NETİZ TV
geleceğin net portalı

ALİ TARTANOĞLU: ANACIĞIMA DEMOKRAT OLDUĞUMU SÖYLEMEYİN!..

Yazar Ali Tartanoğlu   
“AHLAKSIZ MİLLİ İRADE” yazısının devamıdır.

Şimdi gelelim Ergenekon zırvasına…
Size de her şeyden önce bu adlandırma ilginç ve fevkalade manidar gelmiyor mu?
Niye Ergenekon? Nedir Ergenekon?

Göktürklerin efsanevi yurdu…

Evet. Niye? Ne ima ediliyor? “Çekin gidin ana yurdunuza, ata yurdunuza” mı? Yoksa sadece “bunların hepsi ırkçı milliyetçi” mi?..
Buraya bir nokta koyduktan sonra…
Ergun Babahan kardeşimiz Sabah’ta “efendim, Ergenekon iddianamesinin ayrıntılarının gazetelerde yer almasına karşı çıkanlar, AKAPE davasının ayrıntılarının yer almasına hiç ses etmiyorlar” diye abuk sabuk bir savunma yapıyor. Olsun!… Gavurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar… Patron fark etsin de, mantık muntuk önemli değil…
AKAPE davasının iddianamesi hazırlanırken hiç ama hiç kimsenin haberi olmadı… Hatta “ekipler amiri” Başbakanın bile!.. Ne zaman haberimiz oldu? Başsavcı, dosyaları bizzat Anayasa Mahkemesine teslim edip davayı açtıktan sonra oldu… O noktadan sonra artık iddianamenin gizliliği veya yayın yasağı diye bir şey söz konusu değildir. Yoktur böyle bir kural usül hukukumuzda. Gazetecilikte en bilinen hadisedir. Böyle önemli bir dava açıldı mı, gazetecinin ilk işi iddianameyi bilmek, öğrenmek, görüp okumaktır. Ama “dava açılınca!..”
Buna karşılık Ergenekon davasında iddianame henüz yazılıp tamamlanmış, mahkemeye sunulmuş, yani teknik tabirle dava açılmış değil. Yayın yasağı ve gizlilik bu nedenle söz konusu. Henüz soruşturma aşamasındayız. Ama savcının kimler için hangi yasa maddelerine göre mahkumiyet talep edeceği bile yayınlanıyor; o da yetmiyor daha açılmamış davanın kitabı bile çıkıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı yasağı delen gazeteler hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Hiçbiri tınmıyor… Severim böyle hukuk devletini!..
Babahan, hukuk bilir de mi böyle saçmalar, bilmez de mi saçmalar bilinmez; ama böylesine saçmalamamak için hukuk bilmek de gerekmez zaten.
Ahmet Hakan adlı delikanlı, Hürriyet’teki köşesinde ne yapacağını şaşırmış durumda. Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık… Mürtedlik kolay değil tabi… Diyor ki; “Tamam Tayip Erdoğan çok ve büyük hatalar işledi. Ama el insaf… Çok ve büyük hatalar işledi diye, eli kanlı insanlık düşmanı, binlerce kişinin katili Hitler’e mi benzetmek gerekir…”
Erdoğan gaz odaları kurduğu için, Auschwitz toplama kampları kurduğu için benzetilmedi Hitler’e. Ama çok temel bir ortak nokta nedeniyle benzetildi. Tek adamlık özentisi… Kaldı ki gaz odaları, toplama kampları da zaten bu tek otoritelik hevesinin pratiğe yansımasından başka şey değildi. Hitler de önce “benim dediğim dedik… Ben ne diyorsam o… Ben halkım… Beni halk seçti…” diye başlamış, sonra toplama kamplarına, gaz odalarına sıra gelmiştir.
Vatandaşına “al ananı da git” diyebilen bir iktidar sahibinin, ileride ne yapacağını nereden bilelim? Hitler de iktidara geldiğinin birinci günü kurmamıştı toplama kamplarını!..
Öte yandan, tutukluluk, hep söylendiği üzere başka ülkelerde de bizde de sadece bir tedbirdir, mahkumiyet değil!.. Kanundaki ifadeyle “sanığın kaçma, delilleri karartma, delilleri yok etme ihtimali” varsa uygulanır.
İlhan Selçuk, hiçbir şey olmamış gibi serbest bırakılıyor…
Kemal Alemdaroğlu “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılıyor. Anlamadım, nerede yargılanacak veya yargılanıyor? Açılmış bir dava mı var?
Gerekçe, “suçluluğuna dair kuvvetli emareler ve deliller bulunduğu…”
Mahkeme kesin karar verinceye kadar hiç kimse suçlu ilan edilemez. O ana kadar sanıktır, zanlıdır.
Tutukluluğun “sadece kaçma, delilleri karartma veya yok etme” ihtimaline karşı bir önlem olduğunu belirttik. Yoksa tutukluluk, “suçluluğuna dair kuvvetli emareler var”ın karşılığı değildir. Sadece kaçacağından, delilleri bozup yok edeceğinden kuvvetle eminsen tutuklarsın… Alemdaroğlu yaşı ve sağlığı nedeniyle bırakılıyor. Demek kaçma, delilleri yok etme endişesi yok.
Doğu Perinçek ve diğer İşçi Partililer ise yine aynı “suçluluklarına dair kuvvetli emareler, deliller var” gerekçesiyle tutuklanıyor. Bu gerekçeyle tutuklama yapılamaz. Ne kadar kuvvetli deliller, emareler olursa olsun, sanığın veya zanlının suçluluğuna tek hakim, hele savcı değil, mahkeme karar verecek.
Tayip Erdoğan, İlhan Selçuk’un salıverildikten sonra yaptığı “İktidar sakin olmalı, muhalefetle uzlaşmalı” açıklamasına “ya sizin bana ve partime yaptıklarınız!..” diye cevap veriyor…
Aklınız alıyor mu? Benim aklım almıyor.
Bu, resmen, tutuklamalardan Erdoğan’ın en azından bilgi sahibi olduğunu, daha ileri gidersek, ki durum onu gösteriyor, emri bizzat verdiğini veya verilen emri uygun bulduğunu sergiliyor. Bir tür itiraf yani… Bir tek biz değiliz böyle düşünen.
Nitekim Enis Berberoğlu’nun yazdıkları çok ilginç. Susurluk soruşturması sırasında Başbakan olan Mesut Yılmaz’ın görevlendirilecek soruşturmacıları bile belirlediğine atıfla, polis teşkilatında Yılmaz’la “ekipler amiri” diye dalga geçilmeye başlandığını hatırlatıyor.
Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi “mümtaz muharrir ve muharrirelerin”, değil kargalar kahvaltılarını yapmadan saatlerce evleri arandıktan sonra göz altına alınmaları, kıllarına bile dokunulmayıp sadece dava açıldığında bile kıyamet koparan Avrupa Birliğinin komisyonu, mutat basın toplantısında konuyla ilgili soruyu “yorum yok” diye geçiştiriyor.
Ve Erdoğan, tutuklamalara alabildiğine sahip çıktığını gizlemeye bile gerek görmeden, hadiseyi İtalya’daki “temiz eller” operasyonuna benzetiyor. İlhan Selçuk, Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu kirli, Erdoğan onların ellerini veya kendilerini yıkıyor veya toplumu o kirlerden arındırıyor. Kendisinin elleri temiz ya!..
Soruşturma kapsamında tutuklu olan veya adı geçen, Drej Ali, Sedat Peker, Veli Küçük, Doçent Emin Gürses, Doçent Ümit Sayın, gezeteci Vedat Yenerer, gazeteci Güler Kömürcü, gazeteci Serhan Bolluk, Ferit İlsever, Adnan Akfırat, nihayet gazeteci İlhan Selçuk, eski rektör Prof Kemal Alemdaroğlu, parti lideri Doğu Perinçek’in beş benzemezliği bir yana…
El insaf!.. Bunun adı, zücaciye dükkanına fil gibi dalmaktır, saçmalamak için büyük bir özenle çabalamaktır.
Ayrıca İtalya’daki temiz eller operasyonu bizatihi başta iktidar olmak üzere siyasilere karşı gerçekleşti!.. Savcılar doğrudan milletvekillerinin canına okudu!.. Çünkü başta iktidar olmak üzere İtalya’da siyasilerin kendisi kirliydi. Kendisi pis olan, başkasının kirini nasıl temizler? Önce gir banyoya sen kendin bir temizlen derler adama!..
Nilgün Cerrahoğlu diyor ki: “Temiz eller operasyonu, «padişah» ya da «vezirin» emriyle gerçekleşmez. Bu operasyonun asıl hedefi, padişahların, vezirlerin şehzadelerin yarattığı pisliklerdir. Tepeden başlatılacak bir temizlik kampanyası biçimsel, yüzeysel ve görüntüsel olmaktan öteye geçemez!.. … Temiz eller hiçbir zaman iktidarlarca yönetilen bir icraat ya da operasyon olmadı. Tersine, «bağımsız yargı»nın yoz iktidarlar ve siyasi sınıfa karşı hayata geçirdiği bir süreç olarak yaşandı. Bağımsız yargının, kendisini dokunulmaz gören siyasiler ve iktidarların yolsuzluklarına, yozluklarına karşı açtığı bir savaştı «Temiz Eller». Bu savaşı, yargı bağımsızlığı ve milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması mümkün kılmıştı. Başta Di Pietro, İtalya’da Temiz Eller operasyonuna imza atan bütün savcılar bana tekrar tekrar bunu söyledi.”
Peki ne demiş Di Pietro Cerrahoğlu’na: “Temiz Eller, yasallığın tescili demektir, hukuk devleti demektir. Hukuk devleti olmadan demokrasi olmaz. Hukuk devletinin vaz geçilmez şartı yargı bağımsızlığıdır. Hukuk devleti, yasama ve yargı erklerinin birbirinden tamamen bağımsız olması demek. Yargının yürütmeye bağlı olduğu bir ülkede, demokrasinin katresini göremezsiniz. Savcının, kanun adına denetleyeceği kişilere bağımlı olması, belirsizlik yaratır. Yarını kestiremezsiniz. … Kanunsuz işlere son vermek istiyorsanız savcıların parlamenterleri soruşturmasına imkan vermelisiniz. Biz bu zırhı kaldırabildiğimiz için Temiz Eller’i yapabildik. Savcılar bizde milletvekili telefonlarını dinleyebiliyor, ev ve işyerlerinde arama yapabiliyor, milletvekili etrafında 360 derecelik soruşturma yapma imkanına sahibiz.”
Temiz Eller’in bir başka savcısı Gherardo Colombo da dokunulmazlıkların İtalya’da 1993’te kalktığını, “güvenilirliğini yitiren parlamentonun, bu güvenilirliği yeniden kazanmak için dokunulmazlıkları kaldırmaya mecbur kaldığını” söylemiş.
Cerrahoğlu, yargıç bağımsızlığının İtalya’da “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Adalet Bakanı’ndan bağımsız özerk bir kurul olması” şeklinde işlediğini kaydediyor. Bizde ise, malum Adalet Bakanı yetmezmiş gibi müsteşarı da bu kurulun doğal üyesi. 12 Eylül Anayasasının belalarından biri olarak…
Burada hemen hatırlatmazsak olmaz.
Mevcut demokrasi kahramanlarımızın dış alkışçılarıyla birlikte en büyük tezi ne: “Ordu’nun etkisinin sıfırlanması…”
12 Eylül’ü kim yaptı? Ordu!…
Siz mümtaz iktidar partimizden hiç 12 Eylül’e yönelik eleştiri duydunuz mu? Hiç “yargıçlar, savcılar bağımsız değil” şikayeti duydunuz mu? Duymazsınız. Atatürk’ü, laikliği, cumhuriyeti ilk olarak onlar ezdi, Demirel’in seçim kürsüsünde Kur’an öpmesi hariç, hatip kürsülerinde ilk onlar ayet okudu; Türk-İslam sentezini Türkiye’nin temel resmi ideolojisi haline onlar getirdi çünkü. Nitekim soldan dönme liberal AKAPE destekçileri de hiç değinmez bu noktalara.
Yani Ordu onlara dokunmaz, hele onların istediğini yapar, onların istediği gibi oluverirse, demokrasiyle asla çelişmez.
Bizim ahlaksız milli irade dediğimiz de işte bunlardır; halk seçti’yi siyasetçinin kirlerine dokunmamak olarak; halk seçti’yi ben devletim olarak algılayan, kendisine dokunmayan yılanı bin yaşatan anlayış…
Bütün bu hengame niye kopuyor peki?
Efendim, soruşturma çerçevesinde adı geçenler iktidara karşı bir darbe hazırlığı içindeymiş. (Ona bakarsanız, kapatma davası bile bu şekilde yorumlanıp, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da derhal tutuklanmalıdır bence!..)
Sonra gelsin yorumlar… AKAPE ve Erdoğan demokrasinin parlak yıldızı, hatta ta kendisi ya!.. Eh, demokrasiye darbe yapılmış olacak…
Peki iktidar ne yapıyor? Onun yaptığına Erol Manisalı “sivil darbe” adını koyalı hani olmadı mı? Hatta iktidarın “abi”si Amerika’nın gazeteleri, bu kardeşlerine “İslamo-faşist” diyeli yıllar olmadı mı?
Eskiden, muhalefet edene “komünist” denir, muhalefet dozu artıp, iktidarlar sıkışınca “komünist tevkifat”lar başlardı. Şimdi komünistler bir bir yok edildiği, devşirildiği veya marjinalleştirildiği için, muhalefet edene “milliyetçi”, “ırkçı”, “darbeci faşist” deniyor; yakın arkadaşınız filan gibiyseler, size karşı daha fazla kabalaşamıyorlar ve istemeye istemeye “ulusalcı” deniyor. E tabi tevkifat da “ulusalcı tevkifatı”na dönüşüyor.
Ahmet Hakan kusura bakmasın. Bunun adı faşizmdir. Onun, “faşist” denmesine, Hitler’e benzetilmesine dayanamadığı büyük siyasetçi ise bal gibi “Türkiye ve Havalisi Garnizon ve Sıkıyönetim Komutanı” gibi davranmaktadır. Boşgeneral R. T. Hitler!..
Boşgeneral, sıkıyönetim bildirilerini neredeyse bizzat kendisi okuyor: Ey İlhan Selçuk. Sen beni eleştirirsen ben de seni göz altına aldırırım!.. Sen benden adalet iste ama imtiyaz isteme!..
Yani?..
Yani beni ve partimi eleştirdikten sonra göz altına alınmana tepki gösterilmesi, imtiyaz istemektir.
Peki “yüzde 46 oy almış bir iktidar partisine karşı kapatma davası açılamaz, açılsa bile kapatılamaz; kapatılacaksa ben bu anayasayı değiştirir kapatılmamı önlerim” ne demek?
Yok. O imtiyaz istemek değil. Belki “imtiyazını yine kendi yaratmak!..” Dahası demokratik hak, demokratlığın ta kendisi…
Hukuk!… Önemli değil hukuk. Ben yenisini yaparım olur biter!..
Evet. Anneme demokrat filan demeyin benim için! 80 yaşında sabaha karşı göz altına alınmıştan beter olur benim canım ihtiyarcığım!..

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar