
Bir ülkede Sosyal Strateji‘den söz edebilmek için, o ülkenin Sosyal Sınıf karakteristiğini bütün ayrıntıları ve orijinalitesiyle kavramak ilk şarttır.
Bunu, Türkiye’nin orijinal sınıf karakteristiğini yapacak yerde, MDD’ciler başka bir “trük”e başvuruyorlar. Diyorlar ki:
“. . . İşbirlikçi Sınıflar Millî sınıf ve zümrelerin kendi öz siyasî örgütleriyle politika alanında yer alarak… etkili olmalarını engelleme çabasındadırlar ve bunda oldukça başarı sağlamışlardır.” (a. y., 13)
Demek MDD’ciler için Türkiye’de sınıfların “yeni” bir ayrılışı var:
1 – Millî olmıyan sınıflar: İşbirlikçiler,
 2 – Millî sınıflar : İşbirlikçi olmıyan sınıf ve zümreler.
 İlk bakışta bu sınıf ayrımı da hoş. Bilim ne der? MDD’cilerin işleri aceledir. Onun için önce Emperyalizmi, sonra İşbirlikçilerini kapıdışarı atıveriyorlar.
BİR PAŞALIK TA BİZ YAPAMAZ MIYIZ?
O icadı yapan ülkelerde Komprador burjuvazi vardı. Öyle limana sıkışık, üretimle ilgisiz bir sınıfa gayrımilli dense olur. Türkiye’nin egemen “işbirlikçileri” milletin üretim‘den politika ve kültürüne dek iliklerine işlemiştir. Kuvayimilliyecilik Savaşla Kompradorluğu düşürdü. Tekelci Sermaye lâfla millet dışı edilemiyor.
Büyük bir celâdetle, “Emperyalizm” gibi “İşbirlikçilerini” de bir çırpıda Millet dışı ediveriyorlar. Neredeyse Türkiye’de bulunan herhangi bir sosyal sınıf veya zümre, “Millî” olmak için MDD’cilerden izin alacaktır, gibi durum yaratıyorlar. Eğer MDD’ciler o insanları “İşbirlikçiler” arasına sokarlarsa, talihlerine küssünler : artık “Gayrımillî”dirler.
Böyle bir “Sosyal Sınıf İlişkileri” düpedüz ortaya konuldu mu, insan, elinde olmıyarak, ünlü Osmanlı fıkrasındaki sözü dilinin ucundan atamıyor:
 “- Söyle Tatar ağası! Biliyorum, yalan, ama, hoşuma gidiyor, söyle!” 
Zira, Marksizmin Alfabesini olsun netçe sökebilenler şurasını objektif olarak iyice bilirler ki, bir Toplum yapısında hiç bir sosyal sınıf veya zümre, birkaç celâdetli Devrimcinin, İktidara gelmeden yakıştırması ve icâzeti ile ne “Millî” olur, ne “Gayrımillî”
Tekrarın yeri burasıdır. Millet, Kapitalist ekonominin yaratığıdır. Millet denince : Modern bir Toplumda hem bütün zümreleriyle Kapitalistler sınıfını, hem de Halk (İşçi, Küçükburjuva: Köylü – Esnaf .- Aydın ve ilh.) yığınlarını, hem de Toprak Ağalarını ve Beylerini toptan içine almış bir Sosyal yapı gözönüne gelir. Ne üst – egemen, ne alt – güdülen sosyal sınıf, zümre, tabakalardan hiç birisi, beğenmediği ötekisini lâfla “Millet dışı”edemez. Millet bir sosyal gerçekliktir. Kişi buyrultusu ile ne kurulur, ne dağılır. Bilimcil Sosyalizm bunu böyle öğretir.
Ama, “Biz Millet dışı ederiz!” diyenler olur mu? Olur. Paşa. kızınca, her zaman Türkiye’nin sosyalistlerini “Kökü dışarıda” diye damgalar. Biz Paşa’dan aşağı mı kalacağız? Kalmıyalım ya, Paşa en sonunda yarım Osmanlı kültürü almış, Meşrutiyet’in Komprador Biliminden ötesini hiç derinleştirememiş yarım – aydındır. O yarımlığa özenilemez. Biz, hani ya Bilimcil Sosyalizm uğruna kelle verenlerdeniz? Tarihin Millet realitesi içindeyarattığı bir sosyal kümeyi nasıl fermanla millet içinde var, yahut yok edeceğimizi, hem de lâfta öne sürebiliriz?
“Canım, Paşa bize öyle sövüyordu. Biz de Emperyalist İşbirlikçilerini “Millî Sınıf” saymamakla yüreğimizi neden serinletmiyelim?”
Mesele yürek serinletme ve ajitasyon edebiyatı olsa, Eneski Sosyalistler de, paşaya karşılık: Egemen sınıfları “Kökü dışarda” saymışlardı. O bir kinâyedir. Strateji ve Devrim şâirlikle, romancılıkla yürümez. Ciddî Bilim verilerine dayanır. Paşa pozu, elinde iktidar olunca trajiktir; iktidar olmayınca komik düşer.
Elinde İktidar olan Paşa, bir gün beğenmediğini Millet Sınırı dışına atabilir, hattâ Millet dışına atmak için Türk Tabiiyetinden çıkarabilir. Bizim öyle iğreti ve toyca bir silâhımız bile yok. Üstelik, hem de Türk milletinin bağrına çökmüş, İktidar mevkiini en korkunç biçimi ile elinde tutan bir Sosyal kategoriyi, biz : “Keyif için Millet dışı ettik!” dersek, adama (kızmaları ne iyi olurdu, ama) gülerler. Marksist realizmimiz nerede kalır?Eylemce yapamadığımız işi, lâfla yapmış görünürsek, ABA’ist Liderlerin “Başa güreşme!” kuruntusuna kayılmaz mı?
Ancak, burada, sadece realite dışı yanılgı ile kalınmıyor. Yoksa, pek çok benzerleri gibi, (iş’âr’ı ehîre değin) onu da hoş görür, hattâ görmezlikten gelebilirdik. Asıl felâket, o “Millî Sınıf” yeni – teorisi altında, Türkiye Sosyal Yapısı üzerine düşülen yanılgıda gizlenir. Tekrar edelim, yoksa: “Varsın bir Paşa da bizden çıksın!” diyebilirdik. Ne var ki, realizmi atladık mı, ütopizme kayışımız durdurulamaz.
 Eneski Sosyalistlerin “Kökü dışarıda” sayışları ile, Yeni Sosyalistlerin “Millî olmıyan” deyişleri aynı anlama gelmez mi? Gelmez. Kapitalizmin kökü İngiltere’de idi. Ama kendisi her çöreklendiği sınır içinde bir “Millî Kapitalizm” oldu. Türkiye’nin dünkü, bugünkü Egemen Sınıfları : “Kökü dışarıda” olmalarına rağmen kendileri zehir gibi içimizdedirler. Onlar Türkiye HALKI’nın dışında, ama Türk MİLLETİ’nin ne yazık ki içindedirler. Çin Devriminde “Millî – Kapitalist”lik, Komprador Kapitalistleri bile zaman zaman içine almış bir deyimdir.
BİRİNCİ KURTULUŞ’TA BURJUVA EGEMENLİĞİ UNUTULUR
MDD’ciler düştükleri teorik yanlışlar yüzünden ABA’cı (Aybar – Boran – Aren’ci) Oportünizmi “ideolojik yenilgiye”uğratamadılar. Kemalizm “Milli Burjuva” devrimi iken, onu Küçükburjuva devrimi imiş gibi göstermek zorunda kaldılar.
Gerçeklikten kopuşun asıl tehlikesi daha sonra belirir. Bir örnek verelim.
“MDD” broşürü, büyük iyimserlik içindedir. Şunu muştular:
“Oportünizm (hiç değilse Aybar – Aren Oportünizmi) kesin bir ideolojik yenilgiye uğratılmıştır.” (a. y., 4)
Oysa Aybar – Aren Oportünizmi, Boran Oportünizminin “şalta örttüğü” Sendika Gangsterliği temelinin üstyapısıdır. Ona A.A değil, ABA denir. TİP’i eli kolu Parlemantarizm ve Sendikalizm ipleriyle kıskıvrak bağlıyan ABA’cı Kebeci Oportünizmin tezi nedir? Onlarca “Kemalist Devrim”:Türkiye’de Millî Burjuva Demokratik Devrimi olmuştur. Olmuş bir Devrimi MDD’ciler gibi tekrarlıyacak değiliz; önümüzde Sosyalist Devrim Aşamasıvardır, derler.
MDD’cilerin buna karşılıkları ne oldu? O tezi sözde red ve inkâr etmekle yetindiler. Neyi reddettiler? Açık olmamakla birlikte, Kemalist Devrimlerin bir “Burjuva” devrimi olduğunu kabul etmediler. Broşürün tekrarlamalardan korkmıyan üslûbu şöyle konuşuyor:
“Kemalist Türkiye’yi gerçekleştiren Devrim, Küçükburjuva radikalizminin o dönemdeki anlayış sınırları içinde millî bağımsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir devrimdi.” (a. y., .25)
Bu ne demektir? “Kemalist… Devrim = Küçükburjuva devrimi” demekmiş. Bu herşeyden önce Birinci Kurtuluş Savaşı‘nın egemen sınıf karakteri‘nde yanılmaktır. Gerçi Küçükburjuvazi de bir “Burjuva”dır, ama, asıl Büyük Burjuvazi ile taban tabana zıt bir sosyal kategoridir.Demokratik Devrim‘e genel olarak her iki küme de katılabilir. Mesele Millî Mücadele‘ye “katılanlar” değil, egemen ve güdücü olan sınıftır. O sınıf,Türkiye Burjuvazisidir.
Birinci Millî Kurtuluş Savaşı‘nda Burjuvazinin egemenliğini inkâr etmek. Tarih ötesi bir tezdir. Bu teze MDD’ciler neden baştankara daldılar? Buna muhtaçtılar. İlk Millî Kurtuluş Savaşında Asker – Sivil Aydınların çok aktif rollerini, Türkiye’de Küçükburjuvazi‘yi “ileri bir sınıf” sayacak kertede abartmak için gerekçe yaptıklarından, buna muhtaçtılar. Oyca MDD’ci üstâdların ihtiyaçları başka, gerçeklik başka şeydir.
KÜÇÜKBURJUVAZİ “İLERİ SINIF” MIDIR?
MDD’ciler Teorik yanılgılarını haklı çıkarmak için Küçükburjuvazi‘yi “ileri sınıf” ve “Kemalizmle Sosyalizmi” aşılır duvarlı sandılar. “Gurur”dan Sosyalizm çıkardılar. Devrim gibi her şeylerini Küçükburjuvalaştırdılar.
Netekim, MDD’cilerin aralarında çatışma çıkmadan çıkmış bulunan aynı tezin 3 üncü versiyonu, bu noktada daha cesur davranır:
“Kemalist Küçükburjuvazi MİLLÎ nitelik taşıyan DAHA İLERİ BİR SINIF olduğuna göre…” (3. MDD, s. 15) (Majüskülliyen HK.) diye daha çok açılır.
Modern Toplumda bir yol Küçükburjuvazi bir “SINIF” değil. kat kat katmerli bir tabakalar kolleksiyonudur. Geçelim. Ama : “Daha ileri bir sınıf “ hiç değildir. Onu ancak Çarlığın Narodnik’leri devrime özgüç yapmak istediler. Tutmadı. Öyleyse, MDD’in o yakıştırmaları neyi gösteriyor?
MDD ideoloklarının, uluslararası Marksist terminolojiyi hem yerinde kullanamadığını, hem de Türkiye’nin orijinal Sosyal Sınıf KarakteristiğiniEneski Sosyalistlerle bir türlü paylaşmıya kıyışamadığını. MDD Teorisi herşeyi “Yeni”den kurmak için, sistemsizce ve aceleyle, hattâ epey telâşla ele aldığı Klâsik Sınıf Kalıplarına, Türkiye’deki sınıf ilişkilerini sokmak istiyor. Bu Marksizm değil, Skolastisizm‘dir.
Eneski Sosyalizm meseleyi 50 yıl önceleri denemiş, o zamandan beri aralıksızca işlemişti. Yeni Sosyalizm, o işlenişlerden tüm habersizmişçe düşünüp davrandıkça, Türkiye’nin Sosyal Yapısını seçmekte 50 yılın gerilerinde kalmıştır. Ve ABA Oportünizmini o yüzden : “kesin bir ideolojik yenilgiye uğratmak”ta iyimserlikle yetinmiştir. Türkiye Sosyal Savaşlar Tarihini çok keyfî kesip biçmelere uğratmış, sınıf ilişkilerini oldukları gibi görmek yerine, görmek istediği gibi kalıplara sokmak istemiştir. Bilim ise en çok gönlüalçak, sabırlı emek ister, en az zorlama ve şâirlik yutar.
Tarih ve Sınıflar karıştı mı, ister istemez. Politika da karıştırılır. Ve, ABA’cı Oportünizmi sözde: “yenilgiye uğratmak” gibi iyi dilekle şöyle soyut kanılara düşülür:
“. . . Kemalizmle Sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur.” Bu “duvar” nedir? “Belli” değil. Yahut “Belli”dir, “Millî gurur insanı sosyalizme götürür.” Faşizme de götürmez ,mi? Gene: “Belli”.
SINIFLAR ÖTESİ KONFÜZYONİZM
İşçi Sınıfı doğuştan Sosyalisttir. MDD’ciler, Küçukburjuva devrimciliği uğruna, İşçi Sınıfına sosyalist “slogan atmayı”,“Bağımsız, gerçekten demokratik” olmadan “lâyık” bulmadılar. ABA’cı Oportünizme demagoji bahanesi verdiler. Konfüzyonizm(kargaşalık) arttı.
Ama o iyimser formüllerin çekiciliğinin “gurur”una kapılanlar “Duvar”ı hemen aşmak istediler mi, şöyle paylanırlar : 
“Memleketinde Emperyalistlerin işbirlikçileri ilctidara sahip çıkarken… senin hakkın yoktur “Sosyalist Türkiye” sloganı atmaya… Lâyık değilsin henüz ona. Ona lâyık olmak için, “Sosyalist Türkiye” sloganını atabilmek için, ilkönce Türkiye’yi bağımsız hale getirelim; bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülke haline getirelim.” (M. B. : “Türkiye’de Karşı – Devrim”, TÜRK SOLU, 4 Şubat 1969, 64, s.12)
50 yıl önce Türkiye “İstiklâl” (bağımsızlık) kazandı, yetti mi? “Demokrasi” gerçek miydi? Üst sınıflar için evet… Demek “gerçeklik” te sınıfinagöre. 50 yıl önce de “Senin hakkın yoktur” denmişti. İşçi Sınıfı ya sosyalisttir, ya hiçbir şey değildir, ve ilh…
Anlaşılan “aşama” determinizmi bulunmak isteniyor. Ama o determinizm ne bir Kahraman’ın : “Casus elini sıkmam” demesi gibi kişicilfaktörlerle, ne mahmuz şakırtısını andıran otomatik yasakcılıklarla yerine oturamaz. O determinizmin Ekonomik ve Sosyal SINIF tabanı duruca ortaya konulmalıdır. O zaman Oportünizm elbet sürüyle demagojisinden vazgeçirtilemez; ama hiç değilse gerçek Devrimciler arasındaKonfüzyonizm (kargaşacılık) ortadan kalkar.
Sıra 50 yıllık Demokratik Devrim gelişiminin Ekonomik ve Sosyal nedenlerine gelince, en ayık MDD Teorisyenleri Türkiye’nin orijinal Sosyal Yapı karakteristiğini bırakıyorlar. Dört elle sarıldıkları formüllerini mantıkta “Prensip dilekçesi” denilen metotla düşünüp davranmıya başlıyorlar. Asıl ispatlanması gereken şeyi, ispatlama belgesi gibi, başka sözler ve imajlarla günde birkaç yüz kez tekrarlamıya girişiyorlar. Ve karşımıza ister istemez süslü yorumlarla meşhur: ya “Dağ” yahut “Bağ” tasvirlerini çıkarıyorlar.
ÜZÜMÜNÜ YE, BAĞINI SORMA HİKAYESİ
Kargaşalığı aydınlatmak için : Bağı önce sürmeli, sonra diken ayıklamalı, fidan dikmeli örneğini verdiler. Oysa daha önce bağın (Devrimde İktidarın) kime maledileceği önemliydi. Oportünistler ise: bağı Kemalizm sürdü diyorlar.
“M:D.D.” broşüründe ayrı bir fasıl tutan : “Bağın Üzümünü Tatmak için” satırları bir köylüyü sevindirecek “BAĞ” teorisidir. Tarla ile Topluın; 20 nci yüzyılın sonunda o kertede “Bâkir” kalır mı? Bilinmiyor, bildirilmiyor.
Sonra : “Aynı zamanda tarlayı hem yabanî bitkilerden arındırmak, hem de bir yandan tarlayı süreceğim” demek istiyen “gayretli bağcı”çıkabilir. Öyle “yabanî bitkiler” vardir ki, saban demiri herkin altını üstüne getirmedikçe köklerinden yolunamazlar.
Ayrıca, tam “yabanî bitkiler arındı, tarla sürüldü”, Ağa bağcıya, hattâ fideleri diktirir diktirmez : “Hadi şimdi çek arabanı!” derse? Der de, Asılmesele budur. Devrimin “Aşaması” değildir. (O körün değneği kadar Belli’dir!). Meselenin candamarı devrim aşamasındaki İktidar problemidir. MDD teorisyenleri yıllar boyu o problemi atladılar. Yazılı, sözlü eleştirilere yol açıldı. Bunun en açık belgesi son iki MDD ilmühalidir : 3. MDD versiyonu“Stratejimiz” başlığı ile 32 nci sayfada biter; 4. MDD broşürü, eski 30 sayfayı 70 sayfaya sulandırdıktan sonra, “Devrimde Hegemonya” diye ona 8 sayfalık bir “Katkı” teyeller ve ilh.. ve ilh.. Bu ekletizm, itiraf edilmiyen yanlışı gidermiye yetti mi? Hayır.
Demek “tarla”nın mülkiyeti (İktidar) küçükburjuvazinin malıymış gibi konulursa, hem kendimizi, hem “bağcı”yı aldatırız. Sonunda “Gerçek mutluluğu tadan” Ağa olur. “Üzümünü ye, bağını sorma” bir Küçükburjuva tekerlemesidir. Proletarya parolası : “Bağını sor ki, üzümünü yiyesin” olurdu… Yazık ki ana İktidar problemi net ve bütünüyle konmadıkça, ABA’izmle MDD’izm tartışmaları: karşılıklı monolog söylemiye döner. Döndü.
Oportünistlerin tezi şu : Bağ daha önce (Kemalist Devrim dediğimiz şeyle) sürüldü, diyorlar. Soyut olarak : Demokratik Devrim mi önce gelir, Sosyalist Devrim mi? demiyorlar. Sıraya itirazları yok: MDD’cileri, Türkiye’deki sırayı şaşırmış sayıyorlar. Demokratik Burjuva Devrimi, Kemalist Devrim geri gelemez biçiminde softalık ediyorlar. Bu bir demagoji değil midir? Demagojidir. Ama bu demagojiyi “kesin yenilgiye uğratmak”: Dervişin tesbih çekmesi gibi “MDD sloganı”nı birkaç bin kez daha tekrarlamakla, yahut yalnız “Tam Bağımsızlık”, “Gerçek Demokrasi” gibi (Vatan – Millet – Sakarya) yı andıran soyut : (Emperyalizm – İşbirlikçileri – Feodal Ağa) gibi üstyapı kavramlarını dizelemekle başarılır mı?
GENEL GELİŞİM ÇİZİSİNDE ÖZEL DEVRİM DURUMU
Konfüzyonizmden kurtulmanın birinci şartı : Devrim Durumu’nun diyalektiğini kavramaktır. O da genel gelişim çizgisinde her Devrim durumunun bir özellik taşıyabileceğini gözetir.
Devrim Stratejisi tartışmalarının ciddiye alınabilmeleri için: her ülkenin Tarih ve Dünya içindeki gerçek yeri ve o yerde beliren sosyal ve politik devrim momentleri, karakteristik ânları nasılsa öylece ele almış bulunmaları gerekir. Bu ele alışta en ufak ezbere “doğru formül” tekerlemesi, en büyük demagoji ve provokasyonlara kapı açabilir. Bir ülkede ilkin Demokratik Devrimin, sonra Sosyalist Devrimin geleceği, genel çizisiyle ne denli doğru ise, o ülkenin sosyalizm için olgun bulunup bulunmadığını sırf o genel çiziye göre değerlendirmiye kalkışmak ta en az o denli yanlış olabilir.
Burada, 47 yıl önce dünyanın en geri ülkeleri arasında sayılan Rusya için yapılmış tartışmalar üzerine verilmiş bulunan ve doğruluğu olaylarca yüzde yüz ıspatlanan karşılıkları bir daha göz önüne koymak, Soyut Medrese tartışmasına çevrilmiş Strateji gevezelikleri için de büyük önem taşır. Günün gerçek Sosyalistlerinin karşılarına en büyük tehlikeyi dikenler, hep kendilerini “Marksist” sayanlar, hattâ Marksizm’in Üstâdları sayanlar olmuştur.
“Onların hepsi kendilerine Marksist diyorlar, ama onlar oldu olasıya ukalâca Marksist idiler. Onlar Marksizmde esaslı olan şeyi, yâni : Marksizmin devrimci diyalektiğini hiç mi hiç anlamadılar.” (Lenin : Devrimimiz Üzerine, 909)
Bunlar durup durup ne yapıyorlardı?
“Böylece onlar, Batı Sosyal – Demokrasisinin gelişimi sırasında ezberlemiş bulundukları bayağının bayağısı bir argumanı (kanıtı) öne sürüyorlar : bu kanıtları, bizim henüz sosyalizm için olgunlaşmamış bulunduğumuzdan ibarettir. Onlar içindeki “Bilgin” kişilerden kimilerinin deyimleriyle, biz sosyalizm için objektif premislere (ön şartlara) sahip değilmişiz…” Rusya Sosyalizmi kurmakçın gerekli üretici güçlerin gelişim derecesine ulaşmamıştır. “Bütün II. Enternasyonal çokbilmişleri o tezi her perdeden geveliyorlar ve bizim Devrimimizi değerlendirmekte o tezin kesin sonuçlu olduğuna inanıyorlar.”
“Kimsenin aklına şunu sormak gelmiyor : bir ülke Birinci Emperyalist Savaşı ile birlikte görülen Devrim Durumunda yer alıyorsa, öyle bir çıkmaz durumda o ülke medeniyet ilerleyişi için alışılagelmiş şartları fethetmenin, kimi şartlarını olsun ele geçirecek bir mücadeleye atılamaz mı?”
“Devrimci Durum”un ne olduğu da açıkça belirtiliyor:
Birincisi: Devrim Birinci Cihan Emperyalist Savaşına bağlı idi. Böyle bir devrimde yeni çizilerin belirmesi gerekiyordu, yahut hiç değilse sırf bu savaş yüzünden değişik-çizilerin görünmesi gerekiyordu; çünkü bugüne dek dünya benzer şartlar içinde böylesi bir savaş geçirmemişti. Bugün dahi, o Savaştan sonra, en zengin ülkeler Burjuvazileri de “normal” burjuva ilişkilerini artık yeniden kuramazlar. Öyleyken, bizim dönüşümcüler (Reformistler), şu kendilerine Devrimci süsü veren Küçükburjuvalar, normal burjuva ilişkilerinin (üzerlerinden aşılamıyacak) bir sınıf biçimlendirdiğini öne sürüyorlardı ve hâlâ da öne sürmektedirler; bu “norm”u olağanüstü bayağı ve dar yönde kavrıyorlar.
İkincisi: Unutuyorlar ki, Evrensel Tarihte genel gelişim düzenliliği, gerek biçim, gerekse o gelişim düzeni bakımından, bir sıra eşsiz örneksiz peryodlar:, dışında bırakmak şöyle dursun içerir. Onlar unutuyorlar ki Rusya : örneğin, uygarlaşmış ülkelerle, bu Savaşın ilk kez kesinlikle uygarlığa getirdiği ülkeler, yâni bütünüyle Doğu arasında yer almıştır; dolayısiyle de aynı Rusya, besbelli genel Cihan Devrimi çerçevesi içine yazılı(sicillenmiş) olmakla birlikte, kendine has Devrimini bütün ondan önceki Batı Avrupa’da geçmiş Devrimlerden ayırd ederek, Doğu ülkelerinden söz edilir edilmez, yer yer kimi(innovation’lar) yenileştirmeler getirmiş olabilir.” (L. : a. y.)
Hangi ülke için bugün, Atom çağında, büsbütün daha yeni durumlar olamaz denir? .
DOĞU DEVRİMCİLERİNİN GETİRECEKLERİ YENİLİKLER
Doğu Uygarlığı ve Kültürü Batı kalıpları içine zorla sokulamaz. Tersine her Doğu Toplumunda özel Devrim Durumu, genel çizi çerçevesi içine yenilikler getirecektir. Bu öngörü Uzakdoğu Asya, Afrika ve Amerika olayları ile perçinlenmiştir.
Tarihcil Maddeciliğin ekonomik ve sosyal determinizmi vardır. Anladık. Ama:
“Ya, eşsiz örneksiz bir sıra şartların buluşması Rusya’yı ilkin, ne denli az etken olursalar olsunlar bütün Batılı ülkelerin giriştikleri Cihan Emperyalist Savaşına sürüklemiş ise; ya Rusya, kendi Devrimini, (Batıda) doğan devrimlerle, artık kısmen başlamış Doğu Devrimleri arasına : yâni, Marx gibi bir marksistin 1856 da Prusya için olağan perspektivlerden biri saydığı o “Köylüler Savaşı” ile İşçi Hareketini tüm gerçekleştirmemize elverişli şartlar içine yerleştirmiş ise?”
“Ya, mutlak çıkış yolu bulunmıyan durum, İşçilerle Köylülerin güçlerini on katına çıkararak, bütün öteki Batı Devletlerinin yaptıklarından bambaşka türlüce uygarlığın esaslı premislerini yaratmıya atılış olanağını bize vermişse? Bu olaylar üzerine Evrensel Tarihin Genel Gelişim çizisi değişmiş bulunur muydu?”
Karşıdakiler boyuna ülkenin geriliğini, kültürsüzlüğünü öne sürüyorlardı.
“Eğer Sosyalizmi yaratmak için belirli bir kültür düzeyine ulaşmış olmak gerekiyorsa, (ki henüz kimse bu “Kültür Düzeyi”nin açıkseçikçe ne idüğünü söyliyemez, çünkü o düzey her Batı ülkesinde başka başkadır), neden biz o belirli düzeyin şartlarını ilkin devrimcil yoldan ele geçirip,ondan sonra, bir İşçi Köylü İktidarından ve Şûrâlar rejiminden yola çıkarak öteki ülkelere yetişmiyelim.” (L.: a. y.,16 Şubat 1923)
“Sosyalizmi yaratmak için, uygarlaşmış bulunulmalıdır, diyorsunuz. Çok iyi. Ama, niçin biz ülkemizde Büyük Emlâk sahiplerini kovarak, Rus kapitalistlerini koğarak, o öncelikli uygarlık şartlarını yaratmıyacak ve ondan sonra, Sosyalizme yürümiye başlamıyacakmışız? Alışılmış Tarih düzeninde buna benzer değişikliklerin kabuledilemez veya olanaksız bulunduğunu hangi kitapta okudunuz?”
“Hatırıma geliyor, Napolyon: “On s’engage et puis.. on voit” (Bir yol girişilir, ve sonrası.. sonra görülür) demişmiş. Bizim yaptığımız da bu; ilkin dövüşe atıldık, sonra gelişimin akışı bize ayrıntıların içyüzünü açıkladı.”
“Bizim Sukanof’larımız (Sukan oğulları! HK.) ve hele onlardan daha sağda yer almış Sosyal – Demokratlarımız, genel olarak Devrimlerin başka türlü olamıyacaklarını tasavvur bile edemiyorlar. Bizim Avrupalı Küçükburjuvalarımız, tasavvur bile edemiyorlar ki, – bundan sonraki devrimler, – sonsuz kertede daha yoğun nüfuslu ve sonsuz kertede daha değişik şartlar içinde bulunan Doğu ülkeleri, – Rus Devrimi için olandan muhakkak çok daha özel çiziler göstereceklerdir.
“Gerçi Kautsky’nin yazdığı el-kitabı zamanında pek yararlı olmuştu. Ancak, doğrusu, bu el-kitabının Cihan Tarihindeki bütün gelişim biçimlerini önceden görmüş bulunduğu fikrinden vazgeçmenin zamanı gelmiştir. O el-kitabının tarihte olan bütün gelişim biçimlerini önceden görmüş bulunduğunu düşünenleri açıkseçikçe ahmaklar diye sıfatlandırmak yerinde olur.” (L. : a. y., II, 17 Ocak 1923)
Demek Kautsky üstâdınki denli yarar da sağlasa, bir el broşürü ile Tarihin her gelişimi önceden “saptanamaz”.
DAĞ TEORİSİNDE AYAKLARIN KAYIŞI
MDD’ci Dağ Teorisi : mâdem Kemalizmle daha yakındık, neden o zaman Sosyalizme geçemedik? sorusuna: Sosyalizm bir tepedir, Tırmanırken “ayağı mız kaydı” da ondan!.. karşılığını veriyor. Ekonomik ve Sosyal sınıf determinizmi bulunmıyan “Felsefenin Sefaleti” bu. Ayak neden kaydı? “Rota” çizmemekten… Oysa Finans – Kapital “rota”sını, MDD’cilerin kutsal 1930 yılında çizmişti!
MDD ideolokları da çıkmazı, Salon tartışmalarında gördüler.. Şimdi ne yapılacaktı? Oturup Türkiye’nin Tarih, Ekonomi, Sınıf, Politika yapısı üzerine ciddî etüt gerekti. Türkiye’ye Avrupa veya Amerika’dan bir bavul diploma ile “Yeni” gelmiş, azıcık ta Üniversite yahut Basın – Yayın, Yön, mön “ülemâ”sından Türkiye Tarihini öğrenmiş, kararını daha Edirne sınırında Uzunköprü’yü geçmeden vermiş, keskin nişancı “Turistik Marksizm” ile hazır ilâç yapılabilir miydi?
Bu toprakta bir Eneski Sosyalizm vardır. Küçükburjuva “üstâd”lıklarının fâre deliklerinden iyi görülemez. Hattâ inceli, kalınlı “sansür” edilir. Ama : Eneski Sosyalizm, Sosyalist Medrese ulemalığı yaslasında “Marşrık’ı âzam” kesilmemiştir. “Beyinsiz işgüzarlık” gösterileriyle bunalmamıştır. En nankör kankurutucu Devrim istihkâmında her zaman adsız er basitliği ile görevini yapmıştır Eneski Sasyalizm. Onun, 50 yıl kan kusarak : Pratiği Teoriden bir an ayrılmaksızın güttüğü sınıf ve teori savaşı birbirinden ayrılamaz. O savaşın Ekonomik, Sosyal, Tarihcil yapı araştırmaları “Semadanî” jestlerle “İşe yaramaz gerçekler” ilân edilerek bir yana “itile”bilir mi? Hele tavanarası yahut kapıarkası dedi-koducuklarıyla, pundunu düşürdükçe“Silbaştan yaz!” getirilebilir mi?
Yeni – Sosyalistlerimizin MDD teorisyenleri : ABA’izmin o temelli ideolojik yanılgısını bir türlü “başlarından” defedemediler. Karşılıklı “sağırlık senfonileri” devrimci gençlik yığını önüne çıkınca, gene Eneski Sosyalizmin Türkiye’deki Sınıflar karakteristiği üzerinde, hiç değilse basılıp yayınlanabilmiş görüşlerini, (kötümsenen ve dinlenilmesi istenilmiyen bir dalga gibi) düğme çevirerek atlamayı biliginçliğin son sözü yaptılar.
Bunun üzerine, ABA’cı Oportünizmin demagojisini “Kesin yenilgiye” uğratmak için Bağ teorisi bırakılıp yerine bu yol Dağ teorisi geçiriliyor. MDD teorisyenleri büyük bir ciddîlikle Türkiye’nin yakın Devrimler Tarihçesini şöyle bir tırmanma edebiyatı döktürüyorlar:
“Bir dağa tırmanıyoruz. Dağın doruğuna vardığımızda insanın insan tarafından sömürülmesi olanağı ortadan kalkacak ve Sosyalist düzen içinde Türkiye emekçisi gerçek mutluluğu tadacaktır. Tırmanıyoruz. 1919’dan beri bu dağa. İlk tırmanış döneminde aşılması zor, büyük engeller var önümüzde. O engelleri aşıyoruz. İstiklâl Savaşını kazanıyoruz, siyasî bakımdan bağımsız bir ülke oluyoruz, Sonra duraklamalar, zikzaklar oluyor; gene de genel doğrultumuz doruk yönündedir. Bir noktaya varıyoruz ayağımız kayıyor ve 1919’da bulunduğumuz noktaya yakın bir yere düşüyoruz. Bu düşüşü yükseliş sanmayın. O yanılgıya düşersek doruğa doğru rotamızı gerektiği gibi çizemeyiz. Ve rotayı yanlış çizersek doruğa varmamız çok güçleşir.” M. B. : “Türkiye’de Karşıdevrim”, TÜRK SOLU, 64, s. 12)
Dağcılık (Alpinizm) sporu İsviçre’de pek gözdeymiş. Türkiye’de de oburca beylerle, zayıflık kürü yapan tombul hanımlar arasıra “ski”leri omuzlayıp Uludağ’a çıkarlarmış. Nasip olmadı, denemedik. Ama, Sosyalizm doruğuna öylesine yaradana sığınıp çıkarken duralamamız neden? Yorgunluktan belki. Oturaydık biraz. Hayır. “Bir noktada” (hangi noktada?) ansızın “Ayağımız kayıyor”. Niçin? Bes-Belli: “Sarı saçlı Mavi gözlü Dev” kahraman başımızdan göçtüğü için!  Öyleyse, onu geri çağıramıyacağımıza göre, bu yol zifirî kara saçlı, elâ gözlü başka bir Dev Kahraman bulsak, bize “doğru rotamızı” çizmez mi? Çünkü bütün meselemiz hep kahramanca “Rota çizmek”te! Kompleks bu.
PERHİZ – KISTAS – KALIP
MDD’ciler ayak kaymasına bir neden arıyorlar. Kemalizm “Kompradorları teşvik” etmezmiş. İyi ya, Sosyalizm Komprador muydu ki, ayağı kaydı? Kalıp – Kıstas gibi lâflar olur. MDD’ci Sınıf Skolastiği burada şapa oturur.
“Teşbihte hatâ olmaz” demiş Osmanlı. Olur da, omaz da. Ya, o Sosyal Dağcılık Sporunda ayakların kayış nedeni sorulursa?
ABA’cı Oportünizmi, MDD’cilerin Bağ ve Dağ teorileriyle değil, Türkiye’nin somut Sosyal Ekonomi ve Sınıf ilişki – çelişkileri açıklanarak ve bu açıklama pratikte uygulanarak kesin yenilgiye uğratılabilir. Hiç bir MDD’ci teorisyen yahut yazarının, “Yabancı” yâni “Avrupa malı” olmak şartıyla okudukları “Kızıl Kaplı Kitap”tan aktarma ve karma soyut kavramlar dışında düşünmiye tahammül edebildiğini göremedik. Ama hiç birinin de“Sosyalizm Bilimi” uğruna kırmadık ceviz bıraktığına da tanık olmadık.
Hep ne için?.. “Yeni” güneşler altında hiç bir şeyin en yenisinden daha yeni olmamazlık edemiyeceği için. Pekiy, buyrun dedik. Meydan sizindir. Ne gördük? Her ne pahasına olursa olsun : “Bağımsızlık”. Neredeyse Amerika’dan çok Türkiye’nin Realitesinden bağımsızlık, Tarihinden bağımsızlık, Ekonomisinden ağımsızlık, Eneski Sosyalizminden bağımsızlık… Farkına varmaksızın Marksizm’den de bağımsızlaşma için illâ etiket rni lâzım?
Bir yanda şöyle yazılır:
“Devrimci eylemi doğru çizgide ve gerektiği gibi yürütebilmek için devrimci eylem kılavuzuna, teorik yeteneğe sahip olmak şarttır… Devrimci eylem kılavuzunu edinmek için; edindiğimiz bilimi yaratıcı bir ruhla Türkiye gerçeklerine uygulamak ve doğru sentezlere varmak için…”(M· B· : MDD, 4. versiyon, s. 76), ve ilh.. ve ilh…
Güzel perhiz… Ama, “Türkiye gerçekleri” nedir? denildi mi, birkaç dünyasından ve bilimcil sosyalizmden habersiz “Küçükburjuva”nın saçma iştihasını kabartmak için, beklenmedik bayat lâhana turşuları kavanoz kavanoz ortalığa dökülür. Bâri bir zamanın sarhoşları gibi karda gezip izlerini belli etmeseler. Göz görmeyince gönül katlanırdı. Yoksa savurduklarını, birileri, geri alınamaz yazılı biçimde basarak, mûziplik mi ediyor?  Anlıyamadık. Bakın “Türkiye gerçekleri” üzerine ne maydanozlu köfteler pişiriyorlar. Neden Dağ doruğuna tırmanırken ayağımız kayıp, kıçüstü 1919’a yakın düştük? mükadder sorusunun hazır karşılığı nedir? Söze akıllı akıllı (kitapçıl kitapçıl) başlanıyor:
“. . . Onun için tanımlamayı kalıp olarak almıyalam. Kıstas olarak alalım. (Kalıp ne? Kıstas ne?) Üretim tarzı Kemalist Türkiye’de de Kapitalizm idi, bugün de Kapitalizmdir.” (M. B. : T. Karşıdevrim, a. y., 13)
Tamam. Öyleyse arada ne fark var? “Sosyalizmin Bilimi” en azından bir Ekonomik gerekçe ister. Marksizm’in “Kıstas” (Büyük terazisi) odur. Onun yerine şu turşulaşmış “Kalıp” önümüze çıkarılır:
“Yalnız bir nitelik farkı vardır. Komprador teşvik görmüyordu Kemalist Türkiye’de.” (a. y.)
Umuda kapılıyorsunuz. Teşviki Kamprador görmüyorsa, ya kim görtiyordu? Yoksa, şu yokolası Eneski Sosyalistlerin Finans – Kapital dedikleri çok basit Emperyalizmin temel ekonomik ve sosyal zümresi mi? Hayır. MDD’ciler için o çok eskidenberi söylendiği için “Yeni” ağızlara alınmıyacak“kalıp”tır. Onlar “Kıstas” : büyük terazi peşindedirler. Görelim şu Kıstas’ın işleyişini?
AYRIM VI.
Türkiye’nin Sınıf Orijinalitesi ve M.D.D.’cilik
MDD ideolokları, o Skolastik (Medresecil – Kitapçıl) metotlar gölgesinde, ayaklarını hem Bilimcil Sosyalizm‘in, hem Türkiye Toplumu‘nun toprağından kestiler.
MDD’cilik Kemalizm’in 20 nci yüzyılda yaşadığını unutarak, onu 19 uncu yüzyılın Metropollerindeki (Kapitalist anayurdundaki) Serbest Rekabetçi kapitalizm yaratma ülküsüne bağladı. Onun için Devletçiliğimizin F’inans – Kapitalle göbek bağını (Yön – Devrim gibi) görmezlikten geldi. Sınıf pusulası elden kaçınca Tarih Kahraman kişilere yaptırıldı, ve ilh…
Bütün bu ve benzeri yanılgıların ilk nedeni, Türkiye’de Komprador’un yerini 1925’tenberi tutmıya başlamış Finans – Kapital kavramını bir türlü kavrıyamamaktı.
“MİLLÎ BURJUVAZİ” ve SERBEST REKABETÇİ KAPİTAL
Milli olmıyan Burjuvazi yoktur. Burjuvazinin tüm sınıf olarak egemen bulunduğu çağ 19 uncu yüzyıldı. O zaman kapitalistAnayurt (Metzopol) u dışında yalnız Komprador burjuvalar egemendi. Kemalizm ise onların egemenliğine son vermişti. Şimdi neyaratabilirdi? Kapitalizmin anayurdunda ölmüş bulunan Serbest Rekabetçi burjuvaziyi mi? Masal… Aslında. Kemalizmi burjuvazi yaratmıştı. Hangi burjuvazi? Sınıf olarak (İtilâfçı Kompradorlar dışında kalan) bütün zümreleri ile yarısömürge burjuvazisi.
“Büyük terazi” (kıstas) şöyle harekete geçiyor. (Kemalizmde):
“Yabancı mülkiyeti olan müesseseler, demiryolları, madenler vb. devletleştiriliyordu. Bir millî burjuvazi yaratma çabasında idiler. Bu çaba pek başarılı olmadı.” (a. y.)
Öyle mi dersiniz? Gene biz “Kıstas”ı beklerken önümüze “Başarı” ve “Millî Burjuvazi” gibi kallâvî “Kalıplar” çıktı. “Millî Burjuvazi” nedir? Gayrımillî burjuvazi nedir? O hiç bir açık “Kıstas”la tartılmaz. Yalnız “kalıp” olarak konuluşlarından biz anlamıya çalışacağız. MDD ideolokları,“Strateji”lerinde, pek iyi tanımlıyamamakla blrlikte, “Yabancı” kitaplarda okudukları için sıraya koydukları “Millî Burjıivazi”ye de bir köşecik ayırmanın“kavgasını vermekte”dirler.
Onlara göre, bunda bilemiyecek ne var? Millî Burjuvazi, Millî burjuvazidir. Biz o denli, frenklerin “pieux” (Osmanlının “Müttakî”) dediği : inancı bütün MDD’ci, olmadığımız için, “Millî Burjuvazi” denince, Bilimcil Sosyalizm açısından bunun ne olabileceğini onların yerine iki sözle açıklıyalım. Yabancı kaynakların (Mao’ların, vb. nin) kendi ülkelerinin orijinalitesi için yararlı görüp kullandıkları Millî Burjuvazi deyimi, Kapitalizmin iki zıt çağında iki başka yer ve anlam tutan bir sosyal kategoridir.
Serbest Rekabetçi : 19 uncu yüzyıl Kapitalizminin, hiç değilse Metropollerinde (Batılı Anayurtlarında) Kapitalist sınıfı, tüm Millî Burjuvazi idi. Dedik ya; genellikle “Millî” demek, “Kapitalist  demektir. “Burjuvazi” demek de “Millî” demektir. Ama, özellikle 19 uncu yüzyıl sonuna dek, Kapitalizmin egemen bulunduğu klâsik düzenlerde “Millî olmıyan” burjuvazi yoktu. Onun için Serbest Rekabetçi Kapitalizm düzeninde bütünüyle burjuvazi “Millî Burjuvazi” idi. İrisi de “Millî”, ufağı (Küçükburjuvası) da Millî Burjuvazi idi.
Bunu mu “Yaratma çabasında idi” Kemalizm? Tam, “Hadi canım sen de!”nin yeri burasıdır. Derdimend Kemalizm “Merhumenin derdinden” ne yaptığını bilecek durumda değildi ya… (Merhume : İtilâfçı Kompradorlardan sonra, Kemalizm’e o denli yaklaşan İttihatçı Kompradorlardı. İpe çekiliyorlardı.) Bizim aklıevvel MDD ülemamız, eğer ciddî ciddî şu 19’uncu yüzyıl Serbest Rekabetçi Kapitalizmini Kemalistlerin “Yaratma çabasında”olduklarına sâhiden inanıyorlarsa, develeri güldürürler. Çünkü, birincisi: Kemalizmin burjuvazi “yaratma”sından önce, Burjuvazinin Kemalizmi yaratması konu olabilirdi.
İkincisi, asıl develeri at gibi kişnetecek olan kuruntu, 20 nci yüzyılda Kemalizmin bir Serbest Rekabetçi “Burjuvazi yaratma çabası” olabileceğini akla getirmek olurdu. Egemen bir sınıf bütünlüğü olarak Serbest Rekabetçi Millî Burjuvazi egemenliği çoktan 19’uncu yüzyılla birlikte “tarihe karışmış”, insanlığın iyi kötü anacağı bir Sosyal sınıf egemenliği idi. Onu Allahı bile bir daha diriltemezdi. Değil ki kıyıcığından köşeciğinden kimi Vatan – Millet – Sakarya – Hürriyet – Adalet gibi sâde suya ithâl malı üstyapı tekerlemeciklerini kekelemiye çalışan kapıkulları yaratabilsinler.
Demek MDD ülemamızın tekerledikleri “Millî Burjuvazi”, ne Türkiye için, ne de Dünya için masal olmaktan başka anlam taşıyamazdı. Onu sayı ile bir kalem geçelim.
FİNANS – KAPİTALE KARŞI “VAHŞİ” KAPİTAL
20 nci yüzyılda Kapitalist sınıfı ikiye bölünür 1- Finans – Kapitalistler bölümü herşeye egemen olur. 2- Öteki Kapitalist zümrelere: Vahşi Kapitalistler adını takar. Bir milletin içinde bulunmak “Millî” olmak ise: bu iki zıt Kapitalist zümre de aynı millet içindedir. Birini ötekinden az “millî” saymak Çin’de Mâçin’de olur. Türkiye için hayâl olur. Burjuva Metropollarında iş böyledir.
Gelelim öteki şıkka. Tekelci Kapitalizm‘de: yâni 20 nci yüzyıl Kapitalist düzenine egemen olan sosyal düzende: “Millî Burjuvazi” deyimi içine kimler girebilir? 19 uncu yüzyılın bıraktığımız yerinde hâlâ “Serbest Rekabet” hülyasını otlıyan kapitalist zümreleri… Bunlar, 20 nci yüzyılın şartsız kayıtsız egemen olan Finans – Kapital zümresince, kendi yüksek Rant (İrat) vurgunu ve yağması Cennetinden ebediyen koğulmuşlardır.
Kapitalist Sınıfın Finans – Kapitalistler zümresine giren bir avuç Oligark (egemen azınlık) ve Plutokrat (egemen parababaları) kodamanları dışında kalmış, irili ufaklı bütün öteki zümreleri (ufak, orta, kimi irice : Sanayici, Tüccar, Taşıtçı, Müteahhit ve ilh., ve ilh. lar) vardır. Gerek Ekonomi, gerek Polltika iktidarı ve her türlü yağlı vurgun açısından Arafatta bırakılmış olan bu kıtıpiyoz kapitalist zümrelerine, bizim bildiğimiz klâsik Bilimcil Sosyalizm “Vahşi Kapitalistler” adını kullanır. Onlara bu adı, efendileri olan Finans – Kapitalistler yakıştırmışlardır.
KOMPRADOR BURJUVAZİYE KARŞI MİLLÎ BURJUVAZİ
Çin’de 20 nci yüzyıl boyu da Kompradorlar egemen kaldıkları için, o yabancı düşen zümreye karşı bir yerli Millî Burjuvazi ayrılabildi. Türkiye’de Kemalizm, Kurtuluş Savaşına başlarken İtilâfçı Kompradorların, zaferlerden sonra İttihatçı Kompradorların tehakkümlerine son verdi. Çin’den farkımız bu.
Çin gibi Yarı -. sömürgelikten Millî Kurtuluş Savaşını bin bir ihanetle ve uzun kanamalarla geçirmiş ülkelerde,19 uncu yüzyılın Komprador denilen burjuvazisi egemen olmaktan bir türlü uzaklaştırılamamış, onun yerine mutlak yerli Finans – Kapital tehakkümü geçememiştir. O yüzden, az çok 19 uncu yüzyıl kalıntısı Serbest Rekabetçi Kapitalistlere “Millî Burjuvazi” diye bir ad takılması ve rol düşmesi olağandır.
Türkiye için durum ne olabilir?
Kemalizm: İtilâf’i Müselles’çi (Uzlaşık Üçken’ci, kısaca : İngiliz – Fransız’cı, sonradan Amerikan’cı) Kompradorlarla, daha ilk Kuvâyimilliye kurşunu atılır atılmaz Savaş haline girdi. Bunlar Hürriyet – İtilâf (Özgürlük – Uzlaşıklık) Partisi idiler. Sultan ve İşgaâl Devletleri (İngiliz – Fransız – Amerikan – İtalyan – Yunan vb.) ile birlikte Kurtuluş Savaşını arkadan, önden hançerledikleri için, İtilâfçı (Uzlaşık) Kompradorlar, ilk günden tasfiye edildiler.
İttifak’ı Müselles’çi (Anlaşık Üçken’ci, kısacası: Almancı) Kompradorlar, ilkin Alman’ın yerine Amerikan Mandalığını, Türkiye’yi Filipin tipi yapmayı düşünmelerine rağmen, özellikle İngiliz düşmanlıkları, daha doğrusu korkuları yüzünden, Birinci Kuvayimilliyeciliğe katıldılar. Ama Zafer gelir gelmez, eski Almancı Kompradorlar, hemen İngiliz – Fransız efendilerine yamanarak Mustafa Kemal’i seri halinde Suikastler’le “temizleme” sevdasına bel bağladılar. O yüzden M. Kemal onları temizlemeden rahat nefes alamadı.
Demek Türkiye’de Kemalizm, Komprador Burjuva egemenliğine ve tehakkümüne son vermek zorunda kaldı. Ondan sonra, Çin’de olduğu gibi,Komprador burjuvazi tehakkümü Türkiye’de kalmadı ki, ona karşı bir serbest rekabetçi 19 uncu yüzyıl çaplı Millî Burjuvazi kutbu konu edilebilsin.
ÇAPRAŞIK ALAMAN ÇORBASI
Komprador tehakkümü gidince başlıyan “Devletleştirme”, Kadro yahut Yön gibi mutlaklaştırılırsa, altındaki sınıf damgası gözden kaçar, Finans Kapital atlandı mı, herşey “çok çapraşık”, çorba olur.
Türkiye’de Kemalizm ne yaptı? Millî Kurtuluş Savaşını gâh Sosyalizme, gâh Emperyalizme yaklaşarak “başaran” toptan (bütün zümreleri ile birlikte) Kapitalist sınıfı, ardarda ihanetlerini gördüğü Komprador Burjuvazi‘nin her iki türüne, tehakküm olanağını kesinkes yok etti. Türkiye’de Kompradorlar kalmadı değil, ama, bir daha da şartsız kayıtsız iktidara gelemediler, tehakküm yeteneklerini yitirdiler.
Kompradorların yerine kim geçti?
İşte kazın ayağı buradadır. MDD parolacılarını, binbir uyarmalara rağmen bir türlü trans (deli dervişkârî cezbe) hallerinden kurtaramıyan anlayışsızlık bu noktada akut hastalık haline giriyor. Onlar Kemalizmin Kadrocu panayır maskaralarına reklâm ettirdiği “Yabancı mülkiyeti… devletleştirme” “slogan”larının yalabuk “Devletçiliğimiz”ine kurban gidiyorlar. Kendileri de farkındalar az buçuk düştükleri çıkmazın. EneskiSosyalizmden sıkboğaz ederek aktarılmış kavramların, kendi “Yeni – Devrimcilik” eğilimleriyle çapraz düşüşlerinden bayağı sıkıntı duyuyorlardı.
O yüzden, gençlerin sıkıştırmaları altında, konu Türkiye’nin Kapitalizmine gelip dayanınca şöyle terliyorlardı:
“Hiçbir Devrim tastamam eksiksiz olamaz. (Doğru HK.) Pek girifttir bu işler. (Bu daha doğru! HK.). Devrim süreci içinde aksi doğrultuda gelişmeler olur. (Gene doğru. HK.) Çok çapraşık bir meseledir bu. (Bu hepsinden de doğru! HK.)”
Bu dört başı “doğru” kavramların: “Pek girift” ve “Çok çapraşık” oluşları neden ileri geliyor? Eneski Sosyalizmin tam kırk yıldan beri gözleyip sözlediği: Türkiye’de Finans Kapital gelişimi gibi çok basit, pek net bir olayı, Yeni – Sosyalizm çabacı – çorbacılarının her nedense kaale almayı küçültücü bulma komplekslerinden ileri geliyor. 20 nci yüzyıl Türkiye’sinde ise Finans – Kapital gelişimi anlaşılmadı mı, hiçbir şey anlaşılmış olamazdı Her şey ister istemez “Pek girift – Çok çapraşık” Osmanlı asker karavanası olarak, Birinci Emperyalist Savaşında Mehmetçiğe müshil gibi tesir eden“Alman çorbası”na dönerdi.

DEVLETÇİLİĞİMİZ ve GEBEREN KAPİTALİZM TAHTI

Köyle şehir nüfuslarının Tekparti çağında hep aynı kalışı, Rekabetin “Gayrımeşru” ilân edilişi sınıf hareketlerini ve mücadelelerini Tekelci Sermaye vurgunu uğruna dondurrnak, Finans – Kapital saltanatını sağlamlaştırmaktı.
Gerçekte Kemalizm’in Devletçiliği, artık o ilkel Osmanlı Devletçiliğinin yarı Komprador, yarı Ajan “Kapitalist fideliği” bile olmaktan çıkmıştı. Hele“Millî Burjuvazi yaratma çabası” hiç değildi. Çünkü öyle bir şey yirminci yüzyılın birinci yarımı Türkiyesinde olur şey değildi. “Demiryolları, Madenleri, vb. Devletleştirme” denilen Kemalist eylem, her ne denli “Kompradoru teşvik” etmiyorduysa da: bal gibi “Finans – Kapitalin teşviki” altında hiç, düşünmiye kalkışmadan ve Finans Kapital çıkarları dışında her türlü “düşünceye kelepçe” vurarak davranıyordu.
Yalnız düşünce mi? Rakamlar 1923’tenberi, alınan yola işaretlerle doludur. Türkiye’nin köy nüfusu ile şehir nüfusu arasındaki orantı hemen otuz yıl % 1 den pek fazla değişmeksizin olduğu yerde saymıştır. “Köylü Memleketin efendisi” olarak Kır Cennetinin sırça Sarayındaki tahtından ayrılamadığı için değil. Gidecek başka yeri olmadığı için, Jandarma dayağı ve Tahsildar işkencesi ile yarışarak pekişen Antika Tefeci – Bezirgâniğneli fıçısından yakasını kurtaramıyordu.
Senin anlıyacağın, “Memlekette”: 19 uncu yüzyılkârî bir Kapitalizmin gelişimi zıngadak durdurulmuştu. Daha Cumhuriyetin kurulduğu gündenberi Türkiye ekonomisinde her gün işitilen en tok ses: “Gayrımeşru rekabet”e karşı Devletçi Finans – Kapitalin suçlayıcı kükreyişleri idi. Bu kükreyişin şiddeti ile, yalnız, Sosyalistlere çullandırılan “ihanet” suçlamaları yarışabilirdi.
Ne demekti o “Rekabet”in daha doğmadan “Gayrımeşru” ilân edilmesi? Türkiye’de Kapitalizmin bir Finans – Kapital “Veled’i Zinâsı” olarak tahta çıkarılması demekti. Rekabet kapitalizmin biricik beyinsiz gelişim zenbereği idi. İşçinin – Patrona karşı, Kapitalistin Kapitaliste karşı rekabeti yasak edildi miydi, o yasakçılık toprağında Modern Kapitalist gelişiminin çek itin kuyruğunu. Çünkü o toprakta hazır yeyici, iratçı, asalak bir Tekelci Sermaye, yâni en yırtıcı, en yaratıcılık düşmanı Finans – Kapital canavarı, toplum ekonomisine, politikasına, kültürüne, herşeyine pençesini atmış demekti.
Türkiye, Modern Kapitalizmin gelişen Serbest Rekabetli azçok gürbüz yüzünü göremeden, Eneski Sosyalistlerin daha 1935 yılı “Geberen Kapitalizm” adıyla yayınladıkları, çürüyen, kokmuş, çözülüp dağılan yatalak Tekelci Sermaye zılgıdı altına sokulmuştu. Yeni – Sosyalistler, “Millî Burjuvazi” yakıştırma palavraları ile kimin evini soruyorlar. Bunun tamamen millet düşmanı, halk cellâdı bir gidişe kapı açtığını en câhil köylü, en politika dışına koğulmuş işçi bile içgüdüsüyle seziyordu.
FİNANS – KAPİTAL DEREBEĞİLİĞİ
Türkiye Ekonomi ve Politikası 1925’ten beri şirketlerin (Finans – Kapitalin) tekeline teslim edildi. Kırk bin Traktör, yüzbin Oto, Benzin istasyonları Türkiye’nin Amerikan Mandalığına geçiş merasimi oldu. Karşıdevrim: daha 1936’larda Cemiyet’i Akvam‘a girişle başarı kazandı. 1945 – 50 Demirkırat’ı: Finans – Kapitalin daralmış temellerini Kırlara yaydı. Tefeci – Bezirganlıkla kesin ittifakını yaptı.
Kârıkadim Osmanlı Derebeğiliği gitmiş, onun İktidar tacını Kapitalizmin Derebeğiliği, yâni Finans – Kapital başına geçirip millete musallat olmuştu. Sonra aynı kurt ne yaptı? Dünya temellerinin sarsıldığını sezince, kuzu postuna büründü: “Demirkırat” maskesi ile Demokrat Parti kılığında cihangirliğe çıktı.
Türkiye topraklarına Petrol İstasyonları azçok ajan – burjuvalaşmış bir zümre kanalından sokuldu. Her yol kavşağı o Finans – Kapital benzin ağalarıyla kesildi. 40 bin traktörle Finans – Kapital dayanakları Türkiye kırlarında genişletildi. Tarihcil omuzdaşı Antika Tefeci – Bezirgân sınıfı, Finans Kapitalin zafer arabasına koşuldu. Bunlarsız tutunamıyacağını Finans – Kapital anlamıştı. Bunu ona, başta Amerika Ağababası, bütün Uluslararası Finans – Kapital omuzdaşları iyice öğrettilerdi.
Finans – Kapital halka bir numaralı düşman olarak afişe ettiği CHP’nin içini boşalttı. Ağır sıklet şampiyonlarını, işsiz aç aydın Pehlivanlarını çakal sürüsü gibi halk yığınları içine sürdü. Bir yanda, masal Yahudilerinin kanını emdikleri mâsum çocuğa “Kaç ben kurtarayım!” diyerek yeni zıpkınlar soktukları gibi, Tekparti yaralamalarından ve kanamalarından yılmış çocuk halka oy oltacıkları uzatarak kurtarıcı rolünde kucağını açtı. Ötede: Benzin İstasyonları, Asfalt yollar, Traktör ve Otolarla dört yanını kestiği memleket kalelerine Truva atı biçiminde Demirkırat‘ı soktu.
50 yıllık uzun Trajedinin bu son perdesini gören Yeni – Sosyalistler, çok bilmişçe, halkın acıklı ve zorlu aldatılışına soluğunun tıkandığı kırlardan akın akın büyük şehir gecekondularına ucuz işeli, dış ülkelere dirençsiz köle oluşuna birer bilgincil ad taktılar: “Şartlanma”, “Yadlaşma”(Yabancılaşma)! Ve bu dondurucu damgaları altında aslını tanıyamadıkları duruma eski “İrtica”, yepyeni: “Karşıdevrim” etiketini yapıştırdılar. Ve 40 yıllık Finans – Kapital tehakkümünü, Amerikan uçaklarıyla yeni yeni bacalarımızdan içeriye atılan Noel Baba hediyesi yabancı Emperyalizmnapalmi sandılar, yahut o sanıyı uyandırıp beslediler.
ENESKİLERDEN KAÇARKEN OPORTUNİZME KAPI AÇIŞ
MDD’cilerin uzun süre Küçükburjuva protokoluna uyup Finans – Kapitali “Komprador” olarak anmaları, Türkiye’de değişen sınıf ilişkilerine boş vermek, Oportünistlere açık vermek oldu.
MDD teorisyenleri Finans – Kapital karşısında ne yaptılar? Uzun yıllar boyu o klâsik termi önemsemediler. Eneski Sosyalizmin ısrarlarına sağır kalarak modaya uydular. İkinci Emperyalist Savaş sonrası Türkiye’sinde egemen tehakkümün Kompradorlar‘dan geldiğini Burjuva, Küçükburjuva protokoluna uygunca tekrarladılar durdular. “Sosyalist” gazetesi dört beş yıl önce Komprador’un Millî Kurtuluş öncesi, 19 uncu yüzyılda kaldığını yazdı. Onlar “yeni” olmak sevdasıyla yorulmadan “İşbirlikçileri” Komprador’dan ibaret gördüler ve gösterdiler.
“İşte, Türkiye’nin ekonomisine hükmeden, iktidara sahip çıkan kimi siyasî partilerin yönetimini, kimilerinin önemli kilit noktalarını eline geçiren KOMPRADOR – FEODAL AĞA ittifakının ideolojisi böyle bir ideolojidir.” (E. Tüfekçi: Demokratik Devrim, YÖN, 5 Ağustos 1966) dediler.
Görüyoruz, sonraları MDD etiketini takacak olan eğilimin, 4 yıl önce (Kadrocu Kalpazanların Devletçiliğini savunan Yön dergisinde yayınlanan) tezi, Türkiye’nin Komprador Sermaye tehakkümünde güdüldüğünü yazıyor. Yanlıştı. Komprador tehakkümünü I. Kurtuluş Savaşı (M. Kemal) temizlemişti. Elbet Komprador artıkları vardı. Ama, Türkiye’nin “ekonomisine hükmeden… partilerini yöneten” egemen güç Kampradorluk değil, Finans – Kapitalizm idi.
Bu ayırdı yapmazsak, önce hedefi şaşırırız. Sonra “Kemalist Devrimler”i ya olmamış sayarız: O zaman ABA’cı Oportünizm bize herkesi güldürtür. Birinci Kuvayimilliyeciliği kim inkâr edebilir? M. Kemal’in, Komprador tehakkümünü temizlediğini kim anlamıyabilir?. Yahut, Kemalist Devrimler olmuş sayılır: O zaman, ABA’cı Oportünistler, “Söylediğiniz Demokratik Devrim olmuş, şimdi Sosyalizm!” derler. Onları, Komprador egemenliğini Türkiye’de varmış gibi göstermekle, “ideolojik yenilgiye” uğratmış olamayız.
TÜRKİYE DEVRİMLERİNDE: KOMPRADOR ve FİNANS KAPİTAL
Türkiye’nin Kapitalist sınıfının (başta Tüccar, Sanayici ve ilh. Zümreleri) Komprador zümresine karşı Birinci Milli Kurtuluşsavaşını yaptı. Aynı sınıfın gene birçok zümreleri bugün kendilerini “Vahşi” yerine koyan Finans – Kapital zümresine karşı İkinci Milli Kurtuluş savaşına katılır mı? Önemli olan, İkinci Kuvayimilliyeciliğe öncü olacak Modern tek gücün İşçi sınıfı olduğudur.
ABA’cı Oportünizmi düşünceyle yenmek için şöyle denecek: Evet Kemalizmin yaptığı da bir Demokratik Devrimdir. Ama o devrimde değişenSınıf ilişkisi Komprador tehakkümünü kaldırmak biçiminde oldu. Ancak daha Yabancı Şirketler Devletleştirilir veya Millîleştirilirken ne yapılmıştır? Kadrocu Kalpazanlığın 35 yıl önce, Yön Devletçiliğinin 5-6 yıl önce yakıştırmaya çalıştıkları gibi: Türkiye Devletçilikle “Sınıfsız imtiyazsız” bir toplum biçimine, yâni Sosyalizme gitmemiştir. Tam tersine: en azgın sömürücü sistem olan Devlet Kapitalizmi yolundan Finans – Kapitalizme girmiştir. Emperyalist dünyaya karmıştır.
Nasıl Birinci Kuvayımilliyecilik‘te: Komprador tehakkümünü kaldırmak için, Türkiye’nin Kompradorlar dışındaki bütün Burjuva zümreleri Birinci Kurtuluş Savaşına katılmışlarsa, ve sonunda Birinci Demokratik Devrim olmuşsa; bugün de İkinci Kuvayimilliyecilik‘te: bu yol Finans – Kapitaltehakkümünü kaldırmak için, Türkiye’nin Finans – Kapitalistler dışında kalan öteki Burjuva zümreleri, İkinci Kurtuluş Savaşına katılmakta yarar görebilirler. Görmiye de bilirler.
Mesele o değil. Mesele: Türkiye’de Birincisinden sonra gelen İkinci Millî Kurtuluş savaşında hangi sosyal sınıfın öncü olacağıdır. Tâ 15 inci yüzyılın sonundanberi Modern Sosyal Devrimi modern sınıflardan başkasının yapamıyacağı yüzdeyüz belli oldu. 19 uncu yüzyıl boyunca iki Modern sınıftan:İşveren sınıfı ile İşçi sınıfından hangisinin Sosyal Devrime öncü olacağı yarışıldı. 20 nci yüzyılla birlikte artık öncülüğün Modern İşçi Sınıfınageçtiği besbelli oldu. Bu kaçınılmaz gerçeklik 1905 Devrimi ile büsbütün aydınlandı. Demokratik Devrim, yalnız ve ancak İşçi sınıfi öncülüğünde gerçekleşebilirdi.
İkinci Kuvayimilliye: Milletçe, Finans – Kapital tehakkümünden kurtuluştur. Ona Kompradorluktan kurtuluş dersek, ne dediğimizi bilmediğimiz anlaşılır. ABA’cı Oportünizm bu karıştırmamızdan yararlanıp, bizi kendi sözümüzle: Kemalist Devrimler gerisine düşürmiye, demagojik de olsa, kalkışır. İdeolojice yenilgiye uğratılmamış kalır.
EMPERYALİZMİN YAMPIRI TANIMLANIŞI
Finans Kapital: bir “sınıf” değil, “zümre”dir. Kompradordan neçelikçe değil nitelikçe farklıdır. İkinci Emperyalist Savaşından “sonra” değil, çok önce (1925’ten beri) Türkiye’ye tehakküm etmektedir. MDD’ci “teori” bu üç noktada ters düşüyor.
Hal böyle iken, MDD’ciler büyük bir inat ve ısrarla, Finans Kapital sözcüğünden kaçınarak Komprador “galat’ı meşhur”unu kullandılar:
“… İşte bu Emperyalizm Komprador Sermayesi’nin …”
“… Devrimci kadro Komprador Sermayesinin …”
“… Komprador Kapitalizmi ile sınıf çıkar …”
ve ilh., ve ilh… (M. B.: Türkiye’de Karşıdevrim, TÜRK SOLU, 4 Şubat 1969, S. 64) dediler.
Eneski Sosyalizmin üç yıldır yaptığı uyarı boşa gidiyordu.
Neden sonra MDD’nin üçüncü versiyonu olan kapaksız broşürde, bir yanılgının düzeltilmesi biçiminde değil, hiç oralı olmaksızın, “Komprador”sözçüğünün yerine “İşbirlikçi Sermaye” termi geçirildi. Gerçi “İşbirlikçi” Türkçe term olarak ajitasyon sözcüğü olabilirdi. Ama, yanlış “Komprador”u meşhur edenler, doğru Finans – Kapital termini (zâten Öğrenci ve Aydın çevresine sınırlı) ajitasyonlarında niçin hasıraltı ederlerdi?
“Burada, (diyorlardı bu yol) “Komprador” termini kullanmıyoruz, çünkü sömürgecilere bağlı liman burjuvazisi anlamına gelen bu term… yeteri kadar kapsamlı değildir.” (M..B.: MDD, 3. Versiyon, s.14)
Böyle, (kendisini değil de başkalarını düzeltiş üslûbu bir yana) sağlam bir düzeltiş olur muydu? Hayır. Sanki “Komprador” ile Finans – Kapitalarasında kantite (kemiyet, niçelik) farkı var, kalite (keyfiyet, nitefik) farkı yokmuş gibi yapılıyordu. “Sömürünün çok daha derinleştiği, genişlediği ve yoğunlaştığı çağımızda yeteri kadar kapsamlı değil” sayılıyordu Komprador.
Gene Finans – Kapital terminin Bilimcil Sosyalizmdeki organik ve kalitece bambaşka bir diyalektik atlayış olduğu kavranmamıştı. Onun için, Finans – Kapital bir “sınıf” bütünü değil, Kapitalistler sınıfı içinde bir “zümre” iken, ona “İşbirlikçi sınıf”, “Asalak sınıf” denmekte ve şu açıklama yapılmaktadır:
“Ve bu sınıf, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana meydana gelen konjonktürlerin birleşmesi sonucu, ekonomimiz üzerindeki etkisini tam bir tehakküm haline getirebilmiş ve politika alanında da ortağı feodal ağa ile birlikte iktidara sahibi çıkacak kadar güçlenmiştir.” (a. y., s. 14-15)
Bu satırlar neyi anlatıyor? İşbirlikçiler “sınıfı”, “ekonomimiz üzerinde… tam bir tehakküm”e ancak İkinci Emperyalist Evren Savaşından “bu yana”, yâni sonra kavuşmuştur. Yeni – Sosyalistler, kendileri sahneye çıkmadan öncesini, hep Kilise babalarının payenleri “yok” saydıkları gibi gördüklerinden, ve CHP gibi hep 1945’ten sonrasında “Karşı – Devrim” bulduklarından o kanıları MDD teorilerine uygundur.
Ne var ki, bu tez çok ikircikli ve konfüzyonizm yaratan Tarih ve Olay yanılgılarına varır.
FİNANS – KAPİTAL ANLAYIŞINDA YANILGI
MDD’ci, Emperyalizmi hâlâ “gelişmiş kapitalistler”e mal ediyor. Oysa Ekonomide Finans – Kapital, üstyapıda Finans – Oligarşisi: “gelişmemiş” Türkiye’de 1925’ten beri tehakkümdedir. Finans – Kapital yalnız Kapitalist sınıfının yalnız “Banka + Sanayi”zümrelerini değil, bütün zümrelerinden en kodamanları, Büyük Emlâk Sahiplerinin en kodamanlarıyla kaynaştırır. Bu kertede şahbaz bir bilmezlik, MDD’ciliği uykuda gezer kılıyor.
Olay olarak Emperyalizm şöyle tanımlanır:
“Emperyalizm gelişmiş kapitalist ülkelerin tekellerinin ekonomide egemen duruma gelmesiyle, banka sermayesinin sanayi sermayesiyle kaynaşıp finans kapitalin ve malî oligarşinin tam tehakkümünü kurması, sermaye ihracının artması.. uluslararası tekelci birlikler… dünyanın paylaşılması… sistemidir.” (M. B.: MDD, s. 8)
MDD teorisi önce Emperyalizmi “gelişmiş kapitalist ülkeler”e atmakla, Türkiye dışına çıkarıyor. Eksik olmasın. Ama, Emperyalizmin Ekonomiktemeli Finans – Kapital (Malî Sermaye), Sosyal üstyapısı “Malî Oligarşi”dir. Ve bunlar “gelişmemiş” bir ülkede pekâlâ bulunabilir.
MDD’cilik o sözcükleri nasıl tanımlıyor? Finans Kapital ve Oligarşi yalnız: “Banka sermayesinin Sanayi sermayesiyle kaynaşması” mıdır? Böyle bir tanımlama iki bakımdan aksaktır.
a) Finans – Kapital yalnız Sanayi ile Banka sermayesi değil, ilkin Kapitalist sınıfının: 1- Bütün zümreleri içinden, 2 – En kodamlanlarınınkaynaşmasıdır. Kapitalist sınıfının her zümresinden Finans – Kapitalist çıkar; ama o zümrelerin bütün üyeleri değil, en kodaman kişileri seçilerek Finans – Kapitalist kesilirler. İş bu kadarla da kalmaz.
b) Kapitalizmde egemen sınıf 1 değil, 2 dir. Kapitalist sınıfı da, Büyük Emlak Sahipleri sınıfı da üst sınıftırlar. Finans – Kapital, yalnızKapitalist sınıfının değil: Büyük Emlâk Sahipleri sınıfının da en kodamanlarının Bankalar tapınağında kaynaşmasından türemiştir.
Böylece MDD teorisi, Finans – Kapital olayının hem neçeliğini (kantitesini), hem niteliğini (kalitesini) kapsıyamamıştır. Bütün teori o yüzden aksar, durur. O yüzden, kalitesi ve önemi iyice kavranılmıyan Finans – Kapital, ister istemez yadırganmış (yeni deyimiyle: Yabancılaşmış) kalır. Yadırgamaktan, yabancılaşmaya: yâni Emperyalizmi sırf Türkiye dışında yad bir kategori saymıya geçilmiştir. Türkiye Toplumunun içinde bir Finans – Kapital olayının bulunabileceği düşünülememiştir yahut düşünülmek istenmemiştir. O zaman bilimcil Finans – Kapital termi yerine, gelişigüzel ajitasyona yararlı, nereye çekilse giden bir “İşbirlikçi Sermaye” deyimi kolaylığına kayılmıştır.
DEVRİMLER TARİHÇESİNDE YANILGI
MDD’cilik “Devrim”“Evrim”le, “Sosyal Devrim”“Politik Devrim”le, 1930 Finans – Kapital Devletçiliğini “Sosyalizm”le karıştırır. Çünkü 1945’ten öncesini bilmez. Öğrenmek te gücüne gider.
Finans – Kapital’in doğru anlaşılmayışı, Türkiye’de Birinci Kurtuluş Savaşı‘ndan beri geçen bütün ekonomik, sosyal ve politik olayların Tarihcilanlamlarına şaşılacak şaşı bakışlar getirir. Neçe Tarihten ve gerçeklikten “tam bağımsız” sonuçlara varmak kaçınılmaz kılınır. Bunun en tipik örneği Türkiye’de Karşı – Devrim üzerine yapılmış zamana ve gerçeklere hayli aykırı keskin yakıştırmalardır.
MDD teorisinin, hep aynı temayı harman ederek tekrarlıyan açıklamaları, öyle çok yakıştırmalarla yüklüdür ki, bunların hepsini ele almak hiçbir okuyucunun sabrına sığdırılamaz. Daha ilk 1966 “Demokratik Devrim” tartışmasında, Türkiye’nin Sosyal Sınıflar yapısı duruca konulmadığı için, Birinci Emperyalist Evren Savaşına Türkiye’nin baştankara girişi, kişi olayı gibi konmuştu.
“Mustafa Kemal gibi gerçekleri görebilen asker, sivil aydınlar, daha çok olup bittiyi kabullenmek yolunu yeğ saydılar.” (E. Tüfekçi, a: y.) denilmişti. Saymasalar ne olacaktı? Hiç. Olan gene olacaktı.
Aynı individüalist (bireycil) metot, kimi kişicil gösterişleri dramatize ederek 1969 başında şu kanıyı resmen yayınladı:
“Devrimi kalıp olarak ele almazsak, üretim tarzı değişikliği olarak, üretim tarzı değişikliği doğrultusunda ileriye doğru adımlar mecmuası olarak ele alırsak, Türkiye’de son çeyrek yüzyılda olan karşı – devrimdir. Çünkü Türkiye Devrim açısından ileriye doğru gitmedi, geriye doğru gitti. Eğer nihaî amaç sosyalizm ise (ki sosyalizmdir), 1930’lar Türkiyesi Sosyalizme bugünden daha yakındı.” (M.B: Türkiye’de Karşıdevrim)
Yeni Sosyalizm böylesine atak! Bir cümlede kaç eğri?
Devrim ne imiş? “Üretim tarzı doğrultusunda ileriye doğru adımlar” imiş. “Evrim” de “ileriye doğru adımlar”dır. Demek Evrim de bir Devrim. Sonra, anlaşılan, Sosyal Devrim konuşuluyor. Oysa Siyasi Devrimler de “ileriye doğru adımlar”dır. Hattâ “devrim” olmıyan evrim‘ler de hep “ileriye doğru adım”dırlar. Demek üzerinde en çok gürültülüce durulan “Devrim” sözcüğü, MDD teorisyenlerince henüz belirli bir kavram değildir. Evrimle Devrim birbirine karıştırılır. Oysa Sosyal Devrim: Üretici güçlerle Üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin volkanlaşmasıdır. Geçelim.
“1930’lar Türkiyesi Sosyalizme bugünden daha yakın” mıydı? Böyle bir “teori”, 35 yıl önce birkaç Sosyalizm hainine ısmarlanmış bulunan“Kadroculuk” tezinin tâ kendisi olurdu. Kadrocu şarlatanlar, Türkiye’nin her göze görünmiyen en zorbaca Finans – Kapital tahakkümüne geçişini, 35 yıl önce “Sınıfsız, imtiyazsız” bir gelişim diyerek, bütün Küçükburjuva Kapıkulu “Kadro”larına yutturabilirlerdi. Ama, herşeyin, hattâ “Karşı – devrim”denilen şeyin oportada durduğu 35 yıl sonra, Kadrocu şarlatanlığı haklı gösterirce atmasyonlar yapmak, bugün sağlam bir “Stratej”lik olur mu?
O gibi atmasyonlar en hafifinden, Küçükburjuva hayalciliğini Bilimcil Sosyalizm ile karıştırmak olur. Tarihi, Devrimleri: kaçınılmaz ekonomik vesosyal ilişki – çelişkiler yerine, Kapıkulu okşaması “Olsaydı – bulsaydı”larla yorumlamıya düşmek olur. Olmamıştır.
1930’larda İktidar İşçi Sınıfında bulunsaydı: Paris Komunası için yapıldığı gibi, kaçırılmış fırsatlar, geleceğe ders olmak üzere eleştirilebilirdi. Yukarıki yakıştırmada ise öyle en ufak bir eleştiri yok. Kallâvi bir “Buyrultu” var: “Sosyalizme daha yakındık!” İnanmıyan MDD kâfiri olur!
TARİHİ KAHRAMANLARA YAPTIRTIŞ METAFİZİĞİ
Sınıf “Rotası” elden gidince, MDD’ci: Tarihi, Devrimi, Karşıdevrimi ulu kişilere mal edip çıkar. Marksizmin sınırı atlanmıştır Bireycil Metafizik başlar.
Niçin o koca Tarih’e mini küçükburjuva eteklerini giydiriş? Çünkü MDD’cilik, 1930 Türkiye’sinde hangi ekonomik temelin ve sosyal yapının, hangi politik İktidarın egemen olduğunu besbelli bilmiyor. Yeni Sosyalisttirler, bilmiyebilirler. Rastladıkları kimi “Eski” Sosyalistlerden de “Maşrık’ı âzamlık”taslamaktan ve “Eneski” Sosyalizmi hasıraltı etme “Aşağalık Kompleksi”nden başka birşey öğrenememişlerdir. Bizde pek olağan şey.
Lâkin aslında bu bir “teknik ârıza” değildir. MDD’ciliğin Birinci Kuvayimilliyeciliği bir (Burjuva değil de) Küçükburjuva yönetiminde sayma“teori”leri ve eğilimleri, öyle abrakadabran yakıştırmalara kapı açmıştır. Yâni;
“Kemalist Türkiye’yi gerçekleştiren devrim, küçükburjuva radikalizmi”dir (M.B.: MDD, 4. v, s. 25) sayan anlayış, temelden yanlıştır. Sınıf karakterinde yanılgıdan yola çıkıldı mı, her türlü siyaset körlüğü beklenebilir.
Yoksa, böyle yanlış sınıf ilişkilerinden yola çıkılmasa, “Eneski” sosyalizme karşı “Eski” sosyalizmin: Yeni – Sosyalistlerde kaşarlandırdığı“şartlanma” o denli etken olamazdı. Yeni – Sosyalistler için Türkiye’nin 1930 Ekonomi Politikası üzerine, (başkaları “yokedilmiş” bulunsa bile), yazılı – basılı olan etütler o kerte “yabancılaşmayla” ve dilsiz afokonla karşılanamazdı.
MDD teorisi bir şeyi görüyor:
“Türkiye’de son 25 yıl içinde bir karşı – devrim olmuştur. Ve biz bunu anlamadıkça iktisadî ve siyasî yaşantımızdaki gelişmeleri doğru olarak değerlendiremeyiz. Evet olan bu karşı-devrimdir, ve bunun en inandırıcı kanıtı; işbirlikçi sermayenin ve feodal kalıntıların politika alanında baş temsilcisi olan Adalet Partisinin şu anda iktidarda bulunmasıdır.” (M. B.: 3. MDD versiyonu, s. 15)
MDD’ciler, “son 25 yıl”dan ötesini nasıl görüyorlar? Her sözlerinin başında Marksist bir “formülcük” harcıyorlar:
“Türkiye’de ne olmuştur 1945’ten bu yana? Hattâ daha önce, eğilimler olarak, ne gibi karşı-devrimci belirtiler vardır? Bunu iyi bilirsek meseleyi doğru koymuş oluruz. Ve meseleyi doğru koymak, toplumsal sınıf ve zümreler açısından koymak demektir.” (M. B.: Türkiye’de Karşıdevrim).
 Eh! diyorsunuz. En sonra “doğru koyma”ya geliyoruz, belki. Bir de, şu ezberlenmiş yukarıki “Marksistçe” öğüdün altında ne işitiyorsunuz?
“1930’larda Atatürk sağ… Von Papen… Türkiye’ye teklif ediliyor. Atatürk’ün cevabı red cevabıdır.” (a.y.)
“Gene 1930’larda, Irak, İngiliz mandasıdır… Nuri Sait, Türkiye’yi ziyaret etmek istemektedir… Atatürk’ün cevabı kesindir: ‘Sınırı geçer geçmez asker kaçağı olarak yakalatıp kurşuna dizdiririm.’ diyor Atatürk” (a.y.)
Bir yol daha Mütareke yılı Nuri Sait bir İngiliz teklifi ile Türkiye’ye gelmişti. Tevkif edilmiş miydi Atatürkçe? Hayır. Geçelim.
Hani: “Toplumsal sınıf ve zümreler”?.. Yok. Hani: “İktisadî ve siyasî yaşantımız”?.. Yok. Yalnız kişicil jestlerden ahkâm kesiliyor. Oysa Von Papen de Türkiye’yi Ege kıyılarında üs yapmıştır; Nuri Sait te Türkiye’yle Bağdat Paktı kurmuştur. “Atatürk’ün ölümünden sonra” (a. y.) deniyor.
Yâni Türkiye’nin “derin çelişkileri baştan savuluyor” (Lenin: Mürted Kautsky). Sosyal yapının kiremitliği olan Politikada kişi “Mart kedileri” ile “Devrimci” geçiniliyor.
TÜRKİYE SOSYALİZMİNİN TRAJEDİSİ
Türkiye, Finans – Kapital tehakkümüne girmekle, 20 nci yüzyıla çoktan girmiş bir Ulus‘tur. MDD’ciler, sosyalist kuşaklar trajedisine kurban olurlar.
Tam 1930 yılları, Türkiye’nin egemen (ağır basan) Ekonomi ilişkileri ve Politikası kaç Şirketin tekelindeydi? Finans – Kapitalizmin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kaç koltuğu, nasıl işliyordu? MDD İdeolokları için öyle bir problem yok. Eneski Sosyalizmin nalla mıh arasında o problemlere getirdiği açıklamalar ise Tabu! MDD’ciler Turfa müneccim usulü gökte “İlim adamı!” denilen yıldızı aramaktadırlar…
“Teori”leri “Pâye” peşindedir:
“Türkiye halkını ULUSAL PÂYESİNE YÜKSELTME anlamında demokratik devrimi gerçekleştirme amacı”  (M. B.: Türkiye’de Karşıdevrim).. “TİP’in gerçek bir sosyalist örgüt PÂYESİNE YÜKSELTİLEBİLMESİ için” (M. B.: 4. MDD, s. 73) (Majüskülliyen HK.) kanteri dökerler. “Ülkemizi 20. YÜZYILIN İÇİNE sokacak” (a. y., s. 78) tırlar. Ama kendileri?
Ne iflâh olmaz “Şâir” milletiz! Edebiyat olarak yukarıki sözler kulağa hoş gelir. Ama, Bilimcil Sosyalizmin en korktuğu şey “şâirânelik” veya“İşçilerin gözlerine basbayağı ‘Bilgincil’ kül atmak”tır. TİP’i “sosyalist pâyesine” çıkaracak Sultan Fermanı belki yoldadır. Türkiye Halkı Saltanatı kaldırmakla“Ulus pâyesine” yükselmedi mi? En sonra: “Ülkemiz 20. Yüzyılın içinde” değil mi? Komprador tehakkümü yerine Finans – Kapital tehakkümünü geçirdiğine göre, en domuzuna “20. Yüzyılın içinde” Ne yazık ki, hem fazlasıyla, aşırıca içinde…
Yeni – Sosyalistleri çokça kınamıyoruz. Eneski – Sosyalizme karşı pek şahbaz pozlarla “Susuş Kumkuması” olmakta Burjuvaziye taş çıkartmış Eski – Sosyalizm cüceliğinin gelenek – göreneğini güdüyorlar. Ama, her arkadan gelen kuşak, önceki kuşakların izlerini kazımaktan başka “Teori”ye önem vermez ise, –Devrim lâfı bir yana,- en basit evrim nasıl başarılır?
“Sosyalizmin Bilimi” dedikleri şey de her bilim gibi ister istemez önce Birikim Bilimi aşamasından geçmek zorundadır. Her gelen kuşak, kendinden önceki kuşağın savaşlarını ve bilimcil araştırmalarını, -sırf “herşey bizimle başladı” demek için,- yok sayarsa, Sosyalizmin Bilimi nasıl birikir? Her ülkenin kendi orijinal ekonomik ve sosyal ilişki – çelişkileri iyice işlenmezse, sırf dünya sosyalizminin genel formüllerini tekerlemek, bir ülkenin düşünce ve davranışlarını nasıl sosyalizmin bilimi “payesine yükselte”bilir?
Türkiye Sosyalizminin trajedisi bu.
AYRIM VII.
M.D.D.’CİLİĞİN ÖRGÜT ANLAYIŞI
Ayağı yerden (sosyal ekanomi ve gerçek sınıflar’dan) kesilenin yapacağı ne olabilir? Sosyalizmi ipe serip, üzerinde “canbazlık” yapmak!.. Her şey gibi “Proletarya Partisi” şartlara, “Şartlar”: MDD’nin “bütün” “Mevzileri zapt” etmesine, Mevzi zabıtları da sırf  Propagandaya bırakılır. Böylece günümüzün en yakıcı problemi Parti: masaldaki suya düşmüş balta’ya “dönüştürülür”.
TÜRKİYE’DE KOMÜNİST PARTİSİ İSTİYENLER
27 Mayıs Başkanı Cemal Gürsel ile Hükümet Başkanı S. H. Ürgüplü Türkiye’ye bir Komünist Partisi gerektiğini söylediler. “Bu ortamda” en çok kullanılan “Sosyalizm sözü”nü ağıza almak için “canbazlık” yapmıya gerek yoktur.
MDD’cilerin “Teori” alanında bütün aksayışlarını “Yeni”liklerine, “uzun çıraklık” aşaması yaşamamış ve çetin “sınav”lar geçirmemiş yahut o gibi şeylere katlanamamış olmalarına bağışlıyabilir miyiz? Öyle de olsa sonuçlar ortadan kalkmaz.
Türkiye’de, Üretici güçler ile Üretim ilişkileri, yâni Mülkiyet ilişkileri üzerine, Ekonomik yapı ile Sosyal sınıflar üzerine gerçek ve duru bir Teorik Formasyon almaksızın “Devrimci” adını alabilecek Pratik‘in başına nelerin geleceği o denli anlaşılmayacak problem olmasa gerektir.
Bu durumu, MDD’cilerin özellikle “Örgüt” alanındaki anlayışları kadar hiç bir şey açığa vurmaz. Teori alanında disiplinsizlik, sıra pratik örgüte geldi mi, İş, MDD’cilerden en irisinin deyimi ile: “canbazlığa” dek götürülür. Şöyle konuşulur:
“TİP’in Proğramında sosyalizm sözü geçmez. Bu ortamda geçemezdi de. CANBAZLIK YAPARAK meramımızı anlatmak zorundayız.” (M. B.:Türkiye’de Karşıdevrim, a. y., 18/2)
Önce “Bu Ortam” denilen yer neresidir? Tekparti çağının o “sosyalizme daha yakın” ilân edilen zılgıt ortamı değil. 27 Mayıs’ın 9 uncu yılıdır. O “kediye göre budu” Politik Devrim’in Başı Gen. C. Gürsel aşağı yukarı şöyle demişti: “Türkiye’de Komünizmin başarı sağlıyacağını ummam. Ama, bir Sosyalist Partisi mutlak lâzımdır.” Aynı Başkan Gürsel, Amerika’da Komaya sokulmadan birkaç gün önce de: “Türkiye’ye bir Komünist Partisi gerektiğini” ünlü açıksözlülüğü ile, hem de Devlet Başkanı sıfatı ile ortaya atmıştı.
Bir Devlet Başkanının, Türkiye’de Komünist Partisi gerektiğini ilân etmesi ne tesadüftür, ne patavatsızlıktır. Rahmetli “Cemal Ağa” birşeyler denemiş, görmüş ki, zamanın Başbakanı S. H. Ürgüplü ile aynı günlerde: Türkiye’ye Komünist Partisi lüzumundan söz etmiştir. Böyle bir teklifi Türkiye Cumhurbaşkanı ile Başbakanı (Ürgüplü) nün aynı günlerde yapmaları bir şeyin artık canlarına tak ettiğini gösterir. Doğrusu da, Finans – Kapital soygunculuğunun en azgın uygulanışları: gerek Dünya’da, gerekse Türkiye’de hep sistemlice “Komünizm düşmanlığı” denilen duman perdesi ardında oynanmış ve oynanacak bir “kasap oyunu”dur. Bunu elleriyle tutan Devlet ve Hükümet Başkanları, -kimsenin kendilerine “Moskova Ajanı”diyemiyeceğine güvenip,- artık ne olursa olsun, Türkiye’de Finans – Kapitalci korkunç sömürüye karşı “bir Komünist Partisinden” başka panzehir bulunamıyacağı kanılarını açıklamak zorunda kalmışlardır.
MDD “Teorici”lerinin işaret ettikleri “bu ortam” o günlerdir. Türkiye bu ortama gelmiştir. Ama, içtenlik dereceleri bilinmiyen o Devlet veHükûmet Başkanları, (daha Komünist Partisi gereği üzerine resmî bildirilerini yazmış gazetelerin mürekkebi kurumadan), apar tapar tantuna götürülmüşler? O da olağandır. “Canbazlık” sözü edenler, Komünistlik sözü değil, “sosyalist sözü geçmez” oluşundan konuşuyorlar. 1969 yılı Türkiyesi: “sosyalist sözü” geçmiyen bir “ortam” mıdır?
Türkiye’nin Tarihinde belki en yaygınca “Sosyalist sözü” geçen aşama 27 Mayıs sonrası oldu. Hem gelişigüzel Sosyalizm de değil, Bilimcil Sosyalizmin, en belirli pek çok klâsikleri de çevrildi, en alevli orijinalleri de… Tut ki TİP liderleri yoğurdu üflemek istediler. Biz, Sosyalizm sözü için:“Bu ortamda geçemezdi de” diyebilir miyiz? Dersek, o TİP liderleri (ABA’cılar) ile, o bakımdan ne fark kalır?
Bir dil kayması diyelim.
SOSYALİZM CANBAZLIĞI OLUR MU?
1930 -1935 yılları Bilimcil Sosyalizm eserleri yayılmışken, 1969 yılı Sosyalizmi ağıza almak için canbazlık gerektiğini söylemek bir dil kayması mıdır?
Ancak, 27 Mayıs Türkiye’de Sosyalizm sözünü “protokol”a soktuktan, (hemen sonra değil), 9 yıl sonra MDD ideolojisi hâlâ ne söylüyor? 5 Aralık 1968 günü, hem de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi gençlerine “Türkiye’de Karşı – Devrim” anlatılıyor. Hem bu anlatış, pekçok benzerleri gibi, bir “tekrar”dır: yâni “geçen yıl, (1967 olacak!) Belli’nin gene S.B.F.’de yaptığı… konuşmanın bazı yönlerini açıklığa kavuşturmak” içindir. O“açıklık”ta şöyle açılınıyor:
“Sosyalizm sözü… geçemezdi. CANBAZLIK YAPARAK meramlarımızı anlatmak zorundayız.” (M.B.: Türkiye’de Karşı – Devrim, 4 Şubat 1969) (Majüskülliyen H.K.)
Aradan “dokuz ay on gün” geçiyor. Neden sonra, anlaşılan savrulmuş “canbazlık”ın gene “bâzı yönlerini açıklağa kavuşturmak” isteniyor. Sözde rötüş yapılarak aynı şeyler takrar “doğuruluyor”:
“İşçi Partisi emekçi örgütüdür. Proğramında Sosyalist sözü geçmez. Ve GEÇMEZDİ DE yazdığı günlerde Proğramın. Yani bir CANBAZLIĞIN sonucu, çok sınırlı özgürlüklerden faydalanılarak kurulmuş ve yürütülmüş bir örgüt” (M. B.: “Bugünün Türkiyesinde Devrimci Eylem Nedir?”, TÜRK SOLU, 11 Kasım 1969, s. 10)
Bu sözler yalanlanmadı. Demek “CANBAZLIK” bir “sürç’ü lisân” dedikleri dil kayması değil, “tastamam”, yahut “basbayağı” bir “Teori”dir!  9 ay 10 gün önce “biz” (meramımız), yâni MDD’cilik “Canbazlık”tı. Sosyalizme bakarak; 9 ay 10 gün sonra “Canbazlık” TİP’e mal edilir, ve haklı çıkarılır.“Sosyalizmin Biliminde” öyle “devrimci” bir “Canbazlık” terminolojisi var mı? Yok. Bu MDD ideolokları ya öğrendikleri Batı dillerinde alafrangalığa çok alıştıkları için Türkçeyi unutmuşlar; yahut Bilimcil Sosyalizm klâsiklerini anlamadan Türkçeye çeviriyorlar.
Türkçede “Canbazlık”: bir kötüleme deyimidir. Başka dillerde de “pejoratif” dedikleri sövgü anlamına gelir. MDD teorisyenleri kime sövüyorlar? TİP ideolaklarına mı, kendi kendilerine mi? Belki pek sevdikleri, -ama hiç gelemedikleri,- “Özeleştiri” deyimli “otokritik” yapıyorlar. Türkçede ve tüm insanca’da olduğu gibi, Marksistce‘de de Canbazlık: otokritik değil bir sövgü anlamı taşır. İnanmazlarsa, iki yıldır çevirisi yapıldı yapılalı, adını anmaksızın Stratejlik uğrunda metinlerine işkence yapılan şu Marksizm klâsiklerinden okuyalım:
“Eylemlerini (daha doğrusu alışverişlerini), fiilen gerçekleşmiş belirli ilişkilere dayandırmak zorunda kalan burjuva liberalleri, en sonra devrimi tanımak gereğini duydular. Devrimci oldukları için değil, devrimci olmamalarına rağmen bunu yaptılar. Onlar, bunu, devrimin başarısını öfkeyle görerek pazarlığa yanaşmıyan ve ölüm kalım savaşı istiyen Otokrasiyi ihtilâlcilikle suçlıyarak mecbur kaldıkları için yaptılar. ANADAN DOĞMA CANBAZ (Majüskülliyen HK.) oldukları için; hem devrime lânet ediyorlar, hem de şartlar onları zorladığı için ve başka yol bulunmadığı için devrim alanında yerlerini alıyorlar.” (Lenin: İki Taktik, s.135)
Demek “Canbazlık” ancak “burjuva liberalleri”nin devrim önünde adam kandırmak için taklak atışlarıdır. Bilimcil Sosyalizmin öyle taklaklara ihtiyacı yoktur. Sosyalizm: düşünce ve prensip olarak hiçbir yerde, hiçbir zaman “Nâmahrem” (kaçgöçlü) Nânemolla değildir. Türkiye’de bile daha 1930 -1935 yılları Lenin’in “Devlet ve İhtilâl”i, Stalin’in “Leninizm”i, Marks’ın “Kapital”i, “Emperyalizm, Geberen Kapitalizm”, “Barbüs: İnkılapçı Münevver Nedir?” gibi sosyalizm eserleri çıkmıştır. 1969 yılı “Canbazlık” sözü bir dil kayması olsa gerek.
NE YANLIŞLAR, NE SOSYALİZM SAKLANMAZ
Sosyalizm: İşçi Sınıfının Toplum Bilimidir. Bir ülkede Demokratik Devrim şartlarını değerlendirmek de, uygulamak da İşçi Sınıfının, yâni Sosyalizm’in işidir.
Pekiy, oturup Marksizmi Dünya’da ve Türkiye’de savunulduğu biçimleriyle: “Alfabesinden cebr’i âlâsına dek etüt etmek” sabrını ve gönülalçaklığını teoride, uzun, acı, çok yanlı, çok çeşitli, çok nankör “çetin çıraklık” gereğini ve yiğitliğini pratikte göze alamıyanlara ne denir? Hayır, dil sürçmelerinin de bir sınırı olmalıdır. Hepsi de, kimi henüz yumurtasının kabuğunu delmemiş, kimi henüz kabuğunu sırtından atamamış, yalnız inkâr etmekle meşgûl olan sürüyle Sosyalizm “Üstâd”ları var.
Bunlar gezdikleri, yürüdükleri yerde uluorta saçmalıyacaklar. Biz de, dost – düşman aman görmesin, ayıp olur, diye, onların ardlarından döktürdükleri kakaları süpürüp kaldıracağız… Kıyamete dek sürer mi bu? Hizâya gelmek hiç mi istenmiyecek?
Hep mi, herkes başkasını hizâya getirecek, ama kendisi gelmiyecek? Hiç kendiliklerinden düzeldiler mi?
“Hizâ” istememiye çok çalıştık. Gün günden kerametler arttı. Tekerlenenler “dil sürçmesi” çapında kalsa, görmezliğe gelip, “Eneski” usulüyle düzeltilmesine çalışılsın. Ama, ortada bir sürçme‘den öte: Teorik – Pratik yasaklamalar kol geziyor.
Bu yasaklamalar bilinçli bilinçsiz, üstü açık veya kapalı olmuş: sonuçta pek bir şey değiştirmez. Söyliyen ve yapanların (eğer bir gerçek Proletarya Örgütünün, yerinde kararına uyulmuyorsa) kişicil kasit ve niyetlerine de bakılmaz. Taksim’deki sütçü beygirinin de “Yüreciği temiz”dir: ama, çocukları ısırıyorsa, ağzına bir ağ konulmalıdır.
Teorik alanda, gördük, en yaygın MDD yasakçılığı: “Sosyalizmi ağzına alamazsın! Henüz buna lâyık değilsin!” ideolojisidir. Kim bu “sosyalizmi ağzına alamıyacak” olanlar? Ya “Millî Demokratik Devrim” formülü ile “Kelime’i şehadet” getirip ruhunu “Şıh hazretlerine teslim” etmiyen İşçi Partisi üyesi, yahut her köşe başında her gün bir tânesi Finans – Kapital ajanlarınca “Komünist” diye kurşunlanıp yere serilen gençlik…
Neden? Çünkü “Yeni” bir “MDD” mezhebi “icat” edildi.:. Oldu mu? Sosyal düşünce ve davranışları şemalaştıran Strateji ve Taktik formülleri bu kadar softaca anlaşılır!
Sosyalizm nedir? Modern İşçi Sınıfının bağımsız “Sosyoloji”si (Toplumbilimi)dir. Burjuva Demokrasisinin ikiyüzlü gaddarlığından usanmış bulunan İşçi Sınıfı Sosyalizmi benimsemiştir. Bir İnsanın veya Partinin Sosyalist olması, onun: ne [çevresindeki devrimci şartlar Minima (Asgarî) Program gerçekliğinde ise] Demokratik Devrim gerçekliğini unutması, ne de Sosyalizmden başka hiç bir şeyin sömürüyü ve ezgiyi kaldıramıyacağı gerçeğini “Karatavuğun yumurtası gibi saklaması” anlamına gelmez.
DEMOKRATİK DEVRİM ve SOSYALİZM
Sosyalizm politikasında: prensipler saklanmaz. Yalnız, halkın ihtiyaçlarına ve anlayışına uymıyacak düşünce ve davranışlar ortaya vakitsiz atılmaz. Sosyalizm, yığınlardan kopmamakla gerçekleşir.
Daha 19uncu yüzyılın birinci yarısı bitmeden Manifest: gerçek sosyalistlerin kanılarını saklıyacak insanlar olmadıklarını bayraklaştırmıştır:“Gerçek sosyalistler görüşlerini ve niyetlerini gizlemiye tenezzül etmezler.” (K. M.: Manifest)
20 nci yüzyıl başında, Demokratik Devrim aşamasını en bilimcil devrimcilikle koymuş ve uygulamış bulunan Devrimci ne yapar? En somut biçimi ile: “Müstebit (Otokratik) düzenin yerini Demokratik Cumhuriyete bırakması” günün tek yakıcı meselesi iken, “Asgarî (Minima) Proğramın tümünü” şöyle tanımlar:
“Sosyalizme doğru gidişte gerekli kısa vâdeli ekonomik ve politik reformlar (dönüşümler) yaşadığımız ekonomik ve sosyal düzen içinde pekâlâ gerçekleşebilir. Azamî (Maksima) Proğramamızın hemen uygulanması ve sosyalist devrimi gerçekleştirmek için iktidarın ele geçirilmesi yolunda Anarşistçe saçmalıkları” (L. İki Taktik, s. 20) yapılmamalıdır. Ama Geçici Hükümete katılındıği zaman bile: “Sosyalist devrimi hiç bir zaman gözden yitirmemek” (a. y.) şartı unutulamaz.
Marksizm için “Demokratik Devrim”, Sosyalizmi ağıza aldırtmamak değildir: “Devrim halk tümünün ihtiyaçlarına ve isteklerine karşılık vermesi” (İ. T., 36)dir. “İhtiyaç kaydı olmaksızın kuşku ve duraksamalara kapılmaksızın, devrimci sınıfın temsilcileri, demokratik devrim meselesini, bütün Ulusun önüne, mümkün olduğu kadar geniş olarak, yürekle ve aktif olarak koymasını bilmeliyiz.” (İ. T., 120)
“Devrimci sınıf” Proletaryadır. Onun “temsilcileri” Sosyalistler‘dir.
Devrim zaferinde, İşçilerle Köylülerin ittifakı uğruna Sosyalizm gene “hiç bir zaman gözden yitirilmez”. Bunu ters anlıyanlara şöyle bağırılır:
“Demedim Proğram sırf onlardan başka bir şeyi içine almasın. Sağlamca yerleşik olandan yola çıkmalıyız, dedim. Gerçek Sosyalist devrimin kaçınılmaz olduğunu söylemeliyiz. Kim demiş burada onu söylememeli diye? Eğer biri kalkar da öyle bir teklif yaparsa, ona yanıldığı ispat edilirdi. Böyle şeyi kimse söylemedi ve söyleyemiyecektir; çünkü Partimiz yalnız gerçek sosyalist Proleterlere değil, fakat bütün Köylülüğe de yaslanarak iktidara gelmiştir. Şimdi bizimle birlikte yürüyen bu yığınlara: ‘Partinin işi sırf Sosyalist yapılışı ısdâr (promouvoir: hükmen ilân) etmekten ibaretti. Gerçek Sosyalist Devrim yapılmıştır, Gerçek Sosyalizmi gerçekleştirmek size düşer’ demekle mi yetineceğiz sahiden? Böyle bir bakım, mutlak surette ayakta duracak şey değildir, teorik bir hatadır. Partimiz, doğrudan doğruya ve daha çok da dolayısıyla milyonlarca insanı kendine çekti: bu insanlar şimdi sınıflar mücadelesini, Kapitalizmden Gerçek Sosyalizme geçişi duruca görüyorlar.
Biz; bilimcil olarak, bu gerçek sosyalist devrimimizin nasıl olup biteceğini göstermek zorundayız. Bu bakımdan yapılacak başka bütün teklifler piçtir.” (Lenin: VII Kongre Söylevi,19 Mart 1919)
Bu sözler iktidar zamanı söylenmiştir. Demek o zaman bile “Halk ihtiyaçlarının” Sosyalizme sığmıyacağını sananlar çıkacaktır.
MDD’CİLERİN ÖRGÜT KÖTÜMSERLİĞİ
Teoriyi de Pratiği de Örgüt, yâni Siyasi Parti yoluna kor. Gerek Eski Sosyalistlerin, gerek TİP ABA’cılarının, tersine çevrilmiş (Disiplin + Hiyerarşi) sapıklıkları yüzünden Örgüt ve Parti gereği tavsatılamaz.
MDD’cilerin bütün teorik eksikleri ne ile iki uca sapmaktan korunup düzelebilir? Pratik‘le onlar pratiği de, teori gibi “suigeneris” (kendilerine has) anlıyorlar. Pratik deyince Eneski – Sosyalizmin bir disiplini ve hiyerarşisi vardır. Orada herşey Örgüt sentezi içindir; örgüt ise ancak ve yalnız Politik iktidar savaşı yapacak Siyasî Parti motoru çevresinde sistemleşebilir. Yeni – Sosyalistler ne o disiplini ve ne de o hiyerarşiyi gereği gibi önemsemiyorlar.
Bu eğilimleri, kendi deyimleri ile: “Küçükburjuva bürokrasi”dir. “Hepimiz bu kökenden gelmekteyiz.” (M. B. Bugünkü ve ilh., a. y.) diye açıklanan kaynaklarından gelir. O kaynaktan sızan eğilimleri, -belki haklı çıkarabilecek,- iki kanalla yorumlanabilir:
1- Yeni – Sosyalistler: özellikle Eneski – Sosyalizmi hasıraltı etmekte ve gıyaben sömürmede pek “beceri” gösteren Eski – Sosyalistlerin“kemer küşeste, perakende küşe’i şelvar” gidişleri önünde pek tedirgin kalmışlardır. Bu onlarda örgütcül (disiplin + hiyerarşi) saygısını esnetmiştir.
2- Türkiye İşçi Partisi denilen örgüt’ün: (Arisiokrat Amele + Romantik Aydın) küçükburjuvaların Parlamentocu tekelinde ve 141 – 142 nci T. Ceza Kanunu maddeleri gölgesinde, “Filipin Demokrasiciliği” oyununu oynaması ve aşırıca soysuzlaştırması, Yeni – Sosyalistleri pek tedirgin etmiştir. Bu onları, gerçekten saygıdeğer bulunmıyan o tersine işler örgütcül (Disiplin + Hiyerarşi) yapmacılığına karşı isyan ettirmiştir.
Gerçi papaza kızıp oruç bozulmamalıdır. Ama, olan olmuştur. Yeni – Sosyalistler, genellikle gerçekten Proletarya örgütü ve özellikle Siyasî Parti alanlarında kolay başı alınamaz bir kötümserliğe ve silinemez bir septikliğe (kuşkuculluğa) kaymışlardır. Bunu, en ciddî ve “dokt” tezlerinde okumamak elden gelmez. Denilebilir ki, en yakıcı ve en az düzelen yanları Örgütçül yanılgılarıdır.
OPORTÜNIZM NEDİR? NASIL EZİLİR?
Oportünizm: İşçi Sınıfına ve yığına karşı, işçi de olsa, bir zümrenin baskın çıkma eğilimidir. Bu eğilimi ancak Sınıf Partisi, amaİşçi Sınıfı Partisi önliyebilir. “İnisiyativ … asker – sivil aydın zümrede” de olsa, o bir “Zümre”dir. Onu da yaratacak şey, duadeğil, İşçi Sınıfı Partisi olabilir.
Oysa bütün MDD teori, hipotez ve davranışlarını birer birer ele alınca nasıl hep aynı çıkmaza girildiğini anlamanın zamanı, çoktan gelmiş, geçmiştir. Gelişigüzel birkaç örnek verelim.
Daha 1966 ortasında “Demokratik Devrim” tezi Yeni – Sosyalistlerce mücevher bulmuş çocuk sevinciyle ilk ele alınırken, henüz adı konulmamış bir geniş Strateji plânı ortaya atılır. Plânın (Türkiye’deki Sınıf ilişkileri üzerindeki “çeviricil” kavramları ne olursa olsun) uygulanma biçimleri üzerine bir genel söz bile edilmez. Bütün kaygı: “Devrimci teoriyi sulandırma çabalarını” önlemektir; “Oportünizm diye nitelendirmemiz gereken tutumu… sosyalizmin bilimi açısından eleştirerek yanlışlarını ıspat etmek”tir. (E. Tüfekçi: YÖN)
“Oportünizm” nedir? Onun bir tanımlaması bile yapılmaz. Yalnız “Türk toplumundaki kurumları da doğru değerlendirmek” öne sürülür. O“kurumlar” nedir? Adı verilmez. Yalnız, gelecek üzerine şöyle bir duâ ile “Sosyalizm tartışmaları”na son verilir:
“Türk Sosyalistleri, sosyalist teoriyi ve metodu benimsemiş olarak ana ilkelerde görüş birliği hâlinde, Türk toplumundaki güçleri ve kurumları devrimci olanakları açısından doğru değerlendirirken en doğru devrimci görüş ve şiârları ileri sürebildikleri ölçüde tarihsel gelişme üzerinde etkili olacaklar ve önümüzdeki demokratik devrime damgalarını vuracaklardır.” (a. y.)
Bu duâya “Âmin!” denebilir. Ama, Oportünizmin ne olduğunu bilmeli.
“Oportünizm; işçilerden ufacık bir azınlığın bir ânlık çıkarına yığının temel çıkarlarını kurban etmekten ibarettir; oportünizm, bir bölük işçilerin, yığına karşı burjuvazi ile ittifak içindeliğidir.” (Lenin: II nci Enternasyonalin Krahı (Paldırküldür yıkılışı), 1915, 170)
Türkiye’de hangi “kurum”da, hangi bölük işçiler, “yığına karşı” geliyorlar? Onu Yeni – Sosyalistlerden sormayın. Onlar, “İlkelerde görüş birliği”için “doğru değerlendirme”yi ve “en doğru devrimci görüş ve şiârlar”ı “eleştiri” ile bulmak yolundadırlar. Pekiy… Kimse kendi eleştirisini “eğri değerlendirme” saymaz. Doğruyu eğriden kim ayıracak? “Sosyalizmin bilimi” değil, alfabesi için dahi, İşçi sınıfı… adına Proletarya Partisi ayıracak. Ve “Yeni”ler, önlerinde 50 yıllık deneyler yokmuş gibi konuşurlar.
Yeni – Sosyalistler “Bu konuda hayallere kapılmamak” için kestirme giderler. “…Proletaryanın en devrimci sınıf olarak devrimci çizgiyi sonuna kadar izlemesi ve tarihsel gelişmeye damgasını vurması mukadderdir.”
Nasıl? Partisi ile. Yoksa “kendiliğinden” bir Sınıf, tarihi ne izler, ne geliştirir. MDD’ciye göre ise:
“İçinde bulunduğumuz aşamada tarihsel inisiyatife sahip bulunan asker – sivil aydın zümre kesin olarak demokratik devrimden yanadır. Sosyalist devrime karşı olması için de sınıf açısından bir neden yoktur.” (E. T. a. y.) Sınıf, yâni Proletarya yerine: “Asker sivil aydın zümre Demokratik devrim öncüsü olur” gibi karmakarışık görünüşte parlak sözler. Proletarya “mukadder”dir. “Asker – Sivil kesim”: Demokratik devrimcidir. Ama Devrim ne ile yapılır? “Aydın”gilin “tarihsel inisiyativ”i olan 27 Mayıs bile örgütle oldu. Proletaryanın örgütü nerede? TİP oportünizme (Amele Aristokrasisine) kardığına göre, Proletarya Partisi ne olacak?
SiYASÎ PARTİ PROBLEMİ ve DEVRİMCİ LÂFAZANLIK
Karşı – Devrimi “devrimci lâf” değil Devrimci Parti önliyebilir. Onun “imkânsız olduğunu” tekerlemek, ondan “Demokratik bir ortam” beklemek, “Legal Marksizm”in çukurunda ABA’cılarla buluşmak olur.
Bu sorun iki yıldır “gargaraya” getiriliyor. O yüzden ne düşünce, ne kavranış disiplini ve hiyerarşisi kurulamıyor. Tersine, o yönde her teklif, özellikle Yeni – Sosyalistlerin, tekerleme, yadırgama kürsüleri haline getirdikleri “tahrikât için tahrikât” amorfizmi ile sistemlice ve sinsice baltalanıyor. En sonra, soyut kavram silâhları ile bu baltalamanın, Proletarya Partisi kuruluşunu teorik temellerinde yıpratmanın “ideolojisi”: bilerek, bilmiyerek şişirilmekten başka bir şey yapılmıyor.
Eneski – Sosyalizm Örgüt, Proletarya Partisi dedikçe, Yeni – Sosyalizm türlü “Canbazlık teorileri” saçarak, düşünce ve davranışlara duman perdesi yayıyor. “İşçilerin gözüne bilgincil kül” atan kallâvi lâf dağıtıyor.
“…Gerici parlamentarizmin kurucuları durumundaki partilerin tek bir karşı – devrim cephesinde yer tutmaları” (M. B.: İlkelerde Birlik şarttır, AYDINLIK, 15, s. 163) gerekli görülüyor. Bu manzara önünde ne yapılmalı? Artık her türlü boş veya dolu, sönük veya parlak lâkırdı kesilmeli, kesin örgüt işi başlamalı. Kesin işin de başı: Karşı – Devrim Partilerine Devrimci Proleterya Partisini çıkarmak olmalı değil midir? Hayır, karşı – devrimin yarım yüzyıldır yaratamadığı paniği ruhlara sindirmek isterce, şu en kötüsünden fatalist sözde “doğrucu” kötümserliğin temâşâsına parlak lâflarla bilet kesiliyor:
“Filipin demokrasiciliği düzeninde ulusal güçlerin hiçbirinin, ne proletaryanın ne küçük burjuvazinin kendi öz siyasî örgütüyle politika alanında yer almasının İMKÂNSIZ OLDUĞUNU gittikçe daha iyi, daha açık seçik anlaşılması..” (a. y., Majüskülliyen HK.) kabartılıyor.
Bu mudur devrimcilik? Bu en sakar yanlı burjuvaca objektivzm yapmacığıdır. Proletarya Partisinin “İmkânsız olduğunu”, bırakalım, karşı – devrim ve emperyalist ajanları “açık seçik” ıspatlasınlar. Devrimcilik, imkânsızlığın imkânlandırılmasıdır. Hani Mustafa Kemalci “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganı ile kırılıyorduk? Mustafa Kemal Gençliğe Cumhuriyeti ısmarlarken ne demiş ve kendisi “Filipin demokrasiciliği” (Amerikan mandacılığı) karşısında ne yapmıştı?
“Vazifeye atılmak için içinde bulunduğun vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmiyeceksin!” demişti (Nutuk)
Hem bunu lâf olarak söyleyip övünmeden önce, işiyle uygulamıştı. Emperyalizme teslim edilmiş bir ülkede, silâhsızlandırılmak istenen Erzurum’daki tek örselenmemiş Türk ordusuna sığınmıştı. İlk iş olarak Türkiye ölçüsünde “Müdafaai Hukuk Cemiyeti”ni, yâni Burjuva Demokratik Devrimi yönünde Birinci Millî Kurtuluş Savaşını güdecek Siyasî Parti‘yi tutundurmıya girişmişti. Ve bunu bir ay içinde Erzurum, Sıvas Kongreleriyletaçlandırmıştı.
Bizim keskin nişancı Yeni – Sosyalistlerimiz ne yapıyorlar? Derlenmek için bir teklif yapmıyorlar, yapılan her toplantıyı baltalıyorlar. İki üç yıldır, “Protokola dahil” Küçükburjuva yayın organlarında bol bol havyar keserce: “Strateji” kesiyorlar. Osmanlı: “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?” derdi. Gerçek Sosyalist Proletarya Partisini: “Özörgüt – Mözörgüt” palavraları ortasında tanınmaz duruma sok. 40 yıldır ipliği pazara çıkmış: Çetecilik, Mahfilcilik, Tarikatçılık mistisizmi ile “Konferans, Parti. biz istersek olur, yoksa olmaz” gibi zihinleri ve davranışları en yavanKonfüzyonizm darmadağınıklığına sok sonra, geç karşıma:
“Bugün bu yolda önemli adımlar atılmıştır. Proleter hareketin siyasî ÇİZGİSİ ve STRATEJİSİ anahatlarıyla saptanmıştır” (a. y., 169) de. Ne denli çok “Devrimci” sözcüğünü harcarsan, kendini ve çevrendeki samimî insanları trans haline getirerek “Karşı – Devrim” önünde: “Saflarımızda arkadaşça eleştiri – özeleştiri ortamını yaratma yolunda çabalarımızı ESİRGEMEMİŞ” olduğun da evsahibini şaşırt. Eneski – Sosyalizmin teorik ve pratik bütün kazançlarını, ciddî olarak bir kerecik bile ele almaksızın: “Hareketimizin yarım yüzyılı aşan bir tarihi olan sosyalist birikimin mirasçısı ve geleneğinin sürdürücüsü” olmuş, “tecrübeleri saptamış” görün!..
O sözde “devrimci” gevezelikler arasına sıkıştırdığın eğilim hep şudur:
“Durum: Filipin demokrasiciliği şartlarında bütün millî güçler gibi, proleter devrimci hareketin temsil ettiği güç te kendi ÖZ SİYASI ÖRGÜTÜNDEN YOKSUNDUR, ve sahte demokrasiciliğin sınırlarını aşıp DAHA DEMOKRATİK bir ortama varmak için gerekli mücadeleyi vermedikçe, bu YOKSUNLUĞUMUZ SÜRECEKTİR.” (a. y.)
Proletarya Partisi için hangi “Daha Demokratik ortamı”, kimden, nasıl bekleyeceksin?
Kimin evi soruluyor? “Kanlı Pazarları, Konya, Kayseri, Tunceli vb. irtica hareketlerini, devrimci öğrenci avları’nı, köylü (İşçi) hareketlerini kanla bastırmayı” (a. y.) sayan sensin. Bu sumut gerçeklikler önünde “Daha demokratik bir ortam” beklemek, “Proletaryanın devrimde hegemonya olanaklarını DOĞRU OLARAK SAPTAMAK”, “Hareketin saflarında âdil bir hiyerarşi kurmaya çalışmak, şehir ve köy emekçilerini SORUMLU Militanlar olarak saflara katmak için çaba harcamak, oportünistlerle pazarlıklara kesinlikle yanaşmamak” (a. y., 165 Majüskülliyen H.K.)Proletaryanın Siyasî Partisi olmaksızın ciddiye alınabilir mi?
TEORİYİ HERKES Mİ, PARTİ Mİ YAPAR?
Sınıflı Toplumda her militanın eşitçe Teori yapabileceği kuruntusu iki yüzlü küçükburjuva hayâlidir. Bu demagoji, 50 yıllık sosyalizmin kazançlarını hiçe sayan dükkancı megalomanlığıdır. Yalnız dağınıklık tehlikesini arttırmıya yarar. Bir baltaya sap olamayış felsefesidir.
Yeni-Sosyalizmin son “Devrimci doğru saptayışı” şöyle biter:
“Demek ki meseleyi ayrıntılı olarak koymuş değiliz henüz. Devrimci çizgimizi bütün ayrıntılarıyla koymak henüz başarılması gereken önümüzdeki bir görevdir. Ve bu görev, öyle bir-iki kişinin çabası ile başarılamaz.” (a. y., 165)
Bu, gönülalçaklık mı, yoksa: “Çekilin dostlar öteye, çün kaldı Meclis erteye” mi? Kendi yazılarıyla: “Meseleyi henüz koymamış” olan Yeni – Sosyalist efendilerin mûcize yumurtlamaları için yağmur duâsına çıkılacak. Hani: “yarım yüzyılı aşan… sosyalist birikimin mirasçısı” idik? O “miras” içinde hiç mi bir “ayrıntı” baycıklarımızca “saptanamamış”? İki yıla yakındır boyuna “çizi” çizerler. Bir de ardlarına bakırıca, arpa boyu yol aldıklarını görürler.
Nedir o “suret’i haktan” görünen demagojik küçükburjuva eşitçilliği ve sözde “kollektif” teori anlayışı? “Devrimci çizgi”yi: “Saflarımızdaki bütün militanlar, eylemleriyle ve yazılarıyla.. yerine getirmekle yükümlü” imişler. Bu lâpalisin hakikati ile ne “saptanmak” isteniyor? “Devrimci çizgi”: “Öyle bir-iki kişinin çabası ile başarılamaz”mış? Öylesine teorik demokrasi ilân edilecektiyse, 2 yılda 4 övün tekrar tekrar çıkarılan “MDD”çizisi “öyle bir tek kişinin çabası” değil midir?
Söylenen yapılanı tutmuyor. Tutamazdı. Çünkü kapitalist dünyanın hiç bir ülkesinde “Devrimci çizgi” “bütün militanlar”ca çizilmemiştir. Bilimcil Sosyalizmin ilk anıtçıl ana çizgisini Marks – Engels adlı “öyle bir-iki kişi” başardı. Genel Bunalımlar çağının en başarılı çizisini de gene V.İ.U. Lenin adlı “öyle bir tek kişi” çizdi. Bundan ötürü Marks – Engels – Lenin kişilerin çizilerine “başarılamadı” diyecek kabadayı anasından doğdu mu? Hayır. Sınıflı Toplum soysuzlaşmaları sürüp gittikçe bunun “öyle” sürüp gitmesi Anarko – megaloman küçükburjuvaların dükkâncı kafalarından başka hiçbir yerde kınanamaz.
Bizim belki en büyük felâketimiz, önüne gelen “militan”ın üç beş kitap okur okumaz kaleme sarılıp herkesten daha iyi “doğru devrimci çizi’yi ben çizdim” diyebilmiş olmalarından ileri geliyor. O yüzden ortalık sürü sürü kargacık burgacık “çizi”lerle arap saçına döndürülüyor. Ve yapılan çizi bulmacaları, kafaları, işleri ve insanları biraz daha birbirine kapıştırıp en basit düşünce ve davranışları en kötüsünden bilmeceleştiriyor.
“Devrimci çizi” apıksapık saçmalamalarına dünyanın her yerinde bulunmuş tek ilâç: “Devrimci çizi” çizmek ve izlemek yetkisini Devrimci Parti çerçevesi içine sokmak olmuştur. Düşüncede ve Davranışta esnaf yakıştırmaları, çete anarşileri ancak Parti ilâcıyla tedâvi edilir. Netekim en devce “Devrim Çizisi”ni çizmiş bulunan büyük usta devrimciler de, çizilerini Parti yörüngesine oturtmakla somutlaştırmış ve gerçekleştirmiştirler. Teorik yaratışta, hiç bir proleterin ciddiye alamadığı küçükburjuva “egalitarizmine” (sözde eşitçilliğe) ve burjuva demokrasisine metelik vermemiştirler.
ÖRGÜT YERİNE, “DEVRİMCİ” LÂF
Hem “Tam örgüt”süz: çizi, uygulama olmaz, de. Hem Proletarya Partisi için her teklife yan çizip, gökten Mehdi beklerce, hizâya gelecekleri ayart. Bu. 40 yıllık “Fırsat kollayıcı denetleme” sapıtmasının “yeni” yapışkanlığıdır.
Oportünizmi Teoride ve Pratikte silmek: onun dayandığı örgüt gücünü silmekle olur. Bu çok basit hakikat yıllarca savsaklandıktan sonra,“Hepimizin kollektif çabası” (M. B.: 4. MDD, s. 5), “Kollektif çalışma ürünü” (a. y., s. 30) örgüt oldu mu? Hayır. Belki her kafadan bir ses çıkmasına benziyen, “her telden çalar” bir eklektizm (eklemecilik) altında kaç yıl önceki ana yanılgıyı biraz daha teyellemiye çalışmış görünülüyor. Yapma bir tümlük ve birlik gösterisinden öteye geçilemiyor.
Ana yanılgı nedir? 40 yıl önce Eneski – Sosyalizmin karşısına dikilen Kuyrukçuluktan Legal Marksizme, oradan da maaşlı Finans – Kapital ideolokluğuna giden sapıklığın “Müterakkip ve Muraakıp” (Fırsat kollayıcı denetleme) felsefesidir. Bu “felsefe”, 40 yıl sonra meşhur “Şartlar müsait mi?” tekerlemesi kılığında karşımıza çıkarsa, kimi aldatabilir?
Mesele, açıkça: Türkiye’de, gerçekten sosyalist bir Siyasî Parti meselesidir. O noktada en belirgin MDD tezi şöyle konuşur:
“Şu anda Türkiye’de proleter devrimcilerin tam örgütlü olarak çalışma olanaklarına sahip bulunmayışları durumu, devrimci çizgimizin saptanmasında olsun, bu çizginin eylem alanında uygulanmasında olsun, bütün militanların, yetenekleriyle orantılı olarak, katkıda bulunmalarını engellemektedir.” (M. B. 4. MDD, s. 74)
Önce: “olanaklar”, gökten kudret helvası gibi yağmaz. İnsanlarca yaratılır.
Sonra, Osmanlıcada “İntaak’ı hak” dedikleri bir “Doğrunun dile gelmesi” vardır. “Bu şartlarda” ne yapılacak? Yapılacak şeyin herkesçe bilinen bir tek adı vardır: Gerçek Sosyalist Parti!.. Lenin’in 1905 Menşevikleri ve 1915 Kautsky’leri için kullandığı bir tasvir vardır. Burunlarını şuraya buraya sokuştura, değdire, en sonra gerçeğin bir parçası üzerine değerler. Darılmasınlar ama, bizim MDD’ciler de öyle, gözleri görmezmişçe araştırma içindedirler. Bir türlü, sınırı, anlamı besbelli açık, duru Proletarya Partisi sözünü açık koymazlar. Hep o sözden kaçınmak isterce, daha doğrusu, o sözü ağıza alır almaz gerekecek hizâya gelme davranışındaki kaçamakları haklı çıkarmak “uğruna” çuvallar dolusu “devrimci lâf” harcarlar.
KENDİ KENDİNİ CEZASIZ SUÇLAYIŞ
Bir yanda Finans Kapital’in: “Gerçek demokrasi”yi engellediği, ötede Proletarya örgütü kurmıyanın sorumlu olduğu söylenir. Öyleyse ne bekliyorsun? Kerenski demokrasisini, belki. O “demokrasi” miydi, zılgıt mıydı? Engelleri ve Sorumlulukları kaldıran çoğunlukçu S.D. Partisi olmadan “Sosyalizmin eşiği”ne varılır mıydı?
“Ülkemizde bugün bir proleter devrimci Parti, hattâ radikal küçükburjuva partisi yoktur.” (M. B.: 4. MDD, s. 14), derler. Gerçekten yok mudur?.. O kanılarında samimî iseler ne yapmaları gerekir? Yokluğundan yakındıkları Parti‘yi kurmak için yapılmış teklifleri ciddiyetle ele almaları gerekir. Hizâya gelmeleri gerekir. MDD’çiler hemen “Yoktur”un ardından “sorumlu” ararlar. Ve şu “otokritiği” (onlarca Özeleştiri’yi) yaparlar:
“Elbette ki, burada sorumluluk sâdece işbirlikçilerin tezgâhlamış oldukları bu anti – demokratik düzene yüklenemez. Sorumluluk elbette ki, bir ölçüde hâlâ Filipin Demokrasiciliğinin sınırlarını aşarak, Türk Proletaryasının ve küçükburjuvazinin gerçek örgütlerini kurma geleneğini gösteremiyen devrimci güçlerdedir.” (a. y., 14)
Bu dolambaçlı satırlar okunur okunmaz, insan: “şükür, artık konuyu buldular” diyecek. “Gerçek örgütleri kurma” teklifleri bekliyecek. Çünkü bunu yazanlar da “Devrimci güçler”dendirler. Dolayısı ile “sorumlu” olmalıdırlar… İçtenlikle “kurma yeteneğini gösterme” zorunda kalmalıdırlar. Ne yazık ki öyle örgütle bir hizâya geliş yerine, 64 sayfalık daha “Devrimci” örgütler sıralanır durur. İşte bu asıl pratik ve teorik problemden sakınış örgütlerinden bir kaç eşantiyon.
Herşeyden önce sakro-sent MDD tezlerini bol bol öne sürerler:
“Bir Toplumun Sosyalist Devrim eşiğine varabilmesi için, onun gerçekten Bağımsız ve gerçekten Demokratik bir toplum durumuna yükselmesi, yâni Millî Demokratik Devrimin bütün görevlerini yerine getirmiş olması şarttır.” (a. y., 20)
Bu “şart” ne zaman “yerine gelir?” Finans – Kapitalden gerçek Bağımsız + Demokratik bir Türkiye “yükseltmesi”ni beklemek kuruntu olur. Olaylar tersini gösteriyor. MDD’ciler de onu görüyor ve söylüyorlar. Egemen sınıflar: “Milli sınıf ve zümrelerin kendi öz siyasî örgütleriyle… etkili olmalarını engellemekte… oldukça başarı sağlamıştır.” (a. y., 13) deyişleri başka anlam taşımaz. Öyleyse?
“BÜTÜN” DEMOKRATİK DEVRİM BİTMEDEN SOSYALİZM OLAMAZ MI?
Demokratik Devrim: hiç bir zaman, hiç bir yerde “bütün görevlerini” yerine getirmemiştir. Türkiye’de mi getirecek? Ütopi. Ya onu engelliyenler mi gerçekleştirecek, yoksa Proletarya Partisi mi?
Finans – Kapitalden “Milli Demokratik Devrimin bütün görevlerini yerine getirmesi” beklenemiyeceğine göre, o “şart”ı kim başaracak? Elbet Halk (İşçi – Köylü) yığınları adına Proletarya Partisi!.. MDD ideolojisi bu noktada gene uzun ve ağdalı devrimci sakızını çiğner ve “Şartlar”ın esrar parçalıyan gölgesine sığınır. Yoksa, dünyanın hiç bir yerinde “MDD’in bütün görevleri” ne kendiliğinden yerine gelir, ne de sırf ve yalnız MDD ile yerine gelir.
Netekim, Demokratik Devrim ile Sosyalist Devrim‘i 1905 Çarlık Rusyası şartlarında kesinlikle birbirinden ayıran Lenin, bu ayrımı yapar yapmaz şunu hatırlatır:
“Ama, bu iki devrimin kısmî sınırlarının Tarihte birbirine karıştıklarını inkâr edebilir miyiz? Batı Avrupa, Demokratik Devrimleri döneminde, çeşitli Sosyalist Hareketler, çeşitli Sosyalist Girişimler tanımadı mı? Ve gelecekte Batı Avrupa’da Sosyalist devrimin, Demokrasinin eserini tamamlamak için (Altını çizen HK.) yapacak daha çok şey olduğu bir gerçek değil midir?”
“Sosyal – Demokrat (sosyalist), hiç bir zaman, proletaryanın, olabildiği kadar demokrat ve cumhuriyetçi burjuvaziye ve küçükburjuvaziye karşı, SOSYALİZM UĞRUNA (Majüskülliyen HK.) kaçınılmaz mücadelesini unutmamıştır. Bu tartışma götürmez.” (Lenin: İki Taktik, s. 88)
Demek ilkin “bütün görevlerini” MDD’den beklemek kuruntudur. Netekim 1917 Demokratik Devrimi de, II. Emperyalist Evren Savaşından sonra gelen seri devrimler de, o görüşün doğruluğunu ıspatladı. Pek çok ülkede Demokratik Devrimin nerede bittiği, Sosyalist Devrimin nerede başladığı kesince ayrılamadı. Her yerde Demokratik Devrim “bütün görevlerini” hiç bir zaman yerine getiremedi: onları Sosyalist Devrim uzun yıllar sonra gerçekleştirmek zorunda kaldı.
Öyleyse, bugünkü âcil görev: “Proletarya Örgütü” dururken, onun üstünden atlayıp, gelecekteki “varsayımlar” üzerine Medrese kavgası patlatmanın anlamı nedir?
GÜNÜN GÖREVİNİ “ŞARTLARIN” KUYUSUNA ATIŞ
Demokratik Devrim de, İşçi – Köylü İktidarı da diyalektik momentlerden (ân’lardan) biridir. “Demokratik Devrimin bütün görevlerini yerine getirmesi”ni beklemek, Skolastik “dondurma” satmak olur. “Şartlar”ı küçükburjuva yakıştırmaları değil, Proletarya Partisi belirtebilir.
“Ama bunlardan, içinde yaşadığımız ânın, geçici de olsa, bir ânlık da olsa, görevlerinin unutulması, bilinmemesi ya da küçümsenmesi sonucunun çıkarılması, gülünç ve gerici bir davranış olur. Otokrasiye (istibdada) karşı mücadele, SOSYALİSTLER için geçici, bir ânlık bir görevdir, ama bu görevi görmezlikten gelmek ya da küçümsemek sosyalizme ihanet ve irticaın oyununa gelmek olur. Hiç şüphe yok ki  Proletaryanın ve Köylülerin Demokratik – Devrimci İktidarı da Sosyalistler için geçici, bir ânlık bir görevdir, ama Demokratik Devrim döneminde, bu görevi unutmak açıkça gericilik olur.
Somut Siyasî hedefler; somut bir ortam içine yerleştirilmelidir. Her şey izafîdir, her şey geçer, her şey değişir.” (L.: İ.T., S. 88)
Gerçekte Demokratik Devrim böylesine diyalektik konursa anlam taşır. Ve her konulduğunda, mutlak: ortamın Somut Şartları ile değerlendirilir. Bizim MDD teorisi, Proletarya Partisinin gerçekleştirilmesi “ânın görevi” iken, onu sözde “objektif” davranmak duman perdesi ardında: “Demokratik Devrimin BÜTÜN GÖREVLERİNİ yerine getirmiş olması şartı”na bağladı mı, çıkmaz ayın son çarşambasına erteledi demektir.
Acep yanlış mı anlıyoruz? Yoksa bir “dil sürçmesi” mi yapılıyor? Daha önceki “tekerrür”lerini bir yana bırakalım. En son turfanda 4. MDD broşürü baştan başa o “dondurma” ile yüklüdür. Ardarda hep aynı tema, Proletarya Partisini erteleme tırmanışları içindedir.
“Şartlar gerektiğinde (şu ânda gerektirmemektedir) yeni bir Siyasî örgüt kurma girişiminde, Proleter devrimcilerin gösterecekleri başarı da, vermekte oldukları demokrasi uğruna savaşta zaptettikleri mevzilerin sayısına bağlıdır.” (M. B.: 4. MDD, 73)
“Şartlar” dedikleri nedir? Niçin “Yeni bir Siyasî Örgütü” “gerektirmemektedir?” O “Belli” imişçe konur. Adı bir yana bırakılırsa, en az “Belli” olan şey: o “şartlar” kuyusudur.
MARKSİST OBJEKTİFLİK YOĞU VAR ETMEKTİR
Marksist Objektif (nesnecil) olmak: var olan şartlar önünde donakalmak veya paniğe uğramak değildir. Devrimci Sübjektiflik(kimesnecillik) ile devrim objektifliği çelişkisinin birbirine girişidir. Devrimci Sübjektiflik, eğer aşiret çağında değilsek, Devrimci Parti‘nin kararları demektir.
Hep o “Objektif olma” özeni pozlaştırılır. Oysa objektif olmak, “Var olmayan” şartları gösterip bir şeyin “yok oluş”unu haklı çıkarmak değildir. Tam tersine, “Var olan” şartlar ortasında olacak olanı yakalayıp geliştirmektir. Sözde İki Taktik‘ten aktarılmış gibi yapılan MDD’ci “Objektivizm” ile, Diyalektik Maddeci Objektiflik arasında dağlarla uçurumlar arasındaki kadar farklar vardır. Yanlış taklit edilen Marksist objektiflik nedir?
“…Var olan şartların ve objektif sosyal gelişmenin sonucu önemli siyasî kapsamı olan meseleyi ele almalı, bunları çözümlemeli.” (L. İki Taktik, s. 17) denir. Devrimcilik “Var olan Şartlar” önünde “Objektif” olacağız diye apışıp kalmak değil, “çözümler” getirmektir. Ama, yukarıki Gerçek Devrimci “ele alış”söze nasıl başlar?
“Parti Kongreleri, bazı yazarların haklı veya haksız olarak işledikleri meseleleri değil… “ kaziyesiyle söze başlar.
Yâni, MDD ideolojisini İki Taktik kaç türlü örseler:
1 – “Objektif” olmak ancak ve yalnız “Parti”nin harcıdır.
2 – Parti yokken değil, varsa.bile, “şart” kesmek şu veya bu “yazar”ın değil, ancak ve yalnız “Kongre”lerin harcıdır.
3 – O zaman da, “meseleler”: “objektif sosyal” durumun karşısına, geçip, kimi olumsuzlukları haklı çıkarmak için değil, teorik ve pratik“çözümleme” için ele alınır.
4 – Çözümlenecek mesele de gelişigüzel formüller tekerlemekle değil, o ân için “önemli kapsamı olan”, yâni zinciri sürükliyecek olan halkaya basmakla “geliştirilir”.
Yoksa “Objektif şartlar” üzerine her sivri akıllının fetva vermesi, Küçükburjuva ukalâlığından başka bir şey olamıyacağı gibi, Marksizmin Metodunu en kaba medrese cedelciliğiyle karıştırmak olur. Diyalektik için Objektiflik (nesnecillik), önünde taş kesilip susta durulacak bir Hitit Allahı değildir.Sübjektiflik (kimesnecillik) ile her ân birbirine geçen canlı bir çelişkidir. Hele hiç dilden düşürülmiyen “Devrimcilik”, Dervişin tesbihle günde bir milyon kez çektiği “Esmâyi Hüsnâ” değildir: Devrim objektifliği içinde, insan sübjektifliğinin en ağır bastığı olaydır.
Bunu en iyi belirten durum, Devrim geldiği gün, ona karşı İnsan‘ın (ama Don Kişot’un, Robenson’un yahut Mehdi’nin değil), en etkili insancıl eylem örgütü olan Partinin takındığı davranış ve düşünce gösterir. Onun için Lenin 1905 Devrimi için şunu yazdı:
“Devrim bizi eğitecek, halk yığınlarını eğitecek, bunda şüphe yok. Ama dövüşmekte olan siyasî partilerin karşılaştıkları şimdiki mesele: bizim Devrimi azbuçuk eğitebilip eğitemiyeceğimiz meselesidir. Sosyal – Demokrat doktrinimizin doğruluğundan, Devrimi sözde değil, gerçekten kesin bir başarıya ulaştırmak için, demokrat Burjuvazinin istikrarsızlığını, etkisiz kılmamız için yararlanabilecek miyiz?”
“Bütün çabalarımızı bu doğrultuda harcamalıyız.” (İ. T., s. 8 – 9)
Dedem de biliyor Proletarya Partisini engelliyen olanaksızlıkları. İş onları sayıp dökmekte değil, hiç bir küçükburjuva afurtafuruna kapılmaksızın, yiğit ve yürekli her devrim eri gibi “Ol!” deyince sıraya girebilip girememekte, hizâya gelebilip gelememektedir. İş olanaksızlıkları boşuna devrim gevezeliği ile süsliyeceğine, olanaklı kılmak için dev aynalarında boy seyretmemektedir. Buna var mıyız? Katlanabilir miyiz?
Yoksak, suçu proletaryanın objektif veya sübjektif yetersizliğine, Militanların (o her gün biri alkan içinde bırakılan mücahitlerin) yeteneksizliğine yüklemek, kendi kişicil bozgunculuğuna evrensel nedenler uydurmaktır. Sıkmıyorsa, açık konuşalım. Gölge etmiyelim. İşçi Sınıfı ve Halk ve Gençlik ve Gerçek Militanlar kimseden başka ihsan istemiyor. Endüstri şövalyeliği, Teksas krallığı, beynine turp sıkılmış Ağa Saltanatı yeter.
ORDUSUZ SAVAŞI KAZANMA DONKİŞOTLUĞU
Parti, “yolunda mücadele” MDD’cileri kaç yıldır, örgüt sentezi dışında parçaladı. “Katkı”, “Mevziler zaptetmek”, “Mücadele” çete savaşının ordulaşması (Partileşme) ile başarı kazanır. MDD’ciler önce Kaleleri zapt‘edecekler, sonra Ordu kuracaklar. Bu gülünçten de aşırı ne dediğini bilmemektir.
MDD teorisi ne yapıyor? Bırakıyor Parti gereğini, bırakıyor Kongre gereğini.. bunlar sanki ikincil meseleledir. Meseleye (Partisizliğe, Kongresizliğe) “çözüm” teklifini de pratik olarak ortaya atmayı küçümsüyor. Kendisinden gelmediği için.. Hattâ pundunu düşürdükçe, sureti haktan görünüp baltalıyor. Yalnız şu “âkılâne” öğütleri tekrarlayıp duruyor:
“Proleter Devrimci Örgüt kurma yolunda mücadelenin başarısı… bağımsızlık dâvasına… katkınızla orantılı olacaktır.” (M. B.: 4. MDD, s. 74)
Sizin anlıyacağınız:
“Proleter Devrimci Örgüt” kurmak girişimi yok: “Kurma yolunda mücadele” var… Bu “mücadele” Proletarya Partisi kurulmaksızın olur mu? Çetecilikle başarılır mı? Çerkez Ethem giderilmedikçe Ordu zafere kavuştu mu?.. Bu yan, konulmuyor bile. “Atatürk, izindeyiz!” gibi: “Ey Parti, yolundayız!” çığlığı… Ve “Demokrasi uğruna savaşta mevziler zapt” edilecek.
Kardeşim, “Mevziler zapt” etmekçin, önce Ordu gerek. Ordu Acem Şahının gemisinin istimi: Şahın gemisi hele bir kalksın. Şah öyle buyurur. İstim de arkadan gelir! Ordu (Parti) için “mücadele” ediliyor ya… Ordu ne zaman gelecek? “Mevziler zapt” edildikten sonra!.. Ve bu geliş, “yaya kalan Tatar ağası” gibi o MDD’cilerin “Bağımsızlık dâvâsına katkılarıyla orantılı olacaktır”…
Fazla şaka değil mi?
MDD katkısı: “Anayasal hak ve özgürlükler”dir. (Bunlar Partisiz nasıl olur?)
MDD’cilere düşen: “Halkımızın güven ve saygısına lâyık örnek savaşçılar olmak”tır. (Bunlar Partisiz nasıl yapılır)
“Başarımız, özellikle proleter yoksul köylü yığınları içinde vereceğimiz mücadeleye bağlıdır.” (4. MDD, s. 74 – 75)
Bir “mücadele” düşünün. “Örnek savaşlar” ile “Yığanlar içinde” geçen harptir. Bu harbin Orduları Kurmaysız (Siyasî Partisiz) “başarı”hesaplar. Bu bir katmerli Donkişotluk değilse nedir?
ÇETECİLİK PROVOKASYONUN 40 YILLIK KAYNAĞIDIR
Türkiye’de 40 yıl önce: Fraksiyon = Provokasyon’dur dengesi belirtildi. Hele başı kum içinde devekuşu Yuvar (Mahfil) kafası yalnız provokasyon yetiştirir. Çaresi, provokasyona en az elverişli Proletarya Partisi‘dir.
MDD’cilerin Proletarya Partisi için yapılan her pratik davranış önünde o denli allerji gösterişleri nereden geliyor? Bu allerjinin Tarihcil (Yeni Sosyalizmin Eneski Sosyalizme yadlanışı) ve Sosyal (Küçükburjuva dükkân rekabeti) kaynakları bir yana bırakılırsa, ideolojik ve pratik mekanizması: Diyalektik ânı seçemeyişlerinde toplanır. Buna Moment skolastiği de diyebiliriz.
Onlar, kendilerini her “ân” bir “Devrim” içinde hissederler. Onun için sık sık “Önümüzdeki adım” derken, Türkiye’de patlamış bir “dinmiyen” (Permanen) devrim içinde “adım” attıklarına güvenirler. Hepsi, -İki Taktik çevirisini okur okumaz,- 1905 Temmuzundaki Lenin olmuşlardır.
Öyle bile olsalar, “Partileri” nerede? Lenin, Parti adamıydı. Tek tek bunların her biri başlıbaşına birer.. “pûlâd beden” Parti! Ya “kendileri” dışında Parti? “Yok”… olmasına da katlanamıyorlar, neden var olamıyacağını “Sosyalizrn Bilimi” adına harıl harıl “Saptamak” çabasına dalmış acayip alaturka “Lenin’ler”dir bunlar. “Parti yok” deseler: “- Ne duruyorsunuz? Kursanıza!” karşılığı verilecek. Kurma “sorumluluğu” çok şey ister. İyisi mi: Parti kurmanın olanaksızlığı türlü yakıştırma nedenlere bağlanır. Bunların en tipik olanı “Saflaramızda disiplin” anlayışıdır. Şöyle yazılır:
“Bir örgüt çatısı altında bütün sosyalistlerin birleşememe durumu, saflarımazda disiplin yetersizliğinin bâzı en bilinçli militanlarda bile görülen kendi başına buyruk olma eğiliminin, provokasyonlara kadar varan bireysel tutumların baş nedenidir:” (M. B.: 4. MDD, s. 74)
Kanı bu ise, çözüm yolu: Sosyalistler arası çağrılardan niçin fellek fellek kaçarsın?
Sonra, kanıda kaç aykırılık saklambaç oynuyor:
1 – Önce Proletarya Partisi “bütün sosyalistleri” değil, orada adsız er gibi fiilen çalışacak olan Bilimcil Sosyalistleri birleştirebilir. Bunu göze almıyanı: önce Parti, içine almaz.
2 – “Disiplin” hangi “Saflarımız” açısından dilenir? Besbelli, Yuvar (Mahfil) safları öneriliyor. Oysa “Parti safları” içinde “disiplin” olur. Yuvar safları, adları üstlerinde: dağınıklığın tâ kendisidir. Parti mi disiplinden çıkar, Disiplin mi Partiden? Her ikisi birbirinden çıkmakla birlikte, elbet son duruşmada Parti disiplini yaratır.
Oysa MDD teorisinin candamarı en çok Siyasî Parti alanında kanamaktadır. Parti denince hep şu mantık sonuçlarına varılır:
“Başarımız özellikle proleter ve yoksul köylü yığınları içinde vereceğimiz mücadeleye bağlıdır. Onun için, Proleter Devrimcileri olarak, görevimiz şehir ve köy emekçileriyle en sıkı bağları kurmak, onların günlük mücadelesine katılmak, bu mücadeleye yön vermek, katkıda bulunmaktır.” (4. MDD, s. 75)
Rüya mı görüyoruz? Ortada Parti olmadan “sıkı bağ” nasıl kurulur?
Bir “Yön” dergisi kaç yıl hep Türkiye’ye “Yön” vermiye çalıştı? Şimdi bir “Yuvar” çıkıyor: o, “Yön” verecek insanlarımıza, o “katkı” yapacak sosyalizme!.. Bu, dünyanın hiç bir yerinde Yuvar‘lar mücadelesiyle elde edilememiştir. “Başlangıç” olarak Yuvar‘lar da olumlu olamaz mı? Olur. Ama kırk yıl önceki Türkiye’de kesinlikle aşılması istenmiş Yuvar‘lar aşamasını kırk yıl sonra “Başarı” gibi göstermek neye yarar? Kırk yıl önceFraksiyon‘culuğun (Parti içinde ahbapçavuş işgüzarlıklarının) Türkiye’de nasıl Provokasyon‘a kardığı örnekleriyle belirtilmişti. Kırk yıl sonra Yuvarmücadelesinin başka sonuç vermemesi şaşılacak şey midir?
MDD ideolojisi hâlâ Yuvar‘lar çağını uzatmıya vesile oluyor. Çünkü her Yuvar çabası, bölük pörçüklüğü ile her türlü provokasyona en geniş ve en sürekli kaynak olmuştur, ve olacaktır. Provokasyonları enaza (asgariye) indirmenin tek yolu: Mahfil çağı yerine Parti çağını geçirmektir. Genel ve özel Örgütlenme‘nin kendisi (çete savaşı) kılığında kaldıkça Parti‘nin bile ruhunu da, maddesini de soysuzlaştırmaktan, provokasyonlardan koruyamaz. Bu eneski hakikatir. İllâ “yeni söz” söylemek, illâ “Katkı” yapmak hevesleri bu inatçı Gerçeği değiştirmez. Geçmişi unutturmaz. “Üstâd”MDD’cilerin de, Delikanlılarının da zamanla teoride ve pratikte yetişmeleri için tek çerçeve Siyasî Parti‘dir.
“ZAMANI GELDİ” Mİ? “GEÇTİ” Mİ?
Proletarya Partisinin “zamanı”: Türkiye’de 50 yıl önceye rastlar. Primitivizm’den (ilkellikten) kurtulmanın “zamanı”, imkânı kurupropaganda ile sağlanamaz. Onun zamanı çoktan geçmiştir.
MDD’ciler “Yeni söz” aramakta hürdürler. Yeter ki, “Yeni söz”, yeni gerçeklikleri Diyalektik metoda uygunca işlemiş bulunsun. Yeter ki, yapratik işlerinde, yahut teorik çabalarında eskinin, hattâ eneskinin gerilerine düşmemiş bulunsunlar. Eneskiler de, Eskiler de Siyasî Parti kavramında göz kırpmadılardı. Onlarda her şey Parti ile başlar ve biterdi. Kendilerine:
<<“Arkadaş! ‘Zaruret’lere boyun ey, Olamaz bu memlekette hiçbir şey.” diyecek
“Paçalarından mûcize akan”lar oldu mu, onlar şu karşılıği verirlerdi:
“O ‘güruh’u lâ yuflihûn’a göre”,
Ne yapsan, ne etsen ya: “zamanı gelmedi!”, ya: “zamanı geçti” “Alaturka S. S. lerin,” “Yâni: “Sapık Softa”ların tükürmüşüm “Müsait “Zaman” ve “Şerait”lerine”>> (D. H.: Soğan Ekmek Kongresi, 1955, s. 70 – 71)
Yeniler ve Enyeniler, şimdilik, hep: “Örgüt uğruna…”, “Proleter Devrimci örgüt kurma yolunda…” hep “zaman ve şartlar”ın ayaklarına “protokollu başarı” ve ün Tahtırevânını getirip: “Buyurun Baylar, binin!” demesini önerirler. Buyur (e)demedikçe ertelemeci kesilirler. Açık seçik “Siyasî Parti” sözünü “Örgût”, “Öz örgüt”, yahut “Saflarımız” gibi nereye çekersen oraya giden lâstikli, parlak, esrar patlatıcı sözcüklerle balonlaştırırlar. Bu yoldan ana problemi örtbas edişi bir “yaratıcılık” sayarlar.
“Ancak böyle yaratıcı bir ruhla Propaganda ve Ajitasyonumuzu en etkili bir düzene ulaştırabiliriz.” (M. B.: MDD), derler: Bu deyişin altında ne yatıyor? Gene yalnız: Propaganda – Ajitasyon Partinin yerini tutar. Bu tezlerse, 52 yıl önce çürütülmüş, Bilimcil Sosyalizme aykırı bulunmuştur. Türkiye’de İlk Kuyrukçuları temizliyenler, Dünya’da o temizliği yapanların sözünü “eski” de olsa anarlar:
“Bu durumda, tek başına Propagandanın önyargıları kökünden söküp atmasını beklemek Marksizme büsbütün aykırı olur.” (Lenin: Pitirim Sorokin’in Kıymetli İtirafları, s. 65)
Yeni’ler (ve de Enyeni’ler), Siyasî Parti konusunda yalnız propaganda ve ajitasyon yapmakla, yahut Siyasî Parti “yönünde” her girişimi, şu veya bu bireycil açılardan kötülemekle Marksizme aykırı düşüyorlar. Türkiye’de işçi hareketini soysuzlaştırmak için Yerli, Yabancı Finans – Kapitalin gerçek sosyalistleri Parti-dışı bırakışından doğmuş anormalliği herkes biliyor. Ona karşı bilinçli sosyalistlerin görevi Parti “olanaksızlığını” uluorta yaymak olmamalıdır; ikelliği savunmak olmamalıdır.
OPORTÜNİZM ve ONUNLA SAVAŞ ŞARTI
Oportünizm, elbet burjuvazi ayakta kaldıkça, kapıdan koğulsa bacadan girecektir. Ama onunla ciddî savaş, ülkemiz ve sosyal Tarihimiz ölçüsünde sistemli Proletarya Partisini ister.
Çünkü ancak Siyasî Parti, –“uğrunda” değil,- “Parti içinde” yapılan eleştiri kişilerin kişilerle yırtınması görüntüsünden kurtulabilir. Hem otokritiği sağlar, hem oportünizmi ivmelendirebilir. Ancak Siyasî Partinin, -gerçek Proletarya Partisinin,- sınırları, her düşünceyi ve davranışı keyfi, yahutkişicil yakıştırmalardan, bireycil görüntülerinden kurtarır. Organ determinizmini, “demir disiplini” yetkili katlarda tartışma ve yargı düzeyine çıkarır. Bu da ancak Programı ve Tüzüğü bilinçle benimsemiş Üyeler için olur.
Yalnız o zaman Oportünizmle savaş objektif (nesnecil) ölçülere girer. Gene kişiler etken olurlar. Ama pozları, yahut tekerleme itham ve tâltifleriyle değil; herkesin elinde ve önünde bulunan Parti Proğramı ve Parti Tüzüğü çerçevesi ve İşçi Sınıfının kriteriumu ile aydınlatıcı ve yönetici olabilirler. O zaman kimse şu veya bu kişinin uyduluğuna düşmez; kollektif çalışmada arkadaş güvencinden kuşkulanamaz. O zaman, Oportünizmi temizlemek, provakasyona kaçan Fraksiyon‘culuğu Türkiye’deki 40 yılık rezil çenberi vaktinde teşhis ve tedavi etmek olağanlaşacaktır. Oportünizmin kökleri her yerde birdir:
“Siz kendiniz de teslim edersiniz ki, “ölen sosyalizm” burjuva fikirlerine dört elle sarılır (başka deyimle, burjuvazi taraftndan beslenip cesaretlendirilir), belirli bir sosyalizm eğilimine (reformizme), belirli bâzı sosyal tabakalara (parlamentoculara, aydın memurlara, kimi ayrıcalı işçi gruplarına, ve ilh.’a) dört elle sarılır. Buradan, sizin formülleştirmediğiniz bir mantık sonucu kaçınılmazca sızıp çıkar. Fizik şahıslar (bedenli kişiler), doğal denilen tabiî ölümle “ölürler”, ama ideolojik – politik eğilimler böyle ölemezler. Nasıl burjuvazi devrilmedikçe ölmiyecekse, tıpkı öyle, burjuvazinin desteklediği ve beslediği eğilim de, burjuva müttefiği küçük bir küme aydınların ve işçi hareketi aristokrasisinin çıkarlarını deyimlendiren eğilim de, eğer öldürülmezse, yâni sosyalist proletarya üzerinde her türlü etkinliğinden (nüfuzundan) yoksun bırakılacak olan bu eğilim devrilmezse ölmiyecektir. Bu eğilim, çok sarih olarak sırf burjuvazi ile ilişkilerinden ötürü güçlüdür. Bu grup, 1871-1914 barış çağının nesnecil (objektif) çevre şartları sayesinde, işçi hareketinin asalak bir güdücü tabakası haline gelmiştir.
“Bu durumda o asalak tabakayı sırası düştükçe yadırgamak (takbih etmek) yalnız mecburî değildir, onun ölüm çananı çalmak, maskesini acımaksızın düşürmek, vücudunu ortadan kaldırmak, işçi hareketi ile birliğini yok etmek te mecburidir; çünkü o birlik gerçekte işçi sınıfının millî burjuvazi ile birliği olup, aynı zamanda uluslararası Proletaryanın ayrılışı (parçalanaşı) anlamına da gelir; bu uğruların (haydutların) birleşmesi ve devrimcilerin bölünüşüdür.” (Lenin: İkinci Enternasyonal’in Krahı,1915)
Böylesine evrensel bir görevi küçük grup‘ların dar, süreksiz, hotzotçu, başıbozuk, alaturka ve toyca eylemleri yerine getirebilir mi?
 AYRIM VIII.

ANARŞİSTLİĞİMİZ Mİ ? DAĞINIKLIĞIMIZ MI?

Sosyalist ortamın dağınıklığı nedendir? Tek sözle özetliyelim: Anarşistlikten!
TOPTAN ANARŞİZM
 Ne demek, denecek, örneğin, ağzına Sosyalizmi bile salavatla alan Sendikacı Anarşist midir? Sosyalizmi yasak etmekten vaz geçince de“güleryüzlü” veya “demokratik” boyasıyle makyajlamaksızın savunamıyan Bay’lar, ve benzerleri Anarşist midirler? Millî Demokratik Devrim sloganını çokça kullananları “İhtilâlci metod” kullanmakla suçlıyarak iyi saatte olsunlara “ihbar” etmiş duruma düşen sayın Bayan’lar Anarşist midirler? Hattâ daha ne bileyim, falan fâre deliğinden işçi sınıfına en “demir disiplin”li “Öz-örgüt” adına göz kırpan müthiş veya ünlü “Komünist”ler Anarşist midirler?
Evet: Türkiyemiz için bütün bunların topu birden en onmaz Anarşisttirler. Gelin, yüreklerin bütün çirksiz ve çepelsizliği ile insâfa gelip ikrar etmekten korkmıyalım. İster, iki kişi ile bir araya gelip organlar içinde gündemli tartışma, karar alma ve uygulama yolundan gitmeyi idam cezasından korkunç bulan “Bağımsız” “Sosyalist”lerimiz olsun, gerek bir yerden edindiği “yeterli sosyalizm” apoletini rastladığı yurttaşa gösterip kendisine “itaat” etmiyeni dünya ölçüsünde yıldırımlıyabileceğine inanmış (mintarafillah) “yetkili” “Sosyalist”lerimiz olsun, hepsi bal gibi yahut zehir gibi Anarşisttirler…
Onların kendi kendilerine, yahut etrafın onlara vermiş bulunduğu: “Sosyalist”, yahut “Komünist”, yahut “Oportünist – Revizyonist” vb. sıfatlarına bakmayın. Hepsinin içyüzlerine, yâni ana düşüncelerine ve temel davranışlarına bakın. Hepsi, yalnız kendi “kişiliklerinde” bir “Otorite”kabul edilirse, onlar da bir “Otorite” kabul ederler. Kendi dışlarında otorite mi? Böyle şeyi, yazdıysa bozsun. En “Majüskül” geçineninden en “Miniskül”üne dek hiç birisi, -ne denli: “beş vakit namazında: müttakî sosyalist” görünürse görünsün,- yeryüzünde hiç bir Otorite tanımazlar. “Ben”otorite isem: otorite var; “Benim otoritem” yoksa: hiç bir otorite yoktur. Teori ve pratikte kahrolsun otorite! Görünmez, dilsiz sloganları budur.
Demirel’lerin, İnönü’lerin “Anarşi” saydıkları şey anarşi değildir. Asıl, otoriteyi sırf dış ve yadırgı zorlamalarla: gerçek teori ve pratikten kopuşla, makamla, apoletle, rütbe veya para yahut süngü, kurşun gücü ile sağlanır şey sayan kafa yok mu? İşte o, anarşistin domuzudur. Ve budomuzuna anarşistlik, bize tarihcil görevi bitmiş Osmanlı Tefeci – Bezirgân Derebeği artıklarıyla aktarılıp gelmiş, iliklerimize işlemiş, ciğerlerimizi delmiş, anamızı ağlatmıştır.
OTORİTE GÖSTERİŞİ ve ANARŞİZM DİYALEKTİĞİ
Hiç değilse kendilerine başkaları “Aşırı sol” veya “Kızıl komünist”, kendileri “Sol” veya “Sosyalist” diyenlerimiz, gerçekte boylu boyunca içine battıkları o Anarşizm batağından niçin kurtulamazlar? Neden bir baltaya sap olamazlar? Ömür boyu kendilerinden başka bir düşünce ve davranış otoritesi tanıyamadan, kendi etkisiz kişi böbürlenmeleriyle göçüp giderler? Çünkü, çoğu Otorite‘nin ne alduğunu bilmezler.
Yahut “bilirler”, hem de çok iyi, herkesten daha iyi bildiklerine inanırlar. İnançlarında ve bilgilerinde aşırıca samimîdirler bile. Hepsi de“Otorite”yi ağababalarından görmüşler, paşa atalarından öğrenmişlerdir. Otorite de ne imiş ki? Takarsın efendim palabıyığı, yahut top sakalı suratının alt yanına: üst yana da geçirirsin mezar taşından iri kavuğu yahut silindir şapkayı, ya da bıçkın kasketi! Açarsın ikisi arasındaki arslan ağzını, gaz tenekesi gürültüsüyle ezberlediğin iki üç lâfı kükredin mi? “Hâzâ” otoritenin tâ kendisi olursun.
Karşı çıkan mı olur? Kolay. Çekersin kılıcı, uçurursun kelleleri. Senden başka kimse kalmaz ortalıkta otorite. Sosyal anarşistin kılıcı mı? O da var: boyunu posunu görene “Oportünist”, yahut “Revizyonist” dersin. “Kuyrukçu” yahut “Likidatör” dersin. O da olmadı. “Maocu” yahut “Kastrist”damgasını vurursun. Bunlar gerçek kılıç mıdır, yoksa tahta kılıç mıdır? Sen o kılıcı kullanmayı değil, kıçına takmayı olsun öğrenebilmiş, hele hak edebilmiş misindir? “Aldırma beğim, canbaza bak!”
Bütün sosyalistlerimizin kolayca Anarşist soysuzluğuna düşebilmeleri: ne teoride, ne pratikte, Otorite tanımamaktan da kötü olan, Otoritenin ne olduğunu bir türlü kavrıyamamış olmaktan ileri gelir. Anarşistliğin birinci ve sonuncu maddesi ve özü: (Otorite düşmanlığı + Otorite megalomanisi)dir. Herşey gibi, Anarşistlik te önce objektiftir: yâni bizim onu kabullenmiş olmamamızla ortadan kalkmaz. Sonra, diyalektiktir: yâni, hem otorite düşmanlığıdır, hem de otorite megalomanlığıdır. Ve bugün Türkiye’nin hemen bütün sosyalistleri Anarşizmin bu iki çengelinde, ikisine birden takılarak yırtınmakta ve kanamaktadırlar.
OTORİTE VE SAVAŞÇILLIK
Oysa Otorite (pabucu büyük Mevlâna çelebice Eyüp Sultan camiinde bunak pâdişahın beline taktığı sırmalı kılıç gibi) herhangi bir kişiye veya kişilere, herhangi bir üfürüklü merâsimle kuşanılacak bir elmaslı yakut kamış kılıç değildir. Bunak Pâdişahın dedesinin dedesi yalınkılıç savaşla ülkeleri fethetmeseydi, kılıç takma gösterisini kimse ciddiye almazdı. Sosyalizmde de, Otorite, herşeyden önce nâmusu ile verilmiş kanlı savaşların ürünü olabilir. Bu en başta unutulmaması gereken birinci gerçekliktir. Yoksa, sosyalizmin erkekliğini giderecek “Fennî sünnetçilik”lerle, yahut “Ala ala hey!” curcunalı liderlik “Sünnet düğünleri” ile kılıç kuşanılamaz.
Sosyalizmde Otorite sağlıyan, Anarşiye son veren Savaş, hem teorik hem pratik iki yüzü keskin bilinç ve bilim savaşıdır. Sosyalizmin pratiği: biri ötekisinden zerrece ayrılsa, hepsi sıfıra inen (Ajitasyon + Propaganda + Örgüt) üçüzüne dayanan savaştır. Dikkat edelim, bütün Otorite düşmanlıklarının veya Otorite megalomanyaklıklarının TEKNİK kökü: hep bu sosyalizm pratiğindeki üçüzden birinin veya ötekisinin yeterince önemsenmeyişinden ileri gelir.
Adam eline bir Örgüt, yahut Ajitasyon, yahut Propaganda olanağı geçirir. Örgütün nasıl sosyalist örgüt, propagandanın nasıl sosyalist propaganda, ajitasyoıiun nasıl sosyalist ajitasyon olacağını henüz kavramadan, ansızın kazıklaşıp Otorite kesilir. Ve başka bütün otoriteleri “yere sermek”ten daha kestirme “başarı” yolu düşünemez. Bu Osmanlı katırlığının kaçınılmaz sonucu: aydınlatıcı, derleyici, değiştirici, geliştirici olmak yerine köreltici, dağıtıcı, taşlaştırıcı olmaya varır. Kaş yapayım denilirken göz çıkarılır. Sözde otorite gösterisine girişilmekle, otorite bozulur ve anarşistliğe düşülür.
ANARŞİSTLİKLE SAVAŞTA: ÖRGÜT
Sosyalizmin sefaletinde Osmanlı katırlığı: yâni, Bâbil çağından kalma Derebeği artığı küçükburjuva soysuzluğu sosyal temeldir. O bakımdan, anadan doğma (megaloman + otorite düşmanlığı) ile savaşmak, güçtür. Ama olanaksız değildir. Türkiye‘nin bugünkü şartları ve yeni kuşağınyönelişi ortamında, anarşistliğe son vermek ve sosyalist otorite denilen bilinçli proleter disiplini kurmak, ancak, Örgütçül pratiğe ve gerçek Teorianlayışına dayanmakla gerçekleşebilir.
Sosyalist Örgüt pratiği: matematik kuralı kadar kesin prensiplere uyar. Örgüt pratiği, Proletaryanın Politik Partisini çelik çekirdek yapmadıkça gerçekleşemez. Proletarya Partisi, Tüzük gücü ile yürür. Tüzük, Amaç maddesiyle bütün Programı özetledikten sonra, en çok Üye olmakbölümünde açık ve kesin olur. Programı iyice bilmek ve yaymak, hattâ aidatını dzenlice ödemek, Parti üyesi için değil, Parti sempatizanı için bile yeterli olamaz.
Parti üyesi herşeyden önce bir Parti Organı içinde canlı ve disiplinli düşünüp davranan kişidir.
Organ: Belirli gün, belirli gündemle toplanan, belirli işbölümü yaparak, disiplinli tartışma sonucu çoğunlukla alınmış kararı mutlak uygulayan; ve bu canlı düşünce – davranışı hem yerce, hem zamanca, bir saat düzenliliği ile sürdüren; yukarıya ve aşağıya bağımlılığı bağımsızlığı ile yarışan bir bilinçli örgüt bölümüdür. Canlılığı: Parti içinde olduğu denli, Yığın içinde de bilimcil düşünce ve davranışta öncülüğü ile ölçülür.
Disiplin: Her şeyden önce, girişim (inisiyativ: teşebbüs kaabiliyeti) temeline dayanır. Girişim gücünü körelten her kural, proletarya disiplini değil, “körü körüne itaat” istiyen, Partiyi inmelendiren burjuva otomatlığıdır. Girişim ışığı altında proletarya disiplininin başlıca dört ayağı şunlardır:
1 – Organda eleştiri hakkı sınırsız, oy hakkı her kişiye bir tektir.
2 – Yetki ve sorumluluk: (Sınam + Bilgi + Enerji)ye, yalnız kararla verilir ve alınır.
3 – Tartışma: mutlak organ içinde, şahsiyata dökülmeden, prensipcil ve yapıcı, pratik, somut, ilerletici, karara dek yapılır.
4 – Karar: gelecek karara dek ilgililer için mutlak uygulanan kanundur.
Partiden çıkarılma başlıca dört nedene dayanır:
1 – Kariyerizm (mevki hırsı),
2 – Organ dışı eleştiri,
3 – Karara uymamak,
4 – Program ve Tüzük dışılık ve Provokasyon.
Bu en ilkel prensipleri göz önüne almıyanın, bir proletarya partisiden söz etmesi veya proletarya partisine girmesi, eğer provokasyon ve bozgunculuk değilse, düpedüz anarşistliktir.
ANARŞİSTLİKLE SAVAŞTA: TEORİ
Örgüt, Teorinin Pratiğe uygulanmasıdır. Örgütsüz teori havada asılı kalır. Teorisiz Örgüt, havasız yaşamak istiyen canlıya benzer. Örgüt bir lâmba ise Teori onun yağıdır. Ne yağsız lâmba ışık verir, ne de lâmbasız yağ ortalığı aydınlatır. Örgüt ampule, Teori elektrik akımına benzer. Ampulden geçmiyen elektrik de, elektriksiz ampul de ne ışık, ne ses, ne ısı, ne hareket vermeye yeterli olamaz.
Ancak, biliyoruz: bütün elektrik âletleri, cihazları, elektrik enerjisinin keşfinden sonra icat edilmişlerdir. Onun gibi, en iyi örgütler de ancak, en doğru teoriden sonra kurulabilmişlerdir. Teori ile Örgüt‘ün karşılıklı etki – tepki diyalektiği ne olursa olsun, insan denilen makinenin etken verimliliğinde öncelik, her zaman Teoriye düşer. Çünkü insan, Engels’in dediği gibi: yerken içerken bile, önce o işlemin düşüncesini kafasında tasarlar.
Türkiye’de sosyalizmi bir sürü Derebeği, Burjuva ve Küçükburjuva anarşistlerinin türlü sapıklıklarından kurtaracak örgüt için de, birinci adım, önce kafa disiplini ve düşünce otoritesi yaratacak olan doğru ve sağlam Teori ile atılabilir. Türkiye’nin Sosyal Devrimler alanına en geç gelmesi, dünya ölçüsünde sınanmışları bir daha sınamasını olasılaştırabilir. Yeter ki, Teori‘nin ne olduğunda yanılınmasın.
İnsanı bütün öteki hayvanlardan ayıran yanı, Sosyal – Teorik bir yaratık olmasıdır. Bunu Tarihin her aşamasında görmemek elden gelmez. Teori ile en az başı hoş olan Barbarlığın en etken olduğu çağlara dikkat edelim. O insanlığın en kargaşalı (en anarşik) ve en karanlık (en bilinçsiz) bulunduğu çağlarda, en çimçiy ham güce dayanan, Pratik Otoriteler (Derebeğilik Uluları) yalnız ve ancak Teorik Otoriteye (örneğin: KrallarHristiyanlık Kilisesine, Pâdişahlık İslamlık Şeriâtına) yaslanabildikleri ölçüde Gerçek Otorite (Kral veya Şah) olabilmişlerdir.
Onun için, Derebeği artığı Türkiye’de (olmaz öyle şey ama): Sosyalizme Kral veya Pâdişah mı olunmak isteniyor? Görünen budur. Her köşe başında Sosyalizmin Kralı yahut Pâdişahı olmak istiyenlerin kulakları yahut kuyrukları titreşip duruyor. Bu gibilerin, kendilerini değilse bile, çevrelerini hastalığa bulaşmaktan kurtarmanın birinci ilâcı şu gerçeklikte toplanır: Zamanı için ve kendine göre az çok oturaklı ve tutarlı bir Teorik Tabanbulunmadıkça, insanağlu, hiç bir yerde, hiç bir zaman oturaklı ve tutarlı bir Pratik Otorite kuramamış, hele hiç sürdürememiştir.
İnsancıl her alan için doğru olan bu kuralın, özellikle Proletarya Sosyalizmi için en büyük yamanlığı ve keskinliği büsbütün doğrudur. Sosyalizmde Türkiye’nin otoritesi olmak istiyenlerin çoğu o doğruyu genel ve soyut olarak az çok biliyorlar. Onun için hemen hepsi “Teori” adına konuşuyorlar. Bir eksikleri var: Teoriyi, herkesten iyi kavradıklarını sandıkları için, bilmiyorlar. Bilmemekten de kötü alarak, teoriyi metafizik veskolastik biçime sokuyorlar.
Dünya ölçüsünde otorite olmuş düşünür ve davranırların teorik yazılarını ne denli çok iyi ezberler, hele tekrarlarlarsa, Türkiye ölçüsünde o denli büyük, yanılmaz teorici olabileceklerini umuyorlar. Aldanıyorlar. Yalnız kendileri aldanmakla kalsalar, “Yanılmaz Papa”lıkları onlara helâl edilebilirdi. Ne yazık ki,  skolastiği çevrelerine de yayarak, şimdiye kadarki kuşakların düştükleri çukura yeni kuşakları da düşürmek istidadını körüklüyorlar. Bu kadarı “aşırı” oluyor.
Bilimcil Sosyalizm için, Teori, herşeyden önce, Derebeği Skolastiği ile Burjuva Metafiziğini yok etmektir. Teori, her şeyden daha keskinDiyalektik metod ve mantıktır. Teorinin diyalektiği: elbet uluslararası bir değer olmaktır. Ama, uluslararası bir değer olmanın tek yolu da, her şeyden önce ulusal bir değer yaratmaktır. Kapitalizmde insanlık eşitsiz gelişim kanunu ile, ayrı ulus gerçekliklerine parçalanmıştır. Onun için, her ülke, ötekilerinin yarattığı bütün teorik değerleri iyice sindirecektir. Ama bu, uluslararası teoriyi sindirim Teori‘nin yalnız bir kanadıdır. Öbür kanat, her ülkenin kendi sosyal orijinalitesi‘nde yatar.
Bizde, bütün sosyalistlerimizin basamak basamak kendi çaplarında boyuna anarşistleşmeleri (otorite kırıcı megalaman disiplinsizlikleri) hep, yalnız derme çatma, çıraklıkta pişmemiş, uluslararası “teori” tek kanadı ile şâhâne uçuşlar yapmıya kalkışan acaip kuşlar oluşlarından ileri geliyor. Oysa, bu aşama, kırk yıl öncede kalmalıydı. “Cin olmadan adam çarpmak” modası artık geçmelidir. Yeraltı, dünyadan başka yıldız değildir.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar