NETİZ TV
geleceğin net portalı

ANTİK TARİH

Yazar Vatan Postası

(Kütüphane bölümündeki “Üç Kadın Kadın Bir Tarih Derlemesi”nden alınan bu bölüm Kuvayi Milliye Dergisi’nin çeşitli sayılarında yayınlanmıştır)
NOT: Bu özet derlemeyi hazırlarken; L. H. Morgan, F. Engels, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, K. Marx, Fatma Nudiye Yalçı, George Thomson, C. W. Ceram, Joseph Campbell, Edith Hamilton, Wilhelm Reich, Evelyn Reed’den yararlanıldı.
Tarihöncesi sonrası Tarih çağları; Antik Tarih ve Modern Tarih olmak üzere iki ana bölümden oluşur.

ANTİK TARİH
Medeniyet’in üretimi; tarım (ziraat) üretimidir. Fakat, Medeniyet’in asıl sebebi tek başına tarım değildir. Tarım, Yukarı Barbarlık konağında başlamıştır. Medeniyet’in karakteristiği; tarım ile sanayi (zanaat) kolları arasındaki iş bölümünün gelişmesine bağlı olan TİCARETtir. Toplumda alışveriş aracıları olan TÜCCARLAR, sosyal bir SINIF haline geldikleri zamanda ve yerde Medeniyet başlar.
Medeniyet’e geçmek için;
1) Tropikalimsi ırmakların tarıma elverişli ve çok bereketli toprakları,
2) Bu topraklar üzerinde Yukarı Barbarlık konağına varmış bir toplum gerekmiştir.
Irak’ta Ur, Uruk, Mısır’da Buto, Çin, Hint Medeniyetleri; sulamalı gelişkin ziraat ve geniş ticarete en elverişli coğrafyalarda doğdu. Oralarda, doğanın bereketli taşkınları ve toplumun büyük kanallaştırma kollektif aksiyonu; ziraat ve sanayi iş bölümünü artırarak, ticareti belli başlı bir ekonomik fonksiyon haline getirmiştir. İlk Medeniyet beşiklerinin, artan ham madde ihtiyaçlarını kendi topraklarındaki doğal kaynaklardan karşılayamamaları, ticareti, en geniş dış ticaret biçiminde büsbütün kışkırtmıştır.
Ticaret: İş bölümü yüzünden ayrı ve birbirinden habersiz-bağımsız üreticilerce elde edilen ürünlerin, insanlar arasında değiş-tokuş edilmesidir. Ancak; her iş bölümü, birbirinden ayrı ve bağımsız üretimi gerektirmediği için, her değiş-tokuş ticaret değildir. Örneğin ilk iş bölümü, doğal-cinsel işbölümü olarak Yukarı Vahşet konağında oldu: Kadın; içerde toplayıcılık, bahçe-ev işi, erkek; dışarda av işi ile uzmanlaşırken, hiçbir ticari alış-veriş yapılmadı. Üretim ve tüketimin arasında bilinç ve özgürlük kısıtlayıcı bir değiş-tokuş görülmedi. Bu doğal-cinsel iş bölümünde ev; toplumun ortak malı olmakla birlikte, bakım ve eşya olarak kadının elindeydi. Eve ve ocağa hükmeden kadın, topluma egemen bir yetki kazandı. Toplumdaki tüm erkek ve kızları dokuz ay on gün karnında taşıyan, kanıyla besleyen, sonra doğurup dokuyan ve emzirip yetiştiren insan olarak kadın, bu egemenlik yetkilerini; çocukları, kardeşleri ve kocalarından oluşan toplum zararına ve onlara karşı bir sömürü ve baskı aracı olarak kullanamazdı, kullanmak aklının ucundan bile geçmedi. Buna “anahanlık” deniyor. Paleolitik çağa ve Aşağı Barbarlığa ait ilk insan heykelcikleri hep kadındır. Orta ve Yukarı Vahşet ile Aşağı Barbarlık konaklarına ait fosil insanda, kadının kafa Kalot yüksekliği endeksi, erkeğinkinden büyüktür. Bütün ilk dinlerde ilk tanrı; ana tanrıçadır. Ana hukuku, tarih çağlarına kadar yaşamıştır.
Orta Barbarlık’ta, evcil hayvanın sürü biçiminde üretimi demek olan çobanlık toplumunda, bir sistem olarak 1. Büyük Sosyal İşbölümü doğdu. Alış-veriş; göçebe-çoban kavimler ile Aşağı Barbar bahçeci-avcı kavimler içinde ve arasında, kendiliğinden başladı. Ama bu, toplum içinde sırf alış-verişle geçinen bir insan sınıfı yaratmadı. Barbarlık’ta değiş-tokuş; nicelik ve nitelik olarak ticaret adını alacak bir değiş-tokuştan bambaşka, hatta onun tam zıttıdır. Barbar alış-verişleri; bütün bir oymak (kabile) ile ötekiler arasında, toptan yapıldı. Bu alış-veriş, oymak başlarının yetkisi ve aracılığıyla olsa bile, şefler yalnız kendi adlarına davranamazdı. Bütünü ile toplumun yararını güderlerdi. Barbarların, Mısır ve Babil gibi iki büyük Medeniyet arasında kendiliğinden başardıkları alış-verişlerde ve ticaret kervancılığında bile, şefler, oymaklarının tümü adına ve onların toplumsal çıkarlarını gözeterek davrandılar. İsrailoğulları’nın maceraları bunun belgeleridir. İlk peygamberler; oymaklarının iç ve dış ilişkilerinde ve de alış-verişlerinde, sonrakiler veya Medeniyetler’deki gibi tüccar, bezirgan kişi olmadılar. Kutsallıkları da buradan gelir.
Toplum içinde ticaretin doğuşu, ancak 2. Büyük Sosyal İşbölümü sonucunda görüldü. O da, Medeniyet öncesinde egemen olan ilkel komünal kandaşlık düzeninin çökmesi ile yapılabildi. Çöküş; kanda (gensde) ana yerine baba hukukunun geçmesiyle başlamıştı. Giderek, toplumun güdümü; Totemi soysuzlaştıran, TABU (Körmös:GÖRMEZ) mekanizmasını ellerinde tutan ve diledikleri gibi kullanan rahiplerin, büyücülerin, sihirbazların eline geçmişti. Böyle bir düzende, sürü yerine geçen tarımın getirdiği ekonomi, kandaşlık bağlarını dinamitleyecek şartları yarattı. Eski kardeşlik toplumunu altüst etti. İnsanlar; kentini değil kendini düşünen, mal ve paraya tapan bencil bireyler olarak ayrışıp bölündüler. Tüm “Tufan”lar, Destanlar, Efsaneler, “Kutsal Kitaplar”, mitoloji, Antik Grek kentlerindeki Tiranlık hegamonyaları ve “demokrasi” aldatmacalarının yüzyılları saran trajedileri; eşit ve demokratik kandaşlık düzenine karşı oynanmış oyunları anlatır.
Yukarı Barbarlık konağının sonlarına doğru gelişen ekonomik ve sosyal yapı, bütün kandaşlık ilişkilerini paramparça ediyordu. Her yeni üretim kolu, o parçalanmayı biraz daha artırıyordu. Tarımla uğraşanlar ve zanaatkarlar; Medeniyet’e doğru, pasif ve güdülen konumuna daha uygun bir duruma düşmüşlerdi.
Kent içinde iki tip aktif insan tabakası vardı:
1) Yerli Asil Tabaka: Bunlar, cenneti bile “kılıçlarının gölgesinde” bilen, artık gözü dönmüş çapulcu babahanlardı. Toplumun demokrasi geleneklerini diriltmeleri, bilinçli insan düzeni kurmaları beklenemezdi.
2) Yabancı Sığıntılar: Genellikle “ipten kazıktan kurtulma” kişilerdi. Toprakları olmadığı için Ali’nin külahını Veli’ye giydirip alış-veriş yapmaktan başka “iş”leri yoktu. Ancak ticaretle geçinebilirlerdi.
Toplum üretiminin aksamadan gelişmesi için kalan tek yol; kör “arz-talep” kanunu ile kendiliğinden, yani insan bilinci ve iradesi dışında işleyen değiş-tokuş: TİCARETti. Barbarlık’ta değiş-tokuş; üretim yapan insanın kendi ihtiyacından fazla malını, başka bir üreticinin fazla malıyla trampa etmekti.
Ticaret, bunun tam tersidir:
1) Tüccar, hiçbir üretim yapmaz. Başkalarının ürünlerini değiştirir.
2) Tüccar, satınaldığı malı kendi ihtiyacı için kullanmaz, tekrar satmak için satınalır.
3) Tüccar, bir malı üretenle tüketenin birbirinden habersiz oluşundan yararlanarak, üretici ve tüketiciler zararına, arada KÂR eder.
Medeniyet; bu tüccarlar sınıfının bulunduğu toplum biçimidir.
Ticari fonksiyon, toplumun tüm organ ve görevlerinde kökten değişiklikler yaptı. Ticaret, zenginliğin en büyük kaynağı oldu. Toplumdaki canlı-cansız her varlık, alınır-satılır mal, emtia, matah durumuna dönüştü. En sonunda insanın kendisi de mal oldu; kâr için alınıp satılan KÖLE haline geldi. Medeniyet’ten önce de “köle”ler görülmüştü. Ama onlara aile üyelerinden biri gibi davranılır, yardımcı, evlatlık sayılırlardı. Ticaret; insanı aileden ayırdı ve sömürülebilen, alınıp satılabilen, bir çeşit canlı ve akıllı “alet” yaptı. Üretim; köle işi haline geldi. Böylece; Medeniyet’in, durumları ve çıkarları birbirine zıt iki sınıfı, KÖLELER ve EFENDİLER ortaya çıktı.
Ticaret; insanları, tarımla bağlandıkları topraktan (köklerinden) söktü. Kentlere ilk yerleşenler; kandaş toprak sahipleriydi. Kent içinde ve çevresinde, zamanla birçok topraksızlar türedi. Bunlar; yabancı, köle, azatlı kalabalıklardı. “Asil” kent yerlileri: Grekler’de (“ağa” sözümüze kaynak olan) Agadoiler, Roma’da Patriçiler, Mekke Arapları içinde Kureyşler; zamanla imtiyazlı azınlık olan toprak sahipleriydi. Bu “Asiller”in gücü topraktan geliyordu. Yukarı Barbarlık’tan Medeniyet’e doğru, toprak gibi artıp eksilmesi pek insanın elinde olmayan bir nesnenin getirdiği zenginlik ikinci plana düştü. Ticaret, ucu bucağı olmayan bir kâr ve zenginleşme kaynağıydı. Önceleri, kentin yerli asillerine sığıntı, kent varoşlarında döküntü gibi yaşayan topraksızlar, azatlı köleler (Greklerde Hahoy, Roma’da Pleb, Mekke’de Müslimler) arasından ticaretle zenginleşenler çıktı. Bunlar türedi zenginlerdi, ancak, eski toprak sahiplerini gölgede bıraktılar. Topraklı fakat züğürtleşmiş Asillerle, paralı zıpçıktılar arasında çatışmalar başgösterdi.
Büyük Medeniyetler’in başlangıç tarihleri, paralılar ile topraklıların karşılıklı etki ve egemenlik çekişmeleriyle sarsıldı. Bu tezatları bir senteze vardırabilen kentler, tarihte orjinal Medeniyet adını alabilecek ana uygarlıklar kurabildiler. Sümerler ve Mısırlılardan sonra en çok bilinen üç örnek; Grek, Roma ve İslam Medeniyetleri’dir. Atina’nın Aristokratlarıyla tüccarları arasındaki iktidar mücadeleleri “Grek Demokrasisi”nde sentezleşti. Roma’da Patriçilerle Plebler arasındaki dövüşler uzun siyasi uzlaşma süreçlerinden sonra “Roma Cumhuriyeti ve Hukuku”nu yarattı. Mekke’de Kureyş eşrafı (kent patriçileri) ile Muhammet’in taraflıları (Mekke’nin tüccar plebleri) arasında, Medine’ye (Medeniyet’e) göç ile başlayan kanlı savaşlara son veren Hudeybiye Barış Anlaşması yapılabildiği için, İslam Medeniyeti gelişip Uzakdoğu ile Batı arasında ticaret köprüsünü kurabildi.
Ticaret, para üzerinde döner. Para; değer ölçüsü, değiş-tokuş aracı gibi fonksiyonlarıyla, iş bölümlü toplumun can damarı olan arz-talep kanununu evrenselleştirip somutlar. Para; herşeyi satınalan genel karşılık olma gücüyle dayanılmaz çekicilik kazandı. Mal ticareti yanında para ticareti de gelişti. Ticarete yatırılan para kâr getirdiği için ticarete yarayan ve borç verilen paranın da kâr getirmesi gerekti. Para ticaretinin getirdiği kâra FAİZdenildi. Ticaret geliştikçe, Kuran’da haram sayılan ribâ (faizcilik); “tefecilik” yaygınlaştı. Zamanla bütün küçük üreticiler borçlandılar. Borçlular yoksullaştılar. Borcunu ödeyemeyen, kendisinin köle olarak satılmasına katlandı. Toprağından koptu. Topraklar ve köleler; Asiller denen azınlığın elinde tekelleşti. Toplumda, eski kandaş şefler büyük toprak sahipleri sınıfını oluşturup egemenleşirken, mal ticareti yapan tüccar bezirganlarla para ticareti yapan banker tefeciler toplumda hızla zenginleşen ikinci egemen sınıf haline geliyorlardı.
Toplumdaki bu altüstlükler, diğer kurum ve kuralları da yeniden “düzen”ledi. Aşağı ve Orta Barbarlık’ta ölenin malı doğrudan doğruya topluma kalırdı. Yukarı Barbarlık’ta babahanlık düzeni geliştikçe, babanın malı mülkü bütün topluma değilse bile, ailenin bütününe ortaklaşa varlık (müşterek mülk) olarak kaldı. Medeniyet bu son adeti de kaldırdı. Atina kentinde Solon, Roma’da “Roma Hukuku”, Mekke ve Medine kentlerinde Muhammet; MİRAS’ı kanunlaştırdı. Miras; toplum içinde zenginleşen kişinin, toplumdan elde ettiği malı, öldükten sonra da topluma sormadan istediği gibi kullanması, toplumdan kaçırması demektir. Toplumla aile arasına giren ayırt, ailenin kendi içine de işlemekten geri kalmadı. Babahanlıkta kuvvetlenen tek-eşlilik; erkeğin kadın üzerinde mülk derecesine varan egemenliğini kesinleştirdi ve erkeğin çıkarına, şu veya bu maske altında çok-karılılığı getirdi. Eski ilkel toplumun ortak mülkiyete dayalı, samimi kankardeşliği yerine; özel mülkiyete dayalı, bencil BİREYlerden oluşan toplum geçti. Bu çelişkileri, ayrıcalıkları ve zıtlıkları belirli sınırlar içinde ve sürekli birarada tutmak için; çok çeşitli moral bağların bekçiliğini yapan ve ekonomik hayata egemen sınıf ya da sınıfların elinde politik bir baskı ve düzen aracı olan bir güç gerekti. O güç, Medeniyet’in tacı; DEVLET oldu.
Antik Tarih, Proto-Sümerler’den (M.Ö. 5000’lerden) Doğu Roma’nın yıkılışına (Bizans’ın yıkılışı; 1453’e) kadar sürer. Dünyada artık Orta veya Yukarı Barbarlık konağını yaşayan ve yeni üretici güçlere gebe bir toplumun gelip yıkacağı ve üzerinde yeni bir Medeniyet yükselteceği Antik Medeniyet kalmamıştır. (Japonya ve İngiltere bir yana) Son olarak Türkler’in ve Slavlar’ın Medeniyet’e geçmeleriyle Antik Tarih kapanmış, Modern Tarih (Kapitalizm) dönemi başlamıştır.
İlk Sümer Medeniyeti, ilk ve tek orijinal proses olarak, daha sonrakilerden bambaşka; kent içinden, kentin iç çelişkileriyle doğan sınıfların, ticaretin ve devletin oluşmasıyla gerçekleşmiştir.
Daha sonraki Antik Tarih boyunca başlıca iki tip medenileşme görülür:
1) Orta Barbarlar; göçlerle gelip çökmek üzere olan Medeniyetler’i yıkmışlar, onların dilini, dinini, yazısını, kurum ve kuruluşlarını alıp prototiplerini kurarak, eski Medeniyet’i adeta yeniden dirilten bir Rönesansla Medeniyet’e geçmişlerdir. Hititler, Dorlar, Büyük İskender liderliğinde Makedonya halkları, İsveç, Norveç, (Orta ve Yukarı Barbarlık’tan direkt kapitalizme ilk geçiş olarak) Britanya halkları, Germenler, Franklar, Moğollar, Türkler, Slavlar ve (Orta Barbarlık’tan direkt kapitalizme son geçiş olarak) Japonlar; Orta Barbarlık’tan Medeniyet’e geçişe tipik örnekler vermişlerdir.
2) Yukarı Barbarlık konağına erişmiş toplumlar, gelişmiş Medeniyetler ile olan ilişki ve çelişkileri sonucu Medeniyet’e geçmişlerdir. Sümer sonrası Mezapotamya, Mısır, Çin, Hint, Grek, Roma orijinal Medeniyetler’i; öncekilerden etkilenerek, fakat onlardan çok farklı Medeniyetler olarak doğmuşlardır. Bu, çoğu kez, Yukarı Barbarların; savaşla yıktıkları çökmek üzere olan Medeniyet’in üzerinde, kendi dil, din, yazı, kurum ve kurallarıyla yeni bir orijinal Medeniyet kurmaları şeklinde gerçekleşmiştir.
3) Ayrıca Tarih’te, Medeniler’in Barbarlar’ı kılıçtan geçirip “ikna” ederek “uygarlaştırdığı” hep görülmüştür.
Birçok tarihçi, Dünya Tarihinden sözederken, Antik Tarih ile Modern Tarih arasına bir Orta Çağ koyar. Bu; dünya için değil sadece Avrupa için geçerlidir ve 395 veya 476 yıllarından başlayıp 1453’e kadar uzanır. Klasik tarih tarafından, imparatorlukların yıkılıp derebeyliklerin hüküm sürdüğü dönem olarak nitelenen bu Orta Çağ; Roma Medeniyeti ile Modern Çağ arasında sadece Avrupa’da yaşanmıştır. Bu tip Orta Çağlar, doğunun iki Antik Medeniyet arası dönemlerinde hep yaşandı. Örneğin; Sümer ile Akad, Akad ile Babil, Babil ile Mısır, Mısır ile Grek, Grek ile Roma, Roma ile İslam Medeniyetleri arası geçiş dönemlerinde Orta Çağlar vardır. Onun için, Dünya Orta Çağı yerine Avrupa Orta Çağı demek daha doğru olur. Medeniyetler’in hepsinde şehirler (kentler), köylere ve kırlara üstündür. İki Medeniyet arası dönemler ise köylerin şehirlere üstün geldiği “karanlık” dönemlerdir.
Sovyetler Birliği’nin “dağılması”ndan sonra genel olarak dünyada özel olarak da Türkiye’de yaşanan olaylar ve ilişkiler; “post-modern” ya da “global” maskeli bir Orta Çağ’a yuvarlandığımızın açık seçik göstergeleri değil mi? Bölgeciliğin, din bezirganlığının ve şövenizmin tırmanışı; 7000 yıllık gericiliğin, en ufak demokrasi ve cumhuriyet kıpırtılarını boğmak, gelinen mevcut düzeyi bile yoketmek üzere köy ve kasabalardan sonra kentlerimizi de kuşatıyor olması; derebeyler arası savaşları andıran sömürge faşizmlerinin ve bölgesel savaşların kışkırtılması; “Birleşmiş Milletler”in ve “Nato”nun emperyalist saldırılarının “Haçlı Seferleri”ni bile gölgede bırakması…
Tüm bunlar “kıyamet alametleri”ni çağrıştırıyor.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar