NETİZ TV
geleceğin net portalı

AB'NİN "KALPAKSIZ KUVVACILAR" RAPORU (2)

Yazar: Kalpaklı Kuvayi Milliye Dergisi
Kuvayi Milliye Dergisi Eylül-Ekim 2000 tarihli 24. sayısından
“AB’nin Kemalizm Raporu” mu?
AB’nin “Kalpaksız Kuvvacılar” “Kemalist Sivil Toplum Kuruluşları” ile ilgili uyarılması mı? (2)
Önceki sayımızda yayınlamaya başladığımız ‘rapor’ ve eleştirisine bu sayımızda da devam edeceğiz. Bu sırada, bu ‘rapor’ ile ilgili olarak, “Helsinkici”lerin Türkiye Masası Şefi Murat Belge’nin de bir yazısının olduğunu öğrendik. Ancak yazıyı bulup okuyamadık. Ama neler yazabileceğini ve ‘rapor’u nasıl övebileceğini az çok biliyoruz. Eh ne de olsa aynı “Birikim”den yararlanıyor, aynı “Birikim”i paylaşıp, aynı“Birikim”i yiyorlar… Bu onların birikmiş sermayesi… Afiyet olsun…
Onlar buralarda “siviltoplumcu”, “NGO”cu geçinirler ama tüm finansal desteklerini; arkasında “Batılı” resmi devletlerin olduğu sivil-resmi kurum ve kuruluşlardan, “Batıcı” “Resmi İdeoloji” merkezlerinden alırlar. Orada “resmi”, burada “sivil” olmanın “diyalektik bütünlüğü” içinde “materyalistçe” yazar / yaşarlar…
Söz konusu ‘rapor’un bundan sonraki bölümleri de, rapordan çok bilgi casusluğunu andıran bir üslup ve içerikle devam ediyor… Adamlar bastırmışlar parayı yazdırmışlar ‘rapor’u! Kim ne diyebilir?.. Belki ‘rapor’u yazandan, bu “gelir”in vergisini, stopajını ve KDV’sini ödeyip ödemediği, kibarca sorulabilir…
Burada Cumhuriyet gazetesinin tutumu ilginçtir. Örneğin; ‘rapor’da (52) nolu dipnotla dergimizden alıntı yapıldığı belirtilen bölümü, ‘Atatürkçülüğü tehdit eden unsurlar’ olarak manşetin hemen altından veren Cumhuriyet gazetesi, bunu sanki ‘rapor’un ana fikriymiş gibi okuyucusuna sunmaktadır. Oysa ‘rapor’ bunu sorgulamakta, eleştirmekte ve ‘Kemalist mağduriyet edebiyatı’nın bir parçası ve bir ‘Kemalist tahayyül’ saymaktadır…
‘Rapor’a devam ediyor, yorumu sizlere bırakıyoruz…
« (…) »
« Tıpkı ADD ile Atatürkçü Düşünce Vakfı (ADV) arasında olduğu gibi, ÇYDD ile Türkiye Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı (TÜRKÇAĞ) arasında da bir kardeşlik ilişkisi vardır. ADD ve ÇYDD, “kamu yararına çalışan dernekler” statüsüne sahiptir ve her iki dernek de 1999 bütçesinden 10’ar milyar lira yardım almıştır.(15) ÇYDD’nin gelir kaynakları arasında, ÇYDD’nin yanısıra Tarih Vakfı ve Çekül’e de mali katkı sağlamak üzere MasterCard tarafından düzenlenen ve çeşitli bankalarca sunulan bir kredi kartı olan Çağdaşkart ile sağlanan gelir de vardır. ÇYDD, şubelerinin bulunmadığı yerlerde ADD ile işbirliği yapmaktadır. İki dernek arasındaki yakın ilişki ve güçbirliği, ÇYDD’nin ADD Genel Başkanı’na “Dostluk ve Kardeşlik” plaketi vermesinde de belirgindir.(16) ADD ve ÇYDD, Refahyol hükümetinin düşürülmesi ve 55. Hükümetin güvenoyu alması için basın toplantıları yapmak, Susurluk olayına tepki olarak “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemine destek vermek, sekiz yıllık eğitim için kampanyalar düzenlemek gibi ortak veya benzer faaliyetler yürütmüşlerdir. Dernekler, Türk-İş, Disk, Tesk, Eczacılar Birliği ve Türk Tabipler Birliği gibi örgütlerle birlikte hareket ederek, RP’ye karşı solda birlik yaratılması için sol partiler üzerinde baskı yaratmaya da çalıştılar ve “solda birlik girişimi”ne katıldılar.(17) Ayrıca, 189 sivil toplum kuruluşundan oluşan Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nde de yer alarak, Refahyol hükümetinin anti-demokratik ve anti-laik uygulamalarına, cumhuriyet ilke ve devrimlerine yöneltilen gerici tehdide karşı ortak bildiriye imza attılar.(18)
Yeni Atatürkçülüğün temel karakteristiği olduğunu öne süreceğimiz savunmacı-reaksiyoner konum, Kemalist STK’lar tarafından açıkça telaffuz edilir. ADD ve ÇYDD’nin diğer Sivil toplum kuruluşları ile STKB altında girdiği işbirliği Cumhuriyeti “temel nitelikleri ile yaşatmak” ortak paydasına dayanır. ADD, “(Atatürkçülerin) devlet yönetimine (iktidara) gelmesini, yasama organında çoğunluk sağlamasını, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının, karşı devrimcilerin, köktendincilerin, çıkarcıların, ayrılıkçı-bölücü ve yıkıcıların, bilgisiz ve yetersizlerin temsilcimiz olmamalarını” ister; zira söz konusu olan, “bağımsızlığı, özgürlüğü, ulusal egemenliği ve laik Cumhuriyeti Atatürkçü tutumla Atatürkçe düşünüp çalışmayla korumak, savunmak”tır.(19)
ADD’de olduğu gibi, ÇYDD’de de, savunmacı-reaksiyoner mantık ön plana çıkar. ÇYDD, “Cumhuriyete ve Atatrük’e karşı anti-laik örgütlenmelerin su yüzüne çıktığı”, “başta eğitim olmak üzere tüm kamu kuruluşlarını saran bir planın adım adım uygulandığı”, “şeriat özlemcilerinin pek çok kaleleri ele geçirdiği” bir dönemde faaliyete geçtiğinin altını çizer.(20) Nitekim ÇYDD Genel Başkanı T. Saylan da Kemalist STK’ların gelişmesinin “karşı devrimin, yeni yeni serpilmekte olan demokratik düzenimizi yok etmeye yönelik bir tırmanışa geçmesine paralel” olduğunu ve “geriye gidişi engellemeyi” hedeflediğini açıkça teslim eder.(21)
ÇYDD’nin eğitim alanında yürüttüğü faaliyetler, söz konusu savunmacı-reaksiyoner tavrın en önemli göstergelerinden biridir. Dernek, insanların “bilmediklerini özetle öğrenmelerini sağlayan” “bilinçlendirme seminerleri” düzenlemiş, Söylev, Sevr’den Lozan’a, Şeriattan Laikliğe, 1923 Devriminin Mühürleri gibi görsel malzeme eşliğinde “bilgilendirme çalışmaları” yürütmüştür.(22) ÇYDD’nin burs, yurt, eğitim kurumları gibi faaliyetleri İslamcı kesimlerce yürütülen eğitim faaliyetlerine karşı Kemalist bir alternatif çıkarma arayışını ifade etmektedir. Nitekim, öğrenim bursuna destek çağrısında bulunan broşürde, “aydınlık bir ülkede yaşamak istiyorsanız bir ışık da siz yakın” denilmesi ve “Karanlık bir Türkiye özlemi içinde olan bazı kesimlerin, öğrencilerin akıl ve inançlarını satın almaya yönelik çalışmalarını iyice artırdıkları bir dönemde, daha çok çalışmak ve daha çok burs verene ulaşmak” zorunluluğundan bahsedilmesi bu kaygıyı ifade etmektedir. Dahası, İslamcı hareketlerin üniversiteyi yeni kazanan öğrencileri kendine çekme gayretine bile bir karşılık verilerek, üniversite kayıtları sırasında öğrencilere “Rehber Kitapçık” dağıtılmıştır.(23)
ADD ve ÇYDD ile tek parti dönemi Halkevleri arasındaki işlevsel yakınlık dikkate değerdir. Ancak bu kez, aydınlatma ve modernleştirme misyonuna dayanan Kemalist pedagoji devlet denetiminde değil, sivil inisiyatiflerle yürütülmeye çalışılmaktadır. Nitekim, S. Akşin’e göre, ADD ve ÇYDD “aydınlanma odağı”, Atatürkçü düşünceyi yaygınlaştıran kültür merkezleri olarak işlev görmelidir. 28 Şubat kararlarına ve MGK’nın ve Hükümetin tavrına rağmen, Mecliste Atatürkçülüğü katıksız bir biçimde benimseyen bir siyasal kuruluş yoktur; olsaydı bile, Atatürkçülüğü halk içinde yaymak için yoğun bir çaba gereklidir. Akşin’in önerisi, ADD’nin tıpkı Halkevleri gibi kültürel etkinlikler düzenlemesidir. ADD, edebiyat yarışmaları, matineler, sergiler, konserler, kurslar ve konferanslar düzenlemeli; resim ve heykel atölyeleri, tiyatro kolları, sosyal yardım kolları kurmalı ve hatta ADD spor takımları kurularak amatör kümelere katılmalıdır.(24) Ancak, derneğin Genel Başkan Yardımcısı A. Ceylan’ın vurguladığı üzere, ADD zaten Halkevleri gibi çalışmaktadır.(25) Öte yandan, sivil bir Kemalist pedagoji geliştirme kaygısının ÇYDD’nin daha bariz bir karakteristiği olduğu söylenebilir. T. Saylan, “Türk aydınlanma devrimi” hakkında halkın “bilgilendirilmesi” ve “bilinçlendirilmesi”ni Kemalist STK’ların en önemli faaliyeti olarak görür.(26) “Yurttaşlık bilincinin özümsenmesi”yle devrimin hızını kesen temel engel de ortadan kalkacaktır.(27)
Bu pedagojinin ilginç bir örneği, ÇYDD’nin Milli Eğitim Bakanlığı ve Singer firması ile işbirliği yaparak yürüttüğü ev kadınlarına yönelik beceri edindirme ve bilgilendirme (HEM) projesi için hazırlanan Eğitim Kitapçığıdır. Kitapçık, doğum kontrolünden menopoza, mutlu ve başarılı bir evliliğin koşullarından çocuk terbiyesine, erozyonla mücadeleden evdeki çöplerin değerlendirilmesine, yemeklerin nasıl pişirileceğinden bitki bakımına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsayan bir gündelik hayat kılavuzu sunar.(28) “İyi bir yurttaş” olmak cumhuriyete ve demokrasiye karşı borcumuzdur. İyi yurttaş, haklarının bilincinde olduğu gibi, sokaklara çöp atıp tükürmez ve trafik kurallarına da uyar.(29) Bilinçli ve planlı yaşamak çağdaş dünyanın temel kuralıdır ve iyi yurttaş gündelik hayatını bilinçli, rasyonel ve üretken bir biçimde planlayan yurttaştır.
Saatlerimize sık sık bakarak her dakikamızı anlamlı ve yararlı bir şekilde değerlendirmemiz, bulaşıkları önce deterjanla yıkayıp sonra makineye yerleştirerek gereksiz zaman harcamamamız, komşu ziyaretlerinde dedikodu yapmayıp, “ciddi, anlamlı ve eğitsel” konular açıp tartışmamız, aile ziyaretleri haricinde eşimizle haftada en az bir gün dışarı çıkmamız, ağlaya ağlaya pembe dizi izlemenin “ne kadar zaman kaybı olduğunu aklımızdan çıkarmamamız”, filmlerin konusu hakkında gazeteden bilgi edindikten sonra televizyonu açmamız, televizyonda bir çok olaya kızmamız ve televizyonu kapamamız, fotoroman ve magazin değil, nitelikli kitaplar okumamız, Batılılar gibi evlenmeden önce kaç çocuk yapacağımızdan kapının önündeki karı kimin küreyeceğine kadar her şeyi tartışıp karar vermemiz gerektiği vazedilir.(30)
Böylece, ÇYDD’nin Kemalist pedagojisi, bireylerin gündelik hayatlarının çeşitli alanlarına dönük bir yönetim zihniyetini (governmentality) ortaya koymaya ve çağdaşlık, verimlilik, rasyonellik, sağlık vb. temalara dayalı bir “kendilik teknolojisi” geliştirmeye yönelir.(31) Bu açıdan, Tek parti dönemi Kemalizminin Halkevleri üzerinden geliştirmeye çalıştığı ve popüler kültürü modernleştirmeyi de içeren pedagojisiyle aynı soykütüğü paylaşır.(32)
ADD ve ÇYDD, başta emekli öğretmenler ve bürokratlar, öğrenciler, avukatlar vb. olmak üzere, genel olarak CHP, DSP ve İP gibi partileri destekleyenlerden oluşan bir kitleye sahiptir. Ancak, ADD’nin Genel Merkezi ve büyük şehirlerdeki örgütlenmeleri ile Anadolu’daki yerel örgütlenmeleri arasındaki farklara dikkat çekmekte yarar vardır. Bunlardan en önemlisi, Genel Merkez ve büyük şehir şubelerinde görülen siyasal ayrışmaların (İP yanlılığı veya masonluk suçlamaları vb.) tayin edici rolü(33), taşra şubelerinin büyük bir bölümü için geçerli görünmemektedir. Sözgelimi, Bandırma’da CHP ve DSP gibi partileri destekleyenlerin yanı sıra ÖDP’liler de ADD çatısı altında yer alabilmektedir.(34) Bu durumun Anadolu’da farklı sol kesimlerin aynı çevreyi -ve belki kaderi- paylaşmasından kaynaklandığı söylenebilir.
Öte yandan, Ege bölgesindeki bir ilçe örgütünde olduğu üzere, sosyalistlerin başka mekanlarda toplandıkları zaman üzerlerinde hissettikleri baskıyı hafifletebilmek için ADD şubesinin kuruluşuna ön ayak olmaları da vakidir.(35) Bu durum, sosyalist hareketin tarihinde sık rastlanan bir olgu olan sosyal demokrat partiler içinde çalışma pratiğine benzerdir. Farklı sol kesimlerin birbiriyle özdeşleştirilmesi tersine de işleyebilmekte ve “taşra üniversiteleri”ndeki “soy (‘sol’ olması gerekir) Kemalist” addedilebilecek ADT üyeleri “solcu” oldukları için baskı görebilmektedir.(36)
Bunlarla ilişkili bir başka nokta, yerel sorunların derneğin faaliyetleri üzerinde etkili bir dinamik olabilmesidir. Sözgelimi, Karacabey’de yıllardır işletmek üzere devletten toprak almaya çalışan ve fakat başaramayan köylülerin, Tarım Bakanlığı’nın İngiliz atı yetiştirmesi için Türkiye Jokey Kulübü’ne Karacabey Harası’ndan beş bin dönümlük yer tahsis etmesine karşı kurdukları eylem komitesinde Ziraat Odası, Ova Köyleri Sulama Birliği, Süt Üreticileri Kooperatifinin yanı sıra ADD Karacabey Şubesi de yer aldı. Şube Başkanı İ. Bursalı, “Bu toprakların sulama problemi yoktur, yapılan yatırımlarla birinci sınıf tarım alanı haline getirilmiştir. Şimdi niye beş bin dönümü İngiliz atı yetiştirilmesi için TJK’ye verilsin? Kim işliyorsa onların olsun topraklar” diyordu.(37) Benzer şekilde, Muğla Şubesi, “TEK işçilerinin haklı direnişinin yanında olmuş”tur.(38)
Atatürkçülüğü savunmakta aciz kalmaları nedeniyle sosyal demokrat partilere karşı yer yer eleştiriler yönelten ADD ve ÇYDD, siyasal partilerle özdeşleşmekten kaçınmaya çalışmaktadır. Partiler üstü bir konumdan konuşma iddiasındaki ÇYDD, siyasal alanı ikiye böler: Bir yanda “çağdaş-laik Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimlerine ihanet edenler”, “bayrak, ezan, kuran ve din sömürüsü yapanlar”, “yalancılar”, “hırsızlar”, “şeriatçı-tarikatçı-ırkçı örgütlenmeler”, “bölücülüğe, provokatörlüğe, teröre karışanlar”, öte yanda ise “Atatürk ilke ve devrimlerinden asla ödün vermeyen”, “dürüst”, “temiz”, “kendi çıkarını değil ülke çıkarını düşünen”ler vardır.(39) Dernek, “patiler üstü” tavrını, merkez sağ ve sol partilerin birleşmesi talebinde olduğu gibi, 18 Nisan 1999 seçimleri için hazırladığı el ilanındaki oy pusulasında, mührün “yolsuzluk”, “ırkçılık”, “anti-laik sistem” ve “bölücülük”e değil “çağdaş bir Türkiye’ye basılmasını isteyerek de gösterdi.(40) Sözgelimi, ÇYDD Ankara Şube Başkanı G. Dağdal, “Dincilerin oyları peşinde koşmasınlar. Bizim oylarımızın peşinde koşsunlar. Bizden alacakları oylarla iktidara gelecekler” diyordu.(41) ADD de partiler üstü bir politika izlediğini savunur.(42)
Ancak, 19 Mayıs 1997’de, ülke sorunlarına “yurttaş çözümleri getirmek ve “yeniden bir Kuvayı Milliye Hareketi” yaratmak amacıyla toplanan ve “Kuvayı Milliye ruhu”nu temsil eden bir dernek olarak ADD’nin de desteklediği 1. Türkiye Kuvayı Milliye Kurultayı’nda Kuvayı Milliye’nin “halkın katılabileceği en geniş cepheyi” oluşturması önerilirken, mevcut sol partilerin yarattığı boşluğu doldurması da önerildi.(43) Bu kurultayda, Aydınlanma 1923 dergisi Kemalizmi iktidara getirme hedefini dillendiriyordu.(44) Öte yandan, 1998’de Kuvayı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk gibi dergilerin öncülüğünde “Ulusal Güçler Meclisi” (UGM) için yapılan çağrıda iktidarın hedeflendiği belirtiliyordu. Ancak, İP gibi siyasal partilerin derneğe hakim olmaya çalışmasından yakınan Y. G. Özden yönetimindeki ADD, derneğin “iktidarı hedeflemeyip etkilemek istediği”ni, siyasal partilerin dernek üzerinde hakimiyet kurmalarına karşı olduğunu söylüyor ve UGM’ye katılmayı reddediyordu.(45)
Bu arada, dernek politikasına aykırı davrandıkları için üyelikten çıkarılan İnegöl Şubesi üyeleri, iktidarı hedeflememeyi kabul edemeyeceklerini ve UGM’ye girmek gerektiğini savunuyorlardı.(46) ADD ve ÇYDD ile yukarıda anılan dergiler etrafında kümeleşen Kemalistler arasındaki bu farklılık, siyasal partilerle özdeşleşme sorununun ötesinde, aşağıda tartışacağımız üzere, Kemalizmin farklı söylemsel eklemlenmelerine işaret etmektedir.
MAĞDURİYET VE KEMALİZM
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), 1999’daki 19 Mayıs kutlamaları çerçevesinde, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve İstanbul Valiliği ile işbirliği yaparak, Yavuz Zırhlısı’nın İstanbul’dan Samsun’a Bandırma Vapuru’nu temsilen gönderilmesini organize etmiştir. Dernek, ülkenin çeşitli yerlerindeki şubelerinden temsilcilerin ve üyelerin Samsun’daki törenlere katılması için devletten 5 milyar lira yardım da almıştır. İstanbul’da geminin uğurlanması için yapılan törenlere ADD’nin yanı sıra, ilin askeri ve mülki erkanı da katılmış ve ADD kutlamaların düzenlenmesinde aktif rol oynayarak protokoldeki yerini almıştır. Ancak, 19 Mayıs sabahı, dernek yöneticilerinin ve üyelerinin Samsun’da karşılaştığı muamele çok farklıdır. Tören alanında toplanan ADD yönetici ve üyeleri, protokolde kendilerinin yeri olmadığı gerekçesiyle güvenlik güçleri tarafından tartaklanır ve geriye itilmek istenir. Dernek yöneticilerinin durumu kendisine aktarmasına rağmen Samsun Valisi ADD’lilerin gördüğü kötü muameleye seyirci kalır ve o da kaba bir davranış sergiler; ADD’lere “hoşgeldiniz” sözünü bile çok görür. Oysa ki, limana yanaşmakta olan gemideki bando bile ADD’nin Deniz Kuvvetleri ile yazışmaları sonucu konulmuştur. Sonunda, dernek yöneticileri kutlamaların geri kalan kısmından çekilme kararı alır. ADD Genel Başkan Yardımcısı A. Ceylan’ın deyişiyle, “geminin kalkışı ile varışı arasında ilginç bir çelişki vardır”.(47)
Bu çelişki, devlet aygıtlarının bir çelişkisi olduğu gibi, ADD’nin ve genel olarak Kemalist STK’larda telaffuz edilen “sivil” Kemalizmin de çelişkisidir. Zira, bu çalışmada göstereceğimiz üzere, Kemalist STK’lar, cumhuriyetin kurucu ideolojisini savunmaları nedeniyle (‘kendilerini’ olmalı: KM) devletle ve resmi ideoloji ile özdeşleştirirken, bizzat devlet iktidarının kendisi değilse de, “bazı” devlet görevlileri tarafından örselenebilmektedir. Bu durumun anlaşılması, Kemalist STK’ların toplumsal-siyasal alandaki konumunun çözümlenmesi açısından son derece önemlidir. Çünkü tam da bu ikili yapı sivil Kemalizmin kendisini mağdur olan olarak algılamasına yol açar. Denilebilir ki, sivil Kemalizmin antagonistik bir ilişki içinde bulunduğu “2. Cumhuriyetçilik” ve İslamcılık bu ikili yapıyı göz ardı eder.
M. Serres, La Fontaine’in “Kurt ve Kuzu” masalından hareketle, modern tahayyülde hiyerarşik düzen ilişkilerinin geometrisini ortaya koyarken, (en) kudretli ile (en) kudretsiz arasında kurulan hiyerarşi merdiveninin oluşturduğu oyun-mekanında üste çıkma veya kazanma stratejisinin kendini kudretsiz olan olarak ve kudretlinin eylemlerinin kurbanı gibi sunmayı içerdiğini belirtir.(48) Ona göre, bu siyasal alan için de geçerlidir. Kendisini kudretsiz, muarızlarını da kudretli olarak sunmak üzerine kurulu oyun-mekanının önemli bir öğesi -Türkiye’deki siyasal söylemlerin genel bir özelliği olduğu üzere- mazlumluk ve mağduriyet ruh halidir. ADD ve ÇYDD’de ifadesini bulan yeni Atatürkçü tahayyülde -mazlumluk değilse de- mağduriyet hissi kilit bir konumdadır. Kemalizm / “2. Cumhuriyetçilik” veya Kemalizm / İslamcılık kutupsallıklarının her iki kanadında da söylemin kilit bir öğesi mağduriyet, mazlumluk ve ezilmedir. Sözgelimi, “2. cumhuriyetçiler” veya “neo-liberaller” ile Kemalistler arasındaki mücadele, ilginç bir biçimde, masaldaki kurt ile kuzu arasındaki diyaloğun mantığına yaklaşmaktadır. Tıpkı kurdun kuzuyu yemek için kuzunun (veya akrabalarının ve çobanının) eylemlerinin kurbanı olduğunu (suyunun bulandırıldığını veya kendisine iftira edildiğini) iddia etmesi ve buna karşılık kuzunun kendisinin onun söylediği gibi güçlü olmadığını ve kusur işlemediğini söylemesi gibi, “2. cumhuriyetçi” söylem “75 yıllık Kemalist geleneğin” kudretinden ve otoriter uygulamalarından söz ederken, Kemalist söylem de kendisinin sunulduğu gibi kudretli ve kusurlu olmadığını savunmaktadır.
İlki MGK’nın konumu, Genelkurmay’ın protokoldeki yeri, otoriter yasal çerçeve ve farklılıkların bastırılması gibi temalar dolayısıyla Kemalizmin resmi ideloloji olarak Türkiye toplumu üzerinde hâlâ boğucu bir hükme sahip olduğunu göstermeye çalışırken, ikincisi Kemalist geleneğin tahrip edildiğini ve iddia edildiği gibi iktidar konumunda (kudretli) olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Burada, Kemalist otoriterizmin sivil toplumun gelişmesini boğduğu tezine dayanan mağduriyet söylemi ile 1950’lerden – bazı yorumlara göre de 1940’lardan- başlayarak, liberal, neo-liberal ve anti-laik siyasal tavırların devletin altını oyduğu, yolundan saptırdığı, Kemalizmi çarpıttığı ve toplumun Atatürkçü kesimlerine karşı amansız bir saldırıya giriştiği şeklindeki mağduriyet söylemi karşı karşıyadır. Kutupsallığın her iki ucu da, bir diğerine muktedirlik konumu atfederken, kendisini muktedirler karşısında zayıf düşürülmüş, kudretsiz bırakılmış ve mağdur edilmiş olarak kurar.
Kazanmak için zayıfı oynamaya dayanan “kuzu postuna bürünmüş kurt” stratejisi, basit bir retorik olmanın ötesinde, siyasal söylemlerin siyasal alanı ve antagonizmaları kurma tarzını ortaya koyar. Bu noktanın anlaşılması, yeni Atatürkçülüğün neo-liberalizm (ve diğer siyasal muarızları) ile girdiği siyasal mücadelenin çözümlenmesi açısından önemlidir. Sözünü ettiğimiz strateji her iki kutup tarafından da uygulanıyor olmakla birlikte, 2. cumhuriyetçi söylemin kendini kuzu olarak sunmayı daha çok başardığı söylenebilir.
Zira, yeni Atatürkçülük esasen masaldaki kuzunun yaptığı gibi savunmacı reaksiyoner bir tavır sergilemektedir. Yeni Atatürkçü söylemin işlediği “karşı devrim güçleri”nin iktidarı ele geçirmesi teması ve Kemalist STK’ların yüklendiği cumhuriyeti koruma misyonu bu savunmacı-reaksiyoner konumu dillendirmektedir. 2. cumhuriyetçi ya da neo-liberal söylemin başarısı tam da burada, yani bu savunmacı-reaksiyoner konumu saldırgan-aksiyoner bir konum gibi sunabilmesinde yatmaktadır. Bu söylemsel stratejinin en önemli öğeleri sivil Kemalizm ile resmi Kemalizm arasında kurulan özdeşlik ve devlete atfedilen tarihsel olarak değişmez ve sabit Kemalist özdür.
2. Cumhuriyetçi ya da neo-liberal söylem, “75 yıllık Kemalist cumhuriyet geleneğinden” söz ederken, gerek devlet iktidarının iç tutunumunu sağlayan ideolojik söylem olarak resmi Kemalizmin, gerekse de bizzatihi devlet aygıtlarının Kemalizm ve sivil toplum ile ilişkilerinin geçirdiği tarihsel dönüşümleri göz ardı ettiği ölçüde, sivil Kemalizmin konumunu yanlış değerlendirir. Oyun-mekanının bu tarz bir kuruluşu, sivil Kemalizmin ve onun ete kemiğe büründüğü STK’ların resmi Kemalizm ile olan gerilimli ilişkisini ve savunmacı-tepkisel karakterini tanımaz. Oysa yeni Atatürkçülüğü ve Kemalis STK’ları harekete geçiren temel dinamik, tam tersine, Kemalizmin iktidarını kaybetmiş olması, cumhuriyet ideolojisi ve kurumlarının tehdit altında bulunması ve devletin -28 Şubat süreci ve ordu dışında- Kemalizmi savunmaktan aciz bir konuma gelmesi algılarıdır. (Sivil Kemalizmin kendisini entegral bir ideoloji olarak sunması bakımından resmi Kemalizmle olan farkları karşısındaki suskunluğu dahi bu açıdan semptomatiktir.)
Yeni Atatürkçülüğün ve Kemalist STK’ların bu gerçeklik hissiyle sivil örgütlenmelerin önemine yaptıkları vurguda sahici bir yan vardır. Yani “kalpaksız kuvvacılar” “kalpaklı kuvvacılar”ın basit bir kopyası veya tekrarı değil, toplumsal-siyasal alandaki güç ilişkilerinin değişen karakteri karşısında Kemalist restorasyonunun sağlanmasının sivil bir kolektif iradeyi şart koştuğu algısına dayalı bir şekilde yeniden eklemlenmesidir. Ve bu bilim ve akıla inanmanın gereğidir.
Yeni Atatürkçülüğün ve Kemalist STK’ların telaffuz ettiği mağduriyet söylemi, laik ve demokratik cumhuriyetin ve ülke bütünlüğünün “yeni bir sevr zorlaması” ile karşı karşıya olduğu tasavvuruna dayanır.(49) Türkiye, 1950’lerden itibaren bir karşı-devrim sürecine sokulmuştur.(50) Bu süreç, kemalist güçlerin “tırpanlandığı”, “alın teri göz nuru ile oluşturdukları kurumların kapatıldığı”, “ihanet dolu” bir süreçtir. “Devrim güçleri dağılmış”tır ve “Kemalist devrimin temelindeki tam bağımsızlık harcı dağılma tehlikesiyle karşı karşıya”dır.(51) Yeni Atatürkçülüğün tehdit algısının odağında, “Atatürk’ün adını ağzından düşürmeyip, ülkeyi Osmanlı’nın son günlerine götüren işbirlikçi siyasetçiler, maaşa bağlanmış ajanlar, emperyalizmin ayak işlerini gören ‘yerli’ holdingler, bol paralı ‘şeriatçılar’, kaçakçı ırkçılar, eğitilmiş bölücüler, devleti yıkmak isteyen devlet görevlileri, medreseleşen üniversiteler, %60’ı borca giden bütçeler, artan yoksulluk, toplumsal çılgınlığa dönüşen sosyal yozlaşma, tarikatlaşan partiler, Gümrük Birliği’ni savunan ‘Atatürkçü’ler, liberal solcular, halktan ve gerçeklerden uzak, karanlık kafalı aydınlar’, devlet kadrolarından uzak tutulan örgütsüz Kemalistler” manzarasının yattığı söylenebilir.(52) Söylem, Cumhuriyetin ve onun ideolojisinin bir “ihanet çemberi ile kuşatılmış” olduğunu vazeder: Çemberin bir ucunda “şeriat özlemi içinde bulunan siyasal İslamcı kadrolar”, “yıkıcı ve bölücüler”, öteki ucunda ise emperyalizmin ideolojisi olan globalleşme, özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisinin uygulayıcı ve savunucuları yer almaktadır.(53) “Din sömürücüleri”, Sevr özlemcileri”, “yeni mandacılar” ve “ikinci cumhuriyetçiler” ADD’nin önünü kesmeye çalışmaktadır.(54) Ulus devlet ve Atatürk, bölücülerin, şeriatçıların, sosyal devleti liberal devlete dönüştürmek isteyenlerin, 2. cumhuriyetçilerin “yaylım ateşi altındadır”.(55)
Mağduriyet söylemine üzgün, kırgın ve kaygılı bir ruh hali eşlik eder. Sözgelimi, ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak, ADD’nin kuruluş hikayesini anlatırken, “aslında Atatürk’ü ve onun yaptığı devrimleri savunmak için böyle bir derneği kurmanın bile insanı üzdüğünü” belirtir.(56) Dernek, cumhuriyetin “ihanet çemberi ile kuşatılmış olmasının “burukluğu” içindedir(57), Cumhuriyetin yıldönümünü “buruklukla” kutlar.(58) SHP’li Kültür Bakanı’nın danışmanını ziyaret eden Atatürkçüler Altı Ok’un çöp sepetine atılması gerektiği yollu sözler karşısında bakanlıktan “dayak yemiş gibi” çıkarlar.(59) Balıkesir Şube Başkanı “karşı devrimci” güçlerin amansız çabaları karşısında “kaygıya düştüklerini” belirtir.(60) Türkiye’ye gelen İran Cumhurbaşkanı’nın Anıtkabir’i ziyaret etmemesi “Türk ulusunun bağımsızlık anlayışını ve gururunu derinden incitmiş”, “daha da acısı” devlet erkanı bu davranışa gerekli cevabı vermemiştir.(61)
Yargıtay Başkanı S. Selçuk’un siyasal rejime ve “laikçilik”e eleştiriler yönelten konuşması, ADD için “üzücü”, “kuşku verici” ve “düşkırıklığı” yaratıcıdır; ancak “umutsuzluğa düşmemek” gerekmektedir.(62) Bu ruh haline Kemalizmin “altın çağı”na duyulan özlem eşlik eder: “O görkemli ve parlak yıldızlarla dolu gökyüzünden sonra, ülkemizin nasibi, bu karanlık ve uzun gece mi olmalıydı?”(63)
Mağduriyet söyleminin baş teması, M. Aksoy, B. Üçok, U. Mumcu ve A. T. Kışlalı gibi “kalpaksız kuvvacı aydınların” suikasta kurban gitmesi ve devletin bu cinayetlerin aydınlatılması için çaba göstermemesi ya da buna yanaşmamasıdır. ADD, yetkilileri cinayetlerin aydınlatılması için çalışmaya zorlamak için ‘Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu Cinayetlerini İzleme Kurulu’ oluşturmuştur.(64) Hatta Genel Başkan Özden, “bu cinayetlerin aydınlanması durumunda Türkiye, terör örgütünün elebaşı Öcalan’ın ülkeye getirilmesinden daha önemli bir kutlama ve övgü yağmuruyla karşı karşıya kalacaktır” demiştir.(65) Öte yandan, dernek şubelerinin maruz kaldığı saldırılar da mağduriyet hissini beslemektedir. Isparta’da yapılan ADD Bölge toplantısı’nda Afyon, Antalya, Burdur, Denizli, Isparta ve Uşak şubeleri Karşıyaka ADD’ye yapılan bombalı saldırıyı kınarken polisin, hükümetin ve Cumhurbaşkanı’nın bu tür saldırılar karşısında etkisiz kalması eleştiriliyordu. Bölge Toplantısı Sonuç Bildirgesinde, Ulukışla’da “Pozantı cephesi ve Kuvayı Milliyeciler” oyununu sahneye koyan öğretmenlere karşı gösterilen “olumsuz tutum ve saldırı”da kınanıyordu.(66) Öte yandan, ADD, ÇYDD ve CKD tarafından Ankara, Abdi İpekçi Parkı’nda düzenlenen “Atatürk Cumhuriyeti İçin Miting ve Yürüyüş’te dağıtılması düşünülen bazı el ilanları ve afişleri Ankara Valiliği tarafından yasaklandı.
El ilanlarının ön yüzünde Atatürk’ün kalpaklı resimleri, arka yüzünde ise “Devrimlerinin ve Cumhuriyetin Sahibiyiz”, “Devrimlerinin Bekçisiyiz”, “İrticaya karşı omuz omuza” yazıları bulunuyordu. Valilik, uyarı yazısında, el ilanlarını “muhteviyatı gereği olumsuz etki yapacak” nitelikte bulmuştu. Buna karışılık, ADD Genel Sekreteri M. Uğurlu, “İnsan Hakları Anıtı” önünde yaptığı bir basın açıklaması ile valiliğin kararını protesto etti.(67) Mitinge katılanlar valiyi ve hükümeti Atatürk’e şikayet etmek üzere Anıtkabir’e yürüdü. Cunhuriyetçilerin, laiklerin, irticaya karşı omuz omuza etkinlik yaptığında bir araya gelememesini eleştiren genel başkan Gürsoytrak, “başkentin büyük çoğunluğu sustuğu için, bu etkinliklere gelmekten korktuğu için vali de korkuyor. Atatürk’ün kurduğu başkentte, Atatürk’ün kalpaklı resmi yasaklanıyor. Nereye geldiğimizi görüyor musunuz?” diye konuşuyordu.(68) Gürsoytrak, sessiz kaldıkları için “her alanda ezildiklerini” vurguluyordu.(69)
Mağduriyet söylemi, Atatürk ve Kemalizm düşmanlığının “devlet eliyle beslendiğini” de vazeder. Aşağıda göreceğimiz üzere, 12 Eylül rejiminin eleştirisi bunun örneklerinden biridir. Devlet aygıtlarının ”karşı devrim güçleri” tarafından işgal edilmiş olması sık sık işlenen bir başka temadır. Örneğin, Refahyol dönemi çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı N. Çelik’in “kim Cumhuriyet adına, Atatürk adına konuşuyorsa yüzlerine tükürün” yollu demeci üzerine söylendiği gibi, “Cumhuriyetin bakanlığı O’na inanmayan bir Bakanın işgali altındadır”.(70) Öte yandan, “Kemalist Devrimcilerden İktidara Uyarılar”da, “mevcut polis teşkilatı en geç iki yıl içinde lağvedilerek yerine, Cumhuriyet devrimlerine ve M. K. Atatürk ilkelerine bağlı, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı’nı önce insan, sonra yurttaş olarak gören güvenlik örgütleri oluşturulması”, “devlet kurumlarında reorganizasyona gidilerek ırkçı, dinci, rüşvetçi kadroların temizlenmesi” isteniyordu.(71) Benzer şekilde, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği (CKD) Genel Başkanı Şenal Sarıhan, devlet dairelerinin yönetiminin gericilere teslim edilmesinden, Cumhurbaşkanı’nın tarikat şeyhinin elinden ödül almasından yakınıyordu.(72)
Yeni Atatürkçülük, kamu sektörünün ve özel sektörün “beyaz irtica+kara irtica+PKK neferleri” ile dolarken, Atatürkçü düşünceden ve Cumhuriyetin varoluş değerlerinden ödün vermeyen yurtsever yurttaşlara kapatılmasından şikayetçidir. Bu mağduriyet hissi en çarpıcı şekilde “Ey Türk Gençliği Kurulu” Başkanı Ayşenur Çetin’in sözlerinde ifadesini buluyor: “Çaresiz bırakılmış feryat ediyoruz: Açız. Ellerimiz kollarımız kendi ülkemizde bağlanmış, adeta kendi ülkemizde sürgün, mağdur duruma itilmişiz.”(73) Dolayısıyla, devlet karşısındaki kırgınlık ve hayal kırıklığı söz konusu ruh halinin önemli bir öğesini oluşturuyor. Bu kırgınlığın Kemalist STK’lar açısından önemi, Kemalizmi savunabilecek sivil örgütlenmeleri ateşleyen temel bir dinamik olmasıdır. Kışlalı’nın deyişiyle, “devlet Atatürk’ü terk edeli çok oldu, ama toplum bunu yeni yeni anlıyor. Ve devletten umudunu kestikçe de kendisi Atatürk’e ve Kemalizme salip çıkıyor”(74). Böyle bir duygu yapısı, resmi Kemalizmle çelişkili ve kararsız bir ilişki içinde bulunan sivil Kemalizmin bir ucunda devletle kurulan ilişkiden dolayı övünç duymaya, diğer ucunda ise feryat etmeye yol açmaktadır.
YENİ ATATÜRKÇÜLÜĞÜN ÇELİŞKİLERİ: SİVİL TOPLUM İLE RESMİ DÜNYA ARASINDA
Yeni Atatürkçülük kendisini, “Kalpaklı Kuvvacılar’ın dış düşmandan kurtardığı toprakları iç düşmandan kurtaracak” olan “kalpaksız Kuvvacılar” (ya da “kalpaksız kuvvayi milliyeciler”) olarak tasavvur ediyor.(75) Yeni Atatürkçülüğün sivilliği, cumhuriyeti korumanın “yurttaşlık bilinci” ve yurttaş katılımını gerektirdiği tezinde kendini gösteriyor. Yeni Atatürkçülüğün ve Atatürkçü STK’nın gelişmesinin kilit bir öğesi, “sivil toplumun sisteme sahip çıkma inisiyatifine sahip olmayışının yarattığı boşluk”(76) algısıdır. ADD Genel Başkanı Gürsoytrak’ın deyişiyle, “eğer vatandaş sesini çıkarmaz, hakkını aramazsa Cumhuriyet bile kendisini koruyamaz. Hesap soracaksınız. Ama onun için bir araya gelmeniz lazım”dır.(77) ÇYDD de, “laik cumhuriyet karşıtı hareketlerin ancak sivil toplum örgütleri tarafından engellenebileceği inancındadır”.(78)
Nitekim, A. T. Kışlalı tarafından yazılan ve ÇYDD’nin “temel felsefesi”ni oluşturduğu söylenen broşürde, laik cumhuriyetin ve Kemalizmin savunulmasında, “devletten ve siyasal partilerden umudun kesildiği” ve en önemli umut ışığının sivil toplum örgütleri olduğu söylenmektedir.(79) Bu noktada, Saylan’ın “yeni Kemalist kimlik” tanımı hem Kemalist STK’ların konumunu ve hem de yeni Atatürkçü söylemin yapısını anlamak açısından önemlidir. “Yeni Kemalist kimlik”, “bugüne dek suskun ve bireyci kalmış (…) iyi eğitim görmüş, içindeki gizil gücü, bir başka deyişle Mustafa Kemal’i keşfetmiş gençlerin” Cumhuriyet’in temel ilkelerine sahip çıkmaları, “tam bağımsız, barışçı, çağdaş eğitimle donanmış, insan haklarına, kadın ve çocuk haklarına saygılı, laik ve demokratik bir düzende yaşamanın daha da geliştirilerek sürdürülmesinde, kendinin de söz ve karar sahibi olduğunun bilincinde ve sorumluluğunda olmaları” olarak tanımlanır.(80) Böylece, “yeni Kemalist kimlik” cumhuriyet ideolojisinin hegemonikleşmesini sağlayacak bir sivil kolektif irade olarak kurulur.
29 Ekim 1999’da Anamur’da düzenlenen kutlama törenleri için söylenen, “Halk idi organizatör. Halk en sonunda sahneye inmiş, kendi geleceği olan Cumhuriyetimize kendisi sahip çıkmıştı”(81) sözü “gerçeği” değilse de, Kemalizmin böyle bir sivil kolektif irade olarak boy göstermesi özlemini ifade ediyordu. Öte yandan, “kendi ayakları üzerinde duran bilinçli yurttaşlar olma” vurgusu(82), savunmacı-reaksiyoner tavrın bir ürünü olmakla birlikte, Kemalist hegemonyanın öznesini yaratma çabasını da dillendirir. Bu özne “yetişecek” bir özedir; “bilinçli, disiplinli, ilkeli, çözüm üretici, ülkesinin geçmişini, gerçeklerini ve sorunlarını, dünya üzerindeki yerini ve konumunu çok iyi bilen, saygın ve sorumluluk sahibi olan ve olacak olan” bir öznedir.(83) Zira o “Cumhuriyetin bir bireyi”dir.(84) Ve Cumhuriyet bireyinin “kendilik teknolojileri”ne ihtiyacı vardır.
Tüm bu sivil toplum ve yurttaşlık vurgularına rağmen, yeni Atatürkçülük resmiyet ile sivillik arasında salınıp duruyor. Yeni Atatürkçülüğün devletle kurduğu çelişkili ilişki, Kemalizmi bir sivil toplum hareketi olarak düşünme veya sivil bir Kemalist inisiyatif geliştirme kaygısı ile başta 28 Şubat sürecinde olduğu üzere orduyu Kemalist devrimlerin güvencesi olarak görme anlayışının iç içe geçmesinde en somut ifadesini bulur. Nitekim, bir yandan demokrasiye ve Kemalist devrime karşı eylemlerin “toplumun sivil inisiyatifiyle önlenmesi gerektiği”, zira Atatürk’ün “cumhuriyeti, askere değil, devrimin ve çağın gereklerine göre yetişen gençliğe emanet ettiği” söylenirken, hemen ardından, gençliğin cumhuriyeti koruma bilinciyle yetiştirilmediği ve bu nedenle “cumhuriyetin askerlerce korunmasını nasıl eleştirebiliriz?” diye sorulması gerektiği belirtilmektedir.(85) Dahası, siyasal partiler bir yana, İslamcıların iktidara yürüdüklerinin “ayırdında olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasilerin oyununa gelmemesi için, Kemalist Aydınlanma Devrimi’ni yaşatacak sivil toplumun zaman yitirmeksizin örgütlenmesi” gerektiği söylenerek, hem Kemalist bir sivil toplum yaratma ihtiyacı ve hem de ordunun rejimin bekçisi olma işlevini sağlama alma kaygısı telaffuz edilmiş olur.(86) 1997 yılı başlarında, “Cumhuriyetin teminatı” Anayasa Mahkemesi Başkanı Y. G. Özden ile Genelkurmay Başkanı İ. H. Karadayı’nın ‘nezaket görüşmesi’nin, bu iki kurumun başkanının Danıştay ve Yargıtay gibi yargı organı başkanlarıyla ve Türk-İş, DİSK, TMMOB, ADD gibi örgütlerin temsilcileriyle görüşmeleriyle devam etmesi halinde, “Kuvayı Milliye’nin karışsında hiçbir gericiliğin tutunamayacağı” söylenerek resmi ve sivil Kemalizmin ortaklığından dem vurulmuş oluyordu.(87) Kuvayı Milliye dergisinde “İzmir’den bir grup kuvayı milliyeci” imzasıyla yazılan yazıda ise, “ille de ‘tahakküm’ diyorsan daha ne başeler ve paşalar çıkar şaşarsın” ve “cumhuriyet ve milletin Atatürk devrimlerini ve demokrasi kurallarını korumak için yaptığı ve yapacağı her davranışı meşrudur” deniliyordu.(88) Öte yandan, ADD Edirne şubesi, türbanlı kamu görevlileri hakkında valiliğe şikayette bulunurken, yazıyı “bilgi için” Tümen Komutanlığı’na da sunuyordu.(89)
ADT’li gençlerin “Kemalist, devletin ve halkın kendisidir. Devlete taş atmak, halkı kendimizden soğutmak, bir anlamda kendimizi öldürmektir”(90) sözü yeni Atatürkçülüğün kendisini hem devlet ve hem de halk olarak kurduğu konumu telaffuz ediyor. ADD de, Genel Başkan Özden’in deyişiyle, “devlet yönetimine, ulusal yaşam biçiminin öğretisi niteliğiyle saygı duyar”(91) Ancak, ADD yöneticileri sık sık “devlet yöneticilerinin ilgisizliğinden” ve “yanlı tutumundan” şikayet etmiştir. Sözgelimi, 1995’de Balıkesir’de derneğin faaliyetlerinin vali ve diğer yöneticiler tarafından engellenmeye çalışılmasından şikayet edilirken, 1999’a gelindiğinde Vali ve Emniyet Müdürü’nün Y. G. Özden’in bizzat devreye girmesinden sonra ADD ile ilgilenmesi (ödenek çıkarma, bina inşaatında yardım vb.) “moral verici” bulunmuş, Vali A. Yüksel, Özden’in genel başkanı olduğu derneğe yardım etmenin “görevi olduğu”nu vurgulamıştır.(92)
Benzer bir şekilde, yukarıda aktardığımız bir olay olan Samsun’daki 19 Mayıs törenlerine katılan ADD’lilerin Emniyet güçlerinden gördüğü nahoş muameleye Valinin seyirci kalması da şikayet konusu olurken, aynı törenlerde dernek ile Deniz Kuvvetleri Komuştanlığı’nın işbirliğinden övünçle söz edilmiştir.(93) ADD, yer yer yerel yöneticilerin olumsuz tutumlarıyla karşılaşmakla birlikte, özellikle 28 Şubat süreciyle birlikte itibar da görmüştür. Söz gelimi, Akdeniz bölge toplantısına Tugay Komutanı, ADD Anamur Şubesinin düzenlediği Cumhuriyet gecesine, Kaymakam, Garnizon Komutanı ve Cumhuriyet Başsavcısı katılmıştır.(94) Öte yandan, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, 28 Aralık 1998 tarihli kararıyla, yargıç ve savcıların ADD’ye üye olmasına izin verirken, 24 Ağustos 1998 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı da öğretmenlere üyelik izni veren bir genelge yayınladı. Genelkurmay Başkanlığı da, 2 Şubat 1999 günlü emirle, Silahlı Kuvvetler mensuplarının ADD’ye üye olmaları için -Özden’in özel çabalarıyla- izin verdi.(95) Devlet kurumlarının, memurların ADD üyeliğine izin vermemesi kızgınlık yaratırken, bir takım çabalar sonucu onay vermeleri övünç vesilesi olmuştur. Bu örnekler, hem ADD ile devlet arasındaki ilişkiyi ve hem de bu ilişkinin kırılganlığını ortaya koyuyor.
Öte yandan, ÇYDD Genel Başkanı T. Saylan, devletin küçümsenmesine, küçültülmesine veya devre dışı bırakılmasına “şiddetle karşı olduğunu” belirtir ve STK’ların “devletin yetişemediği yerlerde devreye girmesi” ve devletle ortak çalışması gerektiğini savunur.(96) Nitekim, ÇYDD’nin kendisi de hemen bütün projelerinde devlet kurumları (Milli Eğitim Bakanlığı, SHÇEK, valilik ve kaymakamlıklar, yerel yönetimler) ile işbirliği yaptığını belirtmektedir.(97) 30-31 Mayıs 1998’de düzenlenen “Türkiyemizin Geleceği İçin Elele” sempozyumu Güneydoğu için geliştirilecek çözüm önerilerinde sivil toplum örgütleri ile devlet arasındaki işbirliğinin önemine işaret etti; bu durum katılımcılar arasında çok sayıda vali ve kaymakamın olmasında da kendini gösterdi.(98) Aynı şekilde, “Bizim İdil Projesi” ile, Güneydoğu’ya “hizmet götürmek” ve bu arada “insanlar ve kurumlar arasında bağlantıları, devlet, yerel ve yerinden yönetimler ve halkın iş ve gönül birliğini kurmak ve sürdürmek” hedefleniyordu; böylece “çalışkan, idealist, heyecanlı” kaymakamın “istekli ve akılcı yaklaşımlarına destek olunacaktı”(99).
Böylece, yeni Atatürkçülük, hem devlet aygıtlarına seslenir ve onları “göreve çağırır” ve hem de sivil topluma seslenerek “Atatürkçü” bir mobilizasyon yaratmaya çalışır. Devlet aygıtlarının iç tutunumunu sağlayan bir tutkal olarak Kemalizmin yasama, yürütme ve yargı organlarında ortaya çıkan “çatlaklar” veya “karşı devrimci” işgal karşısında restorasyonunu sağlamak üzere yine devlet aygıtlarını göreve çağırır ve bu gerçekleşmediği ölçüde de eleştirel bir tutum takınır (Çeşitli bakanlıkların ve valilerin uygulamaları örneğinde olduğu üzere). Yeni Atatürkçülüğün devlet aygıtlarıyla kurduğu çelişkili ilişkiye ilişkin vereceğimiz son fakat en ilginç örnek, bizzat bir ADD yöneticisinin dile getirdiği ve ADV’nin kuruluşunun ardındaki en önemli saiklerden birini oluşturan kaygıdır. Bu, gerçekleşebilecek bir darbe sonrasında ADD’nin kapatılabileceği kaygısıdır.(100) 12 Eylül travmasından beslenen bu kaygının, 28 Şubat sürecinin başlamasından çok sonra dahi hâlâ varolabilmesi, ADD’nin kendini cumhuriyet ideolojisi ile özdeşleştirmesine rağmen korunaksız hissetmesinin işaretidir. Sivil Kemalist tahayyülün devlet karşısındaki kararsız ve çelişkili konumu, yine aynı yöneticinin bu kaygıyı belirttikten hemen sonra mevcut durumda ordu ve hükümetle “çok sıcak” bir ilişki içinde olduklarını aktarmasında kendini eleverir. Kısacası, resmi dünya ile sivil toplum arasında gidip gelen sivil Kemalist tahayyülde, resmiyet tarafından onaylanmak ve desteklenmek bir övünç kaynağı olmuştur ardık.
SİVİL KEMALİST TAHAYYÜL
ADD’de telaffuz edildiği haliyle Kemalist tahayyül, her şeyden önce, Atatürk’ü sevenler/Atatürk düşmanları kutupsallığına dayanıyor. Nitekim, derneğin internet sitesinde şöyle söyleniyor: “Atatürk’ü sevmek ve saymak onurdur. Bu onuru her baş, her omuz, her yürek taşıyamaz. Kimse O’nu sevmek ve saymak zorunda değildir. Ancak, kimse de O’na saldıramaz. O’na saldıran, insan olamaz ki, Müslüman olsun. Türk olamaz ki, Türkçü olsun. Atatürkçü olmak, Atatürk olmak demektir. Herkes Atatürkçü olamaz.” Yeni Atatürkçü söylemde, Kemalizmi kendine eklemlemeye çalışan diğer söylemlerde olduğu gibi, Atatürk’ün kendisi, üzerine muhtelif taleplerin kazındığı bir “yazım yüzeyi” işlevi görür.(101) Zira o, “lüks arabalarla, uçaklarla dolaşmadı, devlet hazinesine el sürmedi”, “kimseyi devlet malıyla zengin etmedi”, “han hamam peşinde koşmadı”, “halkına yalan söyleme ahlaksızlığını işlemedi”, “vergi kaçırıp yüce divanlık olmadı”; o “peygamber değildi ama yüceler yücvesiydi”; “yakınlaştıkça ulaşılmaz bir erim”di.(102)
Bu tahayyül, toplumsal-siyasal alanı ikiye bölerken, “Karşı devrimciler” ya da “şer cephesi” olarak adlandırılan muarızlarını üç grupta topluyor: “Bunlardan biri, laik cumhuriyetimizi bir İslam şeriatına dönüştürmek isteyenlerin oluşturduğu grup. İkincisi, Misak-ı Milli sınırlarımız içerisindeki devletimizi etnik temeller çerçevesinde bölmeye, parçalamaya çalışan bir grup. Diğeri ise sureti Hak’tan görünüp, özgürlükler adına, demokrasi adına, cumhuriyetimizi ve kuruluş felsefesini totaliter olmakla itham eden, cumhuriyetimizin ideolojisini demokrasinin önünde engel olarak değerlendiren bir grup”.(103) “Yeni mandacılar” ile “Kürtçüler”in Kemalist milliyetçiliğin ırkçı olduğu tezinde birleştikleri söyleniyor.(104) Böylece siyasal alan, Kemalizm ile düşmanları kutupsallığı şeklinde tasavvur ediliyor.
Yeni Atatürkçülük, Kadro ve Yön hareketlerinden Ecevit CHP’sine uzanan bir çizgide savunulagelen bir tez olarak Kemalizmi, kapitalizm ile sosyalizm arasında “üçüncü yol” olarak tanımlıyor.(105) Yeni Atatürkçülüğün milliyetçi öğesi, “sol Kemalist” geleneğin izlerini taşıyan yoğun bir anti-emperyalist vurguya sahiptir. “Yeni dünya düzeni”nin sömürgeci siyaseti, globalleşme, Gümrük Birliği, MAI ve ulusal piyasanın korunmayarak ekonomik bağımsızlığın yağmalanması, ülkenin zengin ülkelerin teknolojik çöplüğüne dönüşmesi vb.lerine yöneltilen eleştiriler buna işaret eder.(106) Globalleşme, özelleştirme ve devleti küçültme gibi sloganlar, “emperyalizmin yeni dünya koşullarında gelişmekte olan ülkelere dayatması”ndan ibarettir.(107)
Globalleşme, emperyalizmin yeni dönemdeki adıdır ve Kemalizmin bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist özü ile çelişki içindedir.(108) 1998’de kurulan USİAD tarafından önerilen “yeniden ulusal ekonomi” önerisi de aynı çerçevede yer alır.(109) Zira, USİAD, “yeni dünya düzeninin, uluslararası FİNANS KAPİTAL sözcülerinin, işbirlikçilerinin, gönüllü kabadayılarına karşı ulusalcı çözümleri” yaşama geçirmek için, “felsefesini Mustafa Kemal’in Ulusal Sanayi yaratma girişimindeki çabalarından alarak” kurulmuştur.(110) USİAD’ın önüne koyduğu en önemli görevlerden biri, emperyalizmin ulusal ekonomiyi teslim alması karşısında “ulusal uyanış ve direnişin örgütlenmesi”, “ulusal direniş hattının kurulması”dır.(111) “Anti-emperyalist, ulusalcı, bağımsızlıkçı” vurgu 1. Kuvayı Milliye Kurultayı kararlarında ve Müdafaa-i Hukuk dergisi öncülüğünde toplanan Müdfaa-i Hukuk Kurultayı’na sunulan bildirilerde de kendini ortaya koyar.(112) Kemalist milliyetçilik ile Türkçülük arasındaki bağlar açısından, Aydınlanma 1923 dergisinin Türkçü Yeni Hayat dergisinin ulusal bağımsızlıkçı, anti-emperyalist tavrını takdir ettiğini ve Ulusal Bağımsızlıkçı Dergiler Platformu’na bu derginin de dahil edilmesini önerdiğini -reddedilmiş olmasına rağmen- kaydedelim.(113) Ayrıca, Kuvayı Milliye dergisinin Yeni Hayat yazarı H. Altaş’ın uluslararası tahkim ve MAI hakkındaki yazısını yayınlaması ve bir Kemalist olan A. Işıklı’nın Yeni Hayat’ta yazması da anlamlıdır.(114) Bu çerçevede, Kemalist devletçilik, “globalizmin” ve neo-liberal yeni dünya düzeninin “ahlaksızlığına” karşı, milliyetçi, toplumcu, sosyal adaletçi ve ahlaki bir ekonomik politika olarak savunulur.(115)
ADD, “ülkemizin, ulusumuzun ve devletimizin bölünmez bütünlüğü”nden, “devletin tekliği, ülkenin tümlüğü, ulusun birliği”nden ödün verilemeyeceğini sık sık vurgulayarak, devletin ve milletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü vazeden resmi söylemle aynı zemini paylaşır.(116) Yeni Atatürkçülük, devrim kanunlarının yeniden uygulanmasını talep etmesi bakımından da resmi Kemalizm ile benzeşir. Resmi Kemalizm ile ADD’nin Kemalizmi arasındaki yakınlık, derneğin kuruluş nedeni ve amacının “milletvekili andında belirtilen içerikle aynı doğrultuda” olduğu kabulünde ifadesini bulur.(117) Ancak, anti-emperyalizm ve ulusal bağımsızlık vurgusu yeni Atatürkçülüğün resmi Kemalizmden ayrıldığı en önemli noktalardan biridir.(118) Zira, resmi söylemin yeni Atatürkçü milliyetçiliğin globalleşme, yeni dünya düzeni, MAI, IMF vb. karşısındaki “üçüncü dünyacı” muhalefetini paylaştığı söylenemez. Ancak, Kürt sorununun feodal yapıya ve gerikalmışlığa bağlanması ve “bölünmez bütünlük” vurgusu yeni Atatürkçü milliyetçiliği (ve) resmi milliyetçiliği aynı zeminde buluşturur. Liberalizme karşı devletçilik ve halkçılık temaları da, yeni Atatürkçü söylemin resmi kemalizmden ayrıldığı bir başka hat oluşturur. Yeni Atatürkçülüğün globalleşme ve serbest piyasa ekonomisi konularındaki eleştirilerini siyasal partilere veya hükümetlere yöneltmesi ve fakat bunların devlet söylemindeki konumu karşısında suskun kalması kayda değerdir. Bir söylem açısından tayin edici olanın yalnızca telaffuz ettikleri değil, aynı zamanda telaffuz edemedikleri de olduğu düşünülürse, “üçüncü yol” perspektifinin MGK’da cisimleşen resmi Kemalizmin ufkunun dışında olması karşısında yeni Atatürkçülüğün sessizliği semptomatik bir özellik gösterir.
Öte yandan, Kemalist geleneğin otoriter refleksleri yeni Atatürkçülükte de kendini gösterir. 28 Şubat sürecinin ve başörtüsü yasağının savunulması gibi örnekleri bir kenara koyarsak, ADD’ye göre, ezanın Türkçe okunması uygulamasının 1950’de kaldırılması “gericiliğe ve yobazlığa kurban edilen ilk örnek”tir ve yeniden uygulanmaya başlamalıdır.(119) ADD Genel Başkanı Y. G. Özden, otoritatif bir dille, “yoazlara, Kürtçülere, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü anlatmanın boşuna” olduğunu söyler.(120)
ADD İstanbul Şube Başkanı Bilge Bilgiç ise, türbanlı milletvekili Merve Kavakçı’nın TBMM bahçesine bile sokulmamasını istemiştir.(121) Ancak, Kemalist otoritarizm ile demokratik katılım karmaşık ve çelişkili bir şekilde iç içe geçer. Sözgelimi ADD’nin 5. Olağan Genel Kurul Sonuç Bildirgesi, bir yandan MEB’ndaki “gerici personelin” temizlenmesini ve önemli kadrolara “inançlı ve bilinçli cumhuriyet devrimcilerinin” atanmasını isterken, diğer yandan 75. yıl kutlamalarının (logosunun, marşının) “halkın katılımı” ile oluşturulmasını istemiştir.(122) Çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir devlet yapısı, yurttaşlık bilinci, kadın hakları ve katılım gibi temalar -sosyal refah ve adaletin yanı sıra- yeni Atatürkçü söyleme eklemlenen öğelerdir. Dahası, yeni Atatürkçülük, Susurluk olayı ve insan hakları ihlalleri gibi temaları işleyerek, demokratik talepleri kendine eklemlemeye çalışmaktadır. Böylece, 28 Şubat sürescinde MGK’ya verilen destek ile “devlet içindeki çetelerin ortaya çıkarılması” ve “yurttaşa cüzdanındaki kimliğin bir anlamı olduğu”nun gösterilmesi talebi(123) bir arada durabilmektedir.
Yeni Atatürkçü tahayyül, toplumsal-siyasal alanı özdeşlik ve farklılık mantığına dayalı bir eşdeğerlik zinciri şeklinde tasavvur eder. Sözgelimi, MAI gibi anlaşmaları savunan 2. cumhuriyetçilerin halkı emperyalizmin ve sermayenin kulu olarak görmesi ile İslamcıların halkı kul olarak görmesi arasında, bağımsızlığı ve ulusal egemenliği yok sayma açısından yakın bağlar olduğu savunulmuştur.(124) Öte yandan, HADEP Kongresinde Türk bayrağının indirilmesi ile Başbakan Erbakan’ın Libya ve Mısır gezilerinde ülkenin onurunu zedelemesinin “hiçbir farkı olmadığı” iddiasında da (bulunulur) telaffuz edilir.(125) Eşdeğerlik zinciri, üç temel tehlike olarak addedilen ülkeyi bölme, şeriat devleti kurma ve sosyal devleti liberal devlete dönüştürme girişimlerinin “karşı devrim cepheleri” ve “vatana ihanet” olarak aynı hatta yer aldığı tezinde de belirgindir.(126) M. T. Kızgınkaya’nın ADD Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla yazdığı bir yazıdaki sembolik “dava dilekçesi” ise bu mantığı açıkça telaffuz eder: “Kod adı” yeni dünya düzeni, gerçek adı ise emperyalizm olan fail, Cumhuriyete karşı bir cinayete yeltenirken, “suç ortakları”nı “gericiler, bölücüler, 2. cumhuriyetçiler, yerli işbirlikçiler…” oluşturmaktadır.(127)
CKD Genel Başkanı Ş. Sarıhan’ın “laiklik emperyalizme karşı mücadele içinde gelişti. Emperyalizm irticanın arkasındadır. Emperyalizmle mücadele için laikliği korumalıyız” sözü İslamcı hareket ile emperyalizmi eşitler.(128) A. Işıklı’nın, “ümmet esasına dayalı devlet kurma veya ırkçı temele dayalı bölünmeler yaratma hevesleri, ulusal devleti yıkarak uluslararası sermayenin boyunduruğunu güçlendirme doğrultusundaki planlarla mükemmelen örtüşmektedir”(129) sözü ise eşdeğerlik zincirinin ulus-devleti yıkma hedefi etrafında kurulduğunu gösterir.
Kemalizme yöneltilen Atatürk’ü mitleştirme, putlaştırma eleştirisi yeni Atatürkçülük tarafından da yapılmakta, ancak bu kez eleştirinin yönü sahte, yoz Atatürkçülüğe yöneltilmektedir. Tam da bu putlaştırma ediminin kendisinin, Atatürk’ün düşüncesini onun anısıyla gölgelediği ve fosilleştirdiği, Atatürkçülüğün özünde yattığı varsayılan eleştirel, akılcı düşünceyi katlettiği, “devlet yönetimine getirdiği çizgileri izlemek” ve çizdiği “rejim kalıplarını korumak” yerine vazettiği kanunları aynen uygulayarak doktrinleştirdiği savunulmaktadır.(130) Bu açıdan, 12 Eylül rejimi Atatürkçülüğünün eleştirisi, yeni Atatürkçülüğün Kemalizmi yeni bir vurguyla yeniden eklemlemesinin önemli uğraklarından biridir ve devletle özdeşleşme ile devletin “büyüsünün kaybolması” (disillusionment) ve mağduriyet arasındaki muğlak (ambivalent) konumu dillendirir. 12 Eylül, “Kemalizme yönelik saldırıların” bir uzantısı olarak görülür. Zira 12 Eylül rejimi Atatürk’ün kurduğu kurumları kapattığı gibi, İslamcı hareketi de kışkırtmıştır. Dahası, “Kemalizm, mazlum ulusların emperyalizme karşı onurlu başkaldırısının meşalesi” iken, 12 Eylül “emperyalizmin mazlum ulusların sırtına bir deli gömleği gibi giydirmek istediği malum ekonomik modelin hayata geçirilebilmesi için gerekli olan hukuksal ve siyasal üstyapı kurumlarının oluşumuna” hizmet etmiştir.(131)
Dolayısıyla, yeni Atatürkçülüğün sivil bir inisiyatif olarak boy göstermesinin ardında yatan temel dinamiklerden biri, bir ADD şube başkanının “Türk devriminin hiçbir ilkesi uygulanmıyor ama herkes ‘Atatürkçü” ve “her yer Atatürkçülüğü yok eden ‘Atatürkçüler’le dolu” sözlerinde ifadesini buluyor.(132) Öte yandan, sosyal demokrat partilerin Kemalist devletçilik ilkesini savunamamaları, “utangaç özelleştirmeci”(133) olmaları ve böylece “güçlü emperyalist rüzgara boyun eğmeleri” yeni Atatürkçülüğün sosyal demokrat partilerle arasına mesafe koymasının önemli faktörlerinden biridir. Nitekim, A. T. Kışlalı, SHP’deki Altı Ok tartışmaları üzerine, “kurtulun artık şu ‘Altı Ok’tan! Kurtulun ki, ‘Altı Ok’ da sizden kurtulsun” diye tepki gösteriyordu.(134) Sosyal demokrat partilerin 1990’lar boyunca yaşadığı süreç, Altı Ok’un sosyal demokrasinin evrensel ilkeleri ve yeni sol adına terk edilmesi arayışları, neoliberal ortodoksiye yanaşmaları ve iktidardaki “performansları” bakımından Kemalist çevreler için bir hayal kırıklığı olduğu gibi, yeni Atatürkçülüğün STK’lar etrafında örgütlenmesine de zemin hazırlamıştır.(135) “Atatürkçü” Ecevit’in F. Gülen’e olan sempatisi ve onun cemaatinden birini milletvekili adayı göstermesi ise yeni Atatürkçülük için anlaşılmaz bir gaflet halidir.
Yeni Atatürkçülüğün “gerçek” ve “sahte Atatürkçüler” ayrımı farklı söylemsel eklemlenmelere karşı Kemalizmin anlamını sabitleştirme mücadelesini ortaya koyuyor. “Atatürkçülüğü Kemalizmden farklılaştırmaya çalışanlara”, “Türk devriminin sistemli ve rasyonel doktrini” olarak Kemalizmin yerine bir propaganda aracı veya “bir takım cılız reformların” ifadesi olarak kullanılan Atatürkçülüğü koyma çabasına yöneltilen eleştiri buna işaret eder.(136) Kemalizmin entegral bir ideolojik söylem olarak öne sürülmesi, bir yandan kendi iç çelişkilerinin ve tutarsızlıklarının bastırılmasını, bir yandan da liberal, özelleştirmeci, serbest piyasacı söylemler için bir yazım yüzeyi olarak işlemesinin engellenmesini hedefliyor. Bu anlamda, yeni Atatürkçülük, Çelik’in Kemalizmin etrafında toplanan eşdeğerlikler zinciri tarafından içi boşaltılan, gerçek içeriğinden kopartılan bir boş gösterene dönüşmesi”(137) diye tanımladığı sürece karşı çıkmayı temsil ediyor. Ancak, “klasik Kemalizm”in ögelerini yeniden öne sürerken ve tekrar ederken, yeniden kuruyor. Bu yineleme edimi ise, aşağıda göreceğimiz üzere, Kemalizmin farklı telaffuzlarını ortaya çıkarıyor ve böylece Kemalizmin anlamını sabitleştirme girişimi bir metinsel çoğulluk sonucunu doğuruyor.
Türkiye’de Kemalizm siyasal söylemler için bir yazım yüzeyi oluşturmuştur.(138) Tıpkı resmi söylemden çeşitli siyasal parti söylemlerine kadar farklı siyasal söylemlerin, boş bir gösteren olarak Kemalizmi farklı bağlamlar içinde kendilerine eklemlemeleri durumunda olduğu gibi, Kemalist STK’lar ve “soy(L)” Kemalist çevreler de Kemalizmi birbirinden farklı biçimlerde telaffuz etmektedirler. Kemalizmi sosyalizme bitiştirerek “üçüncü dünya sosyalizmi”ne yaklaşan sol Kemalist söylem (örneğin Kuvayı Milliye dergisi), sosyalizm ve kapitalizmin dışında, sahici bir “üçüncü yol” ve entegral bir ideoloji olarak gören söylem (Aydınlanma 1923 vb.), sosyal demokrat veya demokratik sosyalist bir üçüncü yol söylemi (örneğin A. T. Kışlalı(139) ve aydınlanma, laiklik ve çağdaş yaşam temelinde tanımlayan söylem birbirleriyle hem kesişir ve hem de ayrışır. Bu noktada, özellikle ÇYDD’nin Kemalizmi ile ADD çevrelerinde ve Kemalist dergilerde hakim olan Kemalizmler arasındaki Kemalizmin telaffuz edilme tarzları açısından var olan farkları vurgulamak gerekir. ADD çevrelerinde Kemalizm entegral ve sistematik bir ideoloji olarak savunula gelmiş ve Altı Ok’un devletçilik ve halkçılık gibi öğeleri yoğun bir biçimde vurgulanmışken, ÇYDD Kemalizmi bir çağdaş yaşam kılavuzu olarak almaya meyleder. Nitekim, T. Saylan, Altı Ok’un “uçlarının ileriye yönelik, gelişmeye açık bulunduğunu”, bu ilkeleri “çağın ve gelişmelerin koşullarına göre yeniden değerlendirmek ve de bunlara yeni ve çağdaş ilkeler eklemek” yoluyla “devrimin bütünleşmesi”nin mümkün olduğu(nu) söylüyor. Ancak, ona göre, “ülke bütünlüğü”, “tam bağımsızlık”, “öğrenim birliği”, “cinslerarası eşitlik”, “laiklik” ve “barışçılık”’ gibi temel ilkelerden ödün verilemez.
Öte yandan, Atatürk’ün Altı Ok’unun benimsenmesinin dernek üyeliğine giriş koşulları arasına konulması önerisinin ADD Olağanüstü Tüzük Kurultayı’nda reddedilmesi, ancak bu ilkelere aykırı davranışların üyelikten ihraç gerekçesi sayılması ve daha sonra toplanan Olağanüstü Kurultay’ın bu maddeyi de tüzükten çıkarması anlamlıdır. Bu reddin ardında CHP veya İP gibi partilerle özdeşleşmemek ve partilerüstü bir konumda kalmak kaygısı varsa de, önerinin kimi üyelerin devletçilik ilkesini tartışmaya açmak istemesine karşı verilmiş olması dikkate değerdir.(140) Dernek tüzüğünde tek tek ifade edilen Atatürk ilkeleri yerine “Türk devrimi ve Atatürk ilkeleri” ifadesinin konması etrafında dönen Altı Ok tartışması, derneğin eski yönetimi ile yeni yönetimi arasındaki bir tartışma olarak, Altı Ok’un İP gibi partilerce istismar edilmesi ve Atatürk ilkelerinin bir yana bırakılması ve liberalizmin kabul edilmesi iddiaları etrafında yoğunlaştı.(141) Y. G. Özden yönetimindeki ADD’nin Atatürkçü çizgisinden saptırılarak “yeni dünya düzeni”ne uyumlu bir hale getirildiği yolundaki eleştiriye, ÇYDD Başkanı T. Saylan’ın kendilerinin “tam olarak Atatürkçü” olmadıklarını, Atatürk ilkelerinin eskidiğini ve kendileri açısından “yalnızca laiklik ilkesinin ve çağdaş yaşamın anlamının olduğu”nu söyleyerek ADD ile aynı çatı altında örgütlenmeyi reddettiği, böylece “ADD ekibi bir Ankara modeli ve Kemalist çizgi örgütlerken ÇYDD ekibi ise bir İstanbul modeli ve yeni dünya düzenine uygun bir yapıyı örgütlemeye” giriştiği iddiası da eşlik etmiştir.(142) Buna göre, ÇYDD’nin TÜSİAD’dan ve özel sektörden maddi destek alması Atatürkçülüğün bağımsızlık, halkçılık, devrimcilik ve devletçilik ilkelerine terstir ve ADD, tüzüğünden Altı Ok’u çıkararak, laiklik sorununa kilitlenerek ve Atatürk edebiyatçılığına soyunarak ÇYDD’nin çizgisine çekilmektedir.(143)
Bu iddiaların doğruluğu tartışması bir yana bırakılsa bile, ÇYDD’nin “Cumhuriyet ordusu” oluşturma hedefi(144) ile Kuvayı Milliye dergisinin “halkın ordulaşması, ordunun halklaşması” ve “halkçı bir cumhuriyetin ve cumhuriyetçi bir halkın oluşturulması”(145) hedefleri arasındaki anlam kayması, Kemalizmin farklı vurgularla yerinden edilmesi ve yeniden eklemlenmesine işaret eder. Genel bir eğilim olarak, ÇYDD’nin ve son yıllardaki haliyle ADD’nin Kemalizmi neredeyse münhasıran çağdaşlık ve laikliğin yazım yüzeyi haline getirdiği söylenebilir. Bu açıdan, Atatürkçü bir üniversite rektörünün bir ADT temsilcisine laikliği savundukları sürece sonuna kadar destek olacağını, ancak globalleşme ve yeni dünya düzenini eleştirmelerini hoş karşılamadığını söylemesi manidardır.(146) Böylece, Kemalizmin çağdaş ve laik bir “ulusal yaşam tarzı”nın göstereni olması ile “Altı Ok” ekseninde entegral bir ideolojik söylem olarak sunulması arasındaki fark, yeni Atatürkçülüğü içeriden böler. Eğer böyleyse, 1990’larda sosyal demokrat partilerin yaşadığı sürece benzer bir durum var demektir.
ADD ve ÇYDD başta olmak üzere Kemalist STK’larda telaffuz edilen yeni Atatürkçülük, mevcut güç ilişkileri karşısında Kemalizmi yeni bir vurguyla ve yeni bir bağlamda yeniden eklemleyerek, Kemalist restorasyonu sağlayabilecek ya da resmi restorasyon projesine “katkıda bulunabilecek” bir sivil kolektif irade veya sağduyu geliştirmeye ve Kemalizmi hegemonikleştirmeye çalışmaktadır. Bu bakıma, Kemalizm ve hegemonya tartışmasını, Kemalizmin -İslamcılık da dahil olmak üzere- farklı siyasal söylemlerin kuruluş ve işleyiş süreçlerine içsel olan kurucu bir siyasal dil, kuruluş momenti veya gelenek olması boyutuyla sınırlamak(147), onun yalnızca bir modernleşme projesinden ibaret olmadığını göstermesi açısından son derece önemli olmakla birlikte, Türkiye sosyal formasyonundaki organik (hegemonik) krizin karmaşık dinamiklerinin ve bu kriz karşısında geliştirilmeye çalışılan yeni Atatürkçü sağduyunun -Çelik’in deyişiyle “hegemonya savaşımı veren özgül bir kimlik” olarak Kemalizmin-(148) çözümlenmesi için yeterli olmayacaktır. Zira hegemonya hiç bir zaman tamamlanmış bir süreç olmadığı gibi, kurucu siyasal dilin hangi toplumsal güçler tarafından ve nasıl yeniden eklemleneceği veya yineleneceği sorunudur da. Öte yandan, Çelik’in yaptığı gibi Kemalizmin tarihine bakarak, tek parti döneminde hegemonik olduğundan ve fakat daha sonra “Kemalizmin hegemonik oluşumu içinde ortaya çıkan bir çözülme”den(149) söz etmek de, siyasal söylemlerin eklemleniş tarzına dayalı bir metinsel formalizm olacağı gibi, hegemonyanın -Gramsci’nin kullandığı anlamda-(150) madun (subaltern) sınıflarla ve onların folkloru veya “popüler bilinci” ile olan ilişkisini de ihmal edecektir. Farklı olarak, yeni Atatürkçülük ve Kemalist STK’lar bağlamında, Kemalizmin toplumsal güç ilişkilerindeki dönüşümler karşısında kendini -Ecevit CHP’si hariç tutulursa- tarihinde görece yeni bir olgu olarak hegemonya mücadelesinin ortasında bulmasından söz edilebilir. Yeni Atatürkçülüğün açmazı da tam bu noktada, yani siyasal projesi esasen “otoritatif sözceler” etrafında eklemlenmiş bir ideolojik söylemin toplumsal alanın çoğul çelişkilerini eklemleyebilmek için ancak “içerden ikna edici sözceler”in telaffuzuna muhtaç olmasında yatmaktadır.(151) Bu nokta, yeni Atatürkçü tahayyülün çelişkilerle ve muğlaklıklarla dolu niteliğinin anlaşılması açısından son derece önemlidir. Zira yeni Atatürkçülük, basitçe, Kemalizmin geleneksel otoriter reflekslerinin yeniden öne sürülmesinden ibaret değildir. Bir vurgu oyunuyla söyleyecek olursak, hem “kalpaksız kuvvayı milliye” ve hem de “kalpaksız kuvvayı milliye”dir. Otoritarizm ve demokratiklik, tahakküm ve hegemonya, resmi dünya ve sivil toplum arasındaki kararsızlık yeni Atatürkçü tahayyüle damgasını vurur. Bir restorasyon projesi olarak savunmacı-reaksiyoner bir konumda bulunması ise, sahip olduğu veya olabileceği hegemonik imkanın sınırlarını göstermektedir.»
Gördüğünüz gibi, altı tarafımızdan çizilen çok önemli bölümler, Cumhuriyet gazetesi tarafından görmezlikten gelinmiş ve ‘rapor’un ne olup ne olmadığı anlatılamamıştır. Bu ‘rapor’la ilgili yazılarınızı bekleriz…
DİPNOTLAR:
(15) Hürriyet, 20 Haziran 1999
(16) ÇYDD Genel Merkezi 1996-1998 Çalışma Raporu, s. 3.
(17) Sabah, 1 Şubat 1997 ve 20 Şubat 1997.
(18) Sabah, 29 Mayıs 1997.
(19) Y. G. Özden, “Atatürkçü Düşünce Derneği ve Siyaset”, Atatürkçü Düşünce, Şubat 1999, No. 58, s. 3-4.
(20) ÇYDD Genel Merkezi 1996-1998 Çalışma Raporu, s. 1.
(21) T. Saylan, “Cumhuriyet’in Bireyi Olmak”, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1998, s. 262.
(22) ÇYDD Genel Merkezi 1996-1998 Çalışma Raporu, s. 2-3.
(23) A.g.y., s. 10.
(24) S. Akşin, “Aydınlanma Yoluna Geri Dönüyor muyuz?”, Atatürkçü Düşünce, Ekim 1997, No. 42, s. 13; “Halkevleri”, Atatrükçü Düşünce, Aralık 1998, No. 56, s. 27-8. ayrıca bkz. “Prof. S. Akşin ile ADD Üzerine”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15. s. 130.
(25) A. Ceylan ile yapılan görüşmeden.
(26) T. Saylan, “Cumhuriyet’in Bireyi Olmak”, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1998, s. 262-3.
(27) A.g.y., s. 267.
(28) ÇYDD, Eğitim Kitapçığı, İstanbul 1996.
(29) A.g.y., s. 108.
(30) A.g.y., s. 115-21.
(31) Krş. M. Foucault, “The Political Technology of Individuals”, L. H. Matrin vd. (der.), Technologies of the Self: A Seminar with Michel Foucault, The University Of Massachussett Press, Amherst 1988 içinde.
(32) “Klasik” Kemalist pedagoji hakkında bkz. N. Erdoğan, “Popüler Anlatılar ve Kemalist Pedagoji”, Birikim, Ocak/Şubat 1998, No. 105-6.
(33) S. Gürsoytrak’ın Genel Başkanlığı döneminde başlayan ve Y. G. Özden yönetiminde yoğunlaşan dernek içi tartışmalar için bkz. Kuvayı Milliye, Ocak-Şubat 1998, s. 59-113.
(34) Bir ADD Bandırma Şubesi üyesi ile yapılan görüşmeden.
(35) Ege bölgesindeki bir ADD şubesi üyesi ile yapılan görüşmeden.
(36) Bir ODTÜ ADT üyesi ile yapılan görüşmeden.
(37) “Harada at eylemi”, Aktüel, 10 Eylül 1998.
(38) “Ege Bölge Toplantısı”, Atatürkçü Düşünce, Aralık 1998, no. 56, s. 31.
(39) A.g.y.
(40) ÇYDD, 10. Yıl Özel Sayısı, Temmuz 1999, s. 23.
(41) Sabah, 29 Mart 1998.
(42) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 20 Haziran 1996.
(43) Sabah, 21 Mayıs 1997.
(44) Bkz. “Aydınlanma 1923 Dergisi Adına Mutlu Demirkan’ın 1. Kuvayı Milliye Kurultayı’na Sunduğu Bildirge”, Kuvayı Milliye, Haziran-Temmuz 1997, No. 6, s. 49.
(45) .Tartışmalar için bkz. Kuvayı Milliye, 12, Eylül-Ekim 1998, s. 6-9.
(46) “ADD inegöl Şubesi Üyelerinden Savunma”, Kuvayı Milliye, 13, Kasım-Aralık 1998, s. 8-9.
(47) A. Ceylan ile yapılan görüşmeden.
(48) M. Serres, “Knowledge in the Classical Age0 la Fontaine and Descartes”, Hermes: Literature, Science, Philosophy, The Johns Hopkins University, Baltimore 1982, s. 15-28.
(49) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 20 Haziran 1996.
(50) S. Akşin, “Türkiye’de Devrim-Karşıdevrim”, Düşün, Güz 1999, 10. Yıl Özel Sayısı, s. 40-6; A. Dursun, “Türkiye ve Karşı Devrim Süreci”, MK, Temmuz 1998(.), No. ?, s. 26-7.
(51) “Müdafaa-i Hukuk dergisi Yönetim Kurulu Üyesi M. Emin Değer’in Kurultaya Sunduğu Bildiri”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 55.
(52) “ADD İzmir Merkez Şube Başkanı M. Aydoğan’ın Müdafaa-i Hukuk Kurultayı’na sunduğu bildiri”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, no. 15, s. 104
(53) ADD, Cumhuriyet Bildirgesi, 30 ekim 1999.
(54) ADD 3. Cumhuriyet Bildirgesi, 30 ekim 1999.
(55) S. Gürsoytrak, “Atatürkçü ‘Sosyal Devlet’ Yerine ‘Vahşi Kapitalizm’ Uygulanıyor”, Atatürkçü Düşünce, Ocak 1997, No. 33, s. 16 ve “ADD Büyük Kurultayı Anakar’da Yapıldı”, Atatürkçü Düşünce, haziran 1996, No. 26, s. 12.
(56) “ADD’ne ilişkin Genel Başkan Gürsoytrak ile Söyleşi”, Atatürkçü Düşünce, Nisan 1996, No. 24, s. 33.
(57) ADD, Cumhuriyet Bildirgesi, 30 Ekim 1999.
(58) ADD Genel başkanı Y. G. Özden’in Cumhuriyet’in 76. Yıldönümü Demeci, 28 ekim 1999.
(59) A. T. Kışlalı, “SHP Nereye Götürülmek İsteniyor?, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi”, İmge Kitabevi, Ankara 1994, s. 73-5.
(60) İ. Öner, “Bir Devrim Şehidi Kubilay”, Atatürkçü Düşünce, Şubat 1996, No. 22, s. 33.
(61) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 21 Aralık 1996.
(62) ADD Genel Yönetim Kurulu Kararına Dayanarak Genel başkan Y. G. Özden’in Yargıtay 1. Başkanı’nın Yeni Adalet Yılı Nedeniyle Yaptığı Konuşmaya İlişkin Demeci, 9 Eylül 1999.
(63) Ş. Özdenoğlu, “Atatürk’ün İnançlı Kadrosu”, Atatürkçü Düşünce, Mart 1997, No. 35, s. 12.
(64) Hürriyet, 3 Mayıs 1999.
(65) Hürriyet, 21 Şubat 1999.
(66) Cumhuriyet, 13 Mayıs 1998.
(67) Sabah, 28 Mart 1998
(68) Sabah, 29 Mart 1998.
(69) Atatürkçü Düşünce, Mart 1998, No. 47, s. 42.
(70) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 1 Ekim 1996.
(71) “Kemalist Devrimcilerden İktidara Uyarılar”, MK, Ekim 1998, No.12, s. 28.
(72) Sabah, 29 Mart 1998.
(73) A. Çetin, “Konu: Beyaz-Sanal-İrtica (Masonluk)”, Kuvayı Milliye, Eylül/Ekim 1999, No. 18, s. 75 (vurgu aslında)
(74) A. T. Kışlalı, “Ereğli’den Banaz’a”, Atatürkçü Düşünce, Nisan 1996, No.24 s.5.
(75) U. Mumcu tarafından sıkça kullanılan “kalpaksız kuvvayı milliyeciler” deyimi, S. Gürsoytrak’ın ADD ile Çağdaş Hukukçular Derneği’nin düzenlediği “Kalpaksız Kuvvayı Milliyeci Uğur Mumcu ve Misak-ı Milli” panelinde yaptığı tanımlamayla, ne başlarına kalpak, ne boyunlarına fişek takan, ama aydınlanmanın öncüleri olan ve “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı” savaş vermiş insanlardır. Bkz. Atatürkçü Düşünce, Şubat 1996, No. 22, s. 27. Ayrıca bkz. ADD 4. Olağan Genel Kurulu (18-19 Mayıs 1996) Sonuç Bildirgesi, 29 Mayıs 1996 ve D. Tayanç, “Din, Ekonomi ve İktidar”, MK, Temmuz 1998 (?), No. ?, s. 48.
(76) M. E. Değer, “Cumhuriyetin 75. Yılında Düşünceler”, MK, Ekim 1998, No. 12, s. 17.
(77) Sabah, 29 Mart 1998.
(78) ÇYDD tanıtım broşürü.
(79) ÇYDD, “Demokratik Toplumcu Çağrı” başlıklı broşür.
(80) T. Saylan, “Cumhuriyet’in Bireyi Olmak”, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1998, s. 340-1.
(81) Atatrükçü Düşünce, Aralık 1998, No. 56. s. 40.
(82) ÇYDD Genel Merkezi 1996-1998 Çalışma Raporu, s. 11.
(83) A.g.y.
(84) 1999 seçimleri için hazırlanan “Değerli Yurttaşlar” başlıklı el ilanından (abç)
(85) M. E. Değer, “Cumhuriyetin 75. Yılında Düşünceler”, MK, Ekim 1998, No. 12, s. 18.
(86) D. Tayanç, “Din, Ekonomi ve İktidar”, MK, Temmuz 1998 (?), No. ?, s. 48.
(87) Kuvayı Milliye, Şubat 1997, No. 3, s. 33.
(88) Kuvayı Milliye, Mayıs 1997, No. 5, s. 23-4.
(89) A. Saltık, “Cumhuriyet Bekçiliği Özgörevi”, Atatürkçü Düşünce, Temmuz 1999, No. 63, s. 21.
(90) “Kemalist Örgütlenme”, Ankara Üniversitelerarası Atatürkçü Düşünce Topluluğu Bildirisi, Düşün, Kasım-Aralık 1997, No. 7, s. 14.
(91) .Y. G. Özden, “Atatürkçü Düşünce Derneği ve Siyaset”, Atatürkçü Düşünce, Şubat 1999, No. 58, s. 3.
(92) Bkz. A. T. Kışlalı, “Balıkesir Etap’ı”, Atarükçü Düşünce, Nisan 1995, No. 12, s. 4 ve “Açık Mektup”, Atatürkçü Düşünce, Temmuz 1999, No. 63, s. 14.
(93) ADD GMYK Basın Açıklaması, Atatürkçü Düşünce, Haziran 1999, No. 62; ve A. Ceylan, “Silahlı Kuvvetlerimizden Demokrasi Dersi”, Atatürkçü Dşüünce, Haziran 1999, No. 62, s. 2.
(94) Atatürkçü Düşünce, Aralık 1998, No. 56. s. 33 ve s. 40.
(95) Atatürkçü Düşünce, Ocak 1999, No. 57, s. 30 ve No. 59, s. 33.
(96) T. Saylan, “Cumhuriyet’in Bireyi Olmak”, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1998, s. 265.
(97) ÇYDD Genel Merkezi 1996-1998 Çalışma Raporu, s. 11.
(98) ÇYDD Bülteni, 1997-1998, Özel Sayı, s. 8.
(99) A. Yüksel, “Güneydoğu Kalkınma Projesi ve İdil”, ÇYDD Bülteni, 1997-1998, Özel Sayı, s. 10.
(100) ADD Genel Sekreteri L. Erer ile yapılan görüşmeden.
(101) E. Laclau, New Reflections on the Revolution of Our Time, Vrso, Londra 1990, s. 60.
(102) A. Dündar, “Kemalizm: Karanlıktan Aydınlığa”, Atatürkçü Düşünce, Şubat 1999, No. 58, s. 17.
(103) T. Ateş, “75. Yılında Cumhuriyet”, Düşün, 1998, No. 9, s. 51. Benzer bir görüş için bkz. ADD 4. Olağan Genel Kurul (18-19 Mayıs 1996) Sonuç Bildirgesi, 29 Mayıs 1996.
(104) A. T. Kışlalı, “Atatürk’ün Ulusçuluk ve Ulusal Kültür Anlayışı”, Düşün, Güz 1999, 10. Yıl Özel Sayısı, s. 29.
(105) Bkz. A. T. Kışlalı, “Kalpaklı Kalkınma”, Cumhuriyet, 23.11.1998; A. Çeçen, “Küreselleşme Kraşısında Bir Üçüncü Dünya Modeli: Kemalizm”, Aydınlanma 1923, 1998, No. 20; K. Öğüt, “Gerçek Üçüncü Yol Kemalizm”, Aydınlanma 1923, Eylül-Ekim 1998, No. 22, s. 12-17; E. Aybars, “Atatürkçü Düşüncenin Boyutları”, Atarükçü Düşünce, Şubat 1998, No. 46, s. 23; “ADD’ne İlişkin Genel Başkan Gürsoytrak ile Söyleşi”, Atatürkçü Düşünce, Nisan 1996, No. 24, s. 35.
(106) Bkz. ADD 5. Olağan Genel Kurul Sonuç Bildirgesi, 29-30.5.1996; ADD Amasya Bölge Toplantısı Sonuç Bildirgesi, 17.05. 1998.
(107) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 14 Eylül 1996.
(108) A. Işıklı, “Kemalizm ve Küreselleşme”, Atatürkçü Düşünce, Ocak 1997, No. 33, s. 11.
(109) Bkz. İ. Uran (USİAD Genel Saymanı), “USİAD Ulusal Demokratik Cumhuriyet İçin Var”, Kuvayı Milliye, Temmuz/Ağustos 1999, No.17, s.31
(110) K. Özden, “Ulusal Sanayi Örgütlenirken” Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 7.
(11) Bkz. “USİAD Genel Başkanı K. Özden’in Müdafaa-i Hukuk Kurultayına sunduğu bildiri”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 73.
(112) Bkz. “Türkiye Cumhuriyeti 1. Kuvayı Milliye Kurultayı Kararları”, Kuvayı Milliye, Haziran-Temmuz 1997, No:6, S. 59-60 ve Müdafaa-i Hukuk dergisi Yönetim Kurulu Üyesi M. Emin Değer, USİAD Genel Başkanı K. Özden, A. Işıklı, S. Gürsoytrak, ADD İzmir Merkez Şube Başkanı M. Aydoğan ve Kuvayı Milliye dergisi sahibi N. Gençler’in Müdafaa-i Hukuk Kurultayı’na (20-21 Mart 1999) sundukları bildiriler, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15.
(113) “Söz”, Aydınlanma 1923, Eylül-Ekim 1998, No. 22, s. 1.
(114) H. Altaş, “Hırsızlığı ‘Tahkim’ Etmek – Adli Kapitülasyonların Öteki Yüzü”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1995, No. 15., s. 8-11.
(115) M. Çağlayandereli, “Ekonomide Ahlaksal Boyut Düzleminde Kemalist Devletçilik ve Küresel Neo-Liberalizm”, Atatürkçü Düşünce, Kasım 1998, No. 55, s. 22-31.
(116) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 20 Haziran 1996; 22.06.1999’da Amasya’da Yapılan ADD Doğu Karadeniz Bölge Toplantısı’na İlişkin Genel başkan Y. G. Özden’in demeci, 23 Haziran 1999.
(117) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 20 Haziran 1996.
(118) Sözgelimi bkz. A. Çeçen, Kemalizm ve Yeni Dünya Düzeni, ADD Yayını, tarihsiz.
(119) ADD Genel Merkez Yönetim Kurulu’nun Ezanın Arapaça Okunmasını Yasaklayan ve Türkçe okunmasını Sağlayan düzenlemenin 66. Yılı Nedeni ile Basın Açıklaması, 18 Temmuz 1996.
(120) Bkz. “ADD 4. Olağanüstü Genel Kurulu Ankara’da Toplandı”, Atatürkçü Düşünce, Mart 1999, No. 59, s. 28.
(121) Hürriyet, 10 Mayıs 1999
(122) ADD 5. Olağan Genel Kurul Sonuç Bildirgesi, 29-30 Mayıs 1996.
(123) “Kemalist Devrimcilerden İktidara Uyarılar”, MK, Ekim1998,No.12, s.29.
(124) I. Kansu, “Ulusal Bağımsızlık, Ulusal Egemenlik ve MAI”, Düşün, 1998, No. 8, s. 48.
(125) ADD Genel Başkanı S. Gürsoytrak’ın Basın Açıklaması, 8 Ekim 1996.
(126) ADD 4. Olağan Genel Kurulu (18-19 Mayıs 1996) Sonuç Bildirgesi, 29 Mayıs 1996.
(127) M. T. Kızgınkaya, “Faili Belli Meçhul Cinayet!”, Atatürkçü Düşünce, Mart 1997, No. 35, s. 23.
(128) Atatürkçü Düşünce, Mart 1998, No. 47, s. 42.
(129) A. Işıklı, “Kemalizm ve Küreselleşme”, Atatürkçü Düşünce, Ocak 1997, No. 33, s. 12.
(130) Bkz. A. M. C. Şengör, “O’nu katlettiğimiz gün”, Cumhuriyet, Bilim Teknik eki, 7 Kazım 1998, s. 5.
(131) A. Işıklı, “Kemalizm ve Küreselleşme”, Atatürkçü Düşünce, Ocak 1997, No. 33, s. 8.
(132) “ADD İzmir Mrk. Şb. Başkanı M. Aydoğan’ın Müdafaa-i Hukuk Kurultayı’na sunduğu bildiri”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 98.
(133) Bkz. “USİAD Genel başkanı K. Özden’in Müdafaa-i Hukuk Kurultayı’na sunduğu bildiri”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 73.
(134) A. T. Kışlalı, “Kurtulun Artık Şu ‘Altı Ok’tan!”, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, İmge Kitabevi, Ankara 1994, s. 122.
(135) Türk sosyal demokrasisinin 1990’larda yaşadığı sürecin ve bu süreçte Kemalizmin ilkelerinin konumunun erken bir değerlendirmesi için bkz. N. Erdoğan, “Türk Sosyal Demokrasisinin Hal-i Pür Melali”, Birikim, Ocak 1992, No. 33 ve “Demokratik Sol ve Sosyal Demokrat Portreler”, Birikim, Aralık 1992, No. 44.
(136) Bkz. T. Kızgınkaya, “Yine Bir ‘On Kasım’”, Atatürkçü Düşünce, Kasım 1997, No. 43, s. 26 ve T. Halman, “Kemalist mi? Atatürkçü mü?”, Atatürkçü Düşünce, Kasım 1997, No. 43, s. 10.
(137) N. B. Çelik, “Söylem Kuramları, Hegemonya Kavramı ve Kemalizm”, Doğu Batı, Ağustos-Ekim 1999, No. 8, s. 38.
(138) Kemalizmi bir yazım yüzeyi olarak düşünme önerisi için bkz. L. Tezcan, “Kemalizmi Düşünmenin Sorunları”, Toplum ve Bilim, Güz 1997, No. 74.
(139) A. T. Kışlalı, “Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi”, İmge Kitabevi, Ankara 1994, s. 73-5.
(140) Bu konuda bkz. Ö. Esen’in dernek yönitcisi Ü. Yavuz’u eleştiren sözleri, Kuvayı Milliye, Temmuz/Ağustos 1999, s. 17, s. 23-4.
(141) Bkz. Nokta dergisinin “Yeni Başkan Yekta Güngör Özden ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nde ‘Altı Ok’ Tartışması” başlıklı haberi, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 122-7. Ayrıca bkz. S. Gürsoytrak, “ADD’de Tüzük Değişikliği ile İlgili Görüşlerim”, Kuvayı Mililye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 133-8.
(142) Bir ADD Kurucusu, “ADD Nereye Götürülüyor?”, Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 158.
(143) A.g.y., s. 159-60.
(144) ÇYDD, 10. Yıl Özel Sayısı, Temmuz 1999, s.2.
(145) Kuvayı Milliye, Mart-Nisan 1999, No. 15, s. 1-2.
(146) Bir ODTÜ ADT üyesi ile yapılan görüşmeden.
(147) Bkz. L. Tezcan, a.g.y.; E. F. Keyman, “Levent Tezcan’a Yanıt: Kemalizm, Gelenek ve Demokratik Açılım”, Toplum ve Bilim, Kış 1997, No. 75 ve N. B. Çelik, a.g.y.
(148) N. B. Çelik, “Kemalist Hegemonya Üzerine bir Kavramsallaştırma Denemesi”, Birikim, No. 105-6, s. 35.
(149) N. B. Çelik, a.g.y., s. 28.
(150) A. Gramsci, “Selections from the Prison Notebooks”, Lawrence and Wishrt, Londra 1971.
(151) Krş. M. Bakhtin, “The Dialogic Imagination: Four Essays by Mikhail Bakhtin”, der. M. Holquist, çev. C. Emerson ve M. Holquist, çev. C. Emerson ve M. Holquist, Umiversity of Texas Press, Austin 1981. »

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar