NETİZ TV
geleceğin net portalı

23 NİSAN – 19 MAYIS – 21 MAYIS – 27 MAYIS – 26-30 AĞUSTOS – 29 EKİM VE 1 MAYIS

Yazar: Nezih Gençler

(Kuvayi Milliye Dergisi Mayıs-Haziran 1998 sayı:10)
Bugünün dünyasında işçi sınıfı, tüm toplumun öncüsü olarak yeniden tarihi misyonunu ele alıyor. Özellikle bizimki gibi sanayileşmesini tamamlayamamış ülkelerin işçi sınıfları, hem kendilerinin hem de diğer halk kesimlerinin ve ülkenin sorunlarını çözmek durumunda.
Günümüz Türkiye’sinde de işçi sınıfımız, kendi acil ekonomik, demokratik, sosyal ve politik taleplerinin yanında diğer halk kesimlerinin ve ülkenin çıkarlarını ve bağımsızlığını da savunmak gibi tarihi bir misyonu üstlenmek zorunluluğuyla karşı karşıya.
Sanayi devrimlerini tamamlayamamış ülkelerin çözümlenmeyi bekleyen sorunları, aslında bir asra yakın bir süreden beri, işçi sınıfının öncülüğünde örgütlenmiş halkın inisiyatifine kalmıştır. 1789’lardaki gibi, halk kitlelerini arkasına takarak ülkeleri sanayileştiren, toprak reformunu gerçekleştiren, eski toplumun tefeci, tüccar, feodal bey ve rantiyelerini ya ortadan kaldıran ya da halkın ve sanayicilerin denetim ve kontroluna alan, yurttaşlık bilincini geliştiren ve insan hak ve özgürlüklerini savunan, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız hukuk cumhuriyetleri kuran sanayici ve işverenler, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu görevlerini yapmaz/yapamaz duruma geldikleri için, artık toplumsal öncülük rolü, görevi ve zorunluluğu işçi sınıfına geçmiştir. Geçmiş toplumdan miras kalan tüm bu sorunların çözümünde en kararlı ve net düşünce ve davranışı işçi sınıfı gösterebilir.
İşçi sınıfımız, kendi sınıfsal sorunlarına ek olarak, ister istemez çözümünde öncülük etmek zorunda olduğu (toprak ve tarım reformu, ulusal sanayinin ve kalkınmanın önündeki engel ve molozların temizlenmesi, bağımsız, laik ve demokratik bir cumhuriyetin kurulması gibi) ülke sorunlarını; köylü üreticilerimiz, kamu çalışanlarımız, dar gelirli esnaf ve küçük sanayicilerimizle dayanışma ve eşgüdüm içinde ele almak durumunda.
Kendi çıkarlarını ülkenin ve halkın çıkarlarının önüne koyan, ülkemizi ve halkımızı “hisse senedi” işgali altında emperyalizme peşkeş çeken, en basit demokrasi, insan hakları ve cumhuriyet kanunlarını bile hiçe sayarak çiğneyen yabancı ortaklı bir avuç “yerli” holdinge, aracı-tüccar, rantiye hazır yiyicilere ve onların siyasi uzantılarına karşı bağımsız ve demokratik bir sosyal hukuk cumhuriyetini savunan işçi sınıfımızın ülkemizdeki doğal müttefikleri; köylü, memur, küçük sanayici ve esnafımızdır. İşçi sınıfımızın bu nefsi müdafaa savaşımında uluslararası doğal müttefiki ise, dünyanın tüm ezilen ve sömürülen halkları ve onların yiğit işçi sınıflarıdır.
Yarım kalan kurtuluş savaşımızın sonuçlandırılması, 1940’lardaki gibi karşı devrimlerin, 12 Mart ve 12 Eylül‘lerin önlenebilmesi, geri dönüşsüz demokratik cumhuriyetin sağlam temellerde ve ellerde korunup geliştirilebilmesi, kasaba tefeci-rantiyelerinin ve irticanın tehdidinden kurtulabilmiş, uluslarüstü ortaklı “yerli” finans-kapital holdinglerinin etkisinden, vesayetinden ve tasallutundan arındırılmış bir “Kemalizm“in, yakın geçmişimizin onurlu bir gerçeği olarak tarihsel yerine oturtulabilmesi, emperyalizmin ve yerli ortaklarının “Atatürkçülük” ya da “saf Kemalizm” maskeleriyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha Dolmabahçe’ye hapsederek öldürme ve yoketme girişimlerinin önlenebilmesi:
Cumhuriyetin halkçılaşabilmesine, halkın cumhuriyetçileşebilmesine, cumhuriyetin kitaptan yaşama; fabrikalara, tarlalara, limanlara, tersanelere, petrol rafinerilerine, enerji santrallerine, kamu kurum ve kuruluşlarına, üniversitelere, hastanelere, hapishanelere, yerel yönetimlere girebilmesine, işçilerin, memurların, köylü üreticilerin, küçük sanayici ve esnafın sorunlarının cumhuriyetin sorunları olabilmesine bağlıdır.
«Gelinen bu noktada, yaşanabilir bir ülke ve toplum yaratabilmek için; ekonomik ve sosyal “Kurtuluş Savaşı”mızın başarısızlık nedenlerini gerçekçi bir yöntemle eleştirerek, geçmişte denenen yollardan nesnel sonuçlara varabilmeliyiz. Demokratik bir cumhuriyetin ilk ve temel programı olan “Halkçılık Programı”nın, “kitaptan yaşama” neden geçirilemediğini anlamalıyız, kavramalıyız. O programı uygulamaya kalkanlardan ve onların yöntemlerinden başlamalıyız sorgulamaya. Gerekiyorsa yeni yöntem, yol ve uygulama biçimlerini, başka toplum kesimlerimizin öncülüğüyle hayata geçirmeliyiz. Örneğin, “Halkçılık Programı”nın “HALK” kavramından başlayabiliriz irdelemeye. Bu “Program”, halkla birlikte ve halkın eliyle mi gerçekleştirilmeye çalışılmış? İşçi – Köylü – Memur – Aydın – Esnaf ve Küçük Sanayici halkımız; ne kadar “işin içinde”, ne kadar söz ve karar sahibi olmuş bu “Halkçılık Programı”nın uygulanmasında?
“Halkçılık Programı”nı;
1- Güncel sorunlarımızla yeniden işleyerek,
2- İlk Kuvayi Milliyeciler’in tuttuğu yoldan, onların bıraktığı yerden işe başlayıp,
3- Ama bu sefer başta İşçi Sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla birlikte, onun için ve onun tarafından örgütlenerek yaşama geçirmeye kalksak, sonuç gene başarısızlık mı olacak? Yarım asır sonra, torunlarımızın; bu kez de “bizlerin bıraktığı yerden” (yeniden) başlamamaları için, kırabilecek miyiz bu “rezil çemberi”? Denemeye değmez mi?
Yokolmak durumundaki doğal kaynaklarımız, özelleştirilen, kapatılan, satılan tersanelerimiz, demir-çelik fabrikalarımız, kömür işletmelerimiz, rafinerilerimiz, taban-tavan fiyatlarını saatlik şaşırtan enflasyon ve faiz cenderesinde özelleştirme bataklığına itilen tarım ve hayvancılığımız, bir yandan hızla betonlaşan ve gecekondulaşan kentlerimiz, diğer yandan “doğal ayıklanma” orman kanununa terk edilmiş küçük-sanayici, esnaf ve hizmetli kesimlerimiz, en ilkel sağlık koşullarından bile yoksun ve alt yapısız yaşam alanlarımız, kirli havamız, pis suyumuz, kesilen ve yokedilen ormanlarımız, ortadan kaldırılmak istenen sendikal örgütlülüğümüz ve sosyal güvenlik kurumlarımız, işsizlik, pahalılık ve toplumsal çöküş; halkımızın ÖLÜM-KALIM sorunlarıdır.
TANI 1: Bir ülkede hala; köylülük ve toprak sorunu demokratik anlamda çözülememişse, buna bağlı olarak bölgesel dengesizlikler ve “etnik” sorun kördüğüm olmuş ve emperyalizmin “Böl! Parçala! Yönet!” politikasına hizmet ediyorsa, faiz-rant-irat ve aracı kârıyla beslenen taşra tefeci-bezirgan sermayesi yok ya da alt edilememiş, tam aksine, büyük kentlerimizi de kuşatmışsa, ağır sanayi kurulamamış, “bağımsızlık – cumhuriyet – adalet – eşitlik – laiklik” kitaptan yaşama geçirilememişse, düşünce ve örgütlenme yasakları sıra dağlar gibi geçit vermiyorsa; o ülkede Klasik Demokrasi ve Cumhuriyet’den bahsedilebilir mi?
16., 17. ve 18. yy.larda, kapitalizmin girişken sanayicilik ve serbest rekabetçi dönemlerinde, bu saydığımız sorunları çözmek; asıl olarak sanayici işverenlerin ve onların siyasi partilerinin (önce muhalefette, sonra da iktidarda) işi ve göreviydi. 19. yy.ın ikinci yarısından sonra Avrupa’dan başlayarak emperyalizm çağına geçildi. Ulusal sanayici işverenlerin tekelleşmiş en kodaman zümreleriyle bankerlerin, emlak ve arazi sahiplerinin en irileri; kilise çanlarını, haham ayinlerini ve ezan seslerini politik çıkarları için “fon müziği” gibi kullanarak, “hür basın”ın tanıklığında, uluslararası banka-holding “evliliği” ile finans-kapital olarak sentezleştiler.
19. yy.ın ikinci yarısı ve 20. yy. boyunca; “doğu”, “güney” ya da kapitalizm bakımından “geri” denilen ülkelerin egemen sınıfları, emperyalizmin yerel uzantıları olarak yeniden örgütlendiler, örgütleniyorlar. Bu durum; “Batı’ya entegrasyon, yabancı şirketlerle ortaklık ve işbirliği, batılılaşma, çağdaşlaşma, liberalleşme, globalleşme, küreselleşme, ikinci cumhuriyet” vb. aldatmacalarla millete yutturulmaya çalışılıyor.
Bizimki gibi “geri kalmış” ülkelerde, bundan böyle, gelinen düzeyi daha gerici ve faşist saldırılara, her türlü anarşizme, terörizme ve bölücülüğe karşı savunmak, Ulusal Demokratik Cumhuriyet’i de, ulusal sanayii de kurup korumak ve geliştirmek ve de burjuvazinin “miras” bıraktığı tüm diğer sorunları çözmek; ancak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul ve az topraklı köylü kesimlerinin, kamu çalışanı, aydın, küçük sanayici ve esnafın, yani halkın örgütlü girişimiyle gerçekleşebilir. Dünyada, işverenlerin artık yap(a)madıkları, en az yüz yıldır yapmaktan da (durum ve çıkarları gereği) vazgeçtikleri; feodal – rantiye geçmiş toplum kalıntılarını ortadan kaldırmak, toprak, köylülük ve tarım sorununu çözmek, her türlü gereksiz bürokrasiye son verip “ucuz devlet”i yaratmak, sanayileşmenin ve teknolojik gelişimin önündeki engel ve molozları temizlemek görevleri, işçi sınıfımızla, köylü üreticilerimizle, esnafımız, ulusal sanayicimiz, memurumuz, aydınımız, kadınımız-erkeğimiz, gencimiz-yaşlımızla ÖRGÜTLENMİŞ HALKIN DEMOKRATİK GİRİŞİMİNE kalmıştır.
TANI 2: Aydınlarımıza, demokratlarımıza, halkımıza ve ülkemize ayakbağı olan sorunlar kördüğümünün “İp Ucu” ve “Ana Halka”sı; 100 yıldır bilinen bu durum, bu çelişki, bu gerçekliktir. Yılların getirdiği bazı ayrıntılardaki nicelik değişimlere rağmen, bütün yakıcılığı ve çıplaklığıyla önümüzde duran İŞ; bu kaosu, tıkanıklığı ve krizi aşabilecek programı hem Meclis’te hem de halk içinde var etmektir. Kurulu partilerimizin ve demokratik kitle-meslek örgütlerimizin, bugüne kadar, örneğin “özelleştirme”ye karşıt olabilecek tutarlı bir örgütlenme ve program geliştirdiğine tanık olamadık. İletişimsizlik mi? Böyle bir halk örgütlenmesi, girişimi ve eşgüdümü; bugünün öncelikli bir toplumsal gereksinimi ve umudu. Şu grubun ya da bu kişinin, şu veya bu “ideoloji”nin istek veya dileklerinden bağımsız, nesnel, bilimsel bir gereklilik bu.
TANI 3: Toplumsal yaşamın olmazsa olmaz gelişiminin kaynağı olan ÜRETİCİ GÜÇLER’in gelişimini engelleyen, onu bir zırh, bir kabuk gibi saran verili ve tutucu üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini (üretken İNSAN ve TEKNOLOJİK gelişim değerlerimizi son kertesine dek aşındırıp yozlaştıran, dumura uğratan, özellikle son 20 yılın “üretim!”, paylaşım, tüketim, siyasal, sosyal ve kültürel ilişkilerini) tarihin çöp sepetine atacak; öncelikle üretken insan kollektif aksiyonu ve toplum hizmetindeki teknoloji olmak üzere, tümüyle Üretici Güçler’in gelişebilmesi için bilimsel olarak gerekli YENİ ve GENÇ üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini yaşama geçirecek olan ulusal ölçekli bir yeniden yapılanma; yaşamsal bir gereksinimdir. Bu da, başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla örgütlü bir girişim ile gerçekleştirilebilir.
TANI 4: Halkımızın; bir yandan anarşi – terör – bölücülük – barikat – tarikat – fraksiyon – provokasyon diğer yandan antidemokratik baskı ve uygulamalar çapraz ateşinde yakılmasında ve işsizlik – pahalılık – özelleştirme cehenneminden kurtulamayışında hepimizin derece derece sorumluluğu var. Toplumsal sorunlarımızı; sadece Yerel Yönetimler ve Parlamento düzeyinde reformist bir ajitasyon ve propagandayla ya da fraksiyoncu, “barikatçı” tepişmelerle çözemeyiz. Unutmamalıyız ki; örgütlü halkın girişim, güdüm ve denetiminin, söz ve karar yetkisinin olmadığı bir demokrasi, cumhuriyet ve yaşam düşünülemez.
TANI 5: Yaşanabilir bir doğa ve toplum için yeni ekonomik düzen ve ona uygun yeni politik-sosyal-kültürel-sanatsal üstyapı toplumda egemen oluncaya dek, eskimiş düzenin içinde yapılacak hiçbir şey yok mudur? Kollarımızı kavuşturup; verili ekonomik düzen içinde üretim araçlarını elinde bulunduran egemen gerici güçlerin ve onların güdümündeki tutucu devletin, toplumda filizlenen yeni ve genç yapılanmalara ve toplumsal muhalefete karşı giriştiği antidemokratik baskı ve yasaklamalara seyirci mi kalacağız? Ya da “efendim, bu bir düzen meselesidir! Düzen değişirse (kim, nasıl değiştirecekse) herşey (sihirli değnek örneği) düzelir!” pozlarını mı takınacağız? Tabii ki bu bir “düzen” meselesidir. Ancak, düzeni değiştirecek olanlar da; toplumsal muhalefet güçleridir. Onlar; yeni ekonomik, politik, demokratik, sosyal, kültürel, sanatsal hak ve platformlarını hergün biraz daha geliştirerek ve bu devinim içinde pişerek, ülke çapında örgütlenip koordine olarak devrimcileşecekler. Devrimden sonraki düzenin tüm kurum ve örgütlerini, prototip nüveler halinde, mevcut düzen içinde mümkün olduğu kadar yaygın ve derinlemesine yaşama geçirecekler ki; iktidara gelmek de, iktidarda kalmak da kolaylaşsın.»
(Kuvayı Milliye Dergisi’nin, 19 Mayıs 1997 tarihinde toplanan 1. Kuvayı Milliye Kurultayı’na sunduğu ve tamamı 6. sayıda yayınlanan bildiriden alınmıştır.)
Burada, (19 Mayıs 1997’de) gerçekleştirdiğimiz 1. Kuvayı Milliye Kurultayı’nda alınan kararları hatırlatmak isteriz.
<<1– Her türlü gerici, mandacı, özelleştirmeci ve irticai “mihrak”ların,
2– Bölgeler arası dengesiz kalkınmanın ve gelir dağılımı uçurumunun baş sorumlularından olan aracı-tefeci-büyük toprak sahibi ve rantiyelerin,
3– Bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, IMF’siyle, Dünya Bankasıyla, uluslararası holding ve şirketleriyle Türkiye’yi yutmak isteyen emperyalizmin, kapitalizmin ve onların ülkemizdeki uzantılarının; sanayicilik yerine devlet destekli müteahhitlik, özelleştirme, borsa, banka ve emlak oyunlarıyla, şirket ve holdinglerinin kârlarını ulusal çıkarlarımızın üzerinde tutan, millet dışına düşmüş yerli imtiyazlı zümrelerin,
4– Anayasa, yasalar ve uluslararası kurallarla güvence altına alınmış; eşit yurttaşlık, ekonomik-sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, örgütlenme ve diğer insan hakları gibi temel evrensel hakları fabrikada, tarlada, bürokraside, yargıda, poliste, doğuda – batıda hiçe sayanların,
5– Cumhuriyetin devrim yasalarını gizli açık yolllarla yok etmek isteyenlerin,
6– Ulusal devletleri yıkıp, yerine, ülkeyi federasyonlara bölen, kent-şirket devletler kurmaya kalkanların,
7– Devlet içinde devlet olan çetelerin,
(tüm bunların) ekonomik, politik, sosyal köklerini kurutup, onları tarihin çöp sepetine atarak bağımsızlığımızı kazanabilir, ancak bu yolla ilk kuvayi milliyeciliğimizin “imtiyazsız ve sınıfsız kitle” oluşturma amacına ulaşabiliriz.
Bunları gerçekleştirebilmek için;
1- “Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesi yaşama geçirilmeli; işçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, esnafıyla, ulusal kalmış küçük sanayicisiyle, kadını-erkeği, genci-yaşlısıyla, örgütlü halkın yönetimi, esas ve egemen kılınmalıdır.
2- Halk için, halkla birlikte ve halk tarafından yapılacak büyük ve uzun bir yürüyüş olan Kuvayi Milliye ve Halkçılık Programı; geri dönüşsüz ulusal, demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyeti için yaşama geçirilmelidir.
Bizler, Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; bilimle, bilinçle, kararlılıkla, inatla ve ısrarla tüm bunları gerçekleştirmek üzere;
VARIZ, BURADAYIZ VE HERYERDEYİZ!
Bizler, 1. Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ve ilk Kuvayi Milliyecilerimizin bıraktığı yerden başlamak üzere;
VARIZ, BURADAYIZ VE HERYERDEYİZ!
Bizler, 1. Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; işimizin zor olduğunu biliyoruz. Ama, icazetle yola çıkmadığımız için, halkımızdan ve diğer mazlum milletlerden başka, dayanabilecek ve güvenebilecek bir güç tanımıyoruz.
Bugün, Atatürk ilke ve devrimlerini savunan, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetinden yana tavır koyan, Cumhuriyetimizin tüm kurum ve kuruluşları ile demokratik kitle-meslek örgütlerimizi; halkımızın öncülüğü ve denetiminde ULUSAL EŞGÜDÜME VE GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ.
1919 Kuvayi Milliye Ocaklarının Sönmeyen Ateşi İçimizde!
Ulusal, Demokratik, Laik Bir Sosyal Hukuk Devleti İçin,
Tam Bağımsız ve Demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti İçin,
Dünyanın Tüm Mazlum Milletlerinin Dayanışması Ve Eşgüdümü İçin;
VARIZ! BURADAYIZ! HERYERDEYİZ!»
Bu kararlarla dile getirilen demokratik, halkçı, devrimci, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetinin ilkeleri ulusal olduğu kadar evrensel niteliktedir. 20. yüzyıl gibi 21. yüzyıl da ezilen ve sömürülen halkların toplumsal uyanış ve kurtuluş savaşları yüzyılı olacaktır. Bu mücadelelerin nihayi başarıya ulaşabilmesi, tüm mazlum halklara, onların yiğit işçi sınıflarının öncülük edebilmesine sıkı sıkıya bağlıdır.
Unutmamalıyız ki; kapitülasyonlardan Duyun’u Umumiye’ye, Truman ve Marshall planlarından Yeni Dünya Düzenlerine ve Mai’ye kadar emperyalizm ve yerli ortaklarının bağımlılık, sömürü ve özelleştirme zorlamaları, irtica hortlamalarıyla birlikte dayatılmıştır. Dün bir yandan “Batı’nın mandası olursak çağdaşlığı yakalarız” derken diğer yandan irticayı örgütleyenler kimlerse, bugün de (direkt ya da dolaylı yoldan) irticayı hortlatıp sonra da “kaç ben kurtarayım” diyenler onlardır. Halkımızı ve ülkemizi işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakarak ortağı oldukları uluslararası holdinglere peşkeş çekenler “1946 ruhunu biz yaşatıyoruz” diyenlerdir.
Nedir “1946 ruhu”? Truman-Marshall planlarıyla halkımızı ve ülkemizi emperyalizme kul-köle yapan, Türkiye Cumhuriyeti Lirasını ve ekonomisini Dolar-Mark-Sterlin egemenliğine mahkum eden, irticayı yeniden örgütleyen, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Kemalizm’i yokeden hiyanet içindeki bedhahların, Mendereslerde, Bayarlarda ete kemiğe bürünen habis ruhu değil midir “1946 ruhu”? 60’lı 70’li yıllarda Demirellerde, daha sonra Özal, Çiller ve Erbakanlarda (şimdilerde de Erdoğanlarda) kişileşen, işbirlikçi egemen sınıf ve zümrelerin vatan-millet satıcısı habis ruhu değil midir o? Uluslarüstü sermayenin yerli ortağı finans-kapitalin politikacıları yönetmiyor mu ülkeyi? 70 yıldır iktidarda olanlar; ortağı oldukları uluslarüstü finans-kapital holdinglerinin ve emperyalist devletlerin çıkarlarını halkımızın ve ülkemizin çıkarlarının önüne koyan “yerli” holdingler, TÜSİADlar değil mi?
Emperyalizmin, fütursuzca “yeni sömürü düzenleri” dayatabildiği bugünlerde 1 Mayıs, 19 Mayıs, 21 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim ve 27 Mayıs meşalelerinden oluşan tek ve biricik güneşimiz, tüm mazlum halkların ve onların yiğit işçi sınıflarının kurtuluşunu, uluslararası birliğini, dayanışmasını ve kardeşliğini aydınlatıyor.
1 MAYISLAR; 23 NİSANLARLA, 19 MAYISLARLA, 21 MAYISLARLA, 27 MAYISLARLA, 26-30 AĞUSTOSLARLA VE 29 EKİMLERLE BİRLEŞİP KAYNAŞMALI.
GAZİ MUSTAFA KEMALLER, FETHİ GÜRCANLAR ve TALAT AYDEMİRLER DR. HİKMETLERLE, LENİNLERLE, CHE, HO AMCA VE CASTROLARLA KUCAKLAŞMALI.
YAŞASIN DÜNYANIN TÜM EZİLEN VE SÖMÜRÜLEN HALKLARININ DAYANIŞMASI, KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ
YAŞASIN DÜNYA İŞÇİ SINIFININ ULUSLARARASI DAYANIŞMASI, KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ
YAŞASIN 19 MAYIS
YAŞASIN 21 MAYIS
YAŞASIN 23 NİSAN
YAŞASIN 27 MAYIS
YAŞASIN 26-30 AĞUSTOS
YAŞASIN 29 EKİM
YAŞASIN 1 MAYIS

 

( 1 Mayıs 1998 )

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar