NETİZ TV
net portal

12 MART ÖNCESİ-SONRASI DR. HİKMET KIVILCIMLI’DAN MAKALELER

Yazar Dr. Hikmet Kıvılcımlı   

archives12 Mart’ın yıldönümü nedeniyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, gelen felaketi çığlık çığlığa duyurup insanları uyardığı bazı makalelerini yayınlıyoruz…

YETER BE ! 2 Şubat 1971
Bilimsel sosyalizmin çok bilmiş düşmanları, ona kandökücü diktatörlüğü yakıştırırlar. Oysa gerçek sosyalizmin bilim olarak başlıca ödevi, Marks’ın en büyük eserinde belirttiği gibi:
“Doğum sancılarını kısaltıp ılımlandırmak” (Das Kapital)tır.
Dünyamız, yarım yüzyılı geçiyor: “doğum sancılarıyla” kıvranmaktadır. Vietnam’da kandökücü diktatör kimdir? Doğumu, sosyalizmin doğumunu engellemek isteyen Amerika U.S’a satılnıış üç beş general ve politikacı. Şili’de sosyalizmin doğumunu demokrasi (ama lâfta değil, işde halkın bilinçli örgütleri) ile hiç sancısız gerçekleştirenler kimlerdir? Seçime yanyana girmiş: Sosyalistler, komünistler, radikaller, Bağımsız Halk Aksiyonu (adlı hıristiyan demokrat dinadamları), Sosyal – Demokratlar‘dır.
Pek yaygaralıca: “Seçime hayır! Tek yol: Savaş!” parolasını koparan: “Sol Devrimci Hareket” şarlatanları çıktı. Ama “Şili İşçilerinin Birleşik Konfederasyonu”700.000 üyelidir. “Sol Devrimci Hareket” şarlatanlarının aldıkları oy: 3.838’dir. Sancısız doğuma ikinci karşı koyan akım, Allende’nin Şili başkanlığına seçiminden önce Başkomutan General Schneiderş’i öldürten, 21 Ekim 69 sağ hükümet darbecisi General Roberto Viaux’dur. Demek kan dökücü diktatörlükkimlerin özlemidir? “Sol Devrimci” veya Sağ karşı – devrimci PROVOKATÖRLERİN özlemidir.
Bu hiç kimsenin bir an unutmaması gereken gerçekliği Koca Dünya’dan küçücük Türkiye olayları içinde izliyelim. 28 Nisan olaylarında genç üniversiteli kanı döken kimdi? Halkımızı demagojiyle ayartabildiğine güvenen Türkiye’nin (birkaç yüz kişilik) Finans – Kapital oligarşisi. O kaniçici oligarşiyi en “kansız ihtilâl” ile deviren ne oldu? Tepeden tırnağa silâhlı Türkiye silahlı kuvvetlerinin 27 Mayıs devrimi.
Dikkat edelim. Türkiye’de görevi, gereğince kan dökmek olan silâhlı kuvvetler bile kan dökmüyor da, Türkiye silâhlı kuvvetlerinin halk çocuklarına güvenemiyen bir avuç tekelci sermaye ve politika azlığını, özel kanunsuzluklarla, azıcık insan hakkı arıyanların kanını döküveriyorlar. Maksatları açık: Halk uyanmasın. Halkı uyarmak istiyen gençlik kan içinde boğulup susturulsun. “kansız” 27 Mayıs’tan kan dâvâsı güdülerek, son kalmış demokratik kırıntılar da yok edilsin…
Öyle bir Dünyanın böyle bir Türkiye’sinde yaşıyoruz. Oligarşinin İktidarı T.B.M.M’de resmen şöyle bağırıyor:
“Aslında bu komando teşkilâtının sahibi benim diyen bir partinin başkanı çıkmış meclisin kürsüsüne!”
Yâni iktidar: “kandökücü komandolar, diktatörlüğü silâhla kuran komandolar bizden değil” demiye getiriyor. Bu, kaç bin yıllık Roma Vâlisi Ponçe Pilât’ın“masum kanından ellerimi yıkarım!” deyişidir?… Oysa, arkalarına toplum polisini takarak hergün bir üniversite, bir öğrenci yurdu basan “Komando”lar azıttıkça, hergün gazetelerde şöyle olaylar okunuyor:
“Fakülteye yapılan silâhlı bir saldırı üzerine emniyet müdürlüğüne haber verilmiş, ancak müdürlükten: (Telefon numaranızı bırakın, biz sizi ararız) cevabı verilmiştir.” (Milliyet, 5.1.1971)
S.B.F. Dekanı Prof. Cahit Talas konuşuyor:
“Polis yurda girmişti. Vâli beye telefon ettim. Vâli bey anlayış gösterecek yerde bizi suçlamıya kalktı. Emniyet müdürü de aynı his içinde, bizi suçlamıya kalktı… Talebe çok insafsızca dövüldü. Yurt feci şekilde tahrip edilmiştir.” (Cumhuriyet, 25.1.1971)
Bunun örtbas edilecek gizli kapaklısı kaldı mı? Otuz gencin temiz başını yiyen İktidar, “insafsızca” kandökücü diktatörlük yapıyor. Finans-Kapital Türkiye’degerçek demokrasinin doğumunu önlemek için kan dökmekten başka çıkar yol bulamıyacak bir acz ve şaşkınlık içindedir. Öteki bezirgân partiler de, sözde“parlemanter multalefet” kayıkçı dövüşü ile cilveleşiyorlar..İki bin yıl önceki İsâ gibi 1971 Gencinin “bir yanağına vurulunca, öhür yanağına çevir!” diyecek köle ruhunu taşımadığına öfkeleniyorlar.
Bu kanlı oyun ne sayede sürdürülüyor? Çok sırmalı, çok yıldızlı bir iki başın arasıra sahneye itilmesi sayesindc mi? Hem evet, hem hayır. Ne var ki, beşyüz“Oligark”ın (Tehakkümcü azınlığın); ne imam talkını, ne topu tüfeği otuz beş milyon insanı köleleştirmeye yetemez. Ancak, tek başına bu kanı: Faşizmidurdurmaya ve demokrasiyi kurtarmaya, sosyalizmi kurmaya yeter mi?… Hiç bir zaman yetemez. Hele plâtonik “antifaşist” tekerleme “bildiriler” ardında,“hamamın nâmusunu kurtarma” particilikleri: Yavuz hırsızlık değilseler, düpedüz hareketi gülünçleştirmektir.
1- Anarşiyi kes! Derlen! deniliyor. Bu, Proletarya Partisi içinde çelik çekirdekleşmekle ve en yaygın yığın örgütlenmeleri ile olur.
2- Halkın içine anlayışla in! “sol” yobazlığı bırak! deniliyor. Bu, somutça; pratikçe işsizlik ve pahalılıkla savaş manivelâsına dayanır.
Ne gezer! Çoğu nereden çıktıkları bilinir veya bilinmez sürü sürü keskin “lider” ve avantürye “ideolok” zibidileri ortalığı kavram mahşerine çeviriyorlar. Halkın da, gençliğin de bilınçsizliğini – bılgisizliğini – örgütsüzlüğünü- davranışsızlığını son kertesine dek sömürüyorlar… Ve hepsi birden, denizin dibine atılmak üzere çuvala doldurulnıuş kedilerle köpekler gibi hâlâ birbirleriyle dalaşıyorlar. İçlerinde “mârifet” yapmadıklarına inanmıyan da çıkmıyor.
Kanlı Faşizmle, antidemokratik Finans – Kapital diktatörlüğü ile her araçtan yararlanıp savaşmak en birinci ilke (prensip)… Şu anda, ondan önemli yakıcı ilke(prensip) olabılirmiş gibi: Türkiye için uydurma “ilke – tilke” havlayışlarıyla iki kişiyi bir araya gelemez kılıyorlar. Bu tür düşünceler ve davranışlar Tarihin her döneminde yenik düşmüş anıtsal beyinsizlikler midir? Yoksa, fıravunlardan çarlara ve padişahlara dek her müstebidin binlerce yıl besleyip yetiştirdiği en başarılı provokatörlükler midir?
Halk bir damla  ve bir lokma ekmek için kıvranıyor. Halkı o işsizlik ve pahalılık cehenneminde aydınlatacak bilinçli örgütlenme günün biricik problemi. Herif durmuyor, dinlenmiyor. İktidar canavarına birkaç yüz gencin daha sıcak kanını içirme fırsatını ve keyfini vermek isterce, horoz dövüşü çapında ve yazıyla, çiziyle: “silâhlı savaş devrimciliği” kışkırtmalarını aklınca “teori”leştiriyor. Silâh sözcüğünün salavatla ağıza alınacağını, onu da ancak ehil olanın, yerinde alabileceğini pratikçe kavramıyor.
Silâh kim, sen kimsin, a gönüllü polis devrimcisi hödük? Silâhlı kuvvetin ne olduğunu hiç mi kimse bilemez sanırsın a hebenneka! Silâhın ve silâhı kullanmanın ne olduğunu senden mi öğrenecek Kuvayimilliyecilikle yoğurulmuş bu millet, bu halk, bu işçi sınıfı, bu köylü yığını, a hâin değilse soytarı cici devrimci! Sen daha sağ karşı – devrimci molla hacıağa kadar olsun, “saf bağlayıp”:
“-Rab! Rab!” diyen sol – sağ adımını atmayı öğrenmemişsin. Çakmaklı tüfekle ayda füze avcılığına mı çıkacaksın a Donkişot?
“Anarşi Yok! Büyük Derleniş!” en açık ve kesin çağırıdır. Daha iyisi ileride: Ama “Karga dernekleri” kurarak değil, hareket, davranış örgüt içinde yapılabilecek olan Vatan Partisi Tüzüğü ve Programı ortada… Ilk adımda “Devrimci Derleniş Merkez Komitesi” kurulmak üzere, bütün örgütlü: İşçi – köylü – esnaf – aydın ve ilh. halk grupları: “Devrimci Derleniş Komiteleri” kurmalıdırlar. Komiteler, kendi çevrelerinde “Halk Uyanış Güçleri” örgütlerken, ortak bağ noktası, Sosyalist’in ve Tarihsel Maddecilik Yayınlan’nın: Lâleli – Çelik Palas – Kat 3 adresidir. Kurucu Komitelerin bu adresle hemen ilişki kurmalan rica olunur.
Namusunu, yüreğini, zekâsını, bilimini, bilincini zerrece proleter alçak gönüllülüğü ile bağdaştırabilen arkadaşların Büyük Derlenişe öncü Gönüllü Er olarak hemen katılmaları tutulacak ilk ve tek yoldur. Var mısınız bu yola başkoymaya?
Yoksanız, başka gerekçe aramayın ve üzülmeyin: yoksunuz, demektir. Varolanlar, İşçi sınıfı ile köylü yığını adına, sizin yerinize de derlenirler ve dövüşürler. Merak etmeyin. Elli yıldır derlenenler ve dövüşenler, herşeyden önce bu halkın içinden fışkırmışlar ve cepheyi tutmuşlardı. Sağ kaldıkça tutacaklardır da. İt ürüyecek, kervan yürüyecektir.


PROLETARYA PARTİSİ NEDİR? 16 Şubat 1971
Türkiye’de bir proletarya partisi için ardarda duyurular ve çağırılar yapılıyor. Birçok arkadaş Proletarya Partisi‘nin ne olduğunu veya ne olabileceğini kendi kendilerine ve herkese, bu ara bize de soruyorlar.1- PROLETARYA PARTİSİ PROBLEMİ
Bu ve benzeri sorulara sık sık karşılıklar verildi, açıklamalar yapıldı yapılıyor, yapılacak. Burada, bir yol daha kısa bir prensip aydınlatması yapmaya çahşalım.
Proletarya partisi nedir? Dünyada ve bizde bir veya birçok adıyla sanıyla işçi partileri oldu, oluyor, olacak. Bunlar proletarya partisi midirler? Değil midirler? Proletarya partisi iseler, nasıldırlar? Değilseler, neden değildirler? Bu soruların kısaca karşılıkları bulunmalı, verilmelidir.
Ayrıntılar içinde boğulmamak için alfabetik gerçeklikleri anarak yürüyelim.
2- PROLETARYA SÖZCÜĞÜNÜN ÜÇ ANLAMI
Proletarya partisi deyimi içinde iki sözcük var.
Önce proletarya nedir? Tam karşılığı modern işçi sınıfı demektir. Parti sözcüğünü sonraya bırakalım. Demek Proletarya sözcüğü içinde üç ayn anlam otunır:
1) İşçi,
2) Modern,
3) Sınıf..
Bu üç anlamı duruca kavramazsak; proletaryanın ne olduğu gölgede kalır.
3- İŞÇİ NE DEĞİLDİR?
İŞÇİ nedir? İşçi sadece başkası hesabına çalışıp sömürülen insan değildir. Böyle insanlar, uygarlık denilen sınıflı toplum doğdu doğalı vardır. Hatta, tarih öncesinin sınıfsız toplumu orta barbarlık denilen sürü ekonomili çobanlık çağında bile: Köle adlı, babahan yanına yanaşmış çalışan insan tipleri belirmiştir.
Ne tarih öncesinin aile çocuğu yerine geçen insancıl kölesi, ne uygarlığın hayvandan beter şartlar altına soktuğu, bir aygıt, cansız âlet gibi kullandığı, isteyince kırdığı, öldürdüğü insanlıktan çıkarılmış kölesi: İşçi değildir. Kölenin bütünü (bedeni ve ruhu) hep birden pazarda alınır, satılır ve ebediyyen sahibinin malı olur.
Ortaçağın lonca ustaları yanında çalıştırılıp sömürülen kalfalar ve çıraklar, köle gibi parayla alınıp satılmasalar bile ömürleri boyu ustalarının ve loncalarının tüm yaşantılarıyla yetkisi ve kontrolu altında bulunurlar. İşçi, ne “usta”sına veya “patron”una, ne herhangi bir loncaya öyle, bir bitkinin köküne bağlı kaldığı gibi yapışık ve kişiliksiz değildir.
Antika Tefeci – Bezirgân toplumda (gerek “ilkçag”, gerek “ortaçağ” adı verilen ortamlarda) çalışanlar, sömürülenler, kimi “amele” (İşçi) adını taşısalar bile,“ulûfeli” (ücretli, gündelikçi) olsalar bile, bugünkü “proletarya” deyimi içine girecek “işçi” sayılamazlar.
4- İŞÇİ NEDİR?
MODERN nedir? İşletilip sömürülen insanı işçi yapan şey: “Modern” oluşudur. Modern ne demektir? Kısacası: Kapitalist demektir. Modern işçi: Kapitalistin işletip artı-değer sömürdüğü çalışandır. Modern işçi: Ne onu işletenin malı olan ilkçağın kölesidir, ne işleten kişi veya lonca gibi örgütlerin bitkicil ortaçağuydusu olan kuldur.
Modern İşçi: Hür (özgür)dür. Hem iş aygıtlarından “hür”dür, yâni kopmuş, yoksundur, çalışacak aracı yoktur; hem kapitalistten (veya loncalardan“hür”dür,yâni kimsenin ve hiç bir şeyin kölesi değildir. Kulu da, “Kapıkulu” da değildir. Pazarda ne bedenini, ne ruhunu hiç bir vakit satmaz. Yalnız, belli bir süre için, belirli bir ücret (gündelik) karşılığı olarak işgücünü satar. Bu bakımdan proletarya partisi; ne ortaçağın kölelerinin, ne ortaçağ kullarının, ne “kullukta kusur etmeyen”; “ustaların”, “kalfaların”, “çırakların” partisi olamaz. O çeşit antika kul-köleliklerin türlü izlerini ruhlarında, hatta kimi bedenlerinde taşıyan: (Esnaf, köylü, aydın v.b. ) sırf küçükburjuvaların partisi de hiç olamaz.
Türkiye gibi geri ülkelerde bu karakteristik üzerinde ne denli çok durulsa azdır. Ve pratik parti çalışmalarına girilince yukarıda saydığımız ve sayamadığımız daha nice “antikalıklar” ile karşılaşılacağı ayrıntılanyla görülecektir. O zaman bu söylediklerimizin somut anlamları büsbütün ama gittikçe anlaşılacaktır. Örgüt içinde: (deneme, bilgi, bilinç, karakter, vb. hiyerarşisinin önemi burada gizlidir.
5- İŞÇİ SINIFI NEDİR?
SINIF nedir? Üretimde çıkarları ve durumları bir olan insan kümelerine sınıf denir. Modern işçiler de modern bir sınıftırlar. Ancak bir siyası partiyi sırf “işçiler”kurdu, yahut yönetti diye o parti hemen protetarya partisi olamaz.
Her sınıf içinde olduğu gibi, işçi sınfı içinde de bir çok zümreler ve katlar yaratılmıştır. Hele kapitalizmin en büyük dayanağı modern işçi sınıfı içinde birbiriyle çelişen bin bir ayırt yaratmaktır. En altta Arapça’dan “ameliye”, yahut Rumca “ırgat” denilen toprak işçileri, sonra köyden yeni gelmiş Frenkçe “manövr” denilen kaba elişçileri, “kara amele”ler, daha yetişkin işçiler, orta işçiler, okuryazar işçiler, okumaz yazmaz işçiler, uzman işçiler, usta işçiler, çırak işçiler, kalfa işçiler, ustabaşı işçiler, sendikalı işçiler, sendikacı-işçiler, sendikasız işçiler, ve ilh., ve. ilh.
İşçi Sınıfı: Bütün o zümrelerin topunu birden içine alır. Proletarya partisi: Bütünü ile işçi sınıfının en genel, en ileri, en sağlıklı eğilimlerinin teorisini ve pratiğini temsil eden örgüttür. İşçi zünırelerinden herhangi birinin veya ikisinin kendi özel eğilimlerine göre kurup güdeceği bir parti, “işçi” adını taşısa bile, işçi sınıfı partisi olamaz. İşçi sınıfı bütününün teorik ve pratik varlığını, tarihi eğilimini tümüyle temsil edemediği sürece güdük, sapık bir zünıre, kat partisi olur. Oturaklı ve tutarlı bir proletarya artisi rolünü başaramaz.
Örneğin, Türkiye’de TİP denilen bir “işçi partisi” var. Buna neden proletarya partisi diyemeyiz? Çünkü, TİP’i kendi özel zümre eğilimlerine göre ilkin kuran ve güdenler “sendikacılar” adını alan ve bilinen kimselerdi. Sendikacılar, şayet işçi iseler bile, çok kez işçiden kopmuş, imtiyazlı “aristokrat” işçilerdi. Sonra hepsi seçme “küçükburjuva”, hatta dekadan Aristokrat kalıntısı veya hayranı aydınlar TİP mekanizması içine yabancı cisim gibi sokuldular.
Bu ikisi birbirinden daha şahbaz zümrelerin melez örgütü, ister istemez: “İşçi sınıfı içınde burjuvazinin sözcülüğü” rolünü rahat buldular. Onların ilk işleri işçi sınıfının bütünü ile de, mücadelesi ile de tarihi ile de çatışmak oldu ve kopuşmak oldu. Modern işçi sınıfına karşıtlıklarını “sosyalist” sözcükleriyle ne denli süsleyip örtbas etmek isteseler, içlerinin içlerinde yatan antikalık (Küçükburjuva eğilimi), kapıkulu ruhlannı yer yer sırıttırdı. Polis komplekslerini, felsefelerinin “Amentü”sü yapmaktan bir türlü yakalarını kurtaramadılar.
6- PARTİ NEDİR?
PARTİ nedir? Bir sosyal sınıfın da, bir zümrenin de siyasi iktidar savaşı yapacak örgütüdür. Sınıfın ve zümrenin ne olduğu gözümüz önünde bulunursa, bir partinin parti adını gerçekten alabilmesi için başka neyin gerektiği daha iyi araştırılabilir. Bir partinin, parti olabilmesi için yalnız sınıf partisi olması yeter mi? Hayır. Sınıf partisinin, aynı zamanda siyası iktidar savaşı yapmaya elverişli bir örgütte olması gerekir.
Daha doğrusu, her gerçek parti önce sınıf örgütü, sonra siyaset örgütüdür. Yahut sınıf örgütü demek, kendiliğinden siyaset örgütü demektir. Olmıyacak bir varsayımla: Siyaset yapmayı beceremiyen bir örgüt sırf sınıf örgütü olsa ona parti adı verilemez. Bütün zümreleriyle işçi sınıfını içine almış veya sırf her zümreden işçilerin kurduklan ve güttükleri bir örgüt hemen proletarya partisi olabilir mi? Hiçbir zaman olamaz Proletarya Partisi herşeyden önce bir siyasetörgütüdür.
Bunu söyler söylemez siyasetin ne olduğu, proletarya partisinin ne zaman, nasıl siyasi örgüt sayılabileceği birinci problem olur. Siyasi parti bir sınıfın sınırları ve sınıf bencilliği içine hapsolmamış bir örgüttür. Kendi sınıfından başkasını görmeyen bir örgüt, siyasetin dışında kalmış ve parti olmaktan çıkmış olur. Çünküparti, ne bir zümreyi, ne bir sınıfı değil, sınıflı toplumda bütünüyle bir ülkeyi ve tüm Dünya’yı içine alacak, yönetecek, değiştirecek bir örgüttür. Parti bu evrensel görevini yerine getirebilmek için sınıf körlüğü denilen dar düşünce ve davranıştan kurtulmak, siyaset yapmak zorundadır.
Bu bakımdan proletarya partisi herşeyden önce kendi üyelerini politika alanında yetiştirmek, onlara siyasi eğitim ve bilinç sağlamakla görevlidir. Sıyasi eğitim, lâfla olmaz: Sınıflı toplumda var olan bütün sosyal sınıf ve zümreleri kollamakla olur. Sınıf bilgisi ve bilinci bir tek sınıf içine tek yanlıca kapanıp kalmakla edınilemez. Bütün sosyal sınıf ve zümrelerin içyüzlerini çokyanlıca kavrayıp işlemek gerekir.
Bunun ise tek pratik ve kaçınılmaz şartı: Bütün sosyal sınıf ve zümreler içinde her zaman var olan tüm hoşnutsuzları ve tüm devrimcileri kendi içine almaktır. Onun için proletarya partisi yalnız işçilerin değil, her sınıf ve zümre içinden bütün devrimcilerin partisi olur. Yeterki başka sınıf ve zümrelerden proletarya partisi içine gelen hoşnutsuzlar:
1- Gerçekten devrimci olsunlar;
2- Gerilerindeki bütün kayıkları batırarak gelmiş olsunlar..
7- PROLETARYA PARTİSİNİN DİYALEKTİĞİ: BİLİMCİL SOSYALİZM
Buraya dek söylediklerimizden anlaşılacağı gibi, proletarya partisi problemi, olağanüstü diyalektik işleyen bir mekanizmadır.
O mekanizmayı alışılagelmiş skolâstik antika metot ve mantıkla, yahut metafizik modern burjuva metot ve mantığı ile kavrayabilmek olanaksızdır. O nedenleproletarya partisi içinde ve dışında boyuna skolâstik ve metafızik kafalar kırılıp dökülür durur.
Proletarya partisi hem bütün işçi sınıfının içinde olacak, hem de öteki bütün sosyal sınıfların içinde olacaktır. Proletarya partisi: Hem bütünüyle işçi sınıfınındevrimcilerini içine alacak, hem de bütünüyle öteki sınıf, tabaka ve zümrelerin devrimcilerini içine alacak… Bu apaçık bir çelişki değil midir? Bir çelişkidir. Ama,akıldan uydurma, sübjektif ve soyut bir ölü çelişki, yâni saçma değildir: Tanı tersine, yaşantıdan gelme, en objektif ve en somut bir canlı çelişkidir, yânigerçekliğin tâ kendisidir.
Proletarya partisinin bütün gücü ve bütün dinamizmi bu gerçeklerin canlı diyalektiğinden gelir. Proletarya partisi iliklerine dek bir sınıf partisi, işçi sınıfının partisidir. Ama egoist, kendi sınıf tekkesinin aşılmaz duvarları içinde bunamış sınıf tekelcisi bir parti değildir. Örneğin İngiliz Trade- union’larının işçi partisiöyle dar sınıfcıl kaldığı için, herşeyden önce, sendika ağalarının, Finans-Kapital uşaklığına yatkın, işçi sınıfı düşmanı, emperyalizm dostu örgütüdür.
Proletarya partisi, yalnız işçi sınıfının çıkarlarını ve dar çerçevesini düşünmekle kalmaz. Sosyal sınıflar tabusunu, işçi sınıfı ile birlikte toplum alın yazısından siler. Ortada yalnız insan varlığını yüceltecek bir toplum ülküsünü taşır. En az sınıfcıl olduğu kertede insancıldır. Ham ervahı çileden çıkaran başdöndürücü diyalektik buradadır. Bu olağanüstü: (sınıf + insan) ülküsünün biricik bilimi ve bilinci, teori ile pratiği işçi sınıfı açısından proletarya partisinde sentezleştirmiş bulunan bilimcil sosyalizmdir.


Haçlı Saldırılarına Karşı Ne Yapmalı? 23 Şubat 1971
Finans-Kapital, her gün sinsice üç beş devrimciyi avlatmakla yetinnıiyor artık. Düzenli birlikler tarafından yürütülen, plânlı, açık ve genel (toptan “temizlik”hedefini güden) saldırılara geçti. Dün Ortadoğu, Siyasal Bilgiler, bugün Hacettepe, yarın kimbilir nere? Olayları anlatmanın, yorumlamanın; kimlerin yaptırdığı, kimlerin yaptığı üstünde durmanın anlamı kalmadı artık. Herşey apaçık ortada, işte, Finans-Kapital Devletinin radyosu söylüyor: “Saldırıya POLİSİN yanında BAZI TOPLULUKLAR (?) da katıldı.” İşte Bab-ı Âli gazetesi yazıyor: “Silâhlı saldırıya girişen POLİSLER, yakaladıkları öğrencileri olay yerinde biriken BİNLERCE KİŞİLİK BAZI SİVİLLERE (?) dövdürmüşlerdir. (Demek: Finans-Kapital diktatörlüğünün, yalnızca Ankara’da, resmî işgal kuvvetlerinin dışında, binlerce kişilik çete birlikteri var.) Olay yerindeki İZLENİMLERDEN (sevsinler böyle izlemi) anlaşıldığına göre: Polisler, yakaladıkları öğrencilerin BAZI SİVILLER tarafından dövülmesini daha önceden plânlamışlar. Bunlardan bir kısmı BİR KIZ ÖĞRENCIYİ FECI ŞEKİLDE DÖVEREK LİNÇ ETMEK istemişlerdir. Gazetecilerden Ali Doruk, Özgen Acar, Yaşar Uçar BAZI SİVİLLER tarafından feci şekilde dövülmüştür. Bir Hava Harp Okulu öğrencisinin sırtına sopalarla vurulmuş, öğrenci linç edilmekten zor kurtulmuştur.” (Cumhuriyet, 20 – Şubat)
Haçlıların kurşun yağmuruna karşı çıplak el, açık göğüsle çıkma yiğitliğini kim küçümsiyebilir. Ama görüyorsunuz: Akıl silâhından, BİLİMDEN ve BİLİNÇTEN soyulmuş kör yiğitlik yalnız başına para etmiyor. İşçi Sınıfının en gözüpek militanları pisi-pisine kırılıyor. Herbiri yüz Finans-Kapital çakalına değişilmiyecek nice kurban verdik. Gelin, yakıcı gerçeğe gözümüzü kırpmadan bakmaya cesaret edelim: Bu tarz savaş, İşçi Sınıfı Aklına, bilimine ve Bilincine uymuyor.
Evet, Haçlı saldırılanna karşı ne yapmalı?
Önce şu çıplak durum çivi gibi beyinlere çakılsın: Kurşun yağmuruna karşı, çıplak göğüsle çıkan devrimci gençliğin yanında kimler vardı? Hiç kimse! İşçiler yoktu, yoksul köylüler yoktu, küçükburjuva radikalleri yoktu, sırf adlarını sıralasan sayfalar dolduracak devrimci kuruluşlar yoktu. Ama bu yoklar kulesinin tabanında da tepesinde de bir acı gerçek oturuyor: İŞÇİ SINIFININ İKTİDAR SAVAŞI VERECEK PARTİSİ YOK! Hep söylenir, tekrar söylenir, tekrar tekrar söylenir: İşçi Sınıfı sosyalistse her şeydir, sosyalist değilse hiçbir şey! Ve İşçi Sınıfını ancak ve ancak onun partisi sosyalist yapabilir. Öyleyse, ne yapsın İşçi Sınıfı, Gençliğin yanında nasıl varolsun? Gene durmadan yazılır, çizilir, söylenir: Yoksul köylülüğü ancak ve ancak İşçi Sınıfı Partisi ordulaştırabilir. Öyleyse ne yapsın yoksul köylülerimiz, gençliğin yanında nasıl yer alsın? Kılkuyruk küçükburjuva kuruluşlarının partisiz nasıl güdüleceği üstünde hiç durmayalım. Onlar küçük-burjuva hamamlarının namusunu bile kurtaramaz oldular artık.
Dişine tırnağına kadar silâhlı Finans – Kapitalistler ve Tefeci – Bezirganlar: CIA’sıyla, MİT’iyle, İT’iyle TOPLU Polisiyle yetinmeyip binlerce kişilik çeteler düzerken biz hâlâ eli bağrında, gözü burnunda bekliyecek miyiz? Hâlâ ölülerimizin sıcak kanları üstüne utanmadan aczin gözyaşlarını mı dökeceğiz? Bunca acılı ağrıdan, bunca tulûattan sonra: Hâlâ İşçi Sınıfı Partisini örmeğe girişecek CESARET yok mu bizde? Yoksa H. Kıvılcımlı’nın deyimi ile “ZATEN BİZ YOKUZ” diyelim de olup bitsin.
Finans-Kapitalin Haçlı Seferlerine karşı ne mi yapmalı? Saniye sektirmeden, İşçi Sınıfının -yenmez yutulmaz demir leplebi- partisini örmeye girişmeli. Nasıl mı? Yüz kere söylendi, yazıldı; somutça, duruca ÇAĞRISI yapıldı. Köyde, kentte, her yerde: Devrimci Derleniş Komiteleri kurulsun, dendi. {Bu iş için üç militanın bir araya gelmesi bile yeter.) Devrimci Derleniş Komitelerine Halk Uyanış Güçleri örgütlenmesi önerildi. Asgarinin de asgarisinde Demokratik – Merkeziyetciliği sağlamak için, şimdilik (Derleniş Komiteleri elbirliği ile Merkezi Derleniş Komitesini gerçekleştirene dek) Sosyalist Gazetesi’nin “ortak bağ noktası” olarak lütfen kabul buyurulması rica edildi. Diyalektik, konunun ancak bu kadar şemalaştırılmasına izin verebilirdi, Hâlâ, İşçi Sınıfı Partisinin tasarısını İşhanı projesi gibi bir şey sananlar var. Mimarlar Odası’na başvursun; belediyeden de bir ruhsat çıkartmayı unutmasın.
Meselenin bir başka yanı daha var: İşçi Sınıfı Partisine demir leplebi olabilecek kırattaki (nitelikteki) militanların büyük çoğunluğu Tarikat – Yuvar batalıklarında debeleniyor. Tarikat – Yuvar Şeyhleri, Mollaları, Efeleri; kollardan, bacaklardan, her çeşit küçükburjuvaca eğilimlerden sımsıkı tutmuşlar; durmadan çekip asılıyorlar. Militanlar, Şeyhlerin, Mollaların ve Efelerin yağlı kazığını yedikçe, Finans – Kapitalin yağlı kurşunu üstüne koşuşuyor. Olmadı; karasevdalı aşıklar gibi, vurup sazı omuza yuvar yuvar dolanıyor. Dolaşacak yuvar (daha doğrusu, deveyi yardan atan bir tutam umut-otu bile) kalmayıncaya bütün dağlara küsüp köşesinde büzülüyor, ya “Belli Talim – Terbiyesine” güvenerekten, “özümüz öz yuvarı için” başlıyor sallanıp yuvarlanmaya!
“Baş Kurtarmak – Baş Yemek” üstüne Türkiye İşçi Sınıfı ile Sosyalizm Kalpazanları arasındaki savaş yeni değil. Eskisinin bazı bölümlerini gazetemiz yayınlamıya başladı. Yenisi, Hikmet Kıvılcımlı tarafından; dört kitapta ve bir çok makalelerde verildi. Daha da durulup işlenecek. Onun için, bu seferlik kestirmeden gidelim.
Abacı Hacıvatlar altı kaval, üstü cambazhane kıçı kırık bir partiyi saltanatlarına “Garanti Bankası” sandılar. Parti – Megalomanyaklığını TEZLEŞTİRDİLER. MDD’ci Karagözler, partisizler sömürüsünü “ömür boyunca aylık gelir” bellediler. Partisizlik – Megalomanyaklığını ANTİTEZLEŞTİRDİLER. Berikiler belirsiz TİP’leri ile, ötekiler BELLİ TİP’sizlikleriyle İşçi Sınıfı Militanlarını TOP yapıp oynadılar. Hacıvatbaşı, 50 yıllık Türkiye Solunu yok saydı. Karagözbaşı, 50 yıllık Türkiye Solunu ninesınin peri masalına çevirdi. Oysa; 50 yılın bir yakası baştanbaşa ihanet, döneklik ve satılmışlık kuburu gibi. Öte yakası: Her çeşit nankörlüğe, her çeşit ikiyüzlülüğe ve rezilliğe, her çeşit zulüm ve zılgıda karşı dişle tırnakla santim santim kazılıp hazırlanmış, gelecek kuşaklar için BİLİM ve TEORİCE dayanıp döşenmiş İşçi Sınıfı İstihkâmî idi. İkisi arasından da “Cav – Cavların” ve “Mav – Mavların” Kurbağalı Deresi akıyordu. Öteden, Saray – Sazende Hacıvatbaşı “kaba kaba” yellendikçe, doğma büyüme Dere Han olan Karagözbaşı karınağrısından beter bir “gurultu” tutturdu. Ortalığa toz duman attırdılar. 50 yıl, Kelle-i Hacıvat sayesinde, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte deccal kesildi. Korkudan dişler kenetlendi, gözlere perde indi. Biraz ayılır gibi olunca; bir de baktık ki: Kelle-i Karagöz sayesinde, 50 yıl, şu meşhur “Aptal Bakire’den” daha masum bir tazecik olup çıkmış. Bu sefer de milletin erkekliği kabarıverdi.
Sahneyi tutan yalnızca Hacıvat ile Karagöz olsa insan gam yemiyecek işte gelmiş gidiyorlar, varsın şu Dede-Yadigârları da İşçi Sınıfının sırtından bir“Demçektin” diyecek. Ama, sanki Mart kedisi mübarekler! Ne zaman Kerime ve Mahdum sahibi oldular, ne zaman Kerime ile Mahdumu başgöz ettiler; doğrusu, bu el ve bel çabukluğuna 50 yılın emektarları bile pes etmiş olmalı. İlk cenin ana tarafından Hacıvatgilin, Baba tarafından Karagözgilin yavrusu. Dişi çıktı. Adı: Akpembe. Mahalleli, “Mav – Mav Gelinlik” diye çağırır. İkinci yavru Karagöz Hatun’dan doğmadır. Nerden peydahladığı bilinmez. Tıpkı destancıl Aykağan gibi,“günlerden bir gün” Karagöz Hatun’un “gözü yanıp parladı. Erkek – Oğul doğurdu. Çocuk birinci gün yürüdü, üçüncü gün ata bindi, yedinci gün Ok Yay kuşanıp avlanır oldu.” Dedem korkut, ol yiğide “Aktolgar – Caygar” adını bağışladı. Aktolgar – Caygar Efe ile Mav – Mav Gelinlik şu günlerde “Yolcu” bekliyorlar.
Hâlâ kanayan kurşun yaralarının üstüne tulûat tuz – biberi mi ekmek istedik? katiyyen HAYIR! İlk ihtarımızı yapıyoruz: Bitsin artık rezil tulûatçılıklar uğruna İşçi Sınıfının ve İşçi Sınıfı Devrimci Aydın Militanlarının kırdırılması!
Genç arkadaşlar, sizin yediğiniz kazıklardan, başınız üstüne çevrilen fırıldaklardan, çok çok bir kuşak daha eski olan bizler de aldık nasibimizi. Yüzlerle sayılıyorduk, geriye bir düzüne ya kaldık, ya kalmadık. Çoğunluk, doğru dürüst bir savaşçık olsun veremeden rezil demogogların ve kalpazanların elinde çarçur olup gitti. Baktık ki, GENÇLİK HIZI ile davranıp bataklığın üstüğ yüıümek birşeyi çözmüyor, tam tersine hep biz kaybediyor, biz telefat veriyoruz: İşçi Sınıfının Düşüncesı ile Davranmaktan başka çıkar yol olmadığını kavradık. Kavradık ama, çok geç. Ve bu bize pahalıya oturdu.
Tarihe şöyle bir bakın: Tarikat – Yuvar Şeyhlerinden, Mollalarından, ve Efelerinden Türkiye Burjuvavisi bile hayır görmenıiş; biz göreceğiz? Küçükburjuva ikirciliğine yer yok. Elinizi kapan kalpazan ellerini koparıp atın. Yoksa; kolunuzu kökten verseniz gene kurtulamıyabilirsiniz. Bu işte işçi sınıfı düşüncesi ile işlenmemiş ham yiğitlik sökmez. Ya bir hain kurşunla pisi pisine götürürler insanı, ya tez zamanda paçavraya çevırirler. Bir daha, bir daha tekrar ediyoruz; Bir tek çıkar yol var: 1-İşçi Sınıfımn kurtuluşu uğruna 100 ve 50 yıl durmadan sancıyan BEYINLERİN ÜRETTİĞI BİLİM VE TEORİYİ, asgari ölçüde olsun, özümleyip sindirmek. 2-Top top derlenip İşçi Sınıfı denizine dalmak; orada her çeşit burjuvaca ve küçükburjuvaca kirlerden arınmak; böylece, İŞÇİ SINIFI İLE DAVRANAN, tam hedefe tam zamanında vuran, GÜÇLER OLMAK.
Bunu göze alabiliyor muyuz, alamıyor muyuz? Her militanın -Hayır, İşçi Sınıfının değil- alınyazısını çizecek yakıcı soru işte bu. Cevabını işçi sınıfına değil, kendinize vereceksiniz.


YENİ AŞAMADA AYNI PAROLA: PROLETARYA PARTİSİ 9 Mart 1971
Son aylarda girişilen eylemler, dört Amerikalı olayı ile yeni bir aşamaya ulaşmıştır Finans-Kapital, gençliğe karşı kanlı ve zâlim saldırıları ile bu aşamayı hazırlamış, kışkırtmış ve hızlandırmış bulunuyor.
Varılan bu noktada meseleyi çok yanlı olarak ele almak gerekmektedir. Amerikalıların kaçırılma olayında yayınlanan “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu” imzalı bildirinin sahipleri, söz konusu eylemlerden bazılarını kendilerinin düzenlediklerini belirterek, olayların sorumluluğunu üstlendiler.
Eğer bildiriyi yayınlayan örgütün liderleri gazetelerde isimleri zikredilen ve aranmakta olan kimseler ise, uzun yıllar eylem içinde tanıdığımız bu kişilerin sonuna kadar namuslu, yürekli ve inanmış kimseler olduklarını söylemeliyiz. Aranmakta olan gençler, önce TİP’te, daha sonra gençlık örgütlerinde fedakarca mücadele etmiş, kimisi millî kurtuluş hareketlerinde düşman mermisi altında aylarca dövüşmüş, kimisi Türkiye’de Finans-Kapital’in her, türlü baskı ve işkencesine göğüs germiş kişilerdir. Haklarında “vur” emriyle aranan gençler burada belirtmeye gerek görmediğimiz sayısız durumlarda, işkenceye tahammül, eylemde cesaret, mertlik v.b. bakımından çeşitlı sınavlardan başarı ile geçmişlerdir. Bu arkadaşların namuslu ve yiğit kişiler olduklarını hiç kimseyle tartışmayız.
SOSYAL DEVRİM PROBLEMİ
Bilimcil sosyalizme göre: Sosyal devrim, modern tuplumda tümüyle bütün millet katlarını sarmış bir bunalımın ürünüdür. Ne bir zümrenin ne bir sosyal sınıfın, ne de hatta bir çok sosyal sınıfların teker teker veya birkaçı birleşerek yapabilecekleri işlem ve eylem değildir.
Ancak çağımızda, kapitalizmin genel bunalımlar aşamasını yaşıyoruz. Kimi yerde, kimi şartlar altında, o kan ve irinle şişmiş emperyalist kan çıbanının incelen pis zorbalık kabuğuna en ufak bir iğnenin batırılması, çıbanın patlamasını ve akmak için basıncı, ateşi yükselten İrinin boşalmasını sağlayabilir. Daha doğrusu yer yer sağlayıp duruyor.
Gençliğimizin coşkun eylemcileri, besbelli, ne denli azlık ulurlarsa olsurlar, kokuşmuş Finans-Kapital tahakkümü çıbanına batıp onu delmek, insanlarımızı vurgundan, ezgiden kurtarmak için çelik bir iğne olmak girişimindedirler. Dünyanın çeşitli geri ve hatta ileri ülkelerinde bu gibi girişimler için her gün yeni yeni örnekler, uygulamalar patlak veriyor.
SİLÂHLI PROPAGANDA
Özellikle Latin Amerika’da geliştirilen silâhlı propaganda metodu, işçi sınıfı içinde kök salmış bir Marksist-Lenininst parti olmaksızın, bir grup devrimcinin silâhlı mücadeleye geçmesi şeklinde ortaya çıktı. Silâhlı propaganda çoğu kez şehir veya kır gerillası halinde somutlaştı.
“Gerilla savaşı”, “çete harbi”, “partizan hareketi” vb. adlarını alır. Şüphesiz, her ülkenin kendi sınıf yapısına ve devrim koşullarına göre değişir. Ülkedeki Marksist-Leninist parti gerilla mücadelesine karar verebilir. Mao’nun kır gerillası ya da İkinci Dünya Savaşı’nda Fransız Komünist Partisi tarafından önerilen vepatriotlar aracılığı ile yürütülen “maquis” adlı çete savaşı eylemleri buna örnektir.
Kır Gerilla Fokosu: Bir gerilla fokosunun (ocağının) belirli bir bölgede feodallere, hükûmet kuvvetlerine karşı silâhlı mücadeleye girişmesidir. Foko şeklinde başlayan gerilla mücadelesinin zamanla bir halk savaşına dönüşeceği, o fokonun ise bu süre içinde oluşacak halk ordusunun çekirdeği olduğu yer yer taktikleştirildi hatta teorileştirildi.
Regis Debray tarafından ortaya atılan bu tezin pratikteki geçersizliği kimi uygulamalardan sonra bizzat Debray tarafından teslim edildi.
Şehir Gerillası: Geçmişte örnekleri görülen ve çoğunlukla kentlerde çalışan yeraltı direnme örgütlerinin çalışma biçïmlerinin günümüzde aldığı yeni biçimdir. Özellikle Lâtin Amerika’da, foko tarzında yürütülen kır gerillası başarıya ulaşmayınca, gerillalar çalışmalarını kırlardan şehirlere kaydırmışlardır. Ve bu yoldan geçerek, silâhlı propagandayı yürüterek, halk savaşına ulaşmak amacını gütmektedirler.
Biliyoruz ki, Lenin’in devrimci teoriye en büyük katkılarından biri parti konusudur. Bu nedenle, Leninist bir biçimde örgütlenmemiş, işçi sınıfının içine derin kökler salarak, gerçekten de işçi sınıfının yüksek çıkarlarını demokratik merkeziyetçi bir işleyişle temsil eden bir önder örgüt olmadan girişilecek her mücadele, işçi sınıfindan uzak ve ayrı kalabilir. Kitle içinde propaganda çalışmasının silâhlı yolla yapılıp yapılmayacağına, yapılacaksa bunun zamanına ait kararı da ancak böyle bir parti koordine edebilir.
Babil artığı tefeci-bezirgan zümreden küçük burjuvaziye sızan sayısız hastalıklar sol kamp içinde yıllardır kendini göstermektedir.
Solda kışkırtılan keşmekeş, birçok yiğit genci bu yola sürüklemiştir. Bu arkadaşlar, başka ülkelerde izlenen yolları uygulamak yoluna gitmişlerdir. Bugüne dek birçok revizyonist ve karyerist sosyalizm bezirgânı tarafından aldatılan gençlerden bir kısmı çıkar yol olarak silâhlı propagandayı seçmişlerdir. Bu nedenle, girişilen bu tutumun sosyal nedeni Finans-Kapital ve Hacıağa zorbalığı ise, politik nedeni ve suçluları sözkonusu karyerist – oportünist, kaşarlanmış kliklerdir. Ayrıca “hemen silâhlı mücadele” çığlıkları atan veya bu eylemleri şak şak tutan ne idüğü belirsiz salon sosyalistleri de gençlerin devrimci heyecanını sömürmektedirler.
İçinde bulunduğumuz kargaşada böyle durumlar olacaktır. Ayrıca CİA da şu ya da bu şekilde bu veya benzeri durumları teşvik edecektir.
İşçi sınıfının devrimcilerine düşen görev nedir? T.İ.P. yönetici oportünizmine, şu ya da bu revizyonist – karyerist kliğe bakarak, küçük burjuva dalkavukluğundan midesi bulunan gençliği her şeyden önce anlamaktır. Ondan sonra serin kanlıca Marksist – Leninist yolu gerçekleştirmek görevimizdir. Marksist – Leninist yol işçi sınıfı içinde yeşerip, büyüyecek, güçlenecek sapmasız alternatiftir. İşçi sınıfı sosyalizmi, bütün halk yığınlarının modern önderi olan işçi sınıfına dayanabildiği ölçüde tutarlı ve güçlü olur.
Proletarya devrimcileri, sağlı, sollu sapmalara karşı, gerçek alternatifı, yani Marksist – Leninist yolu yaratabildiği ölçüde başarı kazanır.
Bu başarının birinci şartı ise, çelik disiplinli PROLETARYA PARTİSİ’ni yeni aşamada reorganize etmek yani geçmişin kazançlarını geliştirerek yeniden örgütlenmektir.


ORDU KILICINI ATTI!.. 16 Mart 1971
13.3.1971 İZMİR
Beklenen oldu. Ordu bir yol daha politikaya el koydu.
Öteden beri maval gibi okunan bir martaval vardır: “Asker siyasetle uğraşmaz!”
Önce neden uğraşmaz? Yasaktır da ondan. Kim koymuştur bu siyaset yasağını? Hiç kimse orasını düşünmez. Önüne gelen, antika felsefenin mutlak hakikat tekerlemesi gibi, “aklın son kertesi odur” gibilerden bir çalımla tekerler durur: “Asker siyasetle uğraşmamalı. Memur da siyasetle uğraşmamalı.”
Ya neyle uğraşmalı? Devletin tepesine iki buçuk Finans – Kapital göbeklisi, yahut beş on Tefeci – Bezirgan veledi oturtacaksın. Onlar yanılmaz papa hazretleri çalımı ile tepeden buyuracaklar Altlarına dizilmiş milyonla asker ve memur: Ne ferman edilirse hiç düşünmeksizin, “Homongolos” dedikleri makina makina adamlar gibi uygulıyacaklar.
“Asker-memur siyasetle uğraşmaz” tekerlemesinin altında yatan asıl maskeli suikast budur: Biraz okur yazarlık öğretip hanyayı konyayı anlayabilecek gibi olan halk çocuklarını: Ya asker ocağına, ya memur loncasına sokarsın. Alınlarına da, Hindistan paryalanna yakıştırılmış bir sözde “dokunulmazlık” damgası vurursun. Topunu birden: “siyaset dışı” yalanı altında “toplum dışı” yani “insanlık dışı” bırakırsın.
Maksadın nedir? Milyonlarca aydın kişiyi politika bilmez, Toplum yabancısı, insan ötesi bir uslu halk düşmanları kalabalığı haline getirmektir. Öyle yüzbinlercesi “bilgi” deyince burjuva politikasının en domuzu ile şartlandırılmış, hepsi tepeden tırnağa dek örgütlü ve silâhlı kişiler kastını, Hınt Kastları gibi kimi ayrıcalıklarla imtiyazlarla millet dışında, halka karşı dondurup otomatlaştırmaktır. En sonunda o yaldızlı otomatları, tepedeki bir avuç modern ve antikaMehrâce‘nın (Finans – Kapital beyleri ile Tefeci – Bezirgân ağaların) emrinde körü körüne kesen bir kapıkulu makinası olarak kullanmaktır. En alttaki yığınlar katırına sömürülecektir.
Bu körkörüne parmağım gözüne basitliği ve bayağılığı apaçık olan kahredici sınıflar savaşı oyunu, bu gün artık Himalaya ve Hindikuş dağlarıyla binlerce yıldır geri kalan dünyadan tecrit edilmiş Hindistanda bile sökmez hale gelmiştir. Biripek sâri’li Bayan İndira Gandi bile; Başbakan olunca bunun böyle gidemiyeceğini anlamış, Antika Tefeci – Bezirgan putları Mehraceleri kaldırmıya, modern Finans – Kapital kalesi bankaları millileştirmiye girişmiştir.
Ya Türkiye’de? Mehrace sultan-halife 50 yıldır kalkmış: Ama onun Tefeci – Bezirgân ekonomi ve sınıf temeli, bütün dişleri tırnaklariyle “Kasaba” denilen ilçe ve il yuvalarından yurdu örümcek ağlarıyla sarmış, köylümüzün ve halkımızın kanını emiyor. Yabancı Finans Kapital tahakkümü Kuvayi – Milliye Savaşı ile kaldırılmış. Ama, “kimse” farkına varmadan Yerli – Finans – Kapital ülkemizin tepesine çöreklenmiş.
Oradan, tepeden, bütün basını, yayını, radyoları, okulları, üniversiteleri, kışlaları ile (memurları nasıl olsa “Personel Kanunu” gibi yem borularıyla tuşa getirmiş), asıl korkunç olan Silahlı Kuvvetlere doğru bangır bangır mıyersma saçıyor: “Asker Siyasetle uğraşmasın”… Ya kim uğraşsın “efendi hazretleri” Sen 500parababası ile 2000 hacıağa perde ardından orduyu gerek millet, gerek vatan, gerekse çalışan halk yığınları aleyhine kullanacaksın. Hem de en iki yüzlüce (Ekonomiyi Ortak Pazara, Politikayı NATO’ya, Ordu’yu Amerikan Generali Başkumandana) teslim ederken “vatan, millet, sakarya” nutukları atarak soygununu ve ihanetini rahat rahat, “huzur” içinde sürdüreceksin. Onun için: “asker siyasetle uğraşmıyacak”ta, köpeksiz köyde sen değneksiz gezeceksin.
Yutar mı bunu “asker”? Eğer Ordu kadrosu İngiltere’de olduğu gibi antika hacıağa (Lord) çocukları, Fransa’da olduğu gibi modern işveren (Burjuva) çocukları tekelinde olsaydı, belki seninle her kumpası saman altından yürüterek: “siyasetle uğraşmaz” maskesini takabilirdi. Türkiye Silâhlı Kuvvetlerinin büyük çoğunluk kadrosu “subay oluncaya dek yamasız pabuç giymemiş” HALK ÇOCUKLARIdır.
Bu gerçeklik oportadaydı. Kimi kendilerini “keskin marksist” sanan sosyalist beycikler, devlet üzerine bilimcil sosyalizmin alfabetik doğrularını tekerlemekle teoriyi skolastiğe, pratiği beyinsiz işgüzarlığa çevirmek için çok ajitasyon yaptılar. Onların dedikleri uygulanınca: “asker siyasetle uğraşmasın” gerici tezini ters yüz etmek oluyordu. Kendilerini gençlik saydıkları halde ordunun da bir gençliği bulunduğıınu unutturmak, ordu ile gençliğin arasını açmak, en sonunda parababalarının istedikleri biçimde: Orduyu halka karşı çıkarmak oyununa çanak açıyorlardı.
Şimdi ortada bir MUHTIRA var. Bu ordunun en azgın alaturka faşist Finans – Kapital ajanı Demirel kabinesini deviren ULTUMATOMu oldu. Silâhlı Kuvvetler ültimatomu nedir? Bunu, henüz uygulamaya geçilmediği için muhtaranın soyut metninde inceliyebiliriz. Ultimatomun amacı, sarsılmış düzeni istikrarlaştırmak olabilir. Orada söylenenden çok söyletene bakmalı. Söyleten: Ekonomi temelinde onulmaz bunalım çıkmazdır. Eğer o madde ve geçim bunalımı istikrarlaşmazsa (yani hayasız Finans – Kapital çapulu ve Tefeci – Bezirgân soygunu durdurulmazsa) ne faşist ne “demokratik burjuva” çözümlerinin “huzur”getiremeyeceği ortadadır.
O genel gerçeklik ortamında muhtıra ne diyor? Sayın Gen. Kur. Baş. M. . Tağmaç’ın, Pakistan dönüşü üzerine çıkan muhtırada, kimileri bir “Eyüp Han Formülü”arayacaklardır. Biz, kesin kehanet bilmeyiz. Muhtıra’nın birinci maddesi açıklıyor:
“Atatürk’ün bize verdiği hedef” diyor.
Muhtıranın ikinci maddesi:
“Atatürkçü bir görüş” ele alıyor.
Bu iki madde, ordu’nun “Eyüp Han Formülü”nü değil “Mustafa Kemal Formülünü” önerdiğini gösteriyor.
Nedir Mustafa Kemal Formülü? Muhtıra sölüyor: (1 madde).
“Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak”tır. 50 yıl önce Atatürk için “Çağdaş Uygarlık” genellemesi bir tekti: “Batıcı Kapitalist Uygarlık” 50 yıl sonra bugün, hiç değilse genç Mustafa Kemaller için bir tek değil 2 zıt çağdaş uygarlık önündeyiz:
1 – Ölüm döşeğinde kıvranan Emperyalist Kapitalist çağdaş uygarlık;
2 – Her gün yükselip gelişen gürbüz sosyalist çağdaş uygarlık.
Ordu bunun hangisini Türk Milleti’ne yarar ve yakışır bulacak? Muhtıranın 2. maddesi şöyle bir yargı ile yapılacak işi özetliyor:
“Atatürkçü bir görüşle ve İNKILÂP KANUNLARINI” ele alarak iş yapanlar: METOT bu.
Bu metot neyi anlatıyor? Ordu: Atatürk’ün inkılâpçı yönünü benimsiyor. Bu ordunun 50 yıl öncesindenberi geçen sosyal değişiklikleri hesaba kattığını ve devrim kanunlarını benimsedığini açıklıyor.
Bugün yeryüzünde varolan iki zıt çağdaş uygarlıktan hangisı “İnkılâp Kanunlarını” benimser? Apaçıktır: Sosyalist çağdaş uygarlık inkılapçıdır, devrimcidir.
Ordu muhtırası: “Atütürkçü bir görüşle” “İnkılâp Kanunlarını” benimsediğine göre, dökülen, çöken tekelcı kapitalist çağdaş uygarlığı peşin peşin reddetmiş olmalıdır. Mantık bunu gerektırir.
Ancak, kapitalizm, kendi yıkılışı önünde eli boş durmamıştır. Bütün insanlarımız gibi, en başta asker yurttaşlarımızı da, siyaset dışı bırakmakla, ve sürü sürü yalan dolanla şartlandırmıştır. Demek Silâhlı Kuvetlerimizin, her türlü siyaset yasakçılığına rağmen, ansızın politikanın en büyüğüne elkoyduğu gün, aydınlanması ve halk çocukları olarak bilinçlendirilmesi en ivedili görevlerdendir.
Şimdilik, o anlamda muhtıra yorumlanması yapılabilir. Muhtıranın özünde kısaca iki şık yatıyor:
1- Ordu: Son bir mehil veriyor. “Demokratik kurallar içinde”: “Kuvvetli” ve “İnandırıcı” bir hükümet kurulmasını istiyor (Madde: 2).
2 – “Bu husus süratla” gerçekleşmezse, “İdareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.” (Madde: 3). Başka da “Madde” yok.
İkinci şık, hiç değilse yapılacak idare açısından besbelli. Birinci şık, belki de fincancı katırlarını ürkütmemek, alıştırmak içindir. Birinci şık haykıran bir çelişki taşıyor: Ordu kurmazsa, kım kuracak Demokratik – Hükümeti? Muhtıra şöyle diyor (Madde: 2).
“Partiler üstü bir anlayışla MECLİSLERİMİZ” kurmalı.
“Meclislerimiz” kimdir? Partilerin kendileridir önce. Partiler kendi kendilerinin üstüne çıkabilirler mi? Biz ummuyoruz. Ordu umuyor mu? Muhtıranın 1. Maddesi şöyle diyor:
“1- PARLAMENTO ve Hükümet süregelen görüş, tutum ve icrasıyla ülkeyi anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sokmuş, geleceği ağır bir tehlike içine düşürmüştür.”
Bu suçu yalnız “Hükümet” işlememiş, başta “Parlamento” işlemiş gösteriliyor. Frenkçe “Parlamento” sözcüğüne Türkçede “Meclisler” deniyor. Öyleyse aynı Parlamento yahut “Meclislerimiz”den kendi kendini düzeltmesi mi beklenir? Besbelli ki Ordu onu ummuyor. Onun için “süratle” “idareyi üzerine” alacaktır.
Muhtıradan başka anlam çıkmıyor. Hadi hayırlısı.


HALK DÜŞMANLARIYLA REFORM YAPILAMAZ 23 MART 1971
12 Mart, yerli-yabancı parababalarının kafalarına balyoz gibi inince, şaşkın ördekler gibi nereye gideceklerini şaşırdılar.“En uzun 24 saat”ın bittiğini sanan bütün bezirgan partileri hep bir ağızdan “Demokrasi” şarkılarını söyleyerek devrimci güçlere saldırmaya başladılar. Son 6-7 gün içinde yaratılan olaylara göz atacak olursak:
Adana da 5 devrimci genç tevkif edildi. TÖS, DEV-GENÇ ve DİSK’de arama yapıldı. Adana emniyet müdürü TÖS başkanını ölümle tehdit etti.
Gaziantep’de, yine TÖS, DEV-GENÇ ve DİSK’e bağlı şubeler arandı. Bayatlamış tertiplerle gazetecilere gösterilmek üzere sopa, bilmem ne bulunup, 11 lise öğrencisi nezarete alındı.
Sivas’dan 9 kişi “düzeni yıkmak” suçundan tevkif edildi.
Muğla’da, köylülere anayasa öğreten, biri İMAM, biri yüksek mühendis, biri tekniker, bir de memur olmak üzere 4 kişi tutuklandı.
Ve Batmanda, 3 bin işsiz “Açız, iş istiyoruz” diyerek miting yaptı. Batman halkının üzerine yine Mehmetçik saldırtıldı.
Bütün bu olayları sahneye koyanlar, Finans-Kapital’in hesabına bütün Türkiye halkını ezim ezim ezen, politika canbazlarıdır.
Ordunun verdiği muhtıranın birinci maddesinde “son şans tanınan” adamları ihanette birlik olan halk düşmanlarıdır. Halk düşmanlarını 35 milyonluk Türkiye halkının sırtına bindirmeye kimsenin hakkı yoktur. Halk düşmanından hükümet olmaz. Olursa dürüst olmaz. Olursa, yine Finans – Kapital’in koynuna girecektir.
Muhtıra’yı verenlerin de bunu akılları kesmemiş olacak ki; Başbakanlığa atanan Nihat Erim: “Adalet, içişleri ve millî eğitim bakanlıklarını, parlamento dışından seçeceğim” diyor.
Bu durumda muhtıra’yı verenler eğer, Finans-Kapital’in halkı ezerek yarattığı “anarşiyi ortadan kaldırmak” istiyorlarsa “anarşi” yaratan Finans – Kapital’e karşı halkla bir olmalıdırlar. Halkla birlik olmakta, onun ekonomik ve demokratik isteklerine cevap vermekle olur.


KEL GÖRÜNDÜ  27 NİSAN 1971
Geçen hafta “tekke düştü, kel göründü”. 12 Mart Muhtırasıyla iş başına getirilen Erim hükûmeti gerçek yüzünü gösterdi: Anayasayı uygulamak üzere Demirel’i alaşağı edenlerin ilk işi Anayasayı değiştirmek oluyor.Önce “Beyin takımı” dendi. O yöndeki dedikodularla birkaç haftalık zaman kazanıldı. Sonra “Beyin takımı” mârifetlerini göstermeye başladı: Sıra sıra dehşetengiz nutuklar birbirini kovaladı. Birkaç hafta da öylece kazanılmış oldu.
Şimdi artık iş yapma zamanının geldiğine inanmış olacaklar ki, geçen hafta asıl niyetlerini ortaya koydular. Cumhurbaşkanından Başbakanına, ve tâ Ağrı dağındaki bilmem ne bakanına dek herkes ağızbirliği içinde: “Asaiş” diyorlar da başka birşey demiyorlar.
Neymiş efendim? Banka soygunları, adam kaçırmaların arkası kesilmemiş, hatta artmış.
Kimse sormuyor: Demirel zamanı bu gibi eylemleri yapanlar şıp diye biliniyorlardı, ve bulunuyorlardı. Demirel’in elindeki Emniyet teşkilâtı olduğu gibi yerinde duruyor. 12 Mart‘tan sonra bu Emniyet teşkilâtına ne oldu da, o günden beri meydana gelen olaylar karşısında âciz kalıyor ve bu aciz için her gün gazetelerde timsah gözyaşları dökülüyor?
Öte yandan, bu ülkenin Anayasası ve kanunları banka soymak ve adam kaçırmak gibi eylemlere izin mi veriyor da, bunlann önünü almak için illâki değişiklik yapmak gerek? Hayır. Hedef o değil.
27 Mayıs kendi çapında bir devrimle bu millete rahat bir nefes aldırmıştı. Birtakım demokratik haklar elde edilmişti. Aydın gençliğin başlattığı bazı mücadele biçimleri işçi-köylü halk yığınlarınca da benimsenerek, geniş çapta direnmelere kapı açmıştı. Özellikle 16 Haziran günü işçi sınıfımız gerçek gücünü hissettirir gibi olmuştu.
Bizim gibi geri bir ülkenin parababaları sayıca o kadar az ve öylesine halk düşmanı bir zümredirler ki, bu kadarcık bir demokrasiye bile gelemiyorlar. Uluslararası ortaklarıyla birlikte yürüttükleri korkunç soygun düzeni ülkeyi ister istemez bir bunalıma sürükleyince “el çabukluğu mârifet” bunalımın sorumluluğunu üzerlerinden atabileceklerini umuyorlar. 27 Mayıs bu millete ne kazandırdıysa onları ortadan kaldırmak istiyorlar.
Parababaları 27 Mayıs‘ta ellerinden kaçırdıkları siyasî iktidarı tekrar yüzde yüz elde etmek için 3-5 yıllık bir geçiş dönemi söz konusu olmuştu. Bu dönemde halk, paşaların güdümünde: “Plân”, “Program”, “Kalkınma”, “Reform” gibi sözcüklerle uyutulmuş ve 1965’te amaca ulaşılmıştı.
Şimdi gene Paşa’lar sahnededir ve bu uyutma döneminin “kadro”ları gene ortaya sürülmüştür. Gene yabancı Emperyalist ülkelerden “uzman”lar getirtilerek plânlar, programlar, kanunlar, Anayasa değişiklikleri yaptırılacağı haber verilmektedir.
Anlaşılan, yeni dönemde bu Paşa’lar, Kadro’lar ve Uzman’ların görevi: .Parababalannın “hukukî” iktidarı da yüzde yüz ele geçirmeleri ve böylece “Guguk devleti”ni resmen tarihe gömmeleri için duman perdesi yaymak olacak.
Bütün hesaplar “köyün köpeksiz” olduğuna da dayandırılmaktadır. Tarih, böyle hesapların âkibetinin ne olduğunu gösteren sayısız örneklerle doludur. Yeter ki, Halk Cephesi içine gömüldüğü bataktan kurtulup derlenişini gerçekleştirebilsin.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Yorumlar