NETİZ TV
geleceğin net portalı

BAŞKA BİR ORGANİK TARIM MÜMKÜN MÜ?

Yazar Editör: Tayfun Özkaya

ÇALIŞTAY NOTLARI
16 Mayıs 2011
TARIM EKONOMİSİ DERNEĞİ
EGE ÜNİVERSİTESİ ZİRAAT FAKÜLTESİ TARIM EKONOMİSİ BÖLÜMÜ
ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI İZMİR ŞUBESİ
Editör: Tayfun Özkaya
İzmir 2011

İÇİNDEKİLER 
Abdullah Aysu: Tarıma Şirketler Egemen Oluyor
2
Suat Yalçın: Boğaziçi Üniversitesi Tüketim Kooperatifinin Ekolojik Tarım Yaklaşımı
23
Füsun Tezcan: Zararlıların Yönetiminde Ev Yapımı İlaçların Yeri
32
Turgut Gelegen: Doğanın ve Emeğin Ekmeği
40
Berin Ertürk: Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifinin Uygulama ve Görüşleri
68
Mustafa Fatih Bakır, Mete Hacaloğlu: Marmariç Permakültür Deneyimi
70
Tartışmalar
64
Ek 1:Doğa ve İnsan Dostu Bir Tarım Sistemine Doğru Tayfun Özkaya
83
Ek 2: Dedelerimizin Yaptığı Tarıma Geri Dönebilir miyiz? Tayfun Özkaya
91
 
TARIMA ŞİRKETLER EGEMEN OLUYOR, BAŞKA BİR TARIM MÜMKÜN
Abdullah AYSU (Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı)
Özet
            Tarım bitkisel üretimle hayvansal üretimin bir arada yapıldığı bir iştir. Çıktılarını birbirlerine kullanırsanız şirketlerle fazla bir ilginiz olmaz. Traktör Türkiye’ye 1950’lerde girince işler değişti. Meralar sürüldü. Çok üretim elde edildiği söylenir. Aslında meralar sürüldüğü ve kullanıldığı için üretim artışı olmuştur.
            Geleneksel tarımda az ürün elde ederdik. Bu güne göre sağlıklı olurdu. Mutlu idik. Gelirimiz daha iyi idi. Traktör ile ekolojik yarılma başladı. Yem sanayi girdi. Hayvancılık merada yapılan bir iş olmaktan çıktı. Ahırda yapılır oldu. Hayvancılık ile bitkisel üretim bağı kopunca kimyasal gübre gerekti. Kimyasal gübre kullanılınca çok su gerekti. Su ile yabani otlar çıktı. Otlarda böcekler çoğaldı. İlaç atıldı. Ot için herbisit kullanıldı. Biz çiftçiler şirketlere para ödeyen makineler haline geldik.
            Para tren biz istasyon haline geldik. Para şirketlere gidiyor. Her 100 TL’nın 91 TL’sı bizim dışımızdakilere gidiyor. Bize 9 TL. kalıyor.
            Aydınlar şirketlerden yana destek oldular. Buna modern tarım, çağdaş tarım dendi. Bunu yapanlar aydın, bilgili insanlardır dendi. Aydınlar şirket tarımına yedeklendiler.
            Karşı çıkışlar organik ile etiketlendi. Biz çiftçiler organik tarıma cepheden karşıyız. Organik tarım yeni bir rant alanı açtı. Organik tarım rantına karşı çıkmalıyız.
            Tarım Bakanlığını organik tarım sertifikası verme yetkisi yoktur. Olmalı. Neden sadece şirketler sertifika verebiliyor. İki gün dışarıdan gelip para alma yetkisini kendilerinde görebiliyorlar. Ziraat Fakülteleri neden buna karşı çıkmaz?
            Organik ürün tüketme bir statü oldu. Biz çiftçiler ısırgan otundan tarım ilacı yaparız. Kadife çiçeği ile böcek kovarız. Neden ziraat fakülteleri bu konulara eğilmez?
            Çiftçiler mazoşist değildir. İlla karasaban istemeyiz. Niye doğa ile uyumlu teknoloji üretilmiyor. Doğa bilimdir. Bilim doğadır. Onun dışında endüstriyeldir. Doğa ile barışık olmalıyız. Bilge köylü tarımcılığının esas alınmasını istiyoruz. Araştırmaları çiftçiler ve bilim insanları birlikte yapsın.
Giriş
“…Sene 1973.  Japonya’nın başkenti Tokyo’da resmi düzeyde uluslararası bir toplantı yapılmaktadır. Bu toplantı Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşmasının (GATT) 7. Turu’dur ve Tokyo Turu olarak anılacaktır. Bu toplantının birçok konu başlığı vardır. Fakat toplantının en önemli konu başlığı tarımdır. Çünkü tarımı serbest piyasa içine alma konusu da tartışmaya açılmıştır. Tarım konusu bu turda çok tartışılır. Altı yıl süren Tokyo Turunun bitiminde yani 1979 yılında tüm katılımcı ülkelerin kararıyla tarım serbest piyasa içine alınmadan dağılır. Türkiye’de bu toplantıya katılmış ve tarımın serbest piyasa içine alınmaması doğrultusunda görüş belirtmiştir…”
            GATT Tokyo Turu bitmiştir. Türkiye’de Demirel Başbakan’dır. Başbakan Demirel ve Turgut Özal’lı ekibi 1980 yılında 24 Ocak Kararları diye bilinen kararları çıkarmış, uygulamaya koymuştur. Tokyo Turu’nda red edilen tarımın serbest piyasa içine alınması 24 Ocak Kararları ile fiilen uygulamaya konulacaktır. Bu Kararların uygulamaya konulmasıyla sadece çiftçiler değil işçiler, memurlar ve gençler için hayatı cehenneme çevirecek yeni bir süreç başlamıştır. 24 Ocak Kararları ile Türkiye ekonomisinin dümeni IMF ve Dünya Bankası’na terk edilmiş, tarım sektörümüz de, serbest piyasa çarkına üç aşamalı sinsi bir planla alınmıştır.
I. Sinsi Plan: Devlet ile çiftçinin bağının koparılmasıdır.
IMF ve Dünya Bankası;
·                     Tarıma yapılan destekleri azaltın,
·         Girdilere yapılan sübvansiyonları en aza indirin, sonra kaldırın,
·         Tarımsal kredi faizlerini yükseltin,
·         Tarımsal KİT’leri özleştirin.
·         Destekleme alımı yapan kuruluşları özelleştirin veya işlevsizleştirin,
            Yalnız özelleştirmeler konusunda bir sorun vardır. Mevcut yasalar KİT’lerin özelleştirilmesine engeldir.
            Özal bunun için önce Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) yasalarını değiştirir. KİT’leri özelleştirilebilecek duruma getirir.
            Özal çiftçi ile devletin bağını koparmak için ayrıca;
·                     Üç yanı denizle çevrili ülkemizin akarsu ve göllerindeki ürünlerden doğru ve iyi yararlanmamızda önemli görevler üstlenen ve daha geliştirilmesi gerekirken Su Ürünleri Genel Müdürlüğü’nü,
·                     Gıdaların kalitesini, sağlıklılığını hem test hem de kontrolünü gerçekleştiren Gıda Kalite ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nü,
·                     Hayvanların sağlıklı yetiştirilmesi ve tüketicilerin sağlıklı hayvansal gıda tüketmesinde yararlı görev gören Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü’nü,
·                     Üretici köylüyü yeniliklerle buluşturan Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü’nü,
·                     Bitki sağlığı ve zararlılarla mücadelede etkili teknik ve bilgi desteği sunan Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü’nü,
·                     Tarım topraklarının amaç dışı kullanımını engelleyen Toprak – Su Genel Müdürlüğü’nü kapattı.
            Özal’lı ANAP Hükümetinin kapattığı bu genel müdürlüklerden boşalan yerlere özel sektör girdi; tarım toprakları kâr amaçlı olarak konuta ve sanayiye açıldı. İlaç ve gübre kullanımı özel sektörün “ne kadar çok satarsa o kadar çok pirim alacak olan” gezgin satıcılarının eline terk edildi. Topraklarımız ve sularımız hızla kirlenmeye başladı ve kullanılamaz hale geldi.
            Özal Hükümeti ayrıca çayda, ÇAY-KUR’un (3092 sayılı 04/12/1984 tarihli Çay Kanunu[1] ile) Tütün ve alkollü içeceklerde TEKEL’in, tekel olma vasfını kaldırarak çokuluslu şirketler için kârlı günleri, çay, tütün ve üzüm üreticileri için zor günleri başlattı.
            “…Yıl 1986. Punto del Este/Uruguay’da yine bir GATT toplantısı yapılmaktadır. Bu toplantıya 108 ülkenin Ticaret Bakanları katılır. GATT turlarının 8’ncisi olan bu toplantı 7 yıl sürer. Bu 8.Tur; Uruguay Turu olarak anılır. Uruguay Turunun en önemli konusu da yine tarımın serbest piyasa içine alınmasıdır. Bu kez tarımın serbest piyasa içine çekilmesinde gelişmiş ülkeler başarılı olacaktır.
            Toplantının cereyan ettiği dönemde/süreçte dünyada da birçok değişimler yaşanmaktadır. Turun devam ettiği süreçte (1989’da) Sovyetler Birliği dağılmaktadır. Dünya tek kutuplu bir hal almaktadır.
            1992 yılında AB reforma gitmiş, kendi içinde serbest piyasadan yana net tavır belirlemiştir. Kısacası kapitalizm dünyanın tek egemeni olmuştur artık! Çokuluslu şirketler sosyal hakları budamak değil tümden kaldırmak için atağa geçmiştir. Çokuluslu şirketlerin kılıcının arkası da önü de artık kesmeye başlayacaktır.
            Çokuluslu şirketler dünya ölçeğinde çiftçiliğin ortadan kaldırılması, şirketlerin tarıma egemen olmasını sağlayacak örgütlerini kurmaktadırlar. GATT’ın 8. Tur’unun ardından Fas’ın başkenti Marakeş’te üye devletler tekrar bir araya gelir (1994), GATT’ı sona erdirir, yerine Dünya Ticaret Örgütü’nü kurarlar. Kapitalistler artık dünya ticaretinin Anayasasını kendi çıkarlarına uygun kılacak örgütlerini kurmuşlardır.
            Bunun farkına varan tek tek ülkelerin yerel çiftçi örgütleri dünya ölçeğinde örgütlenmeye başlarlar onlar da, La Via Campesina adıyla küresel mücadele örgütlerini 1993 yılında kurarlar.
            Türkiyeli çiftçiler de Anayasal haklarını kullanarak Türkiye’de ürün bazında sendikalarını kurmak için 2000 yılında çalışmaya başlar ve 8 adet ürün bazında sendika kurar. 2008 yılında da Konfederasyonlaşır. Türkiyeli çiftçilerin sendikaları 2004 yılında çiftçilerin küresel örgütü olan La Via Campesina’ya üye olmuş, ve yerel örgütlenip küresel düşünmeye başlamışlardır…”
            Biz dünyanın bu yeni gelişmesine paralel olarak Türkiye tarımında yapılan değişiklik ve bunun sonucu olan dönüşüme kaldığımız yerden devam edelim.
Bu kez sahneyi DYP-SHP Hükümeti almıştır!
            IMF ve Dünya Bankası’nın isteğiyle DYP-SHP Hükümeti; Et ve Balık Kurumu (EBK), Yem Sanayi (YEMSAN) ve Süt Endüstrisi Kurumu’nu (SEK) özelleştirdi. Bu kurumları alan patronlar ilk iş olarak yem fiyatlarını arttırdılar. SEK’i alan şirketler de sütün fiyatını düşürdüler.
            Hayvan yetiştiricisi çiftçiler de, çoluk çocuklarının katığını sağladıkları, fazlasını satarak aile bütçesine katkı olsun diye beslediği hayvanlarını ellerinden çıkarmak zorunda kaldılar.
            DYP-SHP, EBK, SEK ve YEM SANAYİ’ni özelleştirmeden önce 1983 yılında 83 milyon olan hayvan sayımız şimdilerde 37 milyonlara geriledi. Türkiye hayvansal ürünlerde ihracatçı konumdan ithalatçı konuma getirildi, ülke ekonomisi zarara uğratıldı.
DYP-SHP Hükümetinin ardından DSP-MHP-ANAP iktidar olur.
DSP-MHP-ANAP Hükümeti, IMF ve Dünya Bankası’nın isteğiyle; 
4634 sayılı Şeker Yasası’nı 04/04/2001 tarihinde çıkardı.
            Çıkarılan Şeker Yasası sonrasında; 
·         Pancar üreticileri yaklaşık olarak 2 milyon dekar arazide artık pancar ekemiyor.
·         175 bin üretici üretim dışına çıkarıldı, artık pancar üretemiyor.
·         200 bin büyükbaş hayvanın yaş küspe ihtiyacı karşılanamıyor.
·         Şeker fabrikalarında çalışan işçiler işlerinden ve aşından oluyor.
·         18 milyon ton olan şekerpancarı üretimimiz geriledi.
·         Ülkemizin dolayısıyla dünyamızın ekolojik dengesi, azalan şekerpancarı üretimi oranında bozuldu. Çünkü 1 dekar şekerpancarının sağladığı oksijen 3 dekar çam ormanına eşittir.
            Sadece şekerpancarı üretimine getirilen yüzde 10’luk kota bu kadar yoksulluğa ve işsizliğe neden oldu.
            Yasa; şekerpancarı üreticilerini yoksullaştırdı. Fabrika işçilerini işinden etti. Besiciliği geriletti. Ekolojik dengenin bozulmasına neden oldu.
Tütün Yasası’nı çıkardı.
            Çıkarılan Tütün Yasası sonrasında;
·   TEKEL devre dışı bırakıldı. Tekel tütünde destekleme fiyatı ve alımı yapmaktan çıkarıldı. TEKEL’e bağlı suma fabrikaları üzüm üreticisinin üzümlerini artık almıyor.
·   Yaklaşık 583 bin olan tütün üreticisi sayısı şimdilerde 100 binin altına düştü.
·   2000 yılında 234 bin hektar alanda tütün üretiliyordu. 2008 yılında tütün üretim alanları 146 bin hektara kadar geriledi. Bu miktar daha da gerileyecek.
·   2000 yılında 208 bin ton tütün üretiliyordu. 2008 yılında 60 bin ton tütün elde edildi.
·   TEKEL alımda olsaydı şu an tütünün bir kilo fiyatı 30 TL’den aşağı belirlenmiyor olacaktı. Şu anda tütünün kilosu ortalamada 8 TL’ye bile ulaşamıyor.
I.              Sinsi plan olan üreticiler ve köylüler ile devletin bağının koparılması başarıldıktan sonra sıra çiftçilerin örgütleriyle bağını koparmaya gelmişti.
II. SİNSİ PLAN ÇİFTÇİLERİN ÖRGÜTLERİYLE BAĞININ KOPARILMASI
            DSP-MHP ANAP Koalisyonu IMF ve Dünya Bankası’nın isteğiyle; 4572 Sayılı Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Yasası’nı[2] .01/06/2000 yılında çıkardı.
            Çıkarılan Yasa ile;
·         Yeniden Yapılandırma kurulları oluşturuldu. Kurullar Birlik yönetimlerin üzerinde üst bir yetkiyle donatıldı. Kooperatif arsalarının satılması, işçilerin işine son verilmesi, entegre tesislerinin şirketlere dönüştürülmesinde Yeniden Yapılandırma Kurulları belirleyici hale getirildi.
·         Kooperatiflere ait fabrikaların üç yıl içerisinde şirketlere dönüştürülmesi öngörüldü. Böylece Birlik fabrikalarının özelleştirilmesinin önü açıldı.
·         Birliklerin devlet veya diğer kamu finans kurum ve kuruluşlarından herhangi bir mali destek almasına ve devlet bankalarından kredi sağlamasına engel konuldu.
·         Birliklere banka kurma yasağı getirildi.
2. Sinsi plan olan; üreticilerin birlikleriyle-örgütleriyle bağının koparılması bu yasa ile başarıldı. Bu kez sıra; çiftçileri çiftçilikten çıkarmaya gelmişti.
III. SİNSİ PLAN ÇİFTÇİLERİ ÇİFTÇİLİKTEN ÇIKARMAK
5553 Sayılı Tohumculuk Yasası’nı[3] 31/10/2006 yılında çıkarıldı
            Bilindiği üzere tohum, bitkisel üretimin ve gıda zincirinin ilk halkasıdır. Tarım tohumun bulunmasıyla başlamıştır. Tohum olmazsa tarım ve gıda olmaz. Toprağa gübre (organik-kimyasal) saçmazsanız, bitkiye ve böceğe ilaç atmazsanız az da olsa bir miktar ürün alabilirsiniz. Ama toprağa tohum saçmazsanız ürün elde edemezsiniz. Bu nedenle biz üretici köylüler ve tüketiciler için tohum yaşamla eş anlamlıdır.
Şirketlerin en büyük hayali de, çiftçiyi/köylüyü kendine bağımlı kılmak için tohumu ele geçirmektir.
            AKP Hükümeti, IMF-Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin isteğiyle, Tohumculuk Yasası’nı çıkarttı.
            Çıkarılan Kanun ile;
·         Yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verildi. Çiftçilerin ürettiği tohumları satmalarına engel getirildi. Sadece tohumun kendi aralarında parasız değiş tokuşuna izin verildi.
·         Devlet-kamu tohum üretim alanının dışına çıkarıldı. Kamu, tohumun sertifikalandırma, ticaret ve denetimini şirketlere bıraktı.
·         Şirketlerle çiftçiler arasında çıkacak olan anlaşmazlıklara da devleti değil, tohum şirketlerinin oluşturduğu Tohumcular Birliği’ni yetkili kıldı.
            Yasa; çiftçilerin tohum ihtiyaçlarını sağlamaları için tek adres olarak tohum şirketlerini gösteriyor. Çiftçileri ihtiyacı olan tohumu şirketlerden karşılamaya mecbur bırakıyor. Oysa kendi ürettiği ürününden tohumunu ayırabilene çiftçi denir.
III. sinsi plan olan Tohumculuk Kanunu ile çiftçilerin çiftçilikle olan bağı koparılmış oldu.
            “…Türkiye tarımında uygulanan IMF-Dünya Bankası yaptırımları, DTÖ normlarının yanı sıra 3 Ekim 2003’ten itibaren AB’ye kesin aday üye olması nedeniyle AB Ortak Tarım Politikası (OTP) müzakereleri de eklenecektir. AB’nin Maastris kriterlerinin birinci maddesi IMF-DB’nın dediklerini yapın sonra gelin koşulu, çiftçi oranını yüzde %5’e düşürün direktifleri, Türkiyeli çiftçilerin ensesinde boza pişirmektedir. Bu yaptırımlar gıda egemenliğini çiftçilerden alıyor, çokuluslu şirketlere devrediyor.
            Türkiye’deki çiftçi sendikaları Anayasal hakkı olan sendikalarını kurmuş, meşru bir biçimde hak mücadelesi veriyor, kendilerine açılan davalara karşı da hukuk mücadelesini sürdürüyor.
            Bir yandan Türkiye’de hakkında dava üzerine dava açılan çiftçi sendikaları Türkiye’de sözü edilen mücadeleleri verirken 2008 yılında La Via Campesina Europa’un da kurucu üyesi olur. AB’deki küresel kapitalizm karşıtı olan çiftçi örgütleri ile birlikte ortak bir mücadele vermeye çalışıyor…” 
            Şimdiye kadar anlatmaya çalıştığımız bu şirket yanlısı dış güdümlü politikalarla çiftçilerin tasfiyesinde bir aşamaya gelindi. Çiftçiler hızla yoksullaşıyor. IMF, DB, DTÖ ve AB OTP müzakereleri büyük tarım ve gıda tekellerini, tarımda tam egemen kılmak için yaptırımlarda bulunuyor. Hükümet, kanunlar, kararnameler çıkarıyor. .
ŞİRKETLERİN TARIMDA EGEMEN OLMASI İÇİN YENİ ÇIKARILAN KANUNLAR
1. 5200 Sayılı Tarımsal Üretici Birlikleri Yasası’nı[4] 29/06/ 2004 tarihinde çıkarttı.
Çıkarılan Yasa;
·                     Birlik üyelerinin kolektif üretim yapmasını engelliyor,
·                     Tüm üyelerin Birliklere ortak olmasını ancak Birliklerin üyelerinin ürettiği ürünleri işleyebilecek sanayi tesisleri kurmasını önlüyor,
·                     Birlikler’in üreticilerin kullandıkları girdilerin (ilaç, gübre vb) iç veya dış piyasadan toptan alıp üreticilere dağıtmasını engelliyor,
·                     Üretici – tüketici ilişkisini kurup aracıları ortadan kaldırmayı sağlayamıyor,
·                     Çiftçiler adına tek tek olmak kaydıyla sözleşme imzalayabilmesini, ancak tüm üyeleri adına sözleşme imzalamasını yasaklıyor.
·                     Birliklerin gelirlerinden üyelerine pay dağıtılması engelliyor,
·                     Ayrıca Birliklere, tarımla ilgili olan ve onaylanmış uluslararası sözleşmeleri aynen kabul etme ve gereğini yapma zorunluluğu getiriyor.
            Yasa; üreticilerin birliğini tesis edici değil, adeta dağıtma maksatlı çıkarılmış bir yasa gibi.
2.  5300 Sayılı Tarım Ürünleri Lisanslı Depoculuk Yasası 10/02/ 2005 tarihinde çıkartıldı.
            Lisanslı Depoculuk Yasası ABD’den örnek alınmış bir yasadır. Ancak doğru kopyalanmamıştır. ABD’de uygulanması farklıdır. Türkiye’de çıkarılan yasa farklıdır.
            Şöyle ki;[5]
ABD’de Lisanslı Depoculuk Kurumu: Çiftçinin/tarım şirketlerinin sorununu çözmeye ve çiftçiye kazandırmaya kurguludur. Çünkü sıfır faize yakın kredi destekli, depo kirası yok.
AKP Hükümeti’nin çıkardığı Lisanslı Depoculuk Yasası: Çiftçinin sorununu çözmeye değil, şirketlere kazandırmaya kurguludur. Çünkü ürüne karşılık çiftçiye ucuz kredi desteği yok. Depo kirası var. Bu yasa depolarda ürünlerini bekletme gücüne sahip toprak ağaları ile şirketlere yararlı. Küçük ve orta ölçekli çiftçilerin zararına bir yasa.
3- 5262 Sayılı Organik Tarım Yasası’nı[6] 01/12/2004 tarihinde çıkartmış; organik tarım sertifikasını verme yetkisini devlet kuruluşlarına değil, para karşılığı ve de çoğunluğu yabancı olan şirketlere vermiştir. Oysa Tarım Bakanlığı, 81 ilde İl Tarım Müdürlüğü ve bütün ilçelerde İlçe Tarım Müdürlüğü adı altında örgütlenmiş yaygın bir yapıya sahip, on binin üzerinde eleman çalıştırmaktadır.
4- 5363 Tarım Sigortası Yasası[7] 14/06/2005 tarihinde çıkartmış; mevzuatı çiftçileri değil, sigorta şirketlerini gözetecek, daha da zenginleştirecek şekilde düzenlemiştir.
5- 5488 Sayılı Tarım Kanunu’nu[8] 18/04/2006 tarihinde çıkartmış; çiftçilere Gayri Safi Milli Hasıla’nın yüzde 1’in altında destekleme yapılmayacağını kanun maddesi haline getirmiş. Daha ilk yılda kendi çıkarttığı kanunu uygulamamış, çiftçilere verilen destekler her yıl yüzde 1’in altında kalmıştır.
6- Ziraat Odaları Kanunu çıkartmış; Ziraat Odalarına üyelik aidatlarını arttırma yetkisi gibi “ufak tefek”, “ağza bir parmak bal” misali denilecek kazanımlar sağlamıştır. AKP Hükümetinin çiftçiler aleyhine, şirketlerin lehine çıkardığı yasaların yapılması sürecinde Oda’nın sesiz kalmasını çiftçiler bu Yasa ile Odaya sağlanan “bir parmak bala” yormaktadır. Ziraat Odaları Kanunu, çiftçiler ile Ziraat Odasının zaten sıcak olmayan ilişkilerinin daha fazla soğumasına neden olmuştur.
7- 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’nu[9] 03/07/2005 tarihinde çıkartmış; Birinci sınıf tarım arazisi üzerine izinsiz kurulduğu için mahkeme tarafından kapatılmış olan Cargill’in fabrikasına af getirmiş, yeniden açılmasını sağlamıştır.
8- Hal Yasası çıkartıldı
            Çıkarılan eski hal yasası da yeni hal yasası da çiftçileri üretimden pazara kadar uzanan sürece egemen kılmıyor. Tersine çiftçilerin bin bir güçlükle yetiştirdiği ürünlerine bir tür yok pahasına el konulmasıdır. Harcadıkları emeğin karşılığını alamadan ürünlerini alan tüccarlar aynı ürünleri 4-5 bazen altı katı fiyatla tüketicilere satabilmektedir. Yani düzenlemeler çiftçilerin ürettiği ürünlerin katma değerini arttırmıyor. Aracılara kazandırıyor.
            Yeni Yasa ile belediyelere halleri devretme yetkisi verildi. Yani belediyeler isterlerse halleri özelleştirilebilecek. Hallerin özelleştirilmesi halinde şirketler, ürünün fiyatını malını satmaya getiren üretici/çiftçi değil, satın alacak olan halin sahibi şirket belirleyecek. Hem de tek başına! Belediyelere haftada bir gün sadece üretici köylülerin ürünlerini getirip satabilecekleri pazaryeri sağlamasını öngörüyor. Buna da belediyeler zorunlu tutulmuyor.
            Yani üretimden pazarlamaya kadar olan zincire şirketleri sahip kılıyor. Bundan sonra bildik aracılardan çok büyük tarım ve gıda şirketleri daha da egemen olacak. Pazarlarda köylülere yüzde 20 tezgah yeri verecek. Yani köylüler istedikleri gibi ürünlerini özgür bir biçimde tüketiciyle buluşturma hakkı kısıtlı olarak tanınıyor. Uygulama adil değil. Bağımlılığı daha da pekiştiren, üretici köylünün sırtından sömürüyü katmerleştiren bir yasal düzenlemedir. Kısacası çiftçiler daha fazla sömürülecektir.
-Ulusal Biyogüvenlik Yasası çıkarıldı
              Şirketlerin isteği ile Ulusal Biyogüvenlik Yasası çıkarıldı. Oysa Ulusal Biyogüvenlik Yasası doğa için Anayasa niteliğinde olan bir yasadır. Tohumculuk Kanunu ise doğanın anayasasına uygun bir kanun olarak çıkarılması gereken bir kanundu. Ancak şirketlerin bastırmasıyla           Türkiye’de önce Tohumculuk Kanunu çıkarıldı ardından Ulusal Biyogüvenlik Yasasını çıkartıldı.
              Çıkarılan Ulusal Biyogüvenlik Yasası ile hayvan besleme amaçlı GDO’lu yem ithalatına izin verildi. Hayvan yemi olarak kullanılacak olan taneli yemlerin örneğin GDO’lu mısırın çiftçiler tarafından tohum olarak kullanılmasını engellemek zordur. Hayvanların yeminde kullanılan GDO’lu tohumların hepsini çiğneyemeyeceği için bir kısmının gübrelerle birlikte toprakla buluşma riski vardır. Ayrıca çocuk maması hariç GDO’lu ürünlerle gıda üretmek serbest bırakıldı.
10-  Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Tarım Bakanlığı ismi değiştirildi, görev alanları yeniden tanımlandı.
             Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Teşkilat Yasası çıkarıldı. Bu yasa ile de Köy İşleri ifadesi bakanlık isminden çıkarıldı, yerine “Gıda” ve “Hayvancılık” kelimesi konuldu.
            Bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğinin bir arada yapıldığı işin adı olan tarımdan ısrarla hayvancılık ayırarak, bakanlık kelimesine eklenmesi tarımın şirketleştirilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğinin bir arada yapılabilmesi, çıktılarının birbirine kullanılabilmesini sağlayacağından, çiftçileri üretim girdilerinde şirketlere bağımlıktan kurtarır. Bitkisel üretim ile hayvancılığın birbirinden ayrılması şirketleri temin edici olarak devreye sokar. Çiftçi ve doğa birlikte şirketler tarafından acımasız bir sömürüye tabi tutulur. Gıdanın besin değeri düşer, ayrıca sağlıksız üretim girdileriyle elde edilecek olan gıdalar sağlıksız olacağından, İnsan sağlığı risk altına girer. 
            Bir başka olumsuzlukta şudur: Mevcut bakanlığın görev ve yetki alanında olan fakat uzun yıllardan bu yana zaten fiili olarak yapılmayan; -daha doğrusu IMF ve Dünya Bankası tarafından kendisine yaptırılmayan-  tarımsal yayım, eğiticilik, öğreticilik ve öncülük ile üretim ve denetim gibi alanları özelleştirmeye açılıyor. Bakanlık sadece gıda konusunda şirketlerin ithalat ve ihracat işlerini yürütmede/denetlemede ve kolaylaştırmada görevlendiriliyor.
Desteklemeler değiştiriliyor, Havza Bazlı Modele geçiliyor
              Tarımımızda 2010 yılından itibaren “Havza Bazlı Üretim ve Destekleme Modeli“ne geçildi. Bu modelde Türkiye iklim, topografya ve toprak verileri dikkate alınarak 30 havzaya bölünmektedir. Ekolojik olarak benzer bölgelerden oluşan bu havzalarda küçük ve orta çiftçilerin tasfiye edilmesi öngörülüyor.
            Türkiye çiftçisinin asıl sorunu maliyetlerin yüksek olmasına neden olan girdi fiyatlarının yüksekliğidir. Modelde girdiler (gübre, tohum, ilaç, su, mazot) sübvanse edilecek denmiyor. Girdilerdeki vergileri kaldırmıyor, düşürmüyor.
            Model, belli ölçekteki tarlanın ve belli sayıdaki hayvanın altında tarla ve hayvana sahip olan çiftçilere destek verilmemesini öngörüyor. Yani model, şirketlere ve büyük toprak sahiplerine desteklerin aktarılması için hazırlanmış, bilimsel verilerle de cilalanmış, bir mevzuat düzenlemesinden başka bir şey değildir.
Ayrıca, AKP, Tarım ve Gıdada Şirketlerinin Egemenliği Pekiştirmek için bir dizi yasa tasarısı hazırlamış durumda!
Bunlar;
1- Çay Kanunu Tasarısı
            Doğu Karadeniz Bölgesi insanı çaya tutunarak yaşamını sürdürür. Toprağı ise çayın köklerine tutunur, heyelan olup akmaz. Yaş Çay Yaprağının alıcısı, işleyicisi ve pazarlamasının önemli bölümü devlete bağlı ÇAY-KURUMU (ÇAY-KUR) tarafından yapılmaktadır. Bu özelliği ile ÇAY-KUR çay piyasasını düzenleyen bir kurumdur.
            ÇAY-KUR, fabrikalarında çalışan işçiler için iş, yaş çay yaprağı alıcısı olarak da çay üreticileri çiftçiler için iş ve aş kapısıdır.
            Hazırlanan Çay Kanunu tasarısı ile ÇAY-KUR işlevsiz bırakılarak ortadan kaldırılmak isteniyor. Meydan çokuluslu çay şirketlerine terk edilmek isteniyor. Ayrıca çay yetiştiricilerinin çiftçiliğe devam edebilmesi için de yeni kölecilik koşullarında sözleşmeli üreticilik yapma koşulu getiriliyor.
2- Köy Kanunu Tasarısı
            Köy kanuna “geri çağırma” gibi demokratik bir yaklaşım getirilmiş. Ancak birçok konuda karar yetkisi köy meclisinin ama son sözü söyleyen kaymakam, vali ya da İçişleri Bakanlığı.
            Yasa taslağı Türkiye Köyler Birliği kurulmasını öngörüyor. Anlaşıldığı kadarıyla Birlik, merkezi idarenin karşısında muhtarların bir temsil platformu olarak kurulmuş. Ancak temsil düzeyi son derece düşük 500 köyden bir temsilci katılabiliyor.
            Yasada üretici birlikleri, kooperatifler, sendika ve diğer gönüllü kuruluşlar gibi yerel örgütlenme kapasitesini arttırıcı taraflar yok sayılmış. Ayrıca bu yasa taslağı meclisten geçtikten sonra nüfusu 250’den aşağı olan yerlerde köy kurulamayacak.
            Yasa taslağı köyü köy yapan orman, mera, yaylak, kışlak, çayır, harman yeri gibi alanların elden çıkarılmasını sağlamaya yönelik.
            Tasarının 42. maddesinin 5. fıkrasında köy yerleşim planının belirlediği yerleşim alanı içinde kalan devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerler, Hazinenin mülkiyetinde olup kamu hizmetine tahsis edilmemiş taşınmazlar, vasfını kaybetmiş orman ve meralar ile köyün ihtiyaç duymadığı yaylak, kışlak, çayır, harman yeri ve benzeri ortak kullanım alanları köy yerleşim plânının onayı ile bu vasıflarını kendiliğinden kaybediyor. Bu yerler valilikçe köy tüzel kişiliği adına tapuya tescil ediliyor. Aynı maddenin 6. fıkrasına göre ise bu alanlar plana göre en çok 2000 m2 olarak köy nüfusuna kayıtlı kişilere satılabilmekte. Alınan para köy tüzel kişiliği ve il özel idaresi arasında paylaşılıyor.
Kanun ile;
1. Medeni kanuna göre devletin hüküm ve tasarrufu altında olan (yani bütün sahipsiz yerler, sular ile kayalar, tepeler, dağlar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve bunlardan çıkan kaynaklar) özel mülkiyete konu olamaz. Kanunla bu alanların özel kişilerin kullanımına tahsisinin yolu açılmış oluyor. 
2. İkincisi orman vasfını kaybetmiş yerlerin yani (2B) alanları olarak bilinen yerlerin de yine aynı şekilde kişilere satışı mümkün hale geliyor. 2B alanları ile ilgili kararlar hem orman köylüleri için, hem de planlama açısından bu alanların doğal alan olmaktan çıkarılıyor. Dolayısıyla kentsel kullanıma açılmanın yolu açılıyor. Bu daha çok arsa vurguncularının işine yarayacak.
3. Köyün kullanmadığı yaylak, kışlak çayır, harman yeri ve benzeri ortak kullanım alanlarının planla bu vasıflarını kaybetmeleri ve gerektiğinde satılabilmeleri öngörülüyor. Buraların elden çıkması/çıkarılması zaten gerileyen hayvancılığa yeni bir darbe demektir. Hayvanlar doğal besin yerine iyiden iyiye yapay besinlerle beslenmeye başlayacak. Tersine bu alanların korunması ve kullanılması özendirilmeli. Köyün köy olma, köylünün üretime devam edebilmesi açısından ortak alanların köylüde kalması hayati bir önem taşımaktadır.
Bu taslak mera, yaylak, kışlak gibi alanları sadece kullanılıp kullanılmamaları olarak değerlendiriyor. Paragöz bir yaklaşım getiriyor. Islahına yönelik çare üretmiyor. Ayrıca üretim için gerekli doğal-ekolojik değerler, biyo-çeşitlilik bakımından korunması gerekir. Kısacası bu kanun taslağı ile köydeki tarım topraklarına kent toprağı gibi değer biçen bu yaklaşım getiriliyor, yanlıştır!
3- Bitki Koruma ve Biyoçeşitlilik Yasa Tasarısı
            Doğal SİT alanlarına yapılan HES’ler için  açılan davalar sonucunda birçoğu hakkında durdurma kararları alındı. Doğal SİT alanlarında yapımı durdurulan HES’lerin yapımına devam etmek ve bu alanlardaki biyoçeşitliliğin de şirketlere devir edilmesi amacıyla Bitki Koruma ve Biyoçeşitlilik Yasası Tasarısı hazırlanmış Meclis gündemine getirilmiştir.
            Söz konusu Tasarı ile SİT alanlarında HES yapılması Bakanlığın yetkisine terk ediliyor. Bu konularla ilgili 20 kişiden oluşan bir kurul oluşturuluyor. Kurul üyelerinin 14’ü Bakanlık büroklarından, 4 ü devlet tarafından belirlenen akademisyenlerden 2’si devlet tarafından belirlenen STK’lardan oluşturulacak. Kararlar salt çoğunlukla alınıp uygulamaya konulacak.   
EKOLOJİK DÖNGÜ ENGELLENİYOR, AKARSULAR ÇEVRESİNDEKİ TOPRAKLAR ŞİRKETLERE!
            Türkiye’de yapımı tamamlanmış 172 adet hidroelektrik santral (HES) var. 148 HES’in inşaatı devam ediyor. Yapılacak 2380 HES var. Bunların dışında 4000’nün üzerinde mikro HES yapılacak. Mikro HES’erle bu sayı 6000’leri aşacak. Bu rakamlar yaklaşmakta olan büyük felaketin habercisi.
            Ülkenin enerjiye ihtiyacı var diye bu santraller kuruluyor. Bu gerekçe gerçek değil. Çünkü kurulacak 2700’ün üzerindeki HES Türkiye elektriğinin ancak %2,5’uğunu karşılayabilecek. Esas itibarıyla şirketler bu projelerle suya sahip olacak çiftçilere ve herkese satacaklar. Eğer isterlerse çevresindeki toprakları devlet şirketler için istimlak edecek. Yani sudan sonra çevresindeki sulara da şirketler sahip kılınacak!
            Enerji elde etmek için sular borular ve tünellerin içerisine alınınca toprak ve su ile verimliliğin artmasını sağlayan börtü böcek ve yaban hayatın suyla olan ilişkisi kesilecek. Suya erişemeyen yaban hayat göç edeceğinden tarımın ve doğanın bağı koparılmış olacak.
            Ovada yılda iki ürün alan çiftçi, su boruya hapsedilince iki yılda bir ürün alacak. Düşen yağmur miktarı azalacak, verimlilik azalacak. Ekolojik denge bozulacak. Doğa ve köylüler yoksullaşacak! 
ŞİRKETLERİN LEHİNE YÖNETMELİKLER ÇIKARILIYOR!
            Kanunların yetişmediği yerlerde yönetmeliklerle şirketlere ön açıcılık yapılıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi Hububat Alım Satış Esaslarına İlişkin Uygulama Yönetmeliği bu konuda en çarpıcı örnektir.
 Toprak Mahsulleri Ofisi Hububat Alım Satış Esaslarına İlişkin Uygulama Yönetmeliği
            AKP Hükümeti, küçük çiftçilerin ürünlerini TMO’ya satmalarına çıkardığı yönetmeliklerle engel oluyor. Ürünlerini piyasada satmaya zorluyor. Hububat Alım Satış Alım Esaslarına İlişkin Uygulama Yönetmeliği’ne göre ekmeklik buğday, arpa, çavdar, tritikale, yulaf ve mısır için asgari alım miktarı, 2009’dan başlayıp 2018 yılına kadar kademelendiriliyor.
            2010 yılında 3 ton, 2011 yılında 5 ton, 2012 yılında 10 ton, 2013 yılında 15 ton, 2014 yılında 25 ton, 2015 yılında 40 ton,2016 yılında 60 ton, 2017-2018 yılında 80 tondan daha az ekmeklik buğday, arpa, çavdar, tritikale, yulaf ve mısır üreten üretici ürününü TMO’ya satamayacaktır.
Makarnalık buğdayda asgari miktar;
            2009 – 2011 için 3 ton, 2012 için 5 ton, 2013 ve sonrası için 10 ton’dan aşağı üreten üreticinin makarnalık buğdayı TMO tarafından alınmayacaktır.
            Toprak Mahsulleri Ofisi Çeltik Alım ve Çeltik/Pirinç Satış Esaslarına İlişkin Uygulama Yönetmeliği de, Hububat Yönetmeliği’nin benzeridir.
            Çeltik Alım ve Çeltik/Pirinç Satış Esaslarına İlişkin Uygulama Yönetmeliği’ne göre, kooperatif ve üretici birliklerinin TMO’ya satabilecekleri asgari çeltik miktarı: 2009 – 20012 dönemi için 3 ton, 2012 – 2014 dönemi için 5 ton, 2014 – 2016 döneminde 10 ton ,2016 – 2017 döneminde 15 ton, 2017 sonrası dönem için 20 tondan aşağı çeltik üreten çiftçinin çeltiğini TMO satın almayacaktır.
            Bu yönetmeliğe göre, daha az miktarlarda çeltik üretebilen üretici TMO’ya ürününü satamayacaktır.
            1980’den bu yana hükümet olan siyasi partilerin hepsinin IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birlikçi politikaları sonucunda şu an Türkiye’de “Her 50 Saniyede Bir, Bir Çiftçi Tasfiye Ediliyor!”
Başka bir tarım mümkün. Öneriler:
          IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve AB-Ortak Tarım Politikası güdümlü tarım politikaları terk edilsin. Çitçilerin, köylülerin ve tarım örgütlerinin katılımıyla bağımsız, demokratik ve sosyal bir tarım programı oluşturulsun.
          Tarımda destekler gelişmiş ülkelerin destek seviyesine, yani yıllık 11,3 milyar Avro’ya çıkarılsın.
          Tarımsal ürünlerin fiyatı maliyetlerin üzerinden belirlensin. Ürün fiyatları, maliyet+kâr+insanca yaşam payı eklenerek belirlensin.
          Üretimden pazarlamaya kadar uzanan zinciri oluşturacak olan ve çiftçilerin ve köylülerin yönetimlerini demokratik olarak belirleyebilecekleri Kooperatifleşmelerinin önü açılsın. Bu doğrultuda Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri’nin yasası yeniden düzenlensin.
          Çiftçilerin ve köylülerin kendi bağımsız örgütlenmelerini sağlayacak yasal düzenlemeler yapılsın. İmzalanan uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’ya dayanarak kurulmuş olan üretici sendikaları için iç hukuk düzenlemeleri yapılsın.
          Her şeyi üreten çiftçilere, sıra tohuma gelince “üretemezsin, üretirsen satamazsın” diyen Tohumculuk Yasası derhal geri çekilsin.
          Doğa koşulları karşısında çiftçileri çaresizlikten kurtaracak tarım sigortaları, çiftçiler lehine tekrar düzenlenerek çıkarılsın.
          Çiftçiler ve köylüler eksiksiz sosyal güvenceye kavuşturulsun.
          Köylü kadınların krediye, eğitime ve her türlü evrensel haklarına erişmesine engel olan mevzuat değiştirilsin.
          Gıda egemenliği ve güvencesinin garantisi olan küçük aile tarımının korunması sağlansın.
          Çiftçiler olarak ülkemizde üretebildiğimiz ürünlerin ithaline hükümetler izin vermesin.
          Gümrük vergileri hasat zamanının hemen öncesinden indirilmesin ve bu dönemlerde ithalat izni verilmesin. İthalatı serbest bırakan ve böylelikle ürün fiyatlarını düşüren, “kurnazlığı kendinden menkul” politikalar terk edilsin.
          Tarımın olmazsa olmazlarının baş sıralarında yer alan arazi sulaması için bütçeden yeterli ödenek ayrılsın. Ülkemizde on yıl içinde sulanabilir arazilerin hepsinin sulanabilir duruma getirilmesi için plan yapılsın ve uygulansın.
          Doğru bir su yönetim politikası uygulansın ve suyun ekonomik kullanılması ve adil paylaşılması yasalarla güvence altına alınsın. Ayrıca bu konuda teknik altyapı sağlansın, eğitim ve ekonomik destek verilsin.
          Çiftçinin kendi tohumunu üretebilmesi için yasal değişiklik yapılsın. Kendi tohumunu üreten çiftçilere teşvik amacıyla teknik bilgi ve ekonomik destek yapılsın.
          Tohum çeşitlerinin korunması sağlansın.
          Tohum ve gen bankaları kamunun elinden çıkartılmasın.
          Yerel tohumların korunma ve geliştirilmesi için önlemler alınsın.
          Yerel tohumlarla üretim yapan çiftçiler özel olarak desteklensin. Bu konuda planlı çalışmalar başlatılsın.
          Toprağı, suyu kirleten insan sağlığı için risk oluşturan ve küresel ısınmaya katkı koyduğu belirlenen kimyasal ilaca, kimyasal gübreye dayalı üretim tarzı terk edilsin. Bilgeliğe, ıslaha dayalı, doğayla dost, sürdürülebilir tarım tarzına yani -endüstriyel olmayan- Bilge Tarım tarzına dönmek için merkezi devlet politikaları kararı alınsın ve uygulansın.
SORULAR
Adil Sağ: Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Prof. Dr. Osman Tosun devirerek değil yırtarak işleyen bir pulluk geliştirmişti. Kara saban neden yaygın değil?
Mustafa Kaymakçı: merkez-çevre ülkeleri çelişkisine ne diyorsunuz?
Gamze Saner: İyi tarım uygulamaları hakkında düşünceniz.
Hüseyin Çakıcı: Biz çiftçi olarak organik tarımdan büyük beklenti içindeyiz.
Abdullah Aysu: Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerin hepsi giderek çok uluslu şirketlerin hegemonyasına giriyor. Ayrım giderek azalıyor. TRIPS, GATT, tarım anlaşmaları baskın oluyor. GATTS 1. maddesi şöyle: “şirketlerin yapabileceği hiçbir şeyi devlet yapmayacak”. Ayrıca DTÖ için atılan imza ve kapsamı dikkate alınmalıdır.
            1980’e kadar Tarım Bakanlığımızın yaptığı şeyi yani yayımcılığın adı aslında iyi tarımdır. Bunlar zaten bütün genel müdürlüklerin kapatılmadan önce yaptıkları işlerdir. Abartılacak bir şey değil.
            Üretimden pazarlamaya çiftçilerin ve yarı üreticilerin (bilinçli tüketicilerin) etkili olduğu sistem bilge köylü tarımıdır. Bu resmi bir devlet politikası olmalı.
            Var olan duruma karşı çıkmak için Via Campesina‘ya sendikalarımız üye oldu. Via Campesina DTÖ konferanslarının basılması gibi etkinliklerde bulunmakta ve Brezilya Topraksızlar Hareketi gibi örgütlenmeleri içinde bulunmaktadır. Çiftçi Sendikası fiilen Via Campesina’ya üyedir ve kurucularındandır. 19 üye kuruluşuna katkıda bulunmuştur. 122 ülke üyesi vardır.
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ TÜKETİM KOOPERATİFİNİN EKOLOJİK TARIM YAKLAŞIMI
SUAT YALÇIN (Boğaziçi Üniversitesi Tüketim Kooperatifi)
                      Bizler Boğaziçi Üniversitesinde 2009 yılında yaklaşık 11–12 kişilik bir grupla Kooperatif kuruluşu ile ilgili hem kendi aramızda, hem de Çiftçi Sen ile görüşmelere başladık. Daha sonra 4 Akademik, 3 İdari Personel 7 kurucu ile Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifini kurduk.
                      Son yıllarda, tükettiğimiz gıdanın içeriği, lezzeti, üretim ve dağıtımının çevreye ve toplumun geneline etkileri hakkındaki kaygılarımız giderek artıyor. Tüketiciler olarak, tarladan soframıza ulaşan gıdanın, yaşamın temeli olan toprak, gen ve su kaynaklarımızı ne şekillerde etkilediğini pek az biliyoruz.
                      Gıda ve tohum üretimi yapan şirketlerle kimya şirketleri, üretimden satışa zinciri ele geçirmek için atağa geçmiş durumda.
                      Kullanılan kimyasallar nedeniyle gıdalarda ilaç artıkları birikiyor. Gıdalar sağlık yerine zehir saçıyor.
                       Köylülere ait arazileri şirketler ele geçirmeye çalışıyor. Toprakları ele geçiren şirketler mono kültür üretime geçiyor. Mono kültüre geçildikçe kimyasal kullanımı daha da artıyor. Yerelde üretim yapan üreticiler ithal edilen gıda ürünleri karşısında rekabet edemiyor. İthal edilen ürünler hem sağlıklı değil hem besin değeri bakımından oldukça zayıf.
                      Son yıllarda hayatın her yönünde tek tipleşen bir yaşam biçimi oluşuyor.
                      Bütün bu yukarıda bahsettiğimiz kaygılar ve tek tipleşen bir hayatta nasıl bir alternatif yaratabiliriz diye baktık ve böyle bir organizasyon yapmaya karar verdik.
                      Kooperatifin bize küçük paralarla ve kolektif çalışma anlayışıyla büyük bir sinerji sağlayacağına inanıyorduk.
Neden Kooperatif
                      Kooperatiflerin amacı; ortaklarını aracı tüccara ve sanayiciye karşı korumak, bu aracıların cebine gidecek olan kârı, ortaklarının cebinde tutma çabasıdır.
                       Kooperatifler; sermayelerin, payların birliği değildir. Kooperatiflerde üye kooperatiften yaptığı alış veriş oranında pay alır. Bir ortak kooperatiften fazla pay almak istiyorsa kooperatiften daha fazla alış veriş yapmalıdır. 
                       Kooperatifte kararları ortaklar alır ve ortaklar yönetir. Üyeler, kooperatiflerin faaliyetlerinde eşit derecede sorumludur. Kooperatifte herkesin eşit oyu vardır.  Yani, her üyenin bir oyu vardır.
                      Kooperatifte üye (birey) her şeydir; belirleyendir, yönetendir; her üyenin üyesi olduğu kooperatifi yönetme hakkı vardır.
              Organizasyonu nasıl oluşturduk.
                      Bu organizasyonun bir ayağı çiftçiler olacaktı  (Çiftçi Sen)
                      Diğer ayak ise tüketiciler olacaktı. (Eğitim Sen)
                      Bizler Tüketiciler olarak bir Tüketim kooperatifi kuracaktık.
                       Çiftçi Sen ise üreticiler olarak bir üretici kooperatifi kuracaktı  
                      Tüketiciler olarak Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifini 2009 yılı sonunda kurduk.
                      Kibele Ekolojik Yaşam ve Çevre Kooperatifi de üreticiler tarafından bu organizasyon için yönlendirildi.
Neden Çiftçi Sen
                      Türkiye’de şu anda küçük çiftçinin örgütlendiği en önemli kuruluş
                      Via Campesina’nın (Uluslararası Köylü Hareketi) üyesi
                      Çiftçi Sen Tüzüğü 4-5-6 ve 7. maddelerinde şöyle der:
                      4. Doğal kaynakların ve çevrenin korunması, onlara saygı duyulması ve dikkatli kullanımını kollamak ve bununla beraber sürdürülebilir bir sosyal kalkınma modeline ulaşmak için doğal çevrenin savunulması ve korunması için çaba gösterir. Bu nedenle Endüstriyel tarımı değil çevre ve doğayla dost geleneksel organik köylü tarımı savunmak,
                      5. Tarımsal üretim için gerekli olan suyu ve su kaynakları ve su yollarının kullanımını yaşamsal bir hak olarak görür. Suyun metalaştırılmasına karşı çıkmak ve bunun için mücadele etmek,
                      6. Genetiği değiştirilmiş tohum yerine yerel tohum kullanımını teşvik etmek ve savunmak,
                      7. Tarımın olmazsa olmazı olan suyun ticarete konu edilmesine karşı mücadele etmek,
                      Via Campesina
                      1993’te kurulmuş olan ve bugün Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa’nın 56 ülkesinde üyeleri olan bu örgüt, kendisini, “köylülerin, küçük ve orta üreticilerin, topraksızların, kırsal kadın ve gençlerin, tarım işçilerinin uluslararası hareketi” olarak tanımlıyor.
                      Köylü tarımını neo liberalizmin, büyük ve uluslararası sermayenin saldırılarına karşı korumayı hedefliyor; ülkelerin gıda bağımsızlığının ve tarımemekçilerinin toprak mülkiyetine, girdilere, yeterli kamu hizmetine kavuşmalarının mücadelesini üstleniyor.
2006 yılında yapılan toplantıdan sonra yazılan bildiriden bir paragraf okumak gerekirse Via Campesina şöyle diyor.
                      . “Ekonomik gelişme sadece küçük bir azınlığa yarar getiriyor. Köylü tarımı yok ediliyor. Köylüler umutsuzluk ve yoksulluk nedeniyle intiharlara sürükleniyor; ailelerini, köylerini terk ediyorlar. Artık, tarımsal araziler kır insanlarına ait değil. Dün sahip oldukları topraklarda ucuz emekçi olarak çalışıyorlar veya kentlere kaçıyor; yine de açlıktan kurtulamıyorlar”
                      Çiftçi Sen Üreticiler yönünden bizim referans aldığımız ve aynı zamanda kooperatifimiz için tarımsal alanda sanki bir kontrolör gibi hareket ediyor.
                      Bu arada Eğitim Senden söz edecek olursak Üniversitemizde yaklaşık 2000 civarında bir çalışanımız var ve Eğitim Sen 600 civarında bir üye ile örgütlü durumda.
                      Bizler Üniversitede Kooperatifi kurarken başlangıç olarak 100 üye hedefi ile başladık.
                      Bir iki ay içinde 100 kişilik hedefe ulaştık.
                      2010 yılında yaptığımız Genel Kurulda bu hedefi 150 kişiye çıkardık.
                      Halen 115 üyemiz var.
                      30 Mayıs’ta yapacağımız Genel Kurulda üyelikleri Mezunlarımıza ve öncelikle Yüksek lisans öğrencilerinden başlayarak öğrencilerimize açacağız.
                      Şu anda 3 kişilik bir Yönetim Kurulumuz var
                      Suat Yalçın ( Ziraat Mühendisi, Şube Müdürü )
                       Doç. Dr. Ali Kerem Saysel ( Çevre Bilimleri )
                      Doç. Dr. Begüm Özkaynak ( Ekonomi Bölümü )
Şu anda çalıştığımız Kooperatif ve Dernekler
     1)Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi
-Merkezi İstanbul’da bulunan üyeleri Türkiye’nin değişik yerlerinde çiftçilik yapan bir kooperatif (Kars’tan Çanakkale’ye kadar geniş bir bölgeden ürünleri getiriyorlar )
2)                    Karaburun Kadınları Agroturizm Üretim Kooperatifi
                      Karaburun’daki bu kooperatifte kadınlar reçel üretimi, pansiyonculuk ve doğal ürün satışı (kekik, erişte, doğal sabun ve karanfil kolye) yapıyorlar
                      Karaburun’dan şu anda sadece birkaç tane ev yapımı reçel getiriyoruz.
3 ) Vakıflı Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi
                      Hatay Samandağ’ın da bulunan bir köy ve biz şu anda bu kooperatifin kadınlar kolunun ürettiği bir takım ürünleri (reçeller, meyve şurupları ve nar ekşisi vb)  kooperatifimize getiriyoruz.
4 )Sındı Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi
                      Muğla Datça’da bir köy kooperatifi, zeytin, zeytinyağı, badem, bal ve bunlarla ilgili bir takım ürünler üretiyorlar.
                      Şu anda köyde bu kooperatif 400 dönüm bir arazi üzerinde organik üretim yapmaktadır.
5 )Karapürçek Kadın Derneği
                      Balıkesir Susurlukta küçük bir belde Karapürçek. Burada kurulmuş olan Kadın Derneği tarafından üretilen tarhana, erişte, salça gibi bir takım ürünler üretiyorlar. Bizim kendilerinden ürün getirmemiz çok olumlu bir şekilde geri dönüş sağladı, Belediye ile birlikte işbirliği yaparak organik tarıma geçmek üzere bir iş birliği başlattılar. Aynı zamanda kendilerine bu üretimlerini yapmaları için Güney Kalkınma ajansından hibe aldılar.
                      Kooperatifin çalışma biçimi: Yaptığımız çalışma aylık siparişler şeklinde olmakta
                      Ayın ilk on günü üreticilerle görüşüp ürünler konusunda mutabık kalıyoruz, ikinci on günde üyelerimize siparişe açıyoruz ve gelen siparişleri topluyoruz, son 10 günlük dilimde ise siparişleri üyelerimize dağıtıyoruz.
                      Başlangıçta 13 ürünle başlamıştık, şu anda 74 ürünümüz var ve bunun giderek daha da çoğalmasını istiyoruz.
                      Başlangıçta sipariş sistemini üyelerimizden oluşan bir mail sistemi içinde çözmeye çalışıyorduk, daha sonra bir web sitesi oluşturduk bu web sitesi üzerinden alış veriş yapılıyor.
                      Web adresimiz : www.bukoop.org
                      Bizler gelen ürünlerde sertifikalı organik ürün zorunluluğu aramıyoruz.
                      Bizler için en önemli kriterlerden biri üreticinin küçük çiftçi olması
                      Yetiştirdiği ürünlerde mümkün olduğu kadar yerli tohum kullanıyor olması
                      Çiftçinin mümkün olduğu kadar ilaç ve inorganik gübreden kaçarak temiz üretime yönelmek için çaba göstermesi
                      Ülkemizin yerel kendine has ürünlerinin yaşatılmasına yardımcı olmak istiyoruz.
                      Küçük çiftçiye destek vererek önümüzdeki dönemde mümkün olduğu kadar temiz üretim yapmaya teşvik etmek istiyoruz.
                      2010 yılı içerisinde başladığımız bu sistemde profesyonel çalışanımız yok, sistemi kooperatif gönüllüleri ayakta tutmaya çalışıyor.
                      Bazı ürünler üreticilerden paketlenerek geliyor, bazılarını ise biz kendimiz paketliyoruz.
                      Şu anda kooperatifimizde 115 üyemiz var, normal olarak her ay ancak yarısı kadar yani 40- 50 kişi sipariş veriyor.
                      Neden Organik Sertifikası aramıyoruz.

1 ) Bir kere herhangi bir çiftçinin organik sertifika alabilmesi için gelen yetkilinin bir günlük ücreti 250 Euro,  gelişi, gidişi 2 gün iki gün de bunun bürokratik işlemleri yani küçük bir çiftçiye her seferinde 1000 Euro’ya mal olan bir kontrol sistemi var. Bu küçük bir çiftçinin kaldırabileceği bir yük değil
2 ) Türkiye’de tamamen Medeni kanundan kaynaklanan bir olay var. Baba öldüğü zaman, geride kalan mirasçıların fazla olması ve toprakların nesiller boyu bölünerek devam etmesi ve birçok yerde bu tapu meseleleri yüzünden sertifika alınamıyor, kiralamak ta çok maliyetli olduğu için bu şekilde küçük çiftçi üretime başlayamıyor.
3 ) Şöyle önemli bir husus var, her yörenin kendine has ürünleri var ve bunlar o yörede son derece sağlıklı bir şekilde üretiliyor fakat o tohumlara organik sertifika verilmiyor. Örneğin bize Erzincan’dan gelen bir kuru fasulye var ve o yöreye ait, ya da Elazığ Ağın ilçesinde o bölgeye ait dutlar var ve bu sadece o bölgeye has, yapılan dut pekmezi, tam da o yerel tat veya Karaburun’da kadınların ürettiği Karabaş otu reçeli, ya da Karapürçek’te üretilen kazayağı otu turşusu, Kars’ta üretilen kavlıca bulguru gibi bu örnekler çoğaltılabilir, Bütün bunlara bu sertifikasyon sistemiyle cevap verilemez diye düşünüyorum.
4 ) Bütün bunların ticaret ötesi bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Bu ülkenin var olan kültürünü de yaşatabilme telaşıdır da aslında.
                      Sorunlarımız
                      Şu anda web sitemiz tam bizim yapmak istediğimiz biçimde dizayn edilmiş değil, şu anda daha çok sanal bir market havasında ve bu da bizi yansıtmıyor.
                      Kooperatifimizde şu anda daha çok dayanıklı yiyecekler üzerine çalışıyoruz, yaş sebze ve meyve konusunda tereddütteyiz.
                      Üretici kooperatiflerimiz gereken organizasyonu tam anlamı ile karşılayamıyorlar. (örneğin etiket meselesi )
                      Kooperatifte gönüllülük meselesini tam anlamıyla oturtamadık
                      Üyelerimizin mevcut alışveriş anlayışlarını ve konformizmi kıramıyoruz. Buranın tıpkı bir market ya da bakkal gibi çalışmasını istiyorlar.
                      Fiyatları büyük gross marketlerle kıyaslıyorlar,
                      Aldıkları ürünleri marketlerden aldıkları ürünlerle kıyaslıyorlar.
                      Yeni bir dünya için mevcuda itiraz etmemiz gerekir. Var olanı aynen kabul ettiğimiz takdirde hiçbir şeyi değiştiremeyiz.
                      Bu deneyin başarılması küçük çiftçiye yitirtilen üretim ahlâkını geri kazandıracak. Yarı üreticileri de sağlıklı, adil ve besin bakımından zengin gıdayla yeniden buluşturacak.
                       Uzun yıllardır ağız tadımız değişti. Bu da bir dayatma. Yeni bir dünya için mevcuda itiraz etmeliyiz. Bu deney tüketiciye ve üreticiye bir üretim ahlakı veriyor.
                      Bu projenin başarılı olması Türkiye’de bir şeyleri değiştirmek için çok önemli, bu deneyim örnek teşkil edecektir.
SORULAR
Soru—Ne tür ürünler tedarik ediliyor? Aylık satış miktarı nedir?
Cevap: zeytinyağı, baklagil, zeytin, pirinç, bitki çayı ve toplamda 4000 Euro, aylık 400 Euro kooperatife kalan paradır.
Soru Boğaziçi Üniversitesi yemekhanesinde bu ürünlerden faydalanıyor mu?
Cevap: Üniversitenin organik kantini var, orası bu ürünleri alıyor.
Füsun Tezcan:  ürünlerin izlenebilirliği var mı?
Cevap: O bölgedeki temsilciler, ÇİFTÇİSEN sorumluları denetim yapıyorlar.
Murat Yercan: Kadrolu eleman istihdam edilmesi ve dükkânda değil de eve teslim ile bir kişinin ücreti çıkarılır.
Cevap: Şu anda 1 kişi 100 TL ücret alabilmekte, mezunlar derneğine geçilince daha fazla çalışana ihtiyaç duyulacak, fakat şu anda bu konular neler yapabileceğimizden çok önümüzü görmeye çalışıyoruz.
Fatih Özden: Başlangıçla şu anda kurgu farkı var mı?
Cevap: İş pratiğe geçince bazı sorunlar ve işler 3-4 kişinin üstüne kalıyor bu en önemli sorunumuz, ama gelinen aşama çok iyi.
Ece Salalı: 115 üyeden, 40 -50 tanesi sipariş veriyor bu yetersiz değil mi?
Cevap: Evet, bu yetersiz.
Ece Salalı: Yerel ürünler kişilerin ağız tadına uygun değil mi?
Cevap; Biraz unutulan lezzetler, eski tatların unutulması söz konusu
Ece Salalı: Fiyatlarınız nasıl?
Cevap: organik kente geliyor bu üretim kente gelince pahalılaşıyor. Üreticiler bize indirim yapıyor. Birçok yere göre daha uygun fiyatlarımız var.
Ece Salalı: Sağlıklı tüketim önceliği var mı?
Cevap: Geçim derdi daha fazla aslında. Fiyatlarda ucuz vermeye çalışma derdi yok pahalıcı olunma da yok. Adil bir fiyat konulmalı. Bazı ürünlerin pahalı olmasının nedeni vardır. Örneğin fabrika bulguru ve ev bulguru arasında fark vardır..Telefon faturalarına verilen ücret yerine sağlıklı beslenme yapılmalı, ama tüketiciler ürünlerin organik olduğundan şüpheleniyor.
Hüseyin Serdar: Kooperatifin yeni tedarikçilere ihtiyacı var mı?
Cevap: Bizde tek kriter Çifçisen‘in o üreticiye onay vermesi
 
ZARARLILARIN YÖNETİMİNDE EV YAPIMI İLAÇLARIN YERİ
Dr. Füsun Tezcan (Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü’den emekli)
GİRİŞ
Tarımın başlangıcının günümüzden 10–12 bin yıl öncesine dayandığı bilinmektedir. Yüzyıllar boyunca yavaş olarak ilerleyen tarımsal gelişmeler, özellikle yirminci yüzyılın başlarında kimya sanayindeki ilerlemelerle hızlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda çok zehirli nitelikteki tarım ilaçlarının bulunuşu, bu ilaçların yaygın ve bilinçsiz kullanımını da beraberinde getirmiştir. Bu durum, başta çevre kirliliği olmak üzere, doğal dengenin bozulması, önemsiz zararlıların önem kazanması ve ekonomik sorunlar gibi pek çok olumsuzluğa yol açmıştır.
Günümüzde bu sorunların azaltılabilmesi ve çözümü için bazı hastalık ve zararlıların önceden tahmini ve erken uyarısı, entegre zararlı yönetimi, entegre ürün yönetimi, iyi tarım uygulamaları gibi çeşitli yaklaşımlar geliştirilmeye başlamış ve uygulamaya koyulmuştur.
Son dönemde ekolojik tarım veya organik tarım olarak bilinen üretim şekli üzerinde de durulmaya başlanmış ve bu yaklaşımın yasal dayanağını belirleyen yönetmelikler çıkarılarak, zararlıların yönetiminde organik kökenli bazı maddelerin kullanımına izin verilmiş ve bunlardan bir kısmı ticari olarak üretilmeye başlanmıştır.
Bu makalede, zararlıların yönetiminde ticari olarak üretilen organik kökenli bazı ilaçlarla, üreticilerin evlerinde çeşitli maddeler veya bitkilerle hazırlayabilecekleri ev yapımı ilaçların tarımsal süreçte kullanımına dikkat çekilmesi ve ruhsatlı ilaçlarla çeşitli yönlerden karşılaştırılması amaçlanmıştır.
ZARARLILARIN YÖNETİMİ
Tarımsal üretim sistemlerinin tümünde, herhangi bir kültür bitkisindeki bitki koruma sorunlarının bütüncül bir bakış açısıyla ele alınması gerekir. Bunun için o kültür bitkisindeki bitki koruma sorunlarının tanımlanması, biyotik ve abiyotik faktörlerin belli aralıklarla izlenmesi, koruyucu ve iyileştirici önlemlerin yerinde ve zamanında alınarak, üretimin gerçekleştirilmesi hedeflenir. Bu süreçte ilaç kullanımı, başvurulması gereken en son yöntem olmalıdır. İlaçların belirlenmesinde ve seçiminde, kullanılan ilaçların hedef olmayan canlılara zehirlilikleri, yararlı organizmalara etkileri, yer altı suyuna karışabilirlikleri gibi konular göz önüne alınmalıdır. Organik tarımda da zararlıların yönetiminde tüm önlemler alındıktan sonra, ancak gerekli görüldüğünde ilaca başvurulmalıdır.
ORGANİK TARIMDA BİTKİLERİN KORUNMASI İÇİN İZİN VERİLEN BİTKİSEL VE HAYVANSAL KÖKENLİ MADDELER
Organik tarım sürecinde bitkilerin korunması amacıyla kullanılacak maddelere ancak belirli sınırlar içinde yer verilmektedir. Yıllar içinde bazı küçük değişiklikler olmakla birlikte en son 18 Ağustos 2010 tarihinde yayınlanan “Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik” kapsamında yer alan bitki koruma amaçlı maddelerden uygun görülenler zararlı yönetiminde kullanılabilmektedir (Anonymous, 2010).
Bunlar içinde bitkisel ve hayvansal kökenli maddeler ağırlıklı olarak yer almaktadır. Azadirachta indica (neem ağacı)’dan ekstrakte edilmiş azadirachtin, balmumu, jelâtin, hidrolize proteinler, lesitin, nane yağı, çam yağı, kimyon yağı gibi bitki yağları, Chrysanthemum cinerariaefolium’dan ekstrakte edilmiş piretrinler, Quassia amara’dan ekstrakte edilmiş quassia, Derris spp., Lonchocarpus spp. ve Terphrosia spp.’den ekstrakte edilmiş rotenone bunların başlıcalarıdır.
Ayrıca zararlı ve hastalıkların yönetiminde bakteri, virus ve funguslardan bazı mikroorganizmalar, genetik olarak modifiye edilmemiş olmak koşuluyla kullanılabilir.
Mikroorganizmalarla üretilen maddeler arasında ise spinosad etkili maddeli insektisit, sadece kilit parasitoitlere olan riskleri ve dayanıklılığın gelişme riskini en aza indirecek önlemler alındığında kullanılır ve genetik olarak modifîye edilmemiş ürünleri kapsamalıdır.
Tuzaklarda ve /veya yayıcılarda kullanılan maddeler ise çeşitlilik gösterir. Bunlardan diamonyum fosfat, çekici olarak tuzaklarda kullanılırken, feromonlar çekici ve eşeysel davranışları bozucu olarak tuzak ve yayıcılarda kullanılmaktadır.
Piretroid grubu insektisitlerden sadece deltamethrin veya lambdacyhalothrin özel çekicilerle birlikte Zeytinsineği (Bactrocera oleae) ve Akdeniz meyvesineği (Ceratitis capitata)’ne karşı tuzaklarda kullanılmaktadır.
Organik tarımda, yetiştirilen bitkiler arasında demir (III) ortofosfat, yüzeye dağıtılarak mollussisit olarak uygulanabilir.
Organik tarımda geleneksel kullanımdan gelen maddeler arasında yağ asidi potasyum tuzu yani yumuşak sabun insektisit; kireç sülfür yani kalsiyum polisülfit fungisit, insektisit ve akarisit; parafin yağları insektisit ve akarisit; mineral yağlar insektisit ve fungisit olarak sadece meyve ağaçları, asmalar, zeytin ağaçları ve muz gibi tropikal bitkilerde kullanılır. Ayrıca kuartz kumu uzaklaştırıcı; kükürt ise fungisit, akarisit ve uzaklaştırıcı olarak kullanılmaktadır.
EV YAPIMI İLAÇLAR
Çeşitli bitkilerin yaprak, kök, yumru gibi kısımları; arap sabunu, sıvı sabun gibi temizlik ürünleri; tuz, kükürt gibi bazı maddeler tarım alanları, bahçe veya yaşama yerlerinde karşılaşılabilecek zararlı etmenlerin uzaklaştırılması veya etkisiz hale getirilmesi amacıyla geçmişten beri kullanılagelmektedir. Bunlardan sarımsak-acı biber karışımı, soğanlı sarımsaklı acı biber karışımı, soğanlı acı biber karışımı, naneli soğanlı acı biber karışımı, acı kırmızı biber, ısırgan otu, arap sabunu-alkol karışımı, tuzlu su gibi çeşitli karışımlar günümüzde de başarıyla kullanılmaktadır (Tezcan, 2011). Bunlardan bazıları Ek 1’de örnek olarak verilmiştir.
Ev yapımı ilaçlar doğal yollarla elde edilse de, çeşitli bitkilerdeki deneme sonuçları ve yan etkileriyle ilgili yeterli veri olmaması yüzünden kullanımında dikkat edilmesi gereken bazı konular olduğu unutulmamalıdır. Ev yapımı ilaçlar:
·                     Öncelikle ilaçlama yapılacak alanın küçük bir kısmına veya bitkinin birkaç yaprağına uygulanır. Herhangi bir yan etki görülmüyorsa ertesi gün diğer bitkiler de ilaçlanabilir.
·                     Bu ilaçlar doğada çabuk ayrıştığı için, uygulamalar gerekli olduğunda tekrarlanmalıdır.
·                     Birden fazla zararlı olduğunda, zararlıları birlikte etkileyen ilaçlar öncelikle tercih edilmelidir.
·                     İlaçların çoğu değme etkili olduğundan hedefe ulaşması gerekir. Özellikle emici zararlılar için ilaçlama yapıldığında, yaprak altlarına ilacın ulaşmasına dikkat edilir.
·                     İlacı hedefine ulaştırabilecek en uygun ilaçlama aleti kullanılmalıdır.
·                     Bazı zararlı böcek ve akarlar yetiştirme alanının bir veya birkaç kısmında görülür. Bu durumda sadece o kısımlar ilaçlanmalıdır.
·                     Yağmurlu ve rüzgârlı havalarda ilaç uygulaması yapılmamalıdır.
·                     Genel olarak sabah erken saatlerde uygulama yapılması tercih edilmelidir.
Ev yapımı ilaçların organik tarımda ruhsatlı ilaçlara göre avantajlı ve dezavantajlı yönlerine değinmekte de yarar bulunmaktadır.
Ev yapımı ilaçların avantajları ele alındığında öncelikle ekonomik olmaları dikkat çekmektedir. Örneğin organik tarımda çeşitli zararlılara karşı 100 litre suya 200-500 ml dozlarda ruhsatlandırılan azadirachtin etkili maddeli ilacın maliyeti 42-75 TL arasındadır. Oysa evde hazırlanabilecek 100 litre suya 3 kg arap sabunu karışımı yaklaşık 10 TL maliyete sahipken, aynı miktar suya üreticinin bahçesinden toplayarak hazırlayabileceği ısırgan otu karışımı için para ödemesine gerek kalmayacaktır. Görüldüğü gibi kullanılan maddeye göre değişmekle birlikte maliyetin 1/4-1/8 oranında azalabilmesi ya da tamamen sıfıra inmesi mümkündür. Ev yapımı ilaçların diğer avantajları arasında ise, genellikle kolay ulaşılabilmeleri ve çeşitli bitkilerden hazırlananlarının iyi bir üretim planlamasıyla üreticinin kendi bahçesinden veya tarlasından çok düşük bir maliyetle elde edebileceği sayılabilir.
Ev yapımı ilaçların dezavantajları arasında ruhsatlandırılmalarıyla ilgili standart bulunmaması, her kullanımdan sonra yeniden ilaç hazırlamayı gerektirebilmesi, ilaç dozunu ayarlamanın bazen zor olabilmesi, zararlıya uygun olanının seçilmesinde bilgi birikimi gerektirmesi ve geniş alanlarda kaplama ilaçlama yapılması durumunda fazla miktarda ilaç hazırlama zorluklarının olabileceği belirtilebilir. Ancak bu son durum kişinin bakış açısına göre değişir.
SONUÇ
Ev yapımı ilaçlar ekonomik olmaları, kolay ulaşılabilmeleri, birden çok zararlıda kullanılabilmeleri bakımından organik tarımda da zararlıların yönetiminde önemli bir seçenek olarak tercih edilebilirler. Ancak bu konudaki çalışmaların arttırılarak, yeni maddelerin, farklı karışımların ve oranların, farklı kültür bitkilerinde, farklı etmenlerde araştırılarak üreticiye ve teknik elemana doğru bilgilerin ulaştırılması gereklidir. Bu açıdan bakıldığında ev yapımı ilaçlar kullanımlarında dikkat edilecek noktalara uyularak gerek organik tarımda geniş alanlarda, gerekse ev bahçelerinde ve yaşama yerlerinde ekonomik bir seçenek olarak kullanılabilir. Organik tarımda kullanılması durumunda yönetmeliğe uygun olanların öncelikle tercih edilmesi gerekmektedir. Bu noktada, Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in mevcut gelişmeler ışığında gözden geçirilerek, gereksinimleri karşılayacak şekilde gerekli düzenlemelerin yapılması uygun olacaktır. 
KAYNAKLAR
Anonymous, 2010. Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik. Resmi Gazete, 18 Ağustos 2010, Sayı: 27676, 57 s. 
Tezcan, F., 2011. Börtü Böcek İçin Doğa Dostu Öneriler ve Ev Yapımı İlaçlar. İzmir, 160 s. ( bortu.bocek2011@gmail.com).
Ek 1. “Börtü Böcek İçin Doğa Dostu Öneriler ve Ev Yapımı İlaçlar”
Kitabından İlaç Örnekleri
Sarımsak-acı biber karışımı
·                     Dört diş sarımsak dövülerek ezilir,
·                     Üzerine iki çay kaşığı sıvı yağ eklenir, karıştırılır.
·                     Daha sonra bir çay kaşığı acı toz biber eklenir ve tekrar karıştırılır.
·                     Bir litre su bu karışıma yavaşça karıştırılarak dökülür.
·                     Bu şekilde kapalı bir kapta bir gün bekletilir.
·                     Tülbentten süzülerek dört litre suyla karıştırılarak uygulama yapılır.
·                     Uygulama alanı büyükse, aynı oranlarda daha fazla ilaç hazırlanır.
·                     Bu ilaç;
o                    Beyaz sinekler,
o                    yaprak bitleri,
o                    kırmızı örümcekler,
o                    kelebek larvaları,
o                    salyangoz ve sümüklüböcekleri bahçeden uzaklaştırır.
o                    Süs bitkileri ve sebzelerde kullanılır.
Arap sabunu – alkol karışımı
·                     30 gram arap sabunu, 15 mililitre ispirto veya aynı miktar yarı yarıya sulandırılmış beyaz alkol ile iyice karıştırılır.
·                     Bu karışım bir litre suyla yeniden karıştırılır.
·                     Karışım;
o                    yaprakbitleri,
o                    kırmızıörümcekler,
o                    tripsler,
o                    unlubitler,
o                    yaprakpireleri,
o                    beyazsinekler ve
o                    bazı kelebek larvalarına püskürtülerek kullanılır.
Hamamböceği yemi
·                     Bir ölçü borikasit ve
·                     Dokuz ölçü toz şeker karıştırılır.
·                     Bu karışım hamamböceği yemi olarak kullanılır.
————————
Soru: Hazırlanan preparatların dozları ve etkisi bölgeden bölgeye göre değişir mi?
Cevap; Özellikle bitkilerden hazırlanan ilaçlarda, bitkinin türü, çeşidi ve toplanma zamanı gibi faktörler etkili olabilir. Burada zararlının türünü de gözden uzak tutmamak gerekir. O bakımdan hazırlanan ilaçların öncelikle bitkinin veya ilaçlama yapılacak alanın küçük bir kısmına uygulanıp, sonucu görüldükten sonra, sonraki gün ilaçlama yapmak daha uygun olur.
DOĞANIN VE EMEĞİN EKMEĞİ
TURGUT GELEGEN (BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ)
ÖZET
Şu anda organik tarım sermayeden yanadır. Ben Yeşil ve sol çalışma grubunun üyesiyim. Başka bir gıda mümkün grubunun üyesiyim.
Doğanın ve emeğin ekmeği
Sermayenin ve sanayin ekmeği
Buğday çeşidi
yerli
ithal
Öğütme
Su değirmeni
Un fabrikası
Mayalama
Ekşi hamur
Hazır maya
pişirme
Odun fırınında
Elektrikli fırında
Beyazlatıcı kimyasal
yok
var
Kabartıcı kimyasal
yok
var
antimikrobiyal
yok
var
kabızlık
yok
var
Şeker hastalığı gelişimi
yok
var
tüketim
az
çok
            Sanayi ekmeğinde vitamin %90’larda düşüyor. Pişirme kolaylığı için kepeği alınıyor. Fırınların unu 90 kuruş, biz su değirmeninden 1,5 TL’ye alıyoruz. Günde su değirmeni sadece 100 kg öğütebiliyor. Sanayi ekmeği undan- ekmeğe 2 saatte bitiyor. Bizim ekmeğimizde ekşi maya kullanılıyor. İlk mayalanmadan 4–5 saat sonra tekrar un, sonra nohut mayası katılıyor. Düşük sıcaklıkta 1,5 saatte pişiyor. Diğeri 10 dakikada. Bizim ekmek toplam 14 saat tutuyor. Bir kilo ekmeği 4 TL’ye satıyoruz. Sanayi ekmeği 300 gram 50 kuruş. Bizimkisi 1,8 misli pahalı. Ancak bizim ekmeği iki dilimden fazla yiyemiyorsunuz. Obezliğe karşı çok iyi. Haftada 200 ekmek yapıyoruz. Erdek’te Eğitimciler Kooperatifi var. Bu kooperatif ekmeği alıyor.
Editörün Notları:
1. Ekim 2011’de Turgut Gelegen’den şöyle bir mesaj aldık:
“2011 yılı yaz başından, yani turizm sezonu başlangıcından beri fırıncımızın yan çizmesinden dolayı ekmek üretimimiz sekteye uğramış bulunmaktadır. Bu kez de bacasız endüstrinin baltalamasına uğradık. Önümüzdeki aylarda farklı ekmek üretim seçeneklerimizi değerlendireceğiz. Bu arada, yine başka bir gıda mümkün girişimi içerisinde şarap üretimine kalkıştık ve belli bir aşamaya geldik.”
2. Turgut Gelegen’in konuşmasının kısa özetine ek olarak gruplarının diğer bir üyesi Kadir Dadan’ın çeşitli zamanlarda internetten arkadaşlarına gönderdiği açıklama ve mektupların eklenmesinin yararlı olacağını düşündük. Aşağıda bu mektupları göreceksiniz.
***
            Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak başlattığımız yerel, yerli ve doğal buğday tarımı ile ilgili girişimimizi GDO’ya Hayır Platformu içerisinde paylaşmamız sonucu, gelen sorular, öneriler ve katkılar hakkında derli toplu bir bilgilendirme yapmak gereği ortaya çıktı. Bu bilgilendirmeyi hazırlamak beklediğimizden uzun sürdü. Çünkü gelen öneriler ve yürütülen temaslarda ortaya çıkan düşünceler öylesine teşvik ediciydi ki, girişim kapsamında sürekli değişiklikler yapmak zorunda kaldık. Hali hazırda da, sınırları net olarak çizilmiş bir girişimden bahsedemeyiz. Katılan herkesin değişimin bir parçası olduğu bir süreç ile karşı karşıyayız. Adeta bir halk üniversitesinin öğretiminden geçiyoruz. Dileğimiz, bu metne ve sonrasındaki gelişmelere bu çerçevede bakmanız, öneri ve eleştirilerinizi paylaşmaktan çekinmemenizdir. Yeşil ve Sol Çalışma grubu olarak, gelişmeleri sürece katılmak isteyenlerle paylaşmaya devam edeceğiz.
            Öncelikle belirtmek gerekiyor ki bu girişimin başkalarıyla paylaşılması, gerek tarım ile ilgili son yirmi beş yıl içerisinde gelişen süreçleri daha iyi kavramak açısından olsun, gerek duyarlı kişi ve gruplar arasındaki bağların zayıflığının farkına varmak açısından olsun, gerekse kırsal alan hakkındaki büyük tabloyu görmek açısından olsun, son derece ufuk açıcı oldu.
            Paşalimanı adası, bütün olan bitenin küçük bir örneğini oluşturuyor ve bizler, süreci dönüştürmek açısından bu ölçekte iyi bir başlangıç yapabiliriz diye düşünüyoruz. Ada hakkında http://pasalimaniadasi.com.tr/ sitesinden genel bilgi edinebilirsiniz ya da sıkça yapıldığı gibi Google Earth’den adaya göz atabilirsiniz. Ama ayrıntıları ancak gelip yerinde izleyebilirsiniz. Bunu özellikle bu süreci haber yapmak isteyenlere tavsiye ederim. En azından bir zamanlar tahıl ambarı niteliğinde olan ve şimdi biri yıkık, biri konut halindeki iki yel değirmeninin bulunduğu adanın, üretkenlik anlamında dibe vuran ekonomisinin fotoğrafı çekilmiş olur. Yıkık şaraphanenin büyüklüğü de sizlere geçmiş hakkında bir fikir verebilir.
            Şimdi paylaşım sırasında yöneltilen sorulara biraz açıklık getirelim. Ekolojik duyarlılığımızın ötesinde neden böyle bir girişim başlatıyoruz, neden buğday tarımı ve neden Paşalimanı adası?
            Bu soruların yanıtı hem oldukça basit; elimizde şimdiye kadar kendi ölçeğinde bir şeyler yapmaya çalışmış insanların bizlerle paylaştığı ve bizim de başkalarıyla paylaşarak çoğaltabileceğimiz yerli buğday tohumu var, bu tohumu değerlendirebileceğimiz uzun zamandır ekilmemiş tarlalara sahip ekolojik açıdan uygun bir alan var ve bizler ekmeğimizi kendi tahıl üretimimizden elde etmek istiyoruz.
            Hem de oldukça karışık; politik olarak düşüncemiz bu ve fikrimiz ile zikrimizin bir olduğunu göstermek istiyoruz.
            Gerek GDO’ya Hayır Platformu içerisinde olsun, gerekse genel olarak ekoloji hareketi içerisinde olsun, yerel birlikteliklerin önemine işaret ediyoruz ve her yerel grubun kendi önceliklerine ve sorumluluklarına göre hareket etmesinin doğru olduğunu savunuyoruz.
            Bu anlamda kırsal alanda yaşayanlar olarak, ekolojik tarım uygulamalarını bizim öncelik ve sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Kentlerde yaşayanlar da doğal olarak tüketici örgütlenmesini öncelik ve sorumlulukları olarak görebilirler. Ve birlikte hareket ederek kendi tercihlerimize dayalı bir üretim ve tüketim birlikteliğini kurabiliriz.
            Bu girişim için şu bir aylık süre içerisinde yaşadığım diyaloglar, bana bolca çocukluk anılarımı hatırlattı. Annemin köyündeki evlerini, oradaki kuru günebakan saplarıyla işletilen fırını, fırın etrafında sosyalleşen çocukluğumu, ekmeğin kokusunu, tereyağı sürülüp tuz biber ekilen dilimleri ve daha birçok şey. Bu da benim kişisel “neden”imdir.
            Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak, bu girişim genişlemese de, kendi ölçeğimizde bu tarımı ve ekmek üretimini destekleyecek finansmanı sağlayabilecek güce sahibiz. Ancak bu gücün genel anlamda Türkiye ve dünya tarımı üzerinde tek başına bir anlamı olmadığını görecek kadar da bilinçliyiz.
            Önemli olan bu gücü, aynı ekolojik ve sosyal duyarlılığa sahip başka yerel güçlerle birleştirip, ülkenin ve dünyanın geleceği hakkında karar süreçlerine etki edecek bir güce kavuşturmaktır. Bu çerçevede üretici ve tüketicilerin yer alacağı yerel oluşumların bir araya gelerek bir ağ oluşturmasını öneriyoruz. Bu ağ, kimsenin tekelinde olmadığı gibi bizim tekelimizde de olmayacak. Paylaşarak genişleyecek, üreterek çoğalacak bir ağ.
            Anadolu’nun toplumsal farklılıklarının da temelinde yatan iklim ve coğrafi farklılıkları, her yerde üretimi yapılabilecek bir buğday çeşidini benimsemediği gibi, her yerde uygulanmak üzere idealize edilmiş politik düşünceleri de benimsemiyor. Bu anlamda her kentsel alan, bölgesindeki kırsal alan ile doğrudan temaslar kurarak bu yerel oluşumları ortaya çıkarabilir ve geliştirebilir diye öngörüyoruz. Bu öngörünün doğal sonucu olarak, onların bize göre kültürel ve sosyal yönden farklı olacaklarını da baştan kabul ediyoruz.
            Biz Yeşil ve Sol Çalışma Grubunun işlevini bir örnek oluşturmak ve gerektiğinde “arabanın tekeri yuvarlanana kadar” diğer girişimleri desteklemek ile sınırlı görüyoruz. Bu çerçevede dayanışma ilkemiz çerçevesinde farklı yerleşimlerdeki grup üyelerinin kendi yerel girişimlerini oluşturmalarını teşvik edeceğiz.
            Örneğimizde yirmi bin nüfuslu Erdek ilçe merkezi ile beş yüz nüfuslu Paşalimanı adası arasında ekmek üretimi ve tüketimine dayanan yerel düzeyde bir kır-kent birlikteliğinin kurulması planlanıyor. Aynı şekilde, herhangi bir kentsel yerleşim, hemen etrafındaki kır ile ekmek çerçevesinde bir birlikteliği başlatabilir düşüncesindeyiz.
            Şu anda Erdek’te ekmek üretimi tamamen kapitalistlerin elinde ve endüstriyel bir biçimde gerçekleştiriliyor. Kişi başına günlük 250 gram ve 50 kuruş üzerinden hesaplandığında Erdek çapında günlük 5 ton ve 10 bin TL, yıllık 1825 ton ve 3 milyon 650 bin TL’lik bir tüketim hacminin, olabildiğince ekolojik ve demokratik üretim süreçleri ile karşılanmasını hedefliyoruz.
            Tabii ki işin sağlıklı beslenme boyutu da var ki, ekmek tüketiminin miktarının azaltılmasını ve niteliğinin artırılmasını içeriyor. Bu şekilde dört kişilik bir aile için tüketimin yıllık 365 kilodan, 200 kiloya düşürülmesini öngörüyoruz.
            Bu girişimin bir hobi faaliyetinin ötesine geçebilmesi için, katılanların maliyet açısından en azından önceki süreçten daha fazla bir yük ile karşı karşıya kalmamaları gerekiyor. Bu nedenle 100 aile için yaklaşık 75 bin TL’lik bir tüketim hacmini, ekolojik ve demokratik üretimle karşılayacak bir örgütlenme gerçekleştirmemiz gerekiyor.
            Bu para, şu anda market sahiplerinden petrol şirketlerine, un fabrikatörlerinden elektrik şirketlerine, toprak ağasından tohum, ilaç ve gübre şirketlerine, sermayedarların ceplerine giderken, çok azı üreticinin eline geçiyor. Amacımız, bu paranın olabildiğince çiftçinin, köylünün, kadınların, kooperatifin elinde ve Paşalimanı adasında kalması, gelirin daha adil dağılımı.
            Öte yandan büyük tarlalarda, yoğun ilaç ve gübre kullanarak, tamamen mekanize biçimde buğday üretimine dayanan endüstriyel tarım yerine, küçük tarlarda, ilaç ve gübre kullanmadan, gerektiği kadar mekanize bir buğday üretimine dayanan ekolojik tarımı destekleyerek, kırsal alanda istihdama da destek olunacak. Keza ekmek olana kadar, yoğun enerji tüketen taşıma, öğütme ve pişirme işlemleri de, yerel ölçekte ve yenilenebilir kaynaklardan gerçekleştirilerek, petrole ve merkezi enerji sistemlerine bağımlılık ortadan kaldırılacak.
            Arzumuz, benzer yerel birlikteliklerin olabilecek tüm yerleşimler ve onların kırsallarında hayata geçirilmesi. Büyük kentlerde yaşayanların ise bölgesel olarak birliktelikler kurması gerekecektir. Yine de örneğin Bakırköy ile Silivri – Çatalca kırsalı arasında da bu birliktelikler kurulabilir. Hatta örneğin Çatalca’daki Nesin Vakfının yerleşkesi bu birlikteliği kolaylaştırabilir. Terkos gölü su toplama havzası olduğu için ilaçsız ve gübresiz tarım açısından da özel bir konuma sahip.
            Kaldı ki, bu tarımın ve beraberindeki hayvancılığın genişlemesi ile birlikte, bir sonraki ekonomik girişim olarak, rüzgâr ve biyogaz öncelikli olmak üzere, küçük, yerli ve yerel yenilenebilir enerji üretimiyle ekolojik tarımın birbirini desteklemesini savunuyoruz.
            Yine örnek olarak Paşalimanı adasının buğday öğütmek için gereksinim duyacağı enerji üretimini, tüm adalıların ortak olduğu bir kooperatif tarafından, birbiriyle bağlantılandırılmış rüzgâr ve biyogaz santrali ile sağlanmasını hedefliyoruz.
            Benzer bir girişim diğer örnek olarak Çatalca için, hatta bütün Marmara bölgesi kırsalı için de söz konusu olabilir. Hedefimiz elektrik gitmedik köy kalmayacak anlayışından, elektrik üretilmedik köy kalmayacak anlayışına geçilmesi.
            Bu aynı zamanda, kentleşme-metropolleşme sürecini tersine çevirmeye yönelik olarak, kırsal alanda ekolojik ve sosyal gelişme için, olabilecek son ürüne kadar kırsalda üretim ve yerinde üretim-yerinde tüketim anlayışımızın gereksinim duyacağı yerel enerji temini için bir zorunluluktur.
            Açarsak, tarlaya buğday ekiminden son ürün ekmeğe kadar bütün işlemler köyde gerçekleştirilecekse, ya da domates salçaya, sebzeler konserveye, meyveler reçellere köyde dönüştürülecekse, doğal olarak köyde daha fazla enerji gereksinimi olacaktır.
            Keza, ekmeklerin pişirileceği tuğla fırınların gereksinim duyacağı yakıtın da, budamadan arta kalan kuru zeytin dalları ve günebakan saplarından elde edilmesi planlanıyor.
            Tüm bu ekonomik faaliyetlerin ötesinde, yerel düzeyde kurulacak ekonomik birlikteliklerin, küresel kapitalist sisteme ve sistemin merkezlerine olan bağımlılığı azaltacağını, emeğin kapitalist ve endüstriyel tutsaklıktan kurtularak kendini özgür ve ekolojik biçimde yeniden örgütleyeceğini, kendine yeter hale gelen birey ve toplumun ortaya çıkışı ile, ancak bu şekilde, şu sıralar üzerine açılımlar yapılan demokrasinin gelişebileceğini savunuyoruz. Bu da bir nevi bizim demokratik açılımımızdır.
            Politikaya şimdilik son vererek girişimin ayrıntılarına geçecek olursak, enerji kapsamı dışarıda tutulmak koşuluyla girişimin bugüne kadar ortaya çıkan tablosu aşağıdadır.
            Girişime katılmak ya da süreç hakkında sürekli haberdar olmak isteyen dostların, bizimle iletişime geçmelerini diliyoruz.
Kadir Dadan
dadankadir@yahoo.com

BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN GİRİŞİMİ
Amaçlar:
1-                   Anadolu’nun buğday açısından gen çeşitliliğini doğal süreci içerisinde korumak
2-                   Yerli tohumlar kullanılarak elde edilen un ile tam buğday ekmeği ve gıdalar üretmek
3-                   Tarımda ekolojik uygulamaları yaygınlaştırmak
4-                   Kırsal alanda üretimi son ürün düzeyine yükselterek ve aracıları ortadan kaldırarak, çiftçi ve köylünün ekonomik girdilerini artırmak
Hedef:
            Üreticilerin ve tüketicilerin, birlikte ya da tek başlarına eklemlenebileceği bir ağ kurmak
Yöntem:
            Anadolu’nun kendini yenileyen yerli tohumlarını ekerek, kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanmadan doğal yöntemlerle buğday tarımı yapmak ve elde edilen mahsulü yenilenebilir enerji kullanarak tam buğday unu olacak şekilde öğütüp, biyokütle enerjisi kullanımıyla tuğla fırınlarda ekmek ve gıda üreterek, semt pazarında tüketiciye ulaştırmak.
Eylem Planı:
            Birinci yıl, deneme ekimleri yapılarak tohumun nitelikleri, verimi ve araziye uygunluğu kayda alınacak, elde edilen mahsulün bir bölümü katılımcılara aktarılarak gıda niteliğinin grup açısından benimsenip benimsenmediği tespit edilecek. Paşalimanı adasında her köyde bir tuğla fırın çalışır hale getirilecek, saplarından fırın yakıtı, başlarından tohum ve hayvan yemi elde etmek üzere sınırlı bir bölgeye ayçiçeği ekimi yapılacak. Atıl vaziyetteki Kooperatif faaliyete geçirilerek, köylü ekmeği, kuskus, erişte, mantı üretimi için çalışma başlatılacak.
            İkinci yıl, genişleyen ağ ve bir önceki yıldan elde edilen tohumlar ile Erdek çapında örgütlenecek 100 ailenin ekmek gereksinimi için buğday ekimi genişletilecek. Bu sırada Paşalimanı adasında yeniden bir yel değirmeninin faaliyete geçmesi için girişimlerde bulunulacak.
Üçüncü yıl gelişmelere göre şekillendirilecek.
Bilgiler ve Yapılacak İşler:
1-                   Biga’dan alınacak tohumlar, Paşalimanı adası ve Ocaklar Beldesi’nde uzun zamandır kullanılmayan tarlalara, ekim makineleri ve kısmen serpme ile ekilecek. Beş yıldır Biga’da aynı bölgeye ekim nedeniyle verim düşüklüğü var. Bu yüzden farklı bölgelere ekilecek. Tohum ayırma işlemi teknik destek ile gerçekleştirilecek.
2-                   Tohumlar yerel halk tarafından sarıbaşak ve akova olarak adlandırılıyor. Morfolojik açıdan sarıbaşak olarak adlandırılan durum, akova olarak adlandırılan ise ekmeklik buğday tohumu özellikleri gösteriyor. Endüstriyel olarak ekilmiyorlar, geçimlik olarak ekiliyorlar. Tohumların niteliği ve tür çeşitliliği üzerine ilgili kuruluşlardan teknik destek alacağız.
3-                   Her hangi bir kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanılmadan üretim yapılacak.
4-                   Hasat, Paşalimanı adasında biçerdöverle, diğer yerlerde geleneksel yöntemlerle yapılacak.
5-                   Paşalimanı Adasından elde edilen mahsul, gelecek yılın tohumluğu ayrıldıktan sonra, dileyene değirmende öğütülüp un olarak, dileyene ise ekmek haline getirilerek, yaşadığı yerde girişim üyelerine teslim edilecek.
6-                   Ocaklar Beldesi’ndeki ekimler ayrıştırılarak tohumluk olarak gelecek seneye devredilecek.
7-                   İlk yıl ekim için şimdiye kadar 100 kilo buğday tohumu bulunabildi. Bu tohumların 5–6 dönümlük bir alana ekilmesiyle 400–500 kilo mahsul alınması bekleniyor. 200 kilosu un ya da ekmek haline getirilip girişimcilere dağıtılacak. Kalanı gelecek yılın tohumluğu olacak. Ekim ayı sonuna kadar daha fazla tohum bulunabilirse, ekim alanı genişletilecek.
8-                   Girişime katılım sürekli açık olacak. İlk yılın masrafları, mahsul sonunda tahsil edilmek üzere, yerel destek unsuru olarak Yeşil ve Sol Erdek grubunca karşılanacak. Yılsonundaki (Temmuz 2010) mahsul, katılımcı sayısına bölünerek paylaşılacak. Bu yılın masrafları için ürün tesliminde kilo başına 10 TL katkı alınacak.
9-                   Ondan sonraki yılların katkılarının ne kadar olacağı, yapılacak masraf dökümleri sonucunda, üreticilerin önerileri ve girişim üyelerinin onaylarına göre belirlenecek. Tıpkı, ne ekileceğine, ne kadar ekileceğine, nereye ekileceğine birlikte karar verileceği gibi.
Mektup – 1
Merhaba
            Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi’ni başlattığımız ekim ayından beri yaklaşık üç ay geçti. Bu ilk mektupla beraber, gelişmeleri sizlerle düzenli olarak paylaşacağız. Sizler de, gerek mektuplarda ifade edilen görüşlere ilişkin, gerekse sizlerin deneyim ve görüşlerinize ilişkin geri dönüşlerle girişimimizi zenginleştirebilirsiniz.
Tohumlarımızı ektik
            Bu üç ay içerisinde zamanımızın büyük bölümünü buğday tohumlarımızın ayrıştırılmasına, incelenmesine, ekiminin planlanmasına ve ekilmesine ayırdık.
            Sonuçta, Paşalimanı adasında yaklaşık beş dönümlük, Ocaklar’da ise yaklaşık bir dönümlük tarlalara ekimi gerçekleştirdik. Bunların yanı sıra zeytinlikler arasında boş bulduğumuz birkaç uygun alana da ayırabildiğimiz kadar altı farklı tohum grubunu da, morfolojisini daha iyi tanımlayabilmek için öbek öbek ektik. Şimdilerde boyları bir karışa yaklaştı.
Süreci yönetmek için önce tanımlamak gerekli
            Böylelikle, tohumdan ekmeğe olan yolculuğu başlatmış olduk. Bu elbette uzun bir yolculuk ve bu sırada bizler ne yapabiliriz diye düşündük. Süreci yönetebilmek için onu tanımlamanın gerektiğine karar verdik. Bu tanımlamayı yapabilmek için de bölgede çiftçisinden fırıncısına kadar bir dizi görüşme yaptık. Süreci iki bölüme ayırarak yönetmenin uygun olduğu kanısına vardık ve buluşma noktasını da buğdayın öğütülmesi olarak belirledik. Böylelikle süreci hem üretici yönünden baştan ortaya doğru, hem de tüketici yönünden sondan ortaya doğru örgütlemek mümkün olacak. Şüphesiz en çok zorlanacağımız aşama ise buğdayı un haline getireceğimiz öğütme aşaması olacak.

Sürecimiz şu basamaklardan oluşuyor;

1-                   Tohumun temini
2-                   Tarlanın ve ekicinin kararlaştırılması ve tarlanın ekime hazır hale getirilmesi
3-                   Ekim
4-                   Tarlanın Bakımı ve Gözetimi
5-                   Hasat
6-                   Mahsul Koruma & Tohum Saklama
7-                   Öğütme
8-                   Fırının belirlenmesi yada inşa edilmesi
9-                   Un Ulaştırma & Koruma 
10-               Maya Temini & Saklama
11-               Yakıt Temini & Depolama
12-               Pişirme
13-               Tüketiciye Sunma & Ulaştırma
            Şu anda göremediğimiz bazı ayrıntılar ve buna bağlı basamaklar söz konusu olabilir. Bunları süreç içerisinde tartışmaya devam edeceğiz.
            Burada 1’den başlayıp 6’yla birlikte sonlanan süreç, kaçınılmaz olarak kırsalda çiftçi dostlarımızla yürüteceğimiz bir süreç. Bizler Paşalimanı ve Ocaklar’da 7’den 12’e(köyde yaşayan tüketiciler için 13’e) kadar olan süreci de kırsal alanda üretici ve esnaf ile yürüteceğiz. Kentsel ve özellikle metropol alanda yaşayanlar için de süreçleri örgütlemek mümkün. Bunun için oralardaki süreçlerin nasıl yürüdüğüne ilişkin bir taban çalışması yürütülmesi gerekli. Bu taban çalışmasının nasıl yapılacağına ilişkin şu ana kadar yaşadığımız deneyimler yol gösterici olabilir.
Neler yaptık? Neler yaşadık?
            Öncelikle Paşalimanı ve Ocaklar’daki fırıncılarla konuşarak şu anda nasıl bir üretim gerçekleştirdiklerini anlamaya, bunu nasıl dönüştürebileceğimizi tartışmaya çalıştık. Burada elbette pakmayasız, kabartıcısız, koruyucusuz, ekşitme maya ile ekmek talebimiz bir çerçeve oluşturdu. Bu tartışmayı yürüttükçe nasıl bir ekonomi içerisinde olduğumuzu ve bunu dönüştürmek için nasıl zorluklarla baş etmemiz gerektiğini daha iyi anlamaya başladık. Basitçe tanımlamak gerekirse endüstriyel ve sermayeye dayalı bir ekmek üretimimiz var. Daha hızlı ve daha fazla üretim, böylece daha fazla kâr, temel amaç. Bu yüzden çabuk mayalama için pak maya ve kabartıcılar, çabuk pişirme için yüksek sıcaklık, yoğun maya içerdiği için dayanıklılığı artırmak üzere koruyucular kullanılıyor. Tüketicinin sıcak ve taze ekmek talebi de, bu üretim biçimini teşvik ediyor.
Önce talebi ortaklaştırmak
            Bizler, öncelikle talebimizi değiştirerek soğuk ve bayatlayabilen bir ekmek tercihini ortaya koyduk. Mayanın bir önceki hamurdan ekşitme yöntemi ile elde edilmesini, pakmaya, kabartıcı ve koruyucu kullanılmamasını, daha düşük sıcaklıkta daha uzun süre fırında bırakılarak pişirilmesini talep ettik.
Sonra bu talebin peşinden koşmak
            Bu talebimizi, Ocaklar ve Paşalimanı’ndaki fırıncı arkadaşlara ilettik ve bizlere numunelik onar tane ekmek yapmalarını istedik. Ocaklar’daki fırıncı arkadaşımız, ek olarak bize un olarak, tam buğday unu ile yapmayı önerdi. Seve seve kabul ettik.
Sorunlardan yılmamak
            Başlangıçta Ocaklar’da tam pişmeme sorunu yaşadık. Sonraları bu sorun giderildi. Paşalimanında ise kullanılan unun kalitesi ve mayanın tam oturmaması nedeniyle hala sorun yaşıyoruz. Sizler de aynı uygulamayı talep ederseniz, benzer sorunlarla karşılaşabilirsiniz. Biraz sabır ve tekrar ile sorunlar aşılabiliyor.
Halk üniversitesinin programında fırıncılık
            Her fırının ustasından kaynaklanan sorunları oluşacağını öngörebiliyoruz. Çünkü talep ettiğimiz üretim biçimi, hem neredeyse unutulacak bir üretim biçimi, hem de mayalama süresi uzun olduğuı ve hamurun dinlendirilmesi gerektiği için şu andaki üretim hatlarının dışında uğraşlar gerektiriyor. Örneğin fırıncı ustası, şu anda gece yarısı işe başlayıp üç-dört saatte ekmekleri hazırlayıp, üç-dört saatte de pişirirken, bizim istediğimiz üretim için akşam üstü saat 4-5 sırasında mayalamaya başlayıp, 4-5 saat sonra hamuru yoğurup, 12 saat sonra ekmek yapıp pişirmesi gerekiyor ki, tek usta için bunun karşılığı hiç uyumamak. Bizim ustamız da eski fırıncılara sorduğunda mayalama için ayrı bir ustanın çalıştığını öğrenmiş. Bu tabii ekstra bir maliyet.
            Açıkçası fırıncı ve ustası ile samimi bir ilişkimiz olmasa, bizim istediğimiz biçimde üretim için ikna olmaları neredeyse imkânsız idi.
            Bütün bunlardan çıkardığımız sonuç, Yeşil ve Sol Buluşma kapsamında yazın yapmayı planladığımız halk üniversitesi etkinliğinde bir bölümü fırıncılık mesleğine ayırmak.
Şimdiden 40 aileye ulaştık
            Geldiğimiz durum itibariyle şu anda Ocaklar’da haftada bir kez 40 aile için tam buğday unundan ekmek yapılır hale gelindi. Bu 40 ailenin büyük çoğunluğu Ocaklar’dan, birkaç aile ise Erdek’ten. Grup içerisinde doktor ve ziraat mühendislerinin bulunmasının talebin genişlemesinde mutlak bir etkisi vardır ancak ekmeği yiyenin yine talepte bulunduğunu dikkate alacak olursak, doğru yolda olduğumuzu düşünüyoruz. Ağız tadı değişimi şimdilik sorun yaratmadı.
Dayanışmacı bir ortaklaşma
            Öte yandan ekmek üretimine ilişkin bir grup oluşturmamız, dayanışma duygularımızı ve olaylara dayanışmacı bakışla yaklaşımımızı da geliştirdi. Şöyle ki, hep aklımızdan geçirdiğimiz ama bir türlü başaramadığımız işçi direnişlerine destek vermeyi, olaylara ekolojik bir ruh da katarak, Ankara’da Tek-Gıda İş üyesi tekel işçilerinin direnişine bir fırın dolusu ekmek ve bir koli zeytin göndererek gerçekleştirebildik.
Erdek’te bundan sonraki süreç
            Bu aşamada Erdek’te girişimin tanıtılacağı bir toplantı için yeterince deneyim sahibi olduğumuza kanaat getirdik. Önce 30 Aralık için kararlaştırdığımız tarihi yılbaşı hazırlıkları nedeniyle 9 Ocak olarak değiştirdik. Bu toplantıyla Erdek’teki tüketici duyarlılığını ve ekmek ekonomisini daha iyi tanıyacağız.
Bandırma ve Dutlimanı çalışmaları
            Ocaklar, Paşalimanı ve Erdek’te bu çalışmaları yürütürken, diğer taraftan bir termik santral kurulması tehditi ile karşı karşıya olan Bandırma ve Bandırma’ya yedi kilometre uzaklıktaki Dutlimanı köyünde de nabız tutma çalışmaları yürüttük. Bu çalışmalar bir yandan bizim termik santral karşıtı duruşumuzu zenginleştirirken, öte yandan yöre halkının duruşunu da güçlendiriyor. Bu arada buğday üretiminin terk edilmesinin, ada olmasından kaynaklanan nedenlerle sadece Paşalimanı’na özgü olmadığını da daha iyi anlamış olduk. Gerçi buğday üretiminde ülke çapındaki rakamlar bu terk edilmeyi açıkça ortaya koyuyor. Ancak bunu çiftçinin ağzından dinlemek ve bizim çözümümüzü onlara anlatmak ve tepkisini ölçmek, yöreden yöreye değişiklik gösterebilir diye düşünüyorduk. İlk izlenimlerimiz yanıtların ekimin boyutu hariç hemen hemen aynı olduğu yönünde. Burada üç-beş değil elli-yüz dönümden bahsediliyor.
Boşalmış köyde fırın çok, ekmek yapacak yok
            Dutlimanı köyü, Bandırma’nın hemen dibinde diyebileceğimiz bir uzaklıkta olmasına karşın, hakim rüzgarlar yılın hemen tamamında Bandırma’ya doğru estiği için, Bandırma sanayisinin kirletici etkisinden uzak kalmış. Köy bilenler için feribotla Bandırma’ya gelinirken rüzgârgüllerinin hemen altındaki sahil şeridinde kalıyor. 100 kişilik köy halkının büyük bölümü yaşlı, sadece 4-5 genç erişkin çift var. Bunlardan muhtar olan ve kardeşi ile görüşmelerimiz oldu. Yaşlıların da katıldığı köydeki sohbette, ilk önce köyde ekmek yapımı konusunu açtık ve bir klasik haline gelen “sizin istediğinizi bu köyde yapacak kimse yok” yanıtı ile karşılaştık. Oysa ki köyde derme çatma da olsa en azından 10 tane 6-7 ekmeklik toprak fırınlardan vardı. Yaşlılar, gençleri ekmek yapmak için ikna edemediklerini söylüyorlar. 
Hayvanlar için buğday ekimi
            Hal böyle olunca dönümlerce buğday ekiminin, ekmek için değil hayvanlar için yapıldığını öğrenmemiz şaşırtıcı olmuyor. Yanlış okumadınız, köyde yalnızca bir kişinin satış amaçlı buğday ekiyor. Diğerleri, ürettikleri buğdayın bir kısmını fabrikaya verip kendilerine un alırken, büyük bir kısmını ise hayvanlarına yem olarak veriyor. Buradan anlıyoruz ki, arpa ve yem fiyatları buğday fiyatlarının üzerine çıkmış ama ihracata dayalı ekonomi nedeniyle buğday 45 kuruş civarında kalmış.
Sen bana parayı bul, ben sana 100 dönüm öyle arazi bulurum!
            Bu sefer yerli tohumla, ilaçsız, gübresiz buğday üretimi meselesini açıyoruz. İlk yanıt “burada verim olmaz, gübre şart”. Diyoruz ki “biz ilaç şirketlerine para vermek istemiyoruz, gübre şirketlerine para vermek istemiyoruz. Biz çiftçiye para kazandırmanın derdindeyiz.”. Sonra Paşalimanı’nda çıkardığımız hesabı çıkarıyoruz. Dönüm başı icar fiyatı 40 TL, birinci sürüm 30 TL, ikinci sürüm ve ekim 30 TL, hasat 50 TL, toplam dönüm başına 150 TL. Diyoruz ki, “siz gübreye, ilaçlı tohuma, ilaca para veriyorsunuz, dönüm başına elinize geçen 50 TL olmuyor. Biz size verelim 50 TL, bizim istediğimiz şekilde ekin, biçin.”. Yüzler değişmeye başlıyor. Diyoruz ki “yalnız ilaç gübre kalıntısı olmaması için uzun süredir ekilmedik yer olacak, var mı böyle arazi?”. Diyorlar “sen bana parayı bul, ben sana 100 dönüm öyle arazi bulurum”.  Daha sonra muhtar ile görüşüyoruz. Nadastaki tarlaların Ocak ayında sürülmesi gerektiğini hatırlatıp “tekrar köyümüze bekliyoruz” diyor. 
Tohum derdine düştük
            Gerek Dutlimanı’ndaki, gerekse Paşalimanı’ndaki çiftçi temaslarımız, sandığımızın aksine ekim yapılacak tarla bulmakta sorun yaşamayacağımız yönünde. Ancak yeterince tohum bulmak gerçekten büyük bir sorun. Yalova’da Kasım ayında düzenlenen Tohum Ağı toplantısında tanıştığımız İlhan Koçulu, Kars’tan bize bir miktar tohum gönderecek. Elimizdeki tohumdan elde edeceğimiz mahsulü büyük ölçüde tohumluk olarak ayıracağız. Ancak elimizdeki tohumun büyük bölümü makarna-bulgurluk buğday olduğundan, 100 ailenin ekmeğini yerel üretimle karşılama hedefimize ulaşmamız birkaç yılı alacak.
Harekette bereket vardır
            Bu sorunu aşmak için Güney Marmara’da köy köy dolaşarak bir yandan tohum bulmaya, diğer yandan değirmen araştırmaya çalışacağız. Bu kapsamda Balıkesir’in Erdek, Bandırma, Gönen, Manyas, Balya, Susurluk ve Merkez, Çanakkale’nin Biga, Çan, Lapseki, Yenice ve Bayramiç, Bursa’nın Karacabey ve Mustafakemalpaşa ilçelerini belirli bir program dâhilinde Ekim ayına kadar dolaşacağız. Bu çalışmada fırınlar, ekmekler ve diğer tahıl kökenli gıdalar konusunda bir envanter çalışması yürüteceğiz.
Teknik destek arama çalışmaları sürüyor
            Bir yandan uygulama deneyimlerini incelemeye devam ederken, diğer yandan da teknik desteğimizi artırmak için uğraşlarımız devam ediyor. Bu amaçla bir yandan kuruluş aşamasındaki tohum ağı çalışmalarına katılırken, diğer yandan da akademisyenler ve bürokrasi ile temaslarımızı sürdürmekteyiz. Bu konulardaki gelişmeleri de yakında sizlerle paylaşacağız.
Söylemin billurlaştırılması
            Saha ve teknik destek çalışmalarının yanı sıra, söylemin daha iyi anlaşılmasına ve politik bir dil içermesine ilişkin çalışmalarımız da sürüyor. Bir çok kişi politikanın güncel örneklerini dikkate alarak bu konuda çekinceler öne sürse de, konunun bir tercih sorunu olduğunu ve bu tercihin de ancak politikası yapılarak yaygınlaşabileceğini düşünüyoruz.
Doğanın ve emeğin ekmeği
            Genel olarak olumsuz ifadeler yerine olumlu ifadelerin kullanılması ilkesini dikkate alarak, ekmeğimize “doğanın ve emeğin ekmeği” adını koyduk. Bu ad etrafında amacımızı daha iyi anlatabileceğimizi düşünüyoruz. Yaygın olarak satılan ekmeği de “sanayinin ve sermayenin ekmeği” olarak tanımladık. Ayrıntısını kampanya çalışmaları sırasında kararlaştıracağız.
Başka yerlerde nasıl bir katkı olabilir?
            İlk metnimizde dile getirdiğimiz gibi, herkesin kendi yerelinde(mahallesinde, ilçesinde, ilinde, bölgesinde) bir şeyler yapabileceğine inanıyoruz. Bunun için yapılacak ilk şey şüphesiz ki, monitörden, televizyondan başını kaldırarak dışarıya, etrafına bakmak. Mahallenizde mutlaka duyarlı birkaç kişi ile karşılaşacaksınız. Fırıncılarla, ustalarla konuşarak diyalogu geliştirmek ve nasıl bir üretim içerisinde olduklarını kavramak bir başka yapılacak iş. Semt pazarlarına çıkmak, köy ekmeği yapan-satanlarla temas kurmak bir diğeri. Bölgenizdeki köyleri gezmek, kendi ayırdığı tohum ile tarım yapanları araştırmak da bir diğeri. Kendinizi hazır hissettiğinizde bu adımları atacağınızdan şüphemiz yok. Belki de zaten atmışsınızdır. Daha çekingenseniz en azından bir müddet daha bizi izlemeye devam edin)
            Mektubumuzu internetten indirdiğimiz tam buğday ununun hikmetine ilişkin bir yazı ile sonlandırıyoruz. Bir daha ki aya başka bir mektup ile görüşmek üzere.
Kadir Dadan
Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi

    Mektup – 2

Sevgili Dostlar Merhaba,
            Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi’nin bir başka mektubuyla yeniden birlikteyiz. İlk mektubumuza gösterdiğiniz ilgi, yapabileceklerimiz hakkında bizi hem daha çok ümitlendirdi, hem de cesaretlendirdi. Bir yandan yeni fikirler, yeni ilişkiler şekillenirken, diğer yandan uygulamalarımız artık haftalık sıradan işler haline gelmeye başladı. Hayatı değiştirebilmenin, yüzleri gülümsetebilmenin verdiği mutluluk, hiçbir bireysel başarıda yoktur sanırım.
Artık her hafta “doğanın ve emeğin ekmeği”ni üretebiliyoruz
            Geçtiğimiz ay içerisinde deneme üretimlerine başladığımız tam buğday unundan elde ettiğimiz “doğanın ve emeğin ekmeği”ni, her Cuma günü yaklaşık 60 tane üretebiliyoruz. Gelecek haftadan itibaren bu sayı 100’ü geçecek. Şimdiye kadar bir tadan, bir daha istiyor. Ve artık ilk önceleri un fabrikalarından temin ettiğimiz un, artık Gönen’in Gaybular Köyündeki 50 yıllık su değirmeninde öğütülerek geliyor. Şimdilik öğüttüğümüz buğdaylar yerli melez tohumlardan, ilaç ve gübre kullanılarak elde ediliyor. Yeterince temiz mahsul elde edebildiğimizde, süreci geliştireceğiz.
Tam buğday unu meselesi
            Gıda konusunda ekolojik duyarlılığın artmasını takiben yaygınlaşan tam buğday unu üretiminin ne şekilde olduğuna ilişkin ayrı bir çalışma yapılması gerektiğini ilk mektup sonrası gelen sorulardan çıkardık. Fırıncımızın aracılığıyla ulaştığımız fabrika müdürü, kendilerinin üretim aşamalarında herhangi bir katkı olmaksızın sadece öğütme yaptıklarını ve doğal köy unu olarak niteledikleri unun, süreçten bazı eleklerin çıkartılarak ince kepekli olarak elde edildiğini bildirdi. Daha sonra Bursa’da BESAŞ bünyesinde kullanılan unun da benzer şekilde elde edildiğini ancak içerisinde uzun süre kullanımı sağlamak için katkı maddeleri olduğunu öğrendik.
Tahlil olmadan net konuşmak olanaksız
            Bu tablodan çıkan sonuç, sürecini tam olarak kontrol etmedikçe, hangi un olursa olsun, tahlil yaptırmadan katkı maddesi olup olmadığını anlamanız olanaksızdı. Biz de hem daha önce kullandığımız bu “doğal köy unu”nu, hem de şimdi kullanmakta olduğumuz su değirmeni ununu tahlil ettirerek içerik analizi yaptırmaya ve kirletici artıkları ile katkı maddelerinin yanı sıra, besleyici değer açısından da ne yediğimizi anlamaya çalışacağız. Şimdilik tüketicilere uyarımız, ekmeklerin üzerinde tam buğday ekmeği yazsa bile içinde “ekmek katkı maddesi” olup olmadığına bakmanız.
Endüstrileşme tümörü – sadece değirmenciye hizmet eden değirmen
            Buğdaydan ekmeğe üretim süreçlerinin en kritiğinin öğütme olduğuna geçen mektupta değinmiştik. Çünkü en fazla endüstrileşen süreç öğütmeydi. Bu öyle bir endüstrileşme ki, bırakın kentleri ve kentlileri, köyler ve köylüleri de içerisine almış durumda. Bunu en iyi göreceğiniz yerlerden biri, Gönen’e bağlı Gaybular Köyü. Heyecanla koşturduğumuz köyde, köy tüzel kişiliğine ait çalışan su değirmenini gördüğümüzde, ilk aklımıza gelen köydeki buğday üretiminin burada una dönüşeceği ve köyün ekmeğini kente bağımlı olmadan kendisinin üretebileceğiydi. Ancak karşımıza çıkan tablo gerçekten şaşırtıcı oldu. Değirmenin varlığına rağmen, köyün büyük bölümü ununu fabrikadan/tüccardan alıyordu. Çünkü fabrika unu, değirmen ununa göre çok daha ucuzdu. Peki o zaman niye buğday üretiliyordu? Yanıt ilk mektupta Dutlimanı köyünde karşımıza çıkan yanıt ile aynıydı: hayvanlar için.
            Değirmen ise daha çok mısır ve diğer tahılların öğütülmesinde kullanılıyordu. Buğday öğütülmesi, büyük çoğunlukla değirmencinin eşi Suriye hanımın Gönen pazarında satmak üzere pişireceği ekmeklerin unu için yapılıyordu.
Yine tohum bulamadık
            Gaybular köyünde değirmeni gördüğümüzde aklımıza gelen ikinci şey, yerli tohum bulabileceğimizdi. Değirmenin, kendi üretimini yapan kişilere süreçlerini tamamlamak üzere bir olanak sağladığı açıktı. Çünkü fabrikalar çıktılarını standartlaştırmak için buğdayları birbirine karıştırıyor ve size özel bir üretim gerçekleştirmiyordu. Birkaç sıra dışı(inanç nedeniyle) ve başka köylerde yaşayan örnekler dışında ne yazık ki, kendi tohumunu eken kişilere yine rastlamadık. Genel olarak Gönen Tarım işletmesinde üretilen ve Gönen98 isimli ekmeklik buğday çeşidinin tarımının yapıldığını gördük. Bizi en çok üzen ise ithal beyaz ekmeklik buğday mahsullerinin Gaybular köyündeki su değirmenine kadar girmesi oldu. Değirmenci Süleyman Güven, bunların İsrail tohumundan üretildiğini söylese de, Bursa’da Uludağ Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Fakültesindeki Prof. Dr. Köksal Yağdı ile temaslarımız sırasındaki değerlendirmelerde, bunun bir isim yakıştırmasından kaynaklandığını, buğday tohumlarında yerli işletmelerin henüz ağırlıklarını sürdürdüğünü, ancak bahsi geçen buğdayların giderek pazar payını büyüten İtalyan ortaklı şirketlerin olabileceği kanısına vardık.

Tohumda yerli melezlere yönelme

    Köksal Yağdı ile görüşmede ortaya çıkan tohumla ilgili diğer konu, “doğanın ve emeğin ekmeği”nin yaygınlık kazanabilmesi için, nispeten yüksek verimli yerli melezleme örneklerinin organik gübresiz ve ilaçsız üretimlerinin yaygınlaştırılması üzerinde durulmasının gerektiğinin tespitiydi. Girişim içerisindeki ziraat mühendisi arkadaşların da dile getirdikleri bu konuyu, tohumların ilaçlanmadan elde edilmesi ile aşmayı düşünüyoruz. Çünkü işletmelerle ilk temaslarımızda tohumları ancak ilaçlı olarak alabileceğimiz ifade edilmişti. Fakülte ilaçsız tohum konusunda bizlere seçenek sunacak.
Fırın / Şirket
Gr
Fiyat – TL
İçindekiler
Raf Ömrü
Fırın Tipi
Sermaye/Emek – Doğa/Sanayi
Ocaklar Gülmüş Fırını
1200
4,00
*2,80 Fırın fiyatı
*1,20 Destek
Su değirmeninde öğütülmüş tam buğday unu, ekşi hamur, nohut mayası, tuz, içme suyu
7 gün
Odun fırını
Emek yoğun, kısmi doğa korumalı
BESAŞ
400
0,75
Tam buğday unu, içme suyu, ekşi hamur, maya, yemeklik tuz, Ekmek katkı maddesi( Şeker(sakaroz), emulgator(E472e-bitkisel), enzim (fungal alfa amilaz)), antioksidan(E300), Gluten
4 gün
Doğal Gazlı otomatik
Kamusal Sermaye yoğun, doğa korumasız
KİPA
400
1,09
Buğday unu(%83), su, susam(%7), çörekotu, hidrojene bitkisel yağ, ekmek mayası, tuz, ekmek katkı maddesi(Stabilizatör, kalsiyum karbonat, trikalsifosfat, soya unu, emulgator-mono  …(son bölümü kesilmiş)
3 gün
Endüstriyel
Kapitalist Sermaye Yoğun, doğa korumasız
UNO
500
1,90 marketi-ne göre değişkenlik gösterebiliyor)
Tam buğday unu, içme suyu, buğday ezmesi, maya, glüten, çavdar eksisi, ince kepek, tuz, soya unu, karabuğday tanesi, topaklanmayı önleyici (kalsiyum karbonat), dekstroz,
emülgatör (gliserollerin diasetil tartarik ve yağ asit esterleri), antioksidan (askorbik asit), koruyucu (kalsiyum propiyonat), vitaminler (tiamin mononitrat (B1), riboflavin
(B2), niasin, B6, folik asit, B12), mineraller (kalsiyum, çinko, demir).
4 gün
Endüstriyel
Kapitalist Sermaye Yoğun, doğa korumasız
* Su Değirmeninde ürettirdiğimiz unun fiyatı, fabrika ununun nerede ise iki katına denk geliyor. Aradaki farkı katılımcılar olarak destekliyoruz.
 
Belediyenin devasa tesisi
            Yeşil ve Sol Kış Buluşması için Bursa’ya kadar gitmişken, çok büyük bir pazarı kontrol eden Büyükşehir belediyesinin şirketi BESAŞ’ın Mudanya yolu üzerindeki devasa tesisini de ziyaret ettik. Bursa fırıncılarının yakın zamandaki büyük zarar ve iflaslarının da müsebbibi olan ve doğalgaz ile çalışan bu tesis, büyük ölçüde mekanize olarak el değmeden üretim gerçekleştiriyor. Üretim sürecinin başındaki gıda mühendisi, hijyen ve standardizasyon konusundaki başarılarını öğünerek anlatıyor ve bizim de bu konularda diyecek sözümüz yok. Ancak tesisin gerek teknoloji gerekse yakıt konusundaki dışa bağımlılığı düşündürücü boyutta. Öte yandan hammadde/malzeme alımında ihale şartları en ucuza yönelmeyi gerektiriyor. Bu da özellikle un konusunda kimyasalların işin içine girmesini, doğanın ve çiftçinin sömürüsünün en üst noktaya çıkmasını kaçınılmaz hale getiriyor.
Üç ekmek üç süreç

Yeşil ve Sol Kış Buluşmasında, masanın üzerine üç farklı süreçten gelen ancak hepsi tam buğday ekmeği olarak nitelendirilen üç ekmeği koyduk. Birincisi bizim “doğanın ve emeğin ekmeği” olarak adlandırdığımız Ocaklar Gülmüş Fırınında ürettirdiğimiz ekmek, ikincisi BESAŞ, üçüncüsü ise bir hipermarket zinciri(Kipa) tarafından üretilen ekmeklerdi. Aşağıdaki tabloda ekmeklerin özelliklerini bir arada görebilirsiniz. İnternet’ten UNO’nun bilgilerini de aktardım.
Fiyat karşılaştırılabilir, ya içindekiler?
Karşılaştırma yaptığınızda ucuzluk açısından BESAŞ ekmeği ön plana çıkıyor. Ama içerisindekilere ve üretim biçimine baktığınızda “doğanın ve emeğin ekmeği” ağır basıyor. Başlangıçtan beri daha az tüketilecek bir ekmek peşinde koştuğumuzu belirtiyorduk. Gerçekten de bir oturuşta bir ekmeği 10 kişi bitiremiyoruz. Herkese iki dilim ekmek yetiyor, doyurucu oluyor. Diğer tam buğday unu ekmeklerinde de bizimkisi kadar olmasa da benzer bir etki söz konusu. Ama gerek lezzet, gerekse doyum açısından onlarla bile ciddi bir fark var.
Maliyetimizi düşürebilir miyiz?
Buna rağmen, “daha geniş bir tüketim hacmi sağlayabilmek için acaba maliyetleri düşürebilir miyiz?” diyerek bir çalışma yürütüyoruz. Görünen o ki, bu son derece zor. Olası taşıma fırsatlarını lehimize çevirebilsek bile, zaten yüksek verimi olmayan yerli cinslerle, emeğin tam karşılığını vererek üretim yaptığımızda bu rakamların altına inmek olanaksız görünüyor. Yine de “doğanın ve emeğin ekmeği”ne ilişkin bir ekonomi yaratmak için çaba sarf edeceğiz. Çünkü politik olarak bu üretim tarzının desteklenmesi için uğraş verebilmek için bile, bu ekonominin bir parça işliyor olması gerekli.
“Doğanın ve emeğin ekmeği”ne erişim
Bir ölçüde bu ekonomi yaratma sevdamız kapsamında, bir ölçüde de artık daha yüksek sesle ifade edilen “biz de isteriz” taleplerine yanıt üretebilmek için çareler arıyoruz. İlk aklımıza gelen, duyarlı kişilerin düzenli olarak bir araya geldiği mekan ya da toplantıları kullanmak. Haftanın belirli bir günü bir araya gelen kişilere topluca ekmek gönderebiliriz. Ayrıca, eğer talep ederseniz değirmen unu temini için aracı olabiliriz. Böylece sizler de kendi ekmeğinizi kendiniz yapma fırsatını yakalamış olursunuz.
Artık hafiften yaygınlaşmaya başlayalım
Daha güzeli ve bizim asıl arzumuz, önceden de belirttiğimiz üzere, girişimin yaygınlaşması, kent ile kır arasında yerel ekonomiyi destekleyecek bir birliktelik oluşturulması. Bu amaçla öncelikle yaşanılan yerde “doğanın ve emeğin ekmeği”ne yönelik en az 20-25 ekmeklik bir talebin örgütlenmesi hedeflenmeli diye düşünüyoruz. Bu talebi yöneltmek için bir kırsal alan ilişkisi gerekli olacak. Bu konudaki önceliğin var olan çalışır haldeki su değirmenlerinin bulunduğu köylerde olması gerekir. Biz de kısa bir internet turu sonrası çalışan su değirmenlerinin çok azalmalarına rağmen henüz yok olmadıklarını görebildik. Elbette somut olarak onlarla temas kurmak gerekiyor.
Değirmen üstü çiçek
Bu mektuba ilaveten çalışır halde oldukları ifade edilen değirmenlerin yerlerine ilişkin bir liste bulacaksınız. Eğer bu yerler size yakın ise, lütfen gidip bir ziyaret gerçekleştiriniz ve edindiğiniz bilgileri bizlerle paylaşınız. Yada sizlerin haberdar olduğu değirmenleri bizlere iletirseniz daha fazla kişinin onlarla buluşmasını sağlayabiliriz.
Girişimin 2010 planı
Bursa’daki Yeşil ve Sol Çalışma Grubu Kış buluşmasında girişimin 2010 yılında yapacağı çalışmalar da masaya yatırıldı ve yine ekte bulacağınız taslak kabul edildi. Bu planın uygulanabilmesi için gerekli mali koşulların temini için, bu yıl “gıda” başlığında Mayıs ayında Erdek/Ocaklar’da yapılacak Yeşil ve Sol Bahar Buluşması’na kadar bir çalışma yürüteceğiz.
Yeni bir mektuba kadar
Son bir ay içerisinde olanlar kabaca bu kadar. İlgilenen dostları bahar ile birlikte aramızda görmekten memnunluk duyacağımızı tekrar hatırlatıyor, saygılar sunuyorum.
Kadir Dadan
BAŞKA BİR GIDA MÜMKÜN 2010 STRATEJİ & EYLEM PLANI
Geliştirilmesi Öngörülen Birikimler ve Hedefler
1-                   Buğday Tarımı
a.                                           Tohum çeşitliliğinin geliştirilmesi (her bir bölgede, birden fazla çeşit)
b.                                          Tohum temininin yaygınlaştırılması (her bölgede en az iki deneyim ile elbirliği)
c.                                           Tohum konusunda uzmanlıklarla iletişim (Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü ve Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü)
d.                                          Tohum konusunda akademisyenlerle iletişim
e.                                           Doğal gübre uygulamaları hakkında araştırma (en az iki deneyim elde etme)
f.                                            Doğal ilaç uygulamaları hakkında araştırma (en az iki deneyim elde etme)
g.                                          Yerli tohum ekim alanlarının tespiti
h.                                           Yerli melezlerin kimyasal ilaçsız ve inorganik gübresiz üretiminin geliştirilmesi (şimdilik Güney Marmara ile sınırlı)
2-                   Değirmencilik
a.                                           Çalışan değirmenlerin tespiti & duyurulması(her bölgede en az iki değirmen)
b.                                          Sağlam & onarılabilir ancak çalışmayan değirmenlerin tespiti ve değerlendirilmesi (olanaklar ölçüsünde, fırsat doğdukça)
c.                                           Değirmencilik konusunda ustalarla temas ve elbirliği (en az iki usta)
d.                                          İşletim maliyetleri konusunda bilgilenme ve farkındalık
3-                   Fırıncılık & Köy Ekmeği
a.                                           Doğal yöntemlerle maya temini ve üretimi konusunda deneyim araştırmaları
b.                                          Pak maya, kabartıcı, koruyucu kullanmadan ekmek üreten fırınların tespiti ve teşviki
c.                                           Köy ekmeği üretimi ve satışı yapılan yerlerin ve pazarların tespiti
4-                   Tüketim Örgütlenmesi
a.                                           Mahalle düzeyinde 7-10 kişilik kolektif birliktelikler oluşturulması (en az 10)
b.                                          Dağıtım ağı konusunda kullanılabilecek olası fırsatların tespit edilmesi (toplantı, ortak mekan, var olan örgütlenmeler)
Üretim & Tüketim – Kaynak Oluşturma & Paylaşım
1-                   Tohumluk Hasat & Alım
a.                                           Girişim olarak üretilecek tohum (Paşalimanı Adası ve Ocaklar: 500 Kg)
b.                                          Girişim olarak ortaklaşa temin edilecek tohum ( Çeşitli bölgelerden, bir kısmı yerli melez olabilir 2300 Kg)
c.                                           Bağış olarak alınacak tohum (Biga: 200 Kg)
2-                   Unluk Buğday Temini
a.                                           Girişim olarak üretilecek (……. Kg)
b.                                          Girişim olarak ortaklaşa temin edilecek buğday (1500 Kg)
3-                   Bulgurluk Buğday Temini
a.                                           Girişim olarak üretilecek (……. Kg)
b.                                          Girişim olarak ortaklaşa temin edilecek buğday ( 100 Kg)
4-                   Tarla Temini
a.                                           Paşalimanı Adası / Erdek – 50 dönüm
b.                                          Dutlimanı / Bandırma – 25 dönüm
c.                                           Gaybular / Gönen – 50 dönüm
d.                                          Diğer Yerler – 25 dönüm
5-                   Emek Temini
a.                                           Girişim olarak ortaklaşa hasat – Paşalimanı ve Ocaklar
b.                                          Girişim olarak ortaklaşa tohum ayrımı – Paşalimanı ve Ocaklar
Yayın & İletişim
1-                   Web Sitesi
a.                                           İnteraktif bir web sitesi kurulması (Mart 2010)
2-                   İletişim listesi
a.                                           İletişim listesinin duyurularak kişilerin davet edilmesi (yıl sonunda 500 kişilik bir liste)
3-                   Yıllık
a.                                           Yapılanların, son durumun ve belgelerin derli toplu sunulduğu bir yıllık hazırlanması (Aralık 2010)
4-                   Mektup
a.                                           Her ay bir mektup hazırlanarak paylaşılacak
Mali Konular
1-                   Genel masrafların paylaşılması (web, yayınlar vs) (girişim üyeleri tarafından paylaşılarak)
2-                   Üretimin paylaşılması
a.                                           Buğday tarımı için (bir kısmı tohumluk olarak ayrılmak üzere)
b.                                          Un üretimi için
c.                                           Ekmek üretimi için
d.                                          Dağıtım için
3-                   Dayanışmacı faaliyetler
Mektup 3
Bahara merhaba derken
Son mektubumuzun üzerinden bir ay geçti. Nispeten daha kısa bir mektupla tekrar birlikteyiz. Bol yağışlı ve hayli soğuk bir kışı geride bırakırken, buğdaylarımız üzerlerindeki karın erimesinin ardından bellerini doğrulttu. Girişimimize Kars’tan gönderilen buğdayların bir kısmını da geç ekimlik olarak deneme amacıyla küçük bir alana ektik. Umutla başakların baş vereceği günleri bekliyoruz.
Doğanın ve emeğin ekmeği yaygınlaşıyor
Gönen Gaybular köyündeki su değirmeninden elde ettiğimiz unlarla, ekşi hamur ve nohut mayası kullanarak, Ocaklar’daki Gülmüş Odun fırınına ürettirdiğimiz “doğanın ve emeğin ekmeği” giderek daha fazla talep buluyor. Kokusu, lezzeti, doyuruculuğu gerçekten tatmin edici olan ekmeğimizi, Ocaklar’ın yanı sıra Erdek ve Bandırma’da da elden dağıttık. Ve artık talep 150’ye yaklaştığı için, Cuma ve Pazar olmak üzere haftanın iki günü ekmek yaptırıyoruz.
İstanbul’a da ekmek gönderdik
İkinci mektubumuzla birlikte İstanbul’dan da ekmek talepleri geldi ve sınırlı sayıda oralara da gönderdik. Birkaç gün gecikmeyle ellerine ulaşmasına rağmen, oradaki dostlar da beğenilerini bildirdiler. 
Değişim, dönüşüm başladı
Ekmeğimiz, köyde hanımların günlerinde konuşulmaya başladı ve biz de öngördüğümüz dönüşümün etkilerini hissetmeye başladık. Öyle ki fırıncımız, hafta sonu normal ekmek satışlarının düştüğünden yakınıyor. Başlangıçta bizlere koyduğumuz ekmek fiyatının(1200 gram – 4 TL) yüksek olduğunu, bu fiyatlara talep bulamayacağını söylerken, şimdi emeğinin karşılığının ancak bu fiyatlarla alınabileceğinin farkına varmış durumda. Üstelik zaman geçtikçe, talebin kalıcılığını gördükçe, o da bu fiyatlara satış yapabileceğine ikna oldu.
Yılda 10 ton una doğru
Bugün itibariyle girişim aracılığıyla örgütlenen tüketim hacmi yıllık 6 ton un(yaklaşık 7 ton buğday)a ulaştı. Girişimin yaygınlaşmaya devam edeceğini ve yaz sezonunda artacak talebi de hesaba kattığımızda, 2010 yılı için en az 10 ton una gereksinim duyacağımızı hesaplıyoruz. Gönen’deki fazla büyük olmayan bir değirmen için, bunun karşılığı 150 işgünü demek. Eğer şimdi yaptığı gibi fazla mesai yaparsa 100 işgünü.
Fazla gecikmeden bir değirmen
Başlangıçta söylediğimizde bir fantezi gibi gelen Paşalimanı Adasına yel değirmeni yapma önerisi, artık o olmazsa olmaz durumuna geldi. Ancak bir sorunumuz var. Yel değirmeni yapacak usta bulamıyoruz. Bu konuda sizlerden destek istiyoruz. Bildiğiniz tanıdığınız bir yel değirmeni ustası varsa, bize bildirirseniz seviniriz. Her olasılığa karşı, Ocaklar’a 9 km uzaklıktaki Turan Köyünde bir su değirmeni inşasını da programımıza aldık.
Yeni değirmen bildirimleri
İkinci mektubumuzla birlikte yayınladığımız Türkiye’deki çalışan değirmen listesine birkaç dostumuz eklemelerde bulundular. Bu geri bildirim için kendilerine teşekkür ediyoruz. Umarız bu değirmenlerin etrafında da, benzer girişimler yaşama geçirilir/geçirilmiştir. Değirmen listesini yenilerin katılımıyla ekte bulabilirsiniz.
Tüketim Kooperatifinde ekmek satışı gündemde
Talebin yaygınlaşması dağıtım sorunlarını da beraberinde getiriyor. Şirketlere ve piyasaya hizmet edecek bir dağıtım tercihinden sürekli olarak uzak durmaya çalışıyoruz. Bu çerçevede bölgemizdeki emekçilerin bir örgütlülüğü olan eğit-koop tüketim kooperatifinin mağazalarında, “doğanın ve emeğin ekmeği”nin satışı konusunda girişimlerde bulunuyoruz. Bu girişimler olumlu sonuçlansa bile kendi dağıtım ağımızı muhafaza edeceğiz.
Tutsak tercihlerimiz özgürlüğüne kavuşuyor
Geldiğimiz nokta itibariyle, girişimimizin, tercihlerimizi tutsak eden sermayenin ve sanayinin devasa duvarından ilk taşı sökerek, özgür emek ve özgür doğa birlikteliğinin temeline koyduğunu düşünüyoruz. Dileğimiz bu sürecin genişleyerek devam etmesi ve geleceğimizi kendi özgür tercihlerimizle kuracağımız günlere uzanması.
22-23 Mayıs’ta Gıda’yı Ocaklar’da tartışalım
Her yıl Ocaklar’da düzenlenen Yeşil ve Sol Bahar Buluşmasının bu yıl ki teması “Gıda”. Ve biz girişimimize ilgi duyan herkesi Ocaklar’da misafir etmekten mutluluk duyacağımızı bildirmek isteriz.
Yeni bir mektupta görüşene kadar hoşça kalın.
Kadir Dadan
Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi – Ocaklar/Erdek/Balıkesir
Çalışır Haldeki Değirmen Listesi
Değirmen Tipi
İl Merkezi
İlçe Merkezi
Köy/Mahalle
İlgili Kişi
Su
Adıyaman
Gerger
Gündoğmuş
Su
Antalya
Akseki
Gümüşdamla
Veysel Kul
Su
Antalya
Kalkan
İslamlar
Hamdi Sarıkaya
Su
Antalya
Kalkan
İslamlar
Hasan Saner
Su
Artvin
Arhavi
Dülgerli
Kadem Fitoz
Su
Artvin
Murgul
Mevlüt Demirci
Su
Balıkesir
Balya
Kadıköy
Su
Balıkesir
Dursunbey
Kavacık-Suçıktı
Halil Ayar – 535 678 24 85
Su
Balıkesir
Gönen
Gaybular
Süleyman Güven – 266 782 10 63
Su
Balıkesir
İvrindi
Ayaklı
Su
Balıkesir
İvrindi
Evciler
Su
Balıkesir
Manyas
Değirmen Boğazı
Muhammed Çolak – 266 824 42 58 / 536 513 95 17
Su
Balıkesir
Manyas
Erecek
Su
Balıkesir
Merkez
Kurtdere
Su
Balıkesir
Savaştepe
Akpınar
Su
Bartın
Ulus
Kumluca Beldesi
Ömer – Hasan Çetin
Su
Bursa
Gemlik
Haydariye
Su
Bursa
İznik
Kırıntı
Mahmut Acar – 224 768 11 37
Su
Çanakkale
Çan
Kocayayla
Su
Çanakkale
Biga
Çömlekçi
Su
Diyarbakır
Hani
Aynkebir
Su
Eskişehir
Mihalıççık
Gürleyik
Bahattin (değirmen ustası)
Su
Giresun
Alurca
Subaşı
Mustaf – Kadem Tütüncü
Su
Kars
Akyaka
İncedere
İlhan Koçulu ile irtibat kurulabilir
Su
Kars
Arpaçay
Küçükçatma
Erdem Kaya
Su
Kütahya
Emet
Memduh Ekici
Su
Muğla
Datça
Ilıcasu
Restore edilmiş
Su
Muş
Varto
İskender
Cendi Eren
Su
Osmaniye
Kadirli
Göztaşı
Su
Osmaniye
Sumbas
Gaffarlı
Su
Rize
Ardeşen
Gündoğan
Su
Sakarya
Taraklı
Mahdumlar
Harun Gündüz(Muhtar)
Su
Samsun
Çarşamba
Kirazlık
Restore edilmiş
Su
Sivas
Suşehri
Camili
Alim Aklan
Su
Şırnak
İkizce
….. Koçer
Su
Trabzon
Şalpazarı
Geyikli
Muhammed Bektaş
Su
Trabzon
Görele
Zıva
Şükrü
Su
Zonguldak
Muslu Beldesi
Emirler
Güler – Ramazan Seçer
Su (çarklı)
Konya
Beyşehir
Adaköy Beldesi
Onarım gerektiriyor
Yel
Balıkesir
Merkez
Şamlı / Karaköy
Hayrettin Usta – Çalışmıyor
Yel
Muğla
Bodrum
Yalıkavak
Müze
Elektrikli
Çanakkale
Biga
Akyaprak
Değirmen Ustaları
Su
Eskişehir
Mihalıççık
Gürleyik
Bahattin
Su-Elektrikli
Kocaeli
Kandıra
Akçabeyli
Yaşar Sağgül
Su-Elektrikli
Artvin
Arhavi
Dülgerli
Kadem Fitoz
Mektup – 4
Merhabalar,
Bugün 6 Mayıs, yani hıdrellez. İki ay aradan sonra Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi’nin dördüncü mektubu ile karşınızdayız. Mahsulünüzün bol, gönlünüzün ferah olması dileğiyle…
Kadir Dadan
Doğa’nın zorlu koşulları ile yüzleşme
Son iki ay, iklim koşulları ve doğanın uyanışı ile birlikte buğdaylarımız için zorlu koşullar getirdi. Yoğun yağışlar nedeniyle tarlamızdaki su düzeyi uzun süre yüksek kalınca, herhangi bir kimyasal kullanmadığımız için, aşırı bir ot artışı ile karşı karşıya kaldık. Ayrıca yaklaşık bir hafta süren filizkıran fırtınası, bir kısım buğdaylarımızı yatırdı. Buğdaylarımızın kimisi zayıf, kimisi birkaç dişlik olsa da, kardeşlenmesi iyi ve her şeye rağmen başaklarımız boy verdi. Umutla başaklanmanın tamamlanmasını bekliyoruz.
Ekmeğimiz beğeniliyor, geliştiriliyor
Doğanın ve emeğin ekmeğinin tanıtımını yapmasak da, kurduğumuz dağıtım ağı iyi işliyor ve haftalık 150 civarında ekmek üretmeye devam ediyoruz. Üretimi Perşembe ve Pazar olarak iki güne bölerek gerçekleştiriyoruz. Bu arada deneme amaçlı Balıkesir’in Dursunbey Suçıktı Değirmeninden de un temin ettik. Gaybular’a göre daha ticari bir işletme niteliği taşıyan bu değirmenin unundan farklı bir ekmek ortaya çıktı. İki farklı unu birlikte kullanarak ve onda bir oranında yine su değirmeninde öğütülmüş çavdar unu ilave ederek de denemeler yapıyoruz. Her biri farklı bir tat veriyor.
Yeniden bir köy fırını
Girişimimize başından beri destek olan Gülmüş Odunlu Ekmek Fırını’nın yaz aylarında artacak yoğunluğunu ve Girişimin bağımsız uygulamalarının gerçekleştirilebilmesini ön görerek, 25 ekmeklik bir köy fırını inşa etmeyi daha yakın bir tarihe alıyoruz. Bu ay içerisinde bunu gerçekleştireceğiz.
Değirmen arayışlarımız sürüyor
Ocaklar Beldesine yakın bir değirmen kurmak için çabalarımız devam ediyor. Kapıdağ yarım adasının Tekirdağ’a bakan kıyılarındaki Ormanlı köyünde uzun yıllardır çalışmayan kısmen yıkık bir değirmeni tekrar hayata döndürmek üzerinde duruyoruz. Keza Erdek’te de benzer bir yıkık değirmen var. Bir başka seçenek olarak da, Belde’ye içme suyu sağlama amaçlı küçük bentin hemen çıkışına yeni bir değirmen inşası söz konusu. Bunlardan hangisini hayata geçireceğimize, Eskişehir’in Mihalıççık İlçesi Gürleyik köyünden gelecek olan su değirmeni ustamız Bahattin Coşkun ile birlikte karar vereceğiz. Paşalimanı Adasına yel değirmeni kurulması projemizi ise ayrıntılandırmaya çalışıyoruz.
Tohumdan Fideye
Şimdiye kadar girişim kapsamında ele alınmasa da, Tohum Ağı çalışmalarında sürdürdüğümüz yerli ve doğal sebze tohumlarının üretilmesi çalışmalarımız da devam ediyor. Beş altı yıldır bireysel ölçekte yürüttüğümüz yetiştirme çalışmaları, bölge köylerinden paylaşım yoluyla elde edilen tohumlar ile zenginleşti. Beldemiz İlköğretim Okulu’nun da uygulama bahçeleri ile katıldığı sebze tarımı uygulamaları, geleceğimiz olan çocuklarımızın bilinçlenmesine de yardımcı oluyor. Bu özellikle hedeflediğimiz toplumsal dönüşümün gerçekleşebilmesi için önemli bir adım oldu.
Süt ve Et
Yine şimdiye kadar kapsamımızda olmamakla birlikte gelecekte girmeyi düşündüğümüz süt ve et üretimini de daha yakın bir tarihte gerçekleştirmek için çaba içerisinde olacağız. Yani doğanın ve emeğin sütü ve eti de yakında.
Ekolojik Restorasyon & Permakültür Kursu Ocaklar’da
Girişimimiz ile doğrudan ilgili olmamakla birlikte, onun anlayışına ciddi destek olmasını beklediğimiz Ekolojik Restorasyon & Permakültür Kursu, 14-22 Ağustos tarihlerinde Ocaklar’da gerçekleştirilecek, Şili’den Agustin Sapulveda ve şu anda ABD’de yaşayan Emet Değirmenci’nin eğitmen olarak katılacakları kurs, daha çok uygulamaya yönelik olarak gerçekleştirilecek. Kurs sırasında tüketilecek sebzelerimizi de kurs alanında yetiştirmek için tohumlarımızı ektik, gelecek hafta fidelerimizi toprakla buluşturacağız. Bu kursa katılmak isteyenler girişimimiz aracılığıyla irtibata geçebilirler.
Yeşil ve Sol Buluşma, Gıda başlığıyla gerçekleşiyor
Her yıl Mayıs ayında Ocaklar’da gerçekleştirilmekte olan Yeşil ve Sol Bahar Buluşması, bu yıl 19-23 Mayıs tarihlerinde yapılacak. Gıda başlığında geziler ve toplantıların yapılacağı buluşmada, Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi de tüm yönleriyle masa üstünde olacak. Bu buluşmada sizleri de aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız. Ayrıntılara www.yesilvesol.org adresinden erişebilirsiniz.
 
KİBELE EKOLOJİK YAŞAM KOOPERATİFİNİN UYGULAMA VE GÖRÜŞLERİ
BERİN ERTÜRK (Kibele Organik Yaşam Kooperatifi)
            Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi 2008 yılında bir “çevre, kültür ve işletme kooperatifi” olarak resmen kuruldu. Bir hayli uzun bir kuruluş dönemi yaşadık. Yıllarca süren toplantılarda, bir yandan üreticiler olarak yaşadığımız ekonomik sıkıntılara çözüm aranırken, bir yandan da bizi bir araya getiren ilkeleri enine boyuna tartıştık. Sonunda en uygun örgütlenme biçiminin kooperatif olacağı ve bu örgütlenmede bizi bir araya getiren ilkelerin tüzüğümüzde yer alması kararlaştırıldı.
            Standart kooperatiflere uymayan yapısı nedeniyle Kibele’nin hukuksal kimlik kazanması uzun ve zahmetli bir süreç oldu. Bu arada ikisi dışında ilkelerimiz tüzükte yer aldı. Kuruluş tüzüğünde yer alamayan bu iki ilke şunlardır: “Ekolojik ürünlerin üretilmesi, işlenmesi ve pazarlanmasında adil ticaret ilkelerine uygun davranılması…” ve “Türkiye’nin ekolojik tarım standartlarını oluşturmak ve geliştirmek.” Bu iki illke bizi “sertifikalı organik tarım”dan ayıran önemli noktalardan ikisidir.
            Uzun tartışmalar sonucu netleşen Kibele ilkeleri şunlardır:
            Temiz, dengeli ve sağlıklı bir çevrede yaşamanın temel bir hak olduğu unutulmamalı, tarımsal faaliyet doğal çevreye sağlıklı bir faaliyet olarak sürdürülmelidir. Oysa geniş alanlarda mono kültüre dayalı üretim yapan endüstriyel tarım işletmeleri organik sertifikalı olabilmektedir.
            Yerel bitki ve hayvan çeşitlerimiz biyolojik zenginliğimizdir. Kibele yerel çeşitlerin korunmasını ve değerlendirilmesini amaçlar, bunun için tohum bankaları oluşturur, bitki ve hayvan ıslah çabalarını destekler. Gıda olarak ve lezzetçe üstün yerel çeşitlerimizin değerli bilinmeli, tüketiciye anlatılmalıdır.
            Canlılar genetik malzeme değildir, patentlenemez. Genetik olarak değiştirilmiş olmasa da hibrit tohumlar patentli tohumlardır. Kibele, GDO’lu tohumlar gibi hibrit, genetik müdahale ile elde edilmiş ve patentli her türlü tohumun kullanılmasına karşıdır. Organik tarım böyle bir kısıtlama getirmemekte, hatta hibrid tohumlar “organik sertifikalı” olabilmektedir.
            Türkiye’de ekolojik yapısı bozulmamış bölgeler giderek azalmakla birlikte hala varlığını sürdürmektedir. Bu bölgelerde temiz yöntemlerle üretim yapan küçük çiftçilerin ürünleri değerlendirilmeli, bilinçli ekolojik tarıma kazandırılmalıdır. Organik sertifikanın pahalı olması ve gerek sertifikasyonda gerek de verilen desteklerde toprak sahipliğinin esas alınması bağımsız küçük çiftçileri bu sistemin dışında bırakmaktadır. 
            Geleneksel besin işleme yöntemlerinin gıda sanayi ile piyasalarda rekabet etmesi zordur. Üstelik geleneksel gıdalar kanunlarla yasaklanmakta, pazara çıkmaları engellenmektedir. Oysa bu yöntemlerin ardında tecrübe, emek ve binlerce yıllık bilgi birikimi yatmaktadır. Geleneksel gıda üretiminin sürmesi için mücadele verilmelidir. Artık market raflarında bol bol yer alan her türlü gereksiz yiyeceğin pek çoğunun bir de “organik sertifikalı” versiyonu bulunmaktadır.  
            Temiz geleneksel üretime sahip çıkmak ancak bunun ardında yatan bilgi birikimine sahip çıkmakla mümkün olabilir. Hızla yok olmakta olan bu bilgi kayıt altına alınmalı, bilge köylü tarımı canlandırılmalıdır.
            Organik tarım kuralları, Kibele’nin amaç edindiği ilkeler açısından yeterli değildir. Bu kurallar; biyolojik çeşitliliğin korunması, adil ticaret, hayvan refahı gibi konuları içermemektedir. Doğal, doğa dostu tarım yöntemleri tanımlanmadığı gibi, yer yer organik tarımın kurallarına uygun bulunmamaktadır. Özellikle hayvancılıkta bunun örneklerini görmekteyiz.
            Dünyada ve Türkiye’de organik tarım giderek endüstriyelleşmekte, piyasa kurallarına göre üretim yapan, para kazanmaktan başka düşüncesi olmayan şirketler organik tarımı karlı bir yatırım alanı olarak görerek sertifika almaktadırlar. Amaç bu olunca, hedef “müşteriler” de üst gelir grupları olarak belirlenmekte, organik ürünler “lüks tüketim malları” haline getirilmektedir. Organik tarım bir görüş açısı, bir yaşam biçimi olmaktan uzaklaşmış, bir “sektör” haline getirilmiştir. 
            Tüm bu olumsuz gelişmeler nedeniyle “organik” kelimesini kullanmaktan kaçınıyor, kendimizi “ekolojik üretim yapan çiftçiler” olarak tanımlıyoruz. Kuruluş tüzüğümüzden çıkarılmış olsa da, bu ilkeler ışığında Türkiye’nin ekolojik tarım standartlarını oluşturmayı ve geliştirmeyi misyonumuz olarak görüyoruz. 
Katkı: Uygun Aksoy:: Organik tarım yönetmeliği sadece bazı normları ortaya koyuyor. Yönetmelik sadece kırmızı çizgiyi çizer. Organik tarımda en az 3 yıl geçiş süresi kısıtlaması var. Hollanda yönetmeliğinde münavebe zorunluluğu vardır.
MARMARİÇ PERMAKÜLTÜR DENEYİMİ
MUSTAFA FATİH BAKIR, METE HACALOĞLU (Marmariç Ekolojik Yaşam  Derneği)
Mustafa Fatih Bakır: 2009 da Marmariç Perma kültür araştırma enstitüsünü kurduk .1999 da İstanbul’da bir araya gelen arkadaş topluluğuyduk. 2004’de Marmariç’e iki kişi yerleştik. 2008 de Avusturalya‘ya permakültür eğitimi için gittik .Permakültürün kurucusu Bill Mollison’un bir sözü vardır.: Sorun çözümün ta kendisidir. Örneğin Kuzey Amerika’da bir yıl kestane ağaçlarının hepsi yok oldu. Ağaçlar sağlıksız olduğu için ölüyorlar. Vücutta ateşin çıkması sorun ama insanı da iyi ediyor.                    
                                                            Dünyayı gözetmek
Etik Tasarım >>>>>>>>>>>          
İnsanı gözetmek
Artı değerin ilk ikisine vakfı
Görünür yapılar: Hayvan, bitki sistemleri           “Arz ucu”
 ————————————————————————–
Görünmez yapılar: ekonomi, hukuk, tüzel varlıklar, tasarım “Talep ucu”
İstediğimiz kadar iyi üretelim, talep edecek kişi olmazsa iş yürümez.
Mete Hacaloğlu: Endüstri mühendisiyim. 20 yıldır çiftçilik yapıyorum. Öncelikle başka bir algı ve zihniyet mümkün mü sorusunu sormak lazım.  Büyümeye ve rant oluşturmaya yönelik her şey küresel sisteme entegre olmak zorunda. Organik tarım güvensizlik sistemidir. Şehir de güvenmemeye dayanır. Üreticiyi tanımadığımız, bilmediğimiz için güvenmiyoruz..
·                     Toplum Destekli Tarım (TDT) (Community Supported Agriculture) (CSA)
·                     Toprak Destekli Tarım
  1.             Biz toplum destekli ve toprak destekli tarım yapıyoruz. Toplum destekli tarım bir grup tüketicinin, bir grup üreticiyle bir araya gelip ihtiyaçlarını çözümlemeye dayanıyor. Burada etik bir şey yok tamamen realistik olmak gerekiyor. Örgütsel bir yapı yok. haftalık olmak şartıyla çalışıyoruz Sertifikasız ama ekolojik sebze, meyve vb. üretiyoruz.  Yumurta et süt salça vb üretmeye çalışıyoruz, sonrada haftalık olarak dağıtım yapıyoruz. Koli ile dağıtıyoruz. İzmir’de 30 hane besliyoruz. Polikültür üretim yapıyoruz. Çünkü çeşitlilik gerekiyor. Ürünler işleniyor. Atıkları kompost yapıyoruz. Organik tarımda döngüler kapatılamıyor. İstanbul’a ürün göndermiyoruz.

 

Mustafa Fatih Bakır: İnsanlığın en büyük sorunu nedir? İnsanlığın en büyük sorunu topraktır Bunun dışında tüketim, karbon salımı su ve paylaşımdır, Borsaların başı olan buğday, mısır, pirinç, soya toprak kaybı hızı ile ilişkili. Dünyada bugün önemli ürünlerde hektardan 50 ton toprak kayboluyor. İhtiyacımızı karşılarken toprağı arttırmıyorsak yaptığımız iş boştur.

  1. Yaptığımıza aydınlanmış bencillik diyebiliriz. Bütün ekosistemleri düşünürseniz, kendinizi de düşünmüş olursunuz. İhtiyaç karşılanırken en temel sermaye olan toprak çoğaltılmalıdır.
     Fatih Özden: İşletmenizin ölçeği nedir?
    Mustafa Fatih Bakır: Marmariç’te 10 dekarda sebze üretimi yapıyoruz. Köylülerle sözleşmeli tarım anlaşmamız var. Köy tavukçuluğu yapanlardan yumurta sağlayarak tüketicilere gönderiyoruz.
    ABDULLAH Aysu: Permakültür bildiğimiz şekilde bağımlılık ilişkilerini reddeden bir sistem. İki kere organiktir diyebiliriz. Tavukçuluk konusunda yaptığınızı söylediğiniz anlaşmalı tarım bu ilkelere uyuyor mu?
    Cevap: Yukarı köyde bir üretici var. Yumurta üretiyor, 200–300 tavuğu var. İlişkimiz eşitler arasında bir ilişki.  Kimseye karşı bağımlı bir durumu yok.
    ABDULLAH Aysu: ÇİFTÇİSEN sözleşmeli üretime karşı. Bu kavramlarda sorun oluşuyor. Su kaynakları doğal varlıklardır, bunları sadece insanların kullanım hakkı vardır, sözleşmeli üretim kelimesi beni rahatsız etti.
    Cevap: kavramlarla bizim sorunumuz yok. Güven insan ilişkisi ile oluşturulmalı tanım ve isim önemi yok, ilişkiniz güvene bağlıysa sertifikaya lüzum yok, denge için aldığımızdan fazlasını vermeliyiz. Amaç yazılı sözleşme değil “SÖZ” leşmedir.
    ABDULLAH Aysu: Sözleşmeli üretim ticaridir, sizi bu durumdan tenzil ediyorum, organik tarımda ise tek yanlı sözleşme vardır, küresel terimidir. Sizin için farklı bir durum var. Doğan Grubu 3000 dönüm ile sözleşmeli organik tarım yapıyor, bu tehlikeli.
    SORU Bu projede kaç kişi var? Bu kitapçıkta yabancı örnekler var sizin dışınızda bunu uygulayan var mı?
    Cevap: Datça’da KINIKOĞLU ailesi vardır.
    SORU-Beni kentlilerin köyde kendi felsefemiz ile bir şeyler yapması rahatsız ediyor.
    Cevap: Tam olarak öyle değil, zamanla her şey yerine oturacak.
    SORU: Bu noktada zorlama oluyor
    Tayfun Özkaya: Metin Yeğin’in söylediği bir şey vardır. Bir yerde sorun olmadığı iddia ediliyorsa orada faşizm vardır. Aslında sorun vardır, ancak üstü örtülüyordur. Şüphesiz bu gibi yeniliklerde sorunlar olacaktır.
    Mustafa Fatih Bakır: Endüstriyel tarımda bir kalorilik gıda için 10 kalorilik  enerji kullanılıyor. Endüstriyel tarımdan daha kötü bir deneme olamaz bu bizi sona götürüyor.
    SORU:  sözleşmeli çiftçi tarımı bir olmalı
    Cevap: tek bir tarım olamaz
    Soru: uzun vadede TDT’de yaşam ne olacak
    Cevap: Yaşamın 40 sene sonraki halini düşünemeyiz. Yeni düşünceler ve çözümler olabilir.
    Can Akdeniz: Organik tarım çatısı altında bir çok organik tarım çeşidi birleşse daha iyi değil mi? Ayrıca permakültürün dünyaya etkisi nedir?
    Cevap: Permakültürde olay onların bu ihtiyacı istemesi. Dünya belki de artık kurtulabilecek durumu aştı. Boş durmaktansa mücadele etmek daha iyi
    Can Akdeniz: Mikro ölçekte değil makro ölçekte tarıma bakıyoruz.
    Soru: Bu felsefe sürdürülebilir tarımın türemesi mi? Kavramlar kirlendikçe bu sorun mu ortaya çıkıyor acaba. Sadece kendimizi değil dünyaya da etki etmeliyiz
    Cevap: Permakültür sadece tasarımdır, insanların kaderlerini eline almaları ve kurtulma umududur.
    Fatih Özden: TDK için dıştan destek var mı? Sizinkisi bilge şehirli tarımı olmuyor mu? Bu projede maddi destek üretici tarafından mı sağlanıyor
    Soru; Bilge köylü tarımı ile organik tarım arasındaki fark sadece sertifkasyon mudur?
    Cevap: üretim ile pazarlama arasındaki halkaların kopması ve güvensizlik sorunu çok önemli.
    Soru: kursiyerleriniz köylü mü kentli mi?
    Cevap: çoğunluğu kentli ama köylü kursiyerler de bulunmakta,
    Soru: Permakültür pazar sorununa çözüm mü?
    Cevap: Permakültürün böyle bir amacı yok. Amaç pazarı yok etmek. Asıl permakültür görünmez yapıları değiştirmekte faydalı olabilir. Biz bu mevcut durumdan vazgeçme ile başarabiliriz. Siz ne kadar talep ederseniz biz onu üretiriz. Şu anda birçok kişi ucuz gıda peşinde koşuyor. Ancak ucuz araba veya ucuz cep telefonu aldım diye öğüneni pek göremiyorsunuz. Gıdaya gelince iş değişiyor. Böylelikle kötü gıdalar satılabiliyor.
    ÖĞLEDEN SONRA OTURUMU: TARTIŞMALAR 
    Kolaylaştırıcı: Tayfun Özkaya: Birinci aşamada durum tespiti yapılsın çözümler, ikinci aşamada olsun. Öneriler sadece devlete yol gösterme şeklinde değil de, politikacıların dışında bir ziraat fakültesi veya tarım İl Tarım müdürlüğü ne yapsın? Dernekler ne yapsın? şeklinde olmalı.
    Hüseyin Serdar Tanal, Antalya’da organik tarım üreticisi, sertifikalı: Antalya’da organik tarım yapıyorum. İlk yıllarda verim kaybı oluyor. Beş-on kat pahalı ilaç kullanıyoruz. İşçilik maliyetleri çok fazla. Pazarlama sorunu var. Başlangıçta pazar yoktu. Bilgiyi biz topladık. Deneme yanılma yöntemi ile öğrendik.  Pazar oluşunca, aracılar bizden çok kazanmaya başladı. Çok borçluyum. İhracat İzmir’de, tüketim İstanbul’da. İhraç için ürünüm miktar olarak yeterli değil. Ben bu işi sosyal olarak yapıyorum. Zarar bile etsem devam edeceğim.
    Adnan Çobanoğlu (Üzüm Üreticileri Sendikası Başkanı): Sertifikasyon sistemi öncelikli sorun. Yaş üzümde organik pazar yok.
    Mustafa Ekin, Ziraat Mühendisi: Organik tarım şu anda şirketlere para kazandırıyor. Çiftçiye değil.
    Hüseyin ÇakıcıSertifikasyon etkinliği ne?
    Ela Atış: Organik tarım ürünleri statü sorunu oldu. Belirli bir kesim için mi üretim yapılmakta? Amaç herkesin gıdaya eşit ulaşımı değil mi? Acaba Anadolu insanı da buna ulaşmamalı mı?
    Şule Turhan: Sertifika çok maliyetli, güvenilirlik sorunu var. Eğitim tüketici için şart değil mi? Ulaşılabilirlik sorunu nasıl aşılır?
    Ufuk Peker Tarım İl Müdürlüğü: Eğitim konusunda çalışma olması için üreticinin bundan para kazanması sağlanmalı. Girdi sağlanması önemli, yeterince organik girdi temini yok.  Herkes kendi açısından konuşuyor. Karşılıklı hoşgörü sorunları var. Kontrol sertifikasyon sorunları var. Bu ticari kuruluşlar kâr elde etmek istiyorlar. Bu konuda çözüm önerileri var ama mekanizmalar da farklı. İhracatla ilgili sorunlarda var.
    Tayfun Özkaya; evde hazırlana tarım ilaçları reçeteleri yaygınlaştırılabilir. Bu konuda engel yok. Geniş alanlarda da uygulanabiliyor.
    Mete Mert, Endüstri Mühendisi: Organik pazarda ürün satıcısıyım. Kentli insanlar doğaya saygılı.  Statü için organik pazara gelmiyorlar. Kentliler bana çocukları için geliyorlar. Tüketiciler fiyatları yüksek buluyor, fiyatlar aşağı çekilmeli. Bazıları bu organik ürünleri çok pahalı satmak istiyor. Bazı çiftçiler çok pahalı satmak istiyor.
    Mustafa Fatih Bakır (Marmariç): Toprak erozyonu ve toprak fakirleşmesine dikkat edilmeli ve su kullanımı çok önemli.
    Can Akdenız: Biyopreperatlar için bakanlık destek vermişti, teşvik sistemiyle bunların fiyatları düşürülmeli. Füsun hanımın bahsettiği bu tür preparatların kullanımı artmalı.
    Adnan Çobanoğlu: Sorun güvenilirlik ise bunu sağlayacak şey üreticinin güvenilir olması, tüketicinin bilinçli olması ve kurumların işbirliği. Bu yapı sertifikasyon şirketlerine karşı alternatif olabilir. Güvenilirliği ancak bu sağlar. Fransa’da bu gerçekleşmiştir. Brezilya Topraksızlar Hareketinde de (MST) bu olmuştur. MST’nin marka ürünleri var. İspanya’da kooperatiflerin markaları var. üretici+tüketici+meslek örgütleri=güvenilirlik
    Bunun dışında illegal sertifikasyon sistemi oluşur. Pazarlamada üretici tüketici halkalarının kopması bunu pahalılaştırmıştır. Pazarlamada doğrudan satış olmuyorsa fiyat artıyor. Ancak tek tek üreticiye ulaşmak zor. Üretim ve tüketim kooperatifleri ortak çalışma yapmalı.
    Abdullah Aysu: Küresel kapitalizmin egemen olduğu ülkelerde, neoliberal ülkelerde tarımı şirketleştiriyor. Çiftçilik mesleği kalkıyor. Alternatif olan organik tarım da bu yolda ilerliyor. Hızla şirketleşiyor. Sertifikalı tohuma destek var ama yerel tohuma destek yok. 81 ilde tarım il müdürlüğü var, ama çiftçilere bilgi desteği yok.  Dünyada ihracata yönelik bir politika pompalanıyor. Bu da monokültür bir tarımı tetikliyor. Çok kimyasal girdi kullanılıyor. Küresel ısınma oluyor. İhracat artık dünyadaki tüm fiyatları belirleme yoluna girdi. Fiyatları borsa belirliyor. Üç yıl sonraki ürün çok uluslularca satın alınmış bulunmaktadır. Bu dünyada endüstriyel ve organik tarım sorunları ortak gidiyor, burada bir buluşma var. Devlet bilgi desteği ve sağlıklı gıda için çalışmak zorunda. Yerel çalışmaları öğrencileri eğitmeli. Geçmişte ziraatçılar at sırtında aşkla ziraat yaparlardı. Şimdi toprak kimyasal gübreye alıştı ne kadar gübre verirsen o kadar ürün veriyor. Toprak ta rüşvete alıştı. Ben beş yıldır kimyasal gübre kullanmıyorum. Bunları düzeltecek bir devlet politikası gelmeli. 2010 Kasımında Paris’te bir toplantıda IMF, DTÖ, OECD, Boğaziçi Üniversitesinden de bir bilim insanı biyolojik çeşitliliği nasıl sağlarız, bu konuda talepleri nasıl düzenlemeliyiz üzerine tartıştılar.
    Tayfun Özkaya: 2–3 sene önce organik tarımda arama toplantısına katılmıştım. Yerel tohumu destekleyerek organik tarımda yerel tohumun kullanılmasının şart olduğunu ve tohum kanununun yerel tohumu şiddetle baskıladığını ve satışına yasak getirdiğini söyledim. Katılımcılardan bir bürokrat “tohum kanunu ben çıkardım bu iyi bir kanun” dedi. Beni bu toplantıda açıktan destekleyen çıkmadı. Çay arasında kutlayanlar oldu. Ayrıca organik tarımda üretici pazarlarını önerdim, fakat gerek tarım bakanlığından gelenler gerekse organik tarım ürünleri pazarlayıcı şirket yetkilileri üretici pazarlarına karşı çıktılar, sakıncaları olduğunu söylediler. Gerçekten organik ve ekolojik bir tarım istenmiyor. İstenilen “endüstriyel organik tarım “dediğimiz şirket girdilerine dayalı, monokültür tarım yapan ve biyoçeşitliliğe dayanmayan, hibrit şirket tohumlarını bile kullanan, pazarlamada şirketlerin hakim olduğu bir tarım sistemi. Bu da işte “endüstriyel organik tarım” dediğimiz bir sistem. Toplantıda endüstriyel tarıma karşı olunmalı dediğimde gelen cevap o ayrı organik tarım ayrıdır ikisi birbirine karıştırılmamalıdır deniyor. “Biz endüstriyel tarıma da karşı değiliz” diyorlar. Bu kişiler ve çevreler organik tarıma sadece bir iş gözüyle bakıyorlar. Onlar için sadece kâr önemlidir.
    Alkan Karanlık, Tütün Eksperi: Çevre ve çiftçi dostu tarım sisteminin yaygınlaştırılması önündeki en büyük engellerden biri şu anki organik tarımın yürütülüş tarzıdır.
    Füsun Tezcan: Organik tarım yönetmeliği ayrıntılarıyla incelendiğinde yetersiz olduğu görülür. Son derece yetersizdir. Bu birkaç kez revizyondan geçti. Bize özgü bir yöntem yok. Her ülke mevzuatı farklıdır. Bizim her ülkenin organik tarım yönetmeliğinden alıntı yapmış olduğumuz bir yönetmeliğimiz var. Bu dikkate alınmalı. Kontrol kuruluşlarıyla ilgili sıkıntılar var. Teknik bilgi yetersiz, kuruluşlarda ziraat mühendisi var ama yetersizler. Organik tarım teknik tarım talimatları. Bu olmadan her ürün deseninde organik tarımdan nasıl bahsedilir.
    Canan Abay: Sertifikalandırma sürecine neden ihtiyaç var. Üretici ve tüketici yabancılaştığı zaman bu ortaya çıkıyor. Belki bu sertifikasyon bir güven aracı. Gerçekten bu sertifikalı ürünler organik mi? Acaba sertifikasyon firmaları arasında kalite farkı var mı? Önemli olan tüketiciyle üreticiyi yakınlaştırmalı, tüketici üreticiyi izleyebilmeli. Güven duygusunu pekiştiren ortamı sağlamak gerekiyor. 17 adet sertifikasyon firması var. Hangisinin sertifikası daha kaliteli, hangisi gerçek sertifikasyon yapıyor? Bir çok logo bulunmakta. A şirketi logosuna sahip üretici mi iyi, B şirket logosuna sahip firma mı daha iyi? Ben tüketici olarak düşünüyorum ve bu konuda kendimi iyi hissetmiyorum.
    Abdullah Aysu: A, B, C şirketi beni ilgilendirmiyor. Çok uluslu şirketlere devlet karışamıyor. Bunların kapısından kamu personeli giremez. Sertifikasyon kuruluşları bakanlık denetimi altında değil mi?
    Mesut Güngör (Ekoder): Bu işin sonu yok, devletin yapması gereken işi sertifkasyon şirketlerine verdiniz mi bu işin sonu gelmez. Devlet sertifikasyonda özelleştirme yaptı, yapmamalıydı. Bu işi başkasına devretmiş, ama asıl bu işi tüketici ve üretici örgütleri yapmalı. Belediyeler bile organik pazarda bu işi havale etti.  İşleyen bir kurum oluşturulmalı; hem sertifikasyon hem pazarlama alanında.
    Berin Ertürk: Devlet bu işi ihale etmedi. İhracatla başlayan organik tarım olayında kontrol sertifikasyon şirketi oluştu. Talepten kaynaklı bir sistem oldu. Organik tarım kontrolü devletin kontrolünde değil.
    Tayfun Özkaya: Sertifikasyonun devlet tarafından şirketlere verilmesi gerekçesi olarak, bu işe siyaseti karıştırmanın yararlı olmayacağı ileri sürülmektedir. Ancak acaba böylece problem çözülüyor mu?
    Abdullah Aysu: GATTS anlaşmaları şirketlerin yapabileceği şeyleri devletler yapamaz demektedir. Temel sorun burada bunun siyasetle alakası yoktur.
    Vezzan Karabulut: Devlet aslında her şeyi yönetiyor. GDO için çıkması gereken kanun bizim istediğimizin tersi oluyor. Yapılması gereken şey alternatif bir yöntem oluşturulması, biz de kendimizi koruma altına almalıyız. Manifestomuzu yapmalıyız. Öğrendiğimiz endüstriyel tarım konusunda her şeyi atıp kendimizi yeniden yapılandırmalıyız. Fakültemiz her şeyi aynı şekilde sunuyor. Yeni dünyadaki tarım öğrenilmeli, geleneksel öğretimden uzaklaşılmalı. Biz kendimizi Ziraat Mühendisleri olarak yeniden yapılandırıyoruz. Fakat fakülteler yapılandırmıyor. Ezber bozmamız gerekiyor.
    Özlem Uysal: Dış ve iç pazar ayrımı yapıldı. Uzaklık nedeni ile sertifikasyon işe yarıyor ve gerekiyor. Standart zorunluluk. İç piyasa için alternatif üretim olabilir. Ama dış pazar için bu çok zor. Hatta belli bir sertifikasyonu istiyorlar. AB’de çok sayıda üretici örgütü çalışıyor ve bu standartlara bağlı kalıyor. Orada kooperatiflerin de standardı var. Bizde sadece organik tarım standardı var.
    Zerrin BektaşHer üründe pazarlama sorunu var. Şu anki organik tarım sözleşmeli tarımdır. Bunlar firmalara avantaj sağlıyor. Biz firmalarla üreticileri nasıl bir araya getiririz. Üreticiler pazar bulamadığından firmalarla anlaşıyor. Her üretici sertifika alamaz, çünkü küçük üretici çoğunlukta. Üreticiyi koruyacak uzun süreli önlemler alınmalı. Sözleşmeli tarım kaçınılmaz.
    Tayfun Özkaya: Organik tarım ihracat talebi ile başladı. Aracı firmalar sadece maksimum kar peşinde. Buna kaçınılmaz dememeliyiz. Bunlara alternatifler bulup önerebilmeliyiz. Şu anda organik tarım çiftçiye birçok üründe konvansiyonel üründen fazla bir gelir getirmiyor. Verilen fiyat endüstriyel tarım ürünleri düzeyinde. Organik tarımda kullanılan tarım ilaçları çok pahalı. Ekolojik kaygılar dikkate alınmıyor. Türkiye’deki tüketiciler de organik tarım ürünlerini makul bir fiyata talep edemiyor. Kısacası bu sistem bir hegemonya.  Var olan durum kaçınılmazdır denilirse 20–30 yıl sonra da böyle olacağız. Bürokratlar bu kadar insan nasıl doyar, endüstriyel tarım olmalı diyor. Onların ufkunda sadece azınlık bir grubun organik tarım ürünlerini talep etmesi ve Avrupa Birliğine organik ürünlerin ihraç edilmesi var. Bu bizi tatmin eden bir vizyon değil. Onlara göre bu sadece bir iş.
    Gamze Saner: Sertifikasyon firmaları analiz ücretleri çok yüksek. Ar-ge faaliyetleri bölümde vardır. Problem eğer yurtdışına ihracatsa yurtdışındaki analiz laboratuarları kullanılıyor, bu da üretici maliyetlerini arttırır. Fiyatlar arasında çok büyük farklılıklar var. Tek bir fiyat uygun olmalı değil mi? Aldıkları uzman sayısı oldukça fazla, fiyatlar hep euro bazında.
    Vezzan Karabulut: Aslında fakülte ile biraz daha yakından izlense ve yapılan çalışmalar takip edilse daha iyi anlaşılacağımızı düşünüyorum.
    [1] Resmi Gazete-19/12/1984 tarih 18610 sayı,
    [2] Resmi Gazete’: sayısı: 24081, yayın tarih: 16/06/200
    [3] Resmi Gazete’: sayısı: 26340, yayın tarih: 08/11/2006
    [4] Resmi Gazete’: sayısı:25514, yayın tarih: 06/07/2004
    [5] Resmi Gazete: sayısı:25730,  yayın tarih: 17/02/05
    [6] Resmi Gazete: sayısı:25659,  yayın tarih: 03/12/2004
    [7] Resmi Gazete: sayısı 25852,  yayın tarih: 21/06/2005
    [8] Resmi Gazete: sayısı 26149,  yayın tarih: 25/04/2006
    [9] Resmi Gazete: sayısı 25880, yayın tarih: 219/07/2005

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar